• 296 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Selam,


    Okumam bitti. Heyecanla, gülerek, üzülerek, kendimden bir şeyler bularak okuduğum bir kitaptı. Erkek olarak yaşadığım şeyi bir kadın karakteri ile görünce empati duygumu derinden etkiledi. Yine kadında gördüğüm duyguları erkekte görünce empati için çok da yanılmadığımı bir kez daha anladım.


    Orwell çok güzel yazmış. Öyle ki bir yerde hikayenin içinde kayboldum ben. Bir hikaye içinde olduğumu unuttum.


    İçine doğduğu tabakadan daha aşağısını talep eden paraya savaş açan Gordon'un hikayesi; ha bir de onu gittiği hiçbir yerde yalnız bırakmayan Aspidistra'sının. Gordon yazdığı şiirlerin peşinden koşarken giderek yükseldiği izlenimine kapılıp bulunduğu sosyo ekonomik sınıfı terk edip adeta varlık içinde yokluk yaşamaya yeminli bir insana dönüşür. Çalıştığı en yüksek mevkili işte tanıyıp sevdiği kız olan Rosemary ve yakın arkadaşı onu bu durumdan çıkarmak için her yolu deneyecektir. Bekaret konusunda bir çizgiye sahip olan Rosemary Gordon'un tüm arzularını geri çevirmekte bu durum aralarındaki ilişkiye zarar verecek boyutlara ulaşmakta. Gordon bunu bile sahip olmak istemediği paraya bağlamakta. [ Rosemary benim için adeta bir ikiz gibi. Kadın olsam dava açar adımı Rosemary yapardım o derece benzerlik] Sevdiği insan ne yaparsa yapsın, acı çekse de vazgeçmeyen hatta kendisini istemeyen bir sevgiliye saf ve temiz duygularla yaklaşıyor. Elbette bu duygular Gordon'un tahmin ettiği duygular değildi. Ne arkadaşı ne de sevdiceği onu bu kararından vazgeçirebilir. Bir sperm ve yumurta bu işi pekala başarabilir.

