• Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014)
    isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    https://www.dunyabizim.com/...adeviyye-h32822.html

    İslâm tarihinde Allah ile kul arasında sevgiye dayalı bir ilişki tesis etmeye çalışan tek müessese tasavvuftur. Bu sevgi için erkek yahut kadın olmak hiç mühim değildir; kalbinde Allah sevgisine yer açan her kişi için, Rabbiyle sevgi esaslı bir dostluk/ünsiyet kurmak muhtemeldir. Tam da bu sebeple tasavvuf tarihinde erkek ve kadın sûfîlerden eşit şekilde bahsedildiğini görürüz ki kadın velilerin başında gelen ilk isim, Râbiatü’l-Adeviyye’dir.

    Tabakât yazarları tarafından “ikinci Meryem” olarak anılan Hz. Râbia, İslâm’da tasavvufun gelişiminin ilk temsilcilerinden sayılmıştır. Ekseriya erkeklerden oluşan bir sûfi-zâhid cemaat içerisinde temayüz edebilmiş; pek çok âlim/zâhid onun sohbetine başvurmuştur. Onu çağdaşlarından ayıran ilahi aşk terennümü, İslâm toplumunda daima yankı bulmuştur. Kendisinden yüzyıllar sonra gelen Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Ahmed el-Gazzâlî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Yûnus Emre gibi isimler onun mirasına kendi renklerini katarak aynı tasavvufî neşveyi dillendirmişlerdir.

    Râbiatü’l-Adeviyye hicrî 95 yahut 99 ( 717) yılında ömrünün büyük kısmını geçirdiği Basra’da dünyaya gelmiştir. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sındaki malumata göre, onun kerametlerini daha doğumu zamanında başlamıştır. Hikâye şöyledir: Doğduğu gece evde ne yağ ne lamba ne de yeni doğan bebeği saracak bir kundak vardır. Annesi kocasından, komşuya gidip lamba için yağ istemesini rica eder. Fakat o daha önce, bir yaratılmıştan hiçbir şey istemeyeceğine and içmiştir. Bu yüzden yağı almadan eve geri döner. Büyük bir hüzün içerisinde uykuya dalınca gördüğü rüyada, Hz. Peygamber (sas) kendisine şöyle seslenir: “Kederlenme. Doğacak kız bu ümmetimden yetmiş bin kişinin şefaatini dileyeceği büyük bir veli olacak.” Yine Hz. Peygamber (sas) rüyanın kalanında, Basra Emiri İsa Zadhan’a gitmesini ve Cuma günü Rasûlullah’a salavat getirmeyi ihmal ettiği için, kendisinden kefaret olarak dört yüz dinar istemesini söyler. Hz. Râbia’nın babası emredileni yapınca Basra emiri ona dört yüz dinar vererek gönlünü alır.

    Nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği

    Râbiatü’l-Adeviyye henüz çocukluk çağında iken annesi ve babası vefat etmiştir. Basra’daki kıtlık sebebiyle kardeşlerinden her biri bir tarafa dağılmış, kendisi ise yolda karşılaştığı zalim bir adam tarafından alıkonulmuş ve bu adamın kölesi olmuştur. Gündüzleri sürekli oruç tutup efendisinin işlerini yerine getirmiş; geceleri ise sabahlara kadar ibadet ve münacatta bulunmuştur. Kölelikten kurtulma hikâyesi ilginçtir: Efendisi bir gece uyanınca, onun başı secdede yakarışta bulunduğunu işitir ve gizlice onu izlemeye gider. Râbia büyük bir huşu ve içerisinde Rabbine münacatta bulunmaktadır. Başının üzerinde ise bir lamba, zincirsiz şekilde durarak etrafı aydınlatmaktadır. Efendisi bu garip manzara karşısında -biraz da korkarak- kölesini serbest bırakır. Artık hür olan Râbia bir süre çöllerde dolaşarak en sonunda kendisine bir kulübe edinir ve zühd hayatına burada devam eder. Nihayet yaklaşık 90 yaşında, geriye nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği miras bırakarak, sevgilisi olan Allah’a kavuşur.

