• Etrafında her gün gördüğün yönetici konumundaki şahıslar arasında halkın yoksulluğundan müteessir olan ve bunu kendine dert edinen bir kişiyi tanıyor musun?
    Grigory Petrov
    Sayfa 38 - Fark Yayınları
  • Kutsal Şiir: İlahi Komedya

    Dante Alighieri (1265-1321), bu ismi tanımayanımız yok. Büyük İtalyan Şair; Felsefe, Edebiyat adamı ve de teolog Dante. Ömrü boyunca Latince ve İtalyanca dilinde eserler vermiş, eşsiz bir kişilik. Floransa aşığı ama oradan sürgün edilip kalan tüm ömrü boyunca Floransa’yı bir daha görememiş. Bu nedenle de, Roma’dan Floransa’yı manipüle edip yöneten din bezirgânlarını eleştirmek asli görevi olmuştur. Hayatını ve tüm eserlerini, özellikle de incelediğim bu kitabını, çocukluk ve gençlik aşkı olan kadına, Beatrice’e adamış bir Katolik din adamı.

    Dante, öteki dünyaya yaptığı fantastik geziyi bir efsane haline getiren İlahi Komedya adlı bu uzun şiirinde, Latince yerine Toscana lehçesi kullanmış. “Cehennem, Araf ve Cennet” başlıklarında üç ana bölümden (cantica) ve üçlüklerden (terzina) oluşan şiir tam 14.233 dize. Dante’ye ait bir sitille “Terza Rima” (aba, bcb, cdc,) kafiyesiyle yazılmış. Her bir dize on bir hece. Her üç ana bölümde de 33 Kanto (Canto = Destan bölümü) var. 99 Kanto’ya, Cehennem’deki giriş Kanto’su da eklenince toplam 100 ediyor.

    Bu düşsel gezinin ilk iki etabı Cehennem ve Araf’ta, Dante’ye büyük Latin Şair Vergilius rehberlik etmektedir. Son ana bölüm olan Cennet de ise rehber; Dante’nin dokuz yaşından beri âşık olduğu, evlenemediği, yirmili yaşlarda hastalıktan kaybettiği kadını, yeryüzü cenneti Beatrice’dir. Bu fantastik gezi, 1300 yılı 7 Nisan Perşembeyi 8 Nisan Cumaya bağlayan o mübarek gece başlar ve 14 Nisan Perşembe günü de sona erer. Dante, eserin içinde mütemadiyen okuyucusuyla konuşmaktadır (ilk defa Cehennem 20.Kanto sf. 200; son defa da Cennet 22. Kanto sf. 846).

    Kitabın Basımı ve Çevirisi

    Çevirmen Rekin Teksoy (1928-2012) beyefendiyi rahmetle anıyorum. Usta işi bir çeviri yapan Teksoy, Saint Michael Lisesi, İstanbul ve Roma Hukuk Fakülteleri mezunu büyük bir akademisyen, edebiyatçı, sinemacı ve gönül adamıydı. Teksoy, iki yıla yakın süren bu çeviri çalışmasında, orijinal hece yapısıyla İtalyancadan çevirinin mümkün ötesi olacağını bildiğinden eseri serbest koşukla çevirmiş. Düzyazı yerine ilk defa şiir düzeninde yapılan bu çeviri, çok ama çok zengin bir dipnot çevirisiyle de okuruyla buluşmuş. Sizlere önemli bir tavsiyem var: Eseri okurken, sayfada önce dipnotları okuyup sonra şiire geçiniz. Bu şekilde şiiri anlaması daha kolay oluyor. Son olarak; ben bu eserin, üç kitaplık ve 976 sayfalık, 2013 yılı ve on beşinci baskısını okudum. Yedi-sekiz dizgi hatasını saymazsak usta işi bir basım olmuş. Çevirmen ve yayınevinin ellerine sağlık.

    Cehennem

    7 Nisan 1300 Perşembe gecesi, Dante, karanlık bir ormanda yolunu şaşırır ve üç hayvanla karşılaşır. Rehberi, Aeneis Destanı’ nın yazarı Publius Vergilius Maro (MÖ 70 – MÖ 19) ilk defa ortaya çıkar ve ikisinin öteki tarafa fantastik yolculukları başlar.

    Belirtmem lazımki, Dante’nin Cehennem 28. Kanto’da, Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile Selahaddin Eyyubi’yi bölücülerin olduğu hendekte görmesi ve onları eleştirip şiirine almasını kınıyorum. Dante’nin bu üç İslam büyüğüne Cehennemi (!) reva görmesi her ne kadar Hristiyanlık dini propagandası yapan bir din adamı için ters değil aksine olumlu olsa da, bir filozof ve edebiyat üstadı için hiç şık olmamış…

    Dante’ye göre; dünyanın merkezi olarak kabul ettiği Cehennemde toplam 10 hendek vardır. Bu Cehennemde; günahkârlar kaynar ziftlerle, başlarına yağan ateşlerle, ürkütücü ormanlarla, başları üstünde diri diri yakılmakla, ayaklarının tersine yürümekle, kenef çukurları içinde boğularak, zıpkınlı zebanilerin kontrolünde, sistematik olarak cezalarını çekmektedir. Sandro Botticelli’nin La mappa dell’Inferno’ sunu (Cehennem Haritası) bilenler, hendeklerin aslında derin bir çukurun parçaları olduğunu anlamıştır. Çukurun dibine indikçe cezanın derecesi de artmaktadır.