    Keyifli Okumalar dilerim
  • 302 syf.
    ·3 günde·6/10
    Aslında Tanpınar’ın bütün eserlerini alırken amacım bir çalışma yapmaktı. Bu kitabın yarım kaldığından ise sonradan haberim oldu. Okuyacağım ilk yarım kalmış kitap olduğu için açıkçası biraz gerildim ve korktum. Pek de olumlu bir beklentim olmadan başladım kitaba.
    Daha sunuş kısmında Selim ile Tanpınar arasındaki benzerliğe dair yapılan yorum kitaba daha çok ilgi duymama neden oldu.
    Her kitap gibi ilk sayfalarda karakterleri tanımaya, olayı anlamaya çalıştım. Selim, Nevzat, Süleyman, Marie, Leyla, Zümrüt Hanım derken sayfalar ilerledikçe karakter isimleri de arttı. Nuri, Asım, Ziya, Faik, Refik, Atıf Bey, Sabiha, Sabahat, Nail, Hayri Dura, Adrienne, Ayşe... Ve bence kitabın ismiyle özel bağlantısı olma ihtimali olan Fatma. Bunca kişi arasındaki bağlantıyı tam olarak anlamak için kitabın tamamlanmış olması gerekti ve sanırım yazar bir o kadar daha (ortalama üç yüz sayfa) yazsa tam olurdu. Tamamlanmış halini okumayı isterdim çünkü bana göre güzel bir kitaptı. Güzeldi çünkü yarım kalmış bir kitap olduğunu biliyordum, olay değil edebiyat okudum orada. Çoğu cümlenin altını çizdim, cümleler öyle güzeldi ki. Sırf o cümleleri okumak için bile okunur bu kitap.
    Bir son var, olay var diye düşünerek değil çok emek harcayarak bir araya getirilmiş müsveddelerden oluşturulmuş bir eser, yarım kalmış bir roman olarak okudum. Okurken anlamaya çalışmak yoruyor bir araya getirirken ne kadar zorlanılmıştır diye düşündüm ve başta yazar olmak üzere emeği geçen herkese saygı duyarak okudum. Hayatta yarım kalan ne çok şey var bir de yarım kalmış bir kitap okuyayım diye okudum. Şiir okumadaki amaç güzel cümleleri okumak, edebiyatı hissetmek benim için, bu kitabı da öyle varsaydım.
    Beklentim çok olmadığı için beğendim kitabı belki de. Hele iç konuşmalar... Çok hoşuma gitti. Hatta bir ara Tutunamayanlar geldi aklıma. Tabi ki kıyaslamıyorum iki kitabı ama iç konuşmaların yoğunluğunu hissetmek ister istemez bu kült kitabı getiriyor akla. Nasıl ifade edilir bilmiyorum, kısaca: karışık ama okunabilen bir kitap diyebilirim.
    (Eksik olan yerleri olduğu için tabi ki karışık bir kitaptı.)
    Kitapta değişik bir büyü var, akıcı diyemem ama elime aldığımda bırakamadım, sayfalar akıp gitti. İlginç bir kitap velhasıl. Sanat da var politika da...
    Okumak isterseniz bunun yarım kalmış bir kitap olduğunu unutmayın ve karışık, zor anlaşılır olmasını göze alın. Yoksa yaklaşmayın. Ama edebi bir keyif yaşamak isterseniz kitaba şans verin ve şiirlerin de sonunun olmadığını düşünerek bu romanı da öyle farz edip okuyun. Tabi eğer okurken kitabın arkasına kısa notlar, sayfa numaraları not alanlardan değilseniz kitap biter, zihninizdeki çoğu şey uçar gider unutmayın. Eğer tercih ettiyseniz emeğe saygı duyarak keyifle okumanızı dilerim.
  • 597 syf.
    Kitabı sondan başa incelemek istiyorum. Bunun için de kitabın arka kapağında yazan yazıdan başlamak istiyorum: De La Frayeur D’etre Plombier Borgne. Tercümesi, Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında. Kitabın türü şiir. Yani şuurlu bir eylemin nihayeti var karşımda. Müellifini az biraz tanıyorum, fevri kişiliğini zaman zaman muzip gülüşünü, benim göremde mükemmele yakın şiirler yazdığını, beklenmeyen ve bazen beklenen ama cesaret edilmeyen ve dahi cesaret edilse de toparlanamayan tüm fikirleri derli toplu ve dikkat çeken kalemiyle beyan eden İsmet ağabeyin ne demek istediğini elbette anlamadım. Anlamak için bir başka kitap okuyabilirdim. İbrahim Tüzer’in Şiire Damıtılmış Hayat kitabını okumak bir seçenek olabilirdi örneğin. Bunun benim perspektifimi Raskolnikov baltasıyla baltalayacağını düşündüm, kendi fikirlerimi yine kendi sesimle katledecektim yani. Bu oldukça akla muhal gözüktü, kendimi nasıl daha iyi anlatabilirim, anlatamamaktan çok anlayamamak muaheze gerektiriyor özüm için sanıyorum. Tasrihe muhtaç olan bir ifadeden bahsediyordum, yani bahsetmek istiyordum. Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti üzerine biraz fikir yürütmek istiyordum. Aslında burada üstüne düşmek, kelimelerin herbirini tek tek irdelemek lazım. Şaşılık, iki gözün birbiriyle paralel bakamayan, biri içe bakarken öteki dışa bakmasıdır. Bu uzun süreli de olabilir, kısa süreli de. Şaşı, fiilden isim yapan yapım eki alarak şaşmak eylemini işaret eden bir türemiş kelime. Mesele bundan ibaret değil, mesele cidden bu kadar basit değil, burada gramer anlatmak için bulunmuyorum. Bir’i iki, ikiyi dört görmenin kısa adıdır şaşılık. Beşerliğe münhasır. İnsanlığa da diyebiliriz, kısmen karşılar. Tesisat ise Akadça kökenli üss’den gelip Arapça “temellendirme, yapılandırma, kurma” gibi manaları ihtiva ediyor. Bir meydana getirme söz konusu tesiste. Öyleyse “Şaşı bir Tesisatçı” bize yanlış bir düzenin yapılandırılmasını anlatıyor diyebilirim. Şaşırılası bir düzen mi yoksa şaşmış bir düzen mi? Dehşet, yine şaşkınlık manasını içeriyor. Korkuyu da içine alan bir şaşkınlık. Dehşet olan şey demek ki şaşmış bir düzendir burada. Şaşırılası bir düzen neden korku versin? Verebilir de pek tabii olarak. Bu düzen ancak muhalifine korku verir. Ancak tesis edilen yapının şaşmış bir düzen olması dehşet verir. Peki bu düzen neyin düzenidir?