    Onun hayatı hakkında bilinenler genellikle ilk dönem biyografik derlemelerdeki kısa açıklamalarla sınırlıdır. Bununla birlikte sıra dışı bir insan olduğu ve bu kişiliğine mutabık davranışlar sergilediği açıktır. Mesela hiç evlenmemiştir. Kendisine evlenme teklif edenleri, kalbinin bir mahlûka yer veremeyecek kadar Hak ile meşgul olduğunu ileri sürerek geri çevirmiştir. Yalnızca günü geçirebileceği rızıkla kifayet edip oldukça zâhidane bir yaşam sürmüştür. İnsanları lüks ve rahat yaşama alıştıkları için tenkit etmiş ve her fırsatta bunun Müslümanlar için bir utanç olduğunu dile getirmiştir.

    Ziyaretçilerinin naklettiğine göre Râbia bir deri bir kemik denecek kadar zayıf bir kadındır. Evinde bir hasır, yerden iki ayak yüksekliğinde kamış bir elbise dolabı ve içinde de birkaç giysi vardır. Kendisine maddi yardımda bulunmak isteyen ahbabını şöyle uyarmıştır: “Ben ki dünyanın sahibi olan Allah’tan bile bir şey istemeye hayâ ederim. Onun sahibi olmayan bir mahlûktan nasıl isterim?” Yine kaynaklar, Râbia’nın hastalığında şifa bulmak için herhangi bir şeye tevessül etmekten ısrarla kaçındığını naklederler. Ona göre hastalık Allah’ın dilemesiyle başa gelmiştir; onun iradesine gönülden teslim olmak gerekir. Bundan daha mühimi azabı görmeyecek dereceye ulaşmaktır. Mısırlı kadınlar bile bir yaratılmışın güzelliğiyle parmaklarının acısını hissetmediklerine göre, Hâlık’ı tefekkür eden biri bu mertebeye çok daha layıktır.

    Hz. Hasan el-Basrî’nin ziyaretleri

    Râbiatü’l-Adeviyye’nin evine gidip gelen ziyaretçiler arasında sıkça ismi zikredilen kişilerden birisi, yine Basra’da yaşamış olan meşhur zâhid Hasan el-Basrî’dir. Kronolojik olarak mümkün gözükmese de bu iki ismin buluşmaları ve aralarındaki sohbetlere dair pek çok rivâyet, menâkıb kitaplarında yerini almıştır. Bunlardan birinde Hasan-ı Basrî, Râbia’yı nehir kenarında görür ve seccadesini suyun üzerine sererek birlikte namaz kılmayı teklif eder. Hz. Râbia onun bu keramet gösterisine cevaben, seccadesini havaya fırlatıp üzerine oturur; Hasan’ı yanına çağırır. Hasan-ı Basrî, onun verdiği mesajı anlayarak sükût eder. Hz. Râbia şöyle der: “Hasan, senin yaptığının aynısını balıklar, benimkini de kuşlar yapabilir. Asıl iş bunların çok ötesindedir!”

    Ona dair anlatılan kerametler sebebiyle, henüz o hayatta iken zaten oldukça şöhret kazandığı görülmektedir. Seccadesinin altında para bulduğu, ateşsiz yemek pişirdiği veya kendisine gökten ilahi ikramların indiği gibi söylentiler bunlar arasındadır. Hz. Râbia ise bu şekilde anılmaktan rahatsızlık duymakta ve esasında insanların kendisini ziyaret etmesine de sıcak bakmamaktadır. Bu durumun sebebini soran yeğeni Zülfâ’ya şöyle bir açıklama yapmıştır: “Ölünce insanların yapmadıklarımı yaptığımı, söylemediklerimi söylediğimi iddia etmelerinden korkuyorum.” Fakat vakıa onun tahmin ettiği gibi gerçekleşmiş; tarihi süreç içerisinde Râbiatü’l-Adeviyye pek çok kerametin baş kahramanı olarak anlatılagelmiştir.

    Onun tasavvufî öğretisinin temelinde ilahi aşk vardır. Basra’da Hasan-ı Basrî’nin “korku ve hüzün” temalı zühd yaşantısının mukabiline “aşk ve hüznü” yerleştirmiştir. Onun zühd hayatı Allah’ı hesapsızca sevmeye (ihlas) ve Allah’ın sevgisini kazanmaya dayalıdır. Onu anlamamızı sağlayabilecek en isabetli örnek, kendisine cenneti arzu edip etmediği sorulduğunda verdiği cevaptır: “El-câr sümme’d-dâr”, yani “Önce komşu sonra ev”. Bir niyazında şöyle yakarır: “Ya Rabbim! Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet edersem, beni cehennemde yak. Şayet cennet ümidiyle taatte bulunursam, beni cennetine koyma. Fakat Sana Senden ötürü ibadet ediyorsam, ne olur beni ebedi güzelliğinden mahrum eyleme!”

    Ne cennet ümidi ne de cehennem korkusu

    O, Allah’a ne cennet ümidi ne de cehennem korkusuyla ibadet etmiştir. Maksadı yalnızca müthiş bir sevgi ve iştiyak duyduğu Rabbinin sevgisini kazanmaktır. Onun cemalini temaşa etmek ve hakkında marifete ulaşmak bu karşılıklı sevginin neticesi olacaktır. Hz. Râbia bahar aylarından birinde bir gün, evde yine ibadetle meşguldür. Hizmetkârı onun huzuruna gelir ve “Efendim, Allah’ın eserini görmek için dışarı gelin” der. Hz. Râbia şöyle cevap verir: “Bilakis sen içeri gel ki, onları vücuda getireni göresin. Yaratıcının seyri beni yaratıklarını seyirden men ediyor.” Yine şeytanı düşman olarak görüp görmediği sorulduğunda, verdiği yanıtla soranları hayli şaşırtmıştır: “Hayır. Zira Allah’a olan aşkım, şeytandan nefret etmeye yer bırakmadı.”

    Hz. Râbia’nın ibadet/kulluk anlayışı, sevabı “öteki dünya”ya bırakılan amellerin semeresini bu dünyada bulmaya dayalıdır. Vefatından sonra kabrini ziyarete gelen arkadaşlarının, “Ey iki âleme boyun eğmemekle övünen veli! O yüce mertebeye eriştin mi?” dedikleri ve “Gördüğüme eriştim”! diye bir nida işittikleri anlatılmıştır. Bu menkıbe yukarıdaki tespiti doğrular niteliktedir. O, ne gördüyse bu dünyada görmüştür.

    Hz. Râbia’nın yaşantısında sevgi ve hüzün bir aradadır. Hüznü cehennem korkusundan değil, noksan amelleri sebebiyle Allah’ın sevgisini kaybetme endişesindendir. Ona göre günahlar, kul ve Rab arasında mesafe oluşturur ki bu da onun için azaba eş değerdir. Günahları sebebiyle Rabbiyle arasına mesafe gireceğini düşünür; bu yüzden daima günahlarını hatırlayıp mahzûn olur, ağlar ve tevbe eder. Görüldüğü gibi onun Rabbine olan sevgisi kulluğunda bir gevşekliğe, rahatlığa yahut akıbetinden emin olma durumuna yol açmamıştır. Bilakis o, sahih muâmele ve mücâhedeyi bu sevgiyi tahkim eden bir araç olarak görmüştür. Rivâyet edilir ki dostu Süfyân es-Sevrî bir gün Râbia’ya “Bütün geceyi ibadetle geçirmemizi lütfeden Allah’a bunun için nasıl şükredeceğiz?” diye sorar. Râbia için şükrün karşılığı yine ibadettir: “Yarını oruçlu geçireceğiz” şeklinde karşılık verir.

    Hamd sadece O’nadır

    Aynı minvalde olmak üzere Hz. Râbia’nın meşhur şiirine de değinmek gerekir. Şiir kısa olmasına rağmen mana bakımından oldukça ağırdır ve zaman içerisinde pek çok bestesi yapılarak ilahi şeklinde de terennüm edilmiştir. Bu şiirinde o, Hakk’a duyulan sevgiyi ikiye ayırır. Biri, ona verdiği nimetler sebebiyle sevgi duymak, diğeri ise Hakk’a sırf zatı için muhabbet beslemektir. Bu iki farklı sevgi türü kullar arasındaki hiyerarşiyi de simgeler. İnsanların bir kısmı cenneti talep ettikleri veya Allah’ın gazabından emin olmak istedikleri için kulluk ederler. Burası açıktır. Fakat az sayıda olan seçkinler, Hakk’a yalnızca cemali için, sırf zatı için ibadet eder, onun sevgisini kazanmaya çalışır, cemâlini diler, ondan başka bir şey murâd edemezler. Şiir belki de sayfalar dolusu şerhi hak eder fakat çoğu zaman ibâre, manayı taşıyamaz. Mananın okuyucunun kalbine ilham olunması temennisiyle, meşhur şiirin tercümesini aktararak yazıyı sonlandırmak ve sükût etmek gerekir:

    Senin aşkını tattıktan sonra bildim aşkı
    Ve kapadım kalbimi senden başkasına
    Sana yakardım ey
    Biz kendisini görmediğimiz halde
    Kalplerin sırrına muttali olan!
    İki farklı sevgim var sana karşı
    Biri bana ait, diğeri sana layık olan sevgidir
    Zikrinle meşgul olmak benim sevgim
    Zâtına layık olan sevgi ise, yalnız Seni müşâhede etmemdir
    Her ikisinde de hamd bana değil
    Sadece sanadır.

    Not: Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014) isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    --------------------------------------------------------
    Bu güzel yazı da başlıbaşına bir inceleme sayılır, Hicret Karaduman'a ait bu bilgilerden sizleri mahrum etmek istemedim.
    Margaret Smith
    dunyabizim.com
  • Yedinci Hâdise:
    -Nakl-i sahih ile- Yahudiler sû'-i kasd niyetiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın oturduğu yere üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz-ı İlahî ile kalkmış; o sû'-i kasd de akîm kalmış.
    Bu yedi misal gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim ve eimme-i hadîs, Hazret-i Âişe'den naklediyorlar ki:
    ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﻌْﺼِﻤُﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ

    âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı muhafaza eden zâtlara ferman etti:
    ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻧْﺼَﺮِﻓُﻮﺍ ﻓَﻘَﺪْ ﻋَﺼَﻤَﻨِﻰ ﺭَﺑِّﻰ ﻋَﺰَّ ﻭَﺟَﻞَّ

    Yani: "Nöbetdarlığa lüzum yok, benim Rabbim beni hıfzediyor."
    İşte şu risale de, baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinatın her nev'i, her âlemi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanır, alâkadardır. Herbir nev'-i kâinatta, onun mu'cizatı görünüyor. Demek o Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Cenab-ı Hakk'ın -fakat kâinatın Hâlıkı itibariyle ve bütün mahlukatın Rabbi unvanıyla- memurudur ve resulüdür. Evet nasılki bir padişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir daire bilir ve tanır; hangi daireye girse, onunla münasebetdar olur. Çünki umumun padişahı namına bir memuriyeti var. Eğer meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dairesiyle münasebetdar olur. Başka daireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye dairesi onu bilmez. Öyle de, anlaşılıyor ki; bütün devair-i saltanat-ı İlahiyede, melekten tut tâ sineğe ve örümceğe kadar herbir taife onu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek Hâtemü'l-Enbiya ve Resul-i Rabbi'l-Âlemîn'dir. Ve umum enbiyanın fevkinde risaletinin şümulü var.
  • Bir günde doğacaksın... büyüyene kadar onca sene geçecek, ama bilemeyeceksin ki, ağaçtan mı?
    topraktan mı? çimenden mi? yoksa bir nur'dan mı var edildiğini bulana kadar kaybolacaksın. Olup bitenden, yitip; gidenin, nereye gittiğini bulana kadar.. bulamayacaksın!
    Sorgulamadan
    Yargılamadan
    Susarak kabulleneceksin ölümü...

    Dur bakalım hele, ölüm yok... izdirap çok, aşk kayıp.
    Ulu-orta kalacaksın, korkuyla, eziyetle, mahkûmiyetle... Dünya dönecek, fark etmeden yürüyeceksin. Karşına iki yol çıkacak: yanlış yola saptığını bilmeden, panikle.. heyecanla... arzuyla yürüyeceksin.. Keyfleneceksin.. sarhoş olacaksın.... bayılacaksın.

    Geri dönemeyeceksin! Yol çok geride kalmış olacak.oturup dinleneceksin; yoruldun, susadın, acıktın....
    Bir ağacın gölgesine düşeceksin. Bitkinsin, çığlık atacaksın ama, sesin kısık; nida içinde kaybolacak. Allah'ım diyeceksin -alışkanlık yukarı da Allahı arayacaksın- göremeyeceksin. Ağacın uçlarında eğilmiş yemiş göreceksin.. belki elma, armut, kiraz. Belki de incir. Uzanacaksın. Alıp şapırtadarak, densizce yiyeceksin. Nasıl eline düştüğünü bilmeden! "Şanslıydım sadece" diyeceksin.