    Kitabın ön kapağında “Of Not Being A Jew” yazıyor; Yahudi Olmamak Hakkında. Yahudi nedir, olmak nedir buna da girişmek lazım. Ancak bunun için bazı şeylerin tebellür etmesi farz. Yahudilik anlayışında bir insanın Yahudi olması için annesinin Yahudi olması ön şartı vardır. Yahudilik bir etnisiteden gelir, bununla birlikte bir kimlik kazandırır. Bu kimliği anaerkil bir anlayışla sürdüren Yahudilik üzerinden anlayacağımız şeyler var. Bunun çok önemli bir mesaj içerdiğini ve hatta diyebilirim ki neredeyse bir senenin üzerinde okuduğum ve anlamaya gayret ettiğim İsmet Özel’in fikir dünyasının hülasası işte bu tamlamada yer alır. Bir insanın kimliğini ancak diniyle kazanacağı bu dinin de bir vatanla ve etnisite isnadıyla ancak anlam kazanacağını söyleyen Özel için en münasip isim olduğunu görüyorum. İsmet ağabeyin kimilerince baş tacı kimilerince ise de alaşağı edildiği fikir çatısından haberdarız. “Namaz kılan Türk’e Müslüman denir, ancak namaz kılması da kafi değildir, kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir” diyerek meseleyi billurlaştırıyor.

    Bir şiir kitabının kapaklarında neden “Yahudi Olmamak Hakkında” ile “Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında” yazsın ki? Üstelik biri İngilizce öteki Fransızca? Bu dillerin kültürlerine hakimiyetle birlikte bir tespit içerdiği zannına ulaşabiliriz. Bu dillerin medeniyetlerine uzak değilim, biliyorum ve dahi böyle bir yorum getiriyorum diye yaklaşmak daha itidalli gözüküyor bana. - Şaşı bir tesisatçı olmanın dehşetini kitabıyla birlikte alemi okuduğunuzda daha içten idrak edebiliyorsunuz.-

    Bu iki kapağın arasında sayfalarla birlikte bu kapağın manaları da bir bir açılıyor. Zira şiir bir şuur işidir, şiirin tüm memleket gündemiyle, kökü mazide olan ati kimliğiyle tebarüz ettiğini görüyoruz Özel şiirlerinde. Eğer toplum şiirle irtibatını keserse aradaki bağın kavi olması imkan dairesinde değil. Şaşı tesisatçılık üzerine giderek meseleyi biraz daha açmak lazım geliyor. Işığın lazımı karanlık, bu meselenin lazımı da biraz daha mesel. Hangi kitabındaydı ansıyamıyorum ancak Özel tenkid ediyordu “milletlerin genci, gençlerin milleti” Türklerden söz ederken gavur zihniyetinin parsel parsel yer ettiğinden, tahrif olan İncil’in gördüğü hürmetten ve “güya” Türk tipi Müslümanlıktan söz ederken –burada açık seçik tariz vardır- haç kolyesi takan ve bunun moda halini alışından söz ediyordu.

    Ciddi bir hacme sahip olan Of Not Being A Jew sahiden de bunlardan mı söz ediyor peki? Bir şiir kitabında bunlar nasıl yazabilir? Of Not Being A Jew’i özgün kılan başat unsur romantik bir yaklaşımdan çok daha fazlasını haiz olması. Tasavvuf okumalarımın da neticesinde ancak yapabileceğim tek şey, bu bağlamda şiirlerini ya da buradaki tanımlayamayacağım türleri yorumlamak olabilir, ancak şimdi kendimde bu haddi bulamıyorum. Şiirlerin biçemine gelince, oldukça özgün olduğunu söylemek ve belki bir ilk olmasıyla kadrinin bilinmesi şart bir eser. Palindromları kullanması, manzum içermesi, “şiirsel değil şairane” nesirlerini de dahil edince okurun büyük bir talihe eriştiğini söylemek farz. Ancak şunu itirafa mecburum ki hiç yorulmadığım kadar yoruldum kitabını okurken, bir şiirin seksen sayfaya erişmesi okurun da defaatle okumasına rağmen kafa karıştırıcıdır.