    Zıplayarak gelen bir tavşan az ötende. İşte av diyeceksin! -Bir şeyleri koklaya dursun- düşünmeden. Usulca bir şeyler arayacaksın. Yavrusu... sevdiği... açlığı var mı ? diye düşünmeden.. Bir çalıya, dala takıp yiyeceksin. Ben yakaladım, kudretim, kismetimsin diyeceksin. Böbürlenmek mi ? O da nedir ki diye içinden geçirmeyeceksin. Savaştım, kazandım. Benim!

    Uzanıp, uyuya kalacaksın. Gündüz uyuyanlar, gece de sana avcı olacak. Aklını kullanıp sabaha kadar yaşama savaş vereceksin. Tavşan'dan şanslı olacaksın. Yarı baygın vaziyette, yüzünü koca sıcak bir güneş, öperek uyandıracak. Gözlerin şiş, için uyuyacak, yol seni çağıracak... düşeceksin bir yolun ardına. Git git bitmeyecek. Bazen patikalara sapacaksın. Ve açsın, yine aç. Savaştan az evvel ayrılan askerin yorgunluğu bitecek üzerinde. Dizlerinin üzerine düşecek... kanayacak.. yara olacak. Uff diyeceksin, üzerine giydiğin kumaş, yaraya tuz olacak.

    Birkaç saat evvel ki yemişler gelecek damağına, cebine bile koymadığın gelecek aklına. Aptal diyeceksin kendine, nasipten öteye getirilmeyeceğini bilmeden...

    Tavşanın o lezzetli tadı gelecek damağına yine, yeniden; tekrar tekrar... serap göreceksin: elinde budu tam ısırırken. Yok yok... dizine kumaş bir daha değecek! Aklına tuz gelecek, tavşan benlikte saklı. "Acımadan nasıl da kıydım?" diyeceksin. "Yemiş neyime yetmedi ki?" diye düşüneceksin... Belki de senin hakkındır, nereden bileceksin...

    Elbiseni diz üzerine kadar yırtacaksın. Güneş bacaklarını pişirecek, haram oduğunu bilmeyecek kadar cahil olacaksın; öğreneceksin. Karşına bir nehir çıkacak, ayakların yerden kalkmamacasına bitkin. Gözlerin kocaman açılacak, su diyeceksin, atlayacaksın içine; yüzmek nedir bilmeden. Çırpınacak, bir dala saplanana kadar, defalarca... boğulmadan az evvel kurtulacaksın.

    Kıyıya uzanmış nefesini toplamaya çalışırken, gözlerine; parlak, yaldızlı bir şey ilişecek, başını kaldırıp bakacaksın... balık! Üzerine atlamak isteyeceksin, ama ürkeceksin.

    Birkaç dalı, defalarca koparacak, bir birinin içine geçirerek (sepet vari) ağ yapacaksın; uzunca sağlam bir çubuğun ucuna bağlayacaksın; savuracaksın nehre: başarısız olsanda, defalarca bıtkına bıtkına atacaksın. Bir tane, bir tane, ardından bir tane daha gelecek. Çekileceksin kenara. Balığın bir tanesi seslenecek sana "ikimizi şimdi üçüncüsünü yola çıkmadan yiyeceksin!" şaşıracaksın; "balık konuştu! Balık konuştu..." silkelenip kendine geleceksin, iç sesin olduğunu fark edecek, balığını ateşte pişirmeye baslayacaksın...

    Karnın doyacak, düşünmeye başlayacaksın! Bu "nimet ?" diyeceksin, daha fazla sorgulamayacaksın ama, öğreneceksin...

    Sonra insanların içine karışacaksın, şekil şekil, renk renk, desen desen, boy boy. Seveceksin! Böylelikle, sevmek nedir öğrenmeye başlayacaksın. Sonra bir başkasını, diğerini, öbürünü. Aşık oldum zannedip aldanacaksın. Meğer değilmiş diyeceksin, ama yanacaksın, yanmayı öğreneceksin.

    Bir daha sevmeler var, ardından kaybolan umutlar.. ah! Tabii hayal edeceksin, gecende gündüzünde, bir iş tuttumuş çalışırken. İsimleri sayıklayacaksın, yanından geçenler: "efendim ?", "Bana mı diyorsun? " , "karıştırdınız galiba!" Soruları gelecek, farklı zamanlar da.