    Of Not Being a Jew ya da De La Frayeur D’etre Plombier Borgne bir şiir kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kullanmayı sevdiği nehir romanın izleri bulunur bu eserde. Nehir şiir yoktur dense de işte üçüncüsü karşımızda, –ilki Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı isimli eseriyken ondan mülhem İsmet Özel’den Bir Yusuf Masalı isimli şiir kitabı mevcud* d harfine bak dedim nasıl da asil duruyor sonunda kelimenin,** Of Not Being A Jew- ve işte sırf bu nazarla bile bakılsa dahi okunması okur için talih, yazan için marifet, marifeti veren için bir kudret.

    Of Not Being A Jew, bir otobiyografi şiiridir.
  • Birikir birikir birikir de yazarsın ya hani,
    Yokuş aşağı yalın ayak koşan bir çocuğun kalbi gibi atar kalbin,
    Bekler bekler bekler sonra kopkoyu olur ya mürekkep,
    Karanfilli şerbet gibi akar içinden bir saman kağıdına bir silaha dönüşür ellerin,
    Doldurup bekletirsin ya divit kalemi bir kalem kutusunda o meçhul güne saklaya saklaya,
    Çalıların arasından tek bir yaprağı kalmamış halde düzlüğe çıkan bir çiçeğe dönüşür tüm şiirlerin,
    İşte böyle benim kalbim,ellerim, şiirlerim...
  • 40 yaşına kadar yazdığım şiirlerin ilki “kış.” Dokuz yaşımda kıştan ancak bu kadarını anlardım. Daha sonra neler anlamalıydım? Bu satırları yazarken sonbaharı yaşıyorum. Yeni bir kış 75 yaşında iken yine başımda. Kışın kapımı harıl gürül çaldığını söylesem yerinde bir ifade yakalamış mı olacağım ? Hayır, buna canlı veya ölü tanıdıklarım cevaz vermez. Bir ay, iki ay sonra kapımı şimdiden tıkırdatan bir kış mı kaplayacak hayatımı ? O da değil. Kışlar nereye gittiyse benden önce gitti. Hayıflanmada itiraftan daha ileriyim.
    İtirafım şu olsun:Kış günleri benim için aklımın erdiği günden beri birer birer kuluçka vaktidir...
  • 98 syf.
    ·8/10
    Bazı anıların izleri yazılmalıydı. Anılardan arda kalan izlerin sonucunun yalnızlık olduğunu bilseydik yine de sever miydik? Yine de o anıların peşinden gider miydik? Sevmek belki de yazılış ve okunuş olarak altı harf olsa da kalpte hissedilişi kişinin yaşamını etkiler. Tıpkı bu kitapta bulunan deneme ve şiirler gibi...

    Yazılan şiirlerde ve denemelerde kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Kiminde sevgiyi hissedeceksiniz, kiminde yalnızlığı, kiminde ayrılışı... En çok hissedeceğiniz şey ise yaşanılan anıların izleri olacak.

    "Mutlaka bir izi vardır geçmişin, kimi zaman küçük kimi zaman ise büyük. Geçmiş insanların hatıralarının mezarlığıdır."

    Peki anıların izleri kalıyorsa biz de neden sevgiler tükeniyor bir tarafta? ya da neden ayrılıklar kendini gösteriyor?

    "Bu dünyanın bütün zehirlerini öldürecek tek panzehir var. saygı ve sonrasında oluşan sevgi. Eğer birisine saygı gösterirseniz muhtemelen bir süre sonra mutlaka seversiniz ya da sevilirsiniz."

    Saygı bu kadar önemliyken neden onu kullanmayıp yalnızlığın rıhtımına doğru gidiyoruz? Yalnızlık bazen insana iyi gelse de iyi gelen yalnızlığın kişinin kendi tercihi ile yapılan yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Mecburen kalınan yalnızlık ise insanın omuzuna koca bir yük olmaktan öteye geçmiyor.

    Bu kitapta bulunan deneme ve şiirler ile belki kendi geçmişinize yolculuk yapacaksınız, belki pişmanlıklarınız göreceksiniz, belki de sevgiyi anlayacaksınız. Denemelerin ve şiirlerin bir anda okunması yerine onları hissederek ve düşünerek okumanızı öneririm.