    Karşına bir bina çıkacak her seferinde; yanından geçecek, içinde ne var diye merak etmeden öğle yabancı gibi geçip gideceksin, defalarca, umursuzca. Yukardan yankılanan sesin ne olduğunu merak etmeksizin.

    Sonra birisi koşarak geçecek yanından, o ses yine seni çağırıyor olacak; "Allahü Ekber" ardına bakacaksın, bu adam nereye koşuyor... düşeceksin peşine, gireceksin bir geniş kapıdan, yerler kırmızı halı, tavandan asılan avize, yerde oturan bir kaç insan. Geçip bir köşede oturacaksın.

    Onlar bir saf olup aşkın kıyılarında dolaşmak isteyecek, sen öylece bakacaksın, bebeğin yemek beklemesi gibi, hiçbir şeyden habersiz. Onlar dağılacak; olacak ya dağılırken sana garip garip bakacaklar, sen garipseyeceksin, kaşlarını çatacak, "ne var lan?" diyecek duruma geleceksin.

    Aklı başında bir adam gelecek, başucunda durup "Selamın Aleyküm" diyecek. Öğlece bakakalacaksın. Eğilecek, diz üstü çöküp "otur" diyecek sana, sen "oturuyorum ya" diyeceksin. "Benim gibi otur" diyecek. Şaşkın... korkak... ürkek... oturacaksın. Dizin, dizine değecek; çekileceksin hafiften. "Dur!" diyecek sana "dur!"

    Yaklaştıracak dizini, dizine. "Hoş geldin," "burası neresidir, bilirmisin?" diyecek sana. Sen, başını sallayıp sallamama arasında kalacaksın. Sonunda kekeleyerekte olsa "hayır!" diyeceksin.

    "Burası bizim dilimizde Mabed'dir.Allah'ın evi de deriz. Dinimiz İslam'dır. Allah'ın insanoğluna emanet ettiği son dindir. Kelime-i Şehadet getirir. Müslüman oluruz. Sadece bununla kalmaz. Allah'ın emrine boyun eğeriz."

    "Allah nedir?" diye yargılayacaksın. Sen yeni doğacak olan insaoğlusun, bilemezsin. Öleceksin ki, doğasın. "Ölen doğar mı?" diye afallayacaksın. Zamanı gelince öğreneceksin.
    Kadim Tataroğlu

    Kusur ettiysek affola, hata ettiysek Rabbim afede..

    Okuyan gözleriniz, dert keder görmesin efendim.
    Sevgi ve saygı ile sağlıklı, imanlı ömür dilerim.
  • DUANIN GÜCÜ...

    İbrahim Ethem Hazretleri, tâcı tahtı terk ediyor. Seneler sonra kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor.Dışarıda kar var, hava çok soğuk. "Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim.” diye düşünüyor, Caminin bekçisi geliyor...
    Bekçi:
    “Ne yapıyorsun burada.” diyor...
    İbrahim Ethem Hazretleri: “Müsaade et, şurada yatayım, Sabah Namazından sonra gideceğim.” diyor.
    Bekçi bacağından tutuyor onu ve
    “İBRAHİM ETHEM SENİN GİBİ ÇULSUZLAR İÇİN YAPTIRMADI BU CAMİYİ.” diyor ve bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya...

    İbrahim Ethem Hazretleri, “Ben bu camiyi yaptırdım.” diyemiyor, kibir olur diye. Çaresiz şehre gidiyor. Her taraf kapalı, sadece bir yer açık, bir ekmek fırını....
    Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor. Orada çalışan işçi. “Geç otur.” diyor. Aradan bir-iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor. Okunduktan sonra işçi dönüyor...
    “Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, isminiz ne?" diyor.
    İbrahim Ethem Hazretleri de;
    “Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak?” diyor...
    Fırıncı:
    “Ben bu fırında işçiyim. İki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi. Ezan okundu mesaim bitti. Seninle istediğin kadar konuşabiliriz. Şimdi kazancıma haram karışmaz.” diyor...
    İbrahim Ethem Hazretleri;
    “Sen ne güzel adammışsın. Sen Allah’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu?” diye soruyor. Fırıncı;
    “Ben ALLAH’tan ne istediysem verdi. Fakat Allah’tan bir şey istedim. Onu bana vermedi. Allah’a yalvardım, bana İbrahim Ethem Hazretlerini göster diye. Bana onu göstermedi.” diyor...

    “O ALLAH ÖYLE BİR ALLAH Kİ." diyor İbrahim Ethem Hazretleri;
    “İBRAHİM ETHEM'İN BACAĞINDAN SÜRÜKLEYE SÜRÜKLEYE, KAFASINA VURA VURA GETİRİR SANA GÖSTERİR, SEN YETERKİ YÜREKTEN İSTE." diyor...

    Sevenin sevdiğinden istediği tek şeydir DUA...

    Ayrı bedenleri bir muhabbette birleştirendir DUA...

    Çaresizken sığındığımız tek limandır DUA...

    Kulun Rabbiyle teke tek buluştuğu andır
    DUA...

    "YOKSULUN EKMEK KAPISI, DERTLİNİN DERMAN KAPISIDIR DUA..."

    Rabbim fırıncının duası gibi ihlasla dua yapabilmemizi nasibetsin. Dualarda buluşalım ve her şer hayr olsun inşaallah...
    Kötü duygular ömrü yıpratır. Güzel duygular sevgi getirir.
    Kötü insanlar kapı kapatır,
    İyi insanlar kendini aratır...

    Rabbim şu kısa hayatımızda iyi insanlarla olmayı nasip etsin. Amiiinnn.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Canım Dostum Yasemin Ünlü’nün yeni çıkan kitabını okudum. Bu Şarkı Bizim olsun…

    Öncelikle tanıtım yazısına yer vermek istiyorum.



    “Bizi anlamadıklarını ya da anlamayacaklarını düşünerek bağladık kendimizi susa susa dalgınlıklara. Dalıp gider olduk her şeye…
    Şarkıların, şiirlerin hatta okuduğumuz kitapların girdabında koca bir hortum oldu beynimizin gelgitleri! Her şeyi umursayan ama bir o kadar da umursamayanı olduk kendimizin…
    Tek bir kelimeden binlerce anlam çıkardığımız günleri özledik belki de… Ve bir bakışla söylenmeyen sözlerden aradığımız medetleri özler olduk!
    Vedası eksik gidişlerin, ardı sıra bakan kaybedenleri olduk. Üstelik gideceğini önceden bildiğimiz hâlde, kan kaybetmesine aldırmadan seyirci olduk yüreğimizin!
    Ve sonra…”



    Yüreği güzel, kalemi de dostluğu da özel olan arkadaşım aynı zamanda dert ortağımın bu kitabını merakla bekledim. Basılmadan okumadığım ilk kitabıydı. O yüzden heyecanına ortak olurken her zamankinden daha heyecanlıydım. Okurken satırlar arasında dertleşmelerimizi, şikayetlerimizi, muhabbetlerimizi, iç dökümlerimizi buldum. Öyle ki sanki bana söylendi bazı sözler gibi geldi. Okuyucu yorumlarında da aynı yorumları bulunca yalnız olmadığımı anladım.

    Aynı zamanlarda yola çıkmadık ama kaderimiz bir yerde kesişti. Zor dönemlerden ve zor imtihanlardan geçerken arkadaşlığımız sınandı ve pekişti diye düşünüyorum. Bu yüzden de benim gözümde farklı bir yeri var. Böyle güzel duygularla dost olduğunuzda teşekkür etmekten gayrısı az geliyor gözünüze. Rabbim kalemini daha da güzelleştirsin!



    “Okuru ve seveni bol olsun!” diye dua ederek sözlerime son verirken muhabbetlerimi gönderiyorum...

    Bir Bookstagramın Güncesi 6 /Sergah Dergi/ 16 Aralık 2018 tarihli yazıdan alıntıdır.
  • Siz de benim gibi kalbinizin payını en acı şekilde almışsanız aşktan, hayatınızda tuzlu kahvesini içmek istediğiniz KADININ kahvesini içerek çok tatlı bir şekilde aşka ağzının payını verebilirsiniz.
    Biri var RABBİM'İN iki dünyada da bana eylemesini istediğim...
    Biri var, attığı her adımın sokağımdan geçmesini dilediğim....
    Bir de ben varım, kalp ritmine hız katan İNSANLA aynı şehri paylaşmaktan mutluluk duyan...
    Şükrediyorum, varlığı yetiyor...