    Dante ikizler burcudur, yani sanatçılığı doğuştandır. Ama ne hikmettir ki, Ortaçağlı Dante, tam bir coğrafya ve astronomi cahilidir! Neden derseniz; dünyanın boşlukta sabit durduğunu ve evrenin merkezi olduğunu, ayrıca dönmediğini (Ptolemaios’un görüşü), Ay dâhil Güneş-Merkür-Jüpiter ve diğer tüm gezegenlerin tamamının birer yıldız olduğunu; dünyanın kuzey yarımküresinin karalarla, güneyinin ise okyanuslarla kaplı olduğunu ve Araf diyarının güneyde yüksek bir dağ olduğunu sanmaktadır. Tamam, Kopernik (1473-1543) henüz doğmamıştı. Ama bir Pagan olan İskenderiyeli Hypatia’yı da mı (370-415) hiç mi duymamıştı? Ki o kadın dünyanın kendi etrafında döndüğünü, Güneş Sisteminin elips yapısını ve dünyanın evrenin merkezi olmadığını sağken ispatlamıştı. Ayrıca Dante bir İbn-i Sina (980-1037) hayranıdır. İbn-i Sina’nın kendisinin ve tüm öğrencilerinin Hypatia’nın savlarını ispatlayan buluşları vardı. Hatta Lokman Hekim kadar ünlü olan Horasanlı Doktor Er Razi (865-925) Mıknatısın Demiri Çekme Nedeni? ya da Dünyanın Biçimine Dair adlı eserlerinde, dünyanın iki eksen etrafında döndüğünü ispat etmişti. Ayrıca Dante’ye göre; kuzeyde Kudüs, Batıda Ebro yani İspanya, doğuda Ganj yani Hindistan ve güneyde de sadece Araf vardı. Saydığım tüm olumsuzluklara rağmen Dante, tanıdığım en akıllı ve yetenekli yazar ve şairlerden biri. Sanırım binlerce kitap okumuş. İtalya ve antik Yunan tarihi ve özellikle Roma ve Yunan Mitolojileri hakkında tam bir uzman. Zaten eserin üçte biri tarih kitabı gibi. Avrupa’da yapılan tüm savaşlar, hatta Mezopotamya’da yapılanlar bile bu eserde var. Kalan metnin yarısı da Kiliseye yaptığı ağır eleştirilerdir ki bunun nedeni; Dante’nin Monarşi ’den yana olmasıdır. Her ne kadar İngiliz Cromwel gibi güçler ayrılığına inanıyorum demese de devlet-din işleri ayrı olsun istemekte ve de bunu da eserinde devamlı surette ima etmektedir.

    Dante koyu bir Katolik din adamı olmasına rağmen, devamlı olarak Mitolojiye göndermeler yapmakta, Yunan ve Roma Pagan Tanrılarının adlarının anmakta ve aslında yaratıcısına (Katolik inancına göre Kutsal Üçlüye: Baba, Oğul ve Kutsal Ruha) şirk yani eş koşarak çok büyük bir günaha iştirak etmektedir. Bununla beraber, eseri boyunca Kitabı Mukaddes’e, Eski ve Yeni Ahit’e, Matta-Luka ve Yuhanna İncillerine sıkça göndermeler yapmakta. Beğenmediği papalara büyük çoban hatta papalık makamına “Arsız bir orospu” diyecek kadar ileri gitmektedir. Papa Bonifazio’nun 1300 jübile yılında tüm günahları bağışlama lütfunu da çok ağır eleştirmiştir. Buna göre; papanın aracılığıyla, sıfır ile biten yıllarda dünyada ve ahrette tüm günahlar bir yıl boyunca bağışlanmaktadır.

    Sonuç olarak Cehennem epeyce renkli bir yer, tüm vahşetine ve ürkütücü karanlığına rağmen…

    Araf

    Vergilius’un rehberliği devam etmektedir. Vergilius bir Pagan olarak yaşadığından ve Tanrıya iman etmediğinden Cennet’te değil Araf’ta yaşamaktadır. Yani yaptıklarından değil, yapmadıklarından dolayı bu tampon bölgededir. Zamanın zamanla hesaplaştığı yerdir burası. Bu kısımda, Dante, Vergilius’un ağzından Katolik Kilisesinden başka bir kurtuluş yolu olmadığının propagandasını yapmaktadır.

    Eserin, bu devasa şiirin tamamında göze çarpan teknik “Sembolizm” dir. O kadar çok gönderme var ki eserde, çeviri metnin neredeyse yarısı dipnottan oluşuyor. Bu dipnotlar Dante uzmanlarınca yazılmış metinlerdir. İlahi Komedya aslında gösterge bilim (semiotics) için başucu kitabı gibidir adeta. Örneğin: Beatrice zafer arabasından inip (bir tekeri Eski Ahit diğeri ise Yeni Ahit, araba ise Kilise) büyük bir ağaca doğru yürür (Kuran’daki Tuba ağacı gibi bir ağaç). Beatrice’in, Kiliseyi simgeleyen arabadan inip yaya olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’nu simgeleyen ağaca yürümesi, Kilisenin adalet karşısındaki alçak gönüllü davranışını simgelemektedir.

    Araf’ın en önemli özelliklerinden birisi de dünyadaki gibi gece-gündüzün yaşanmasıdır. Ama doğa olayları burada görülmemektedir (yağmur, şimşek, deprem gibi) .

    Araf 6. Kanto (sf. 389)

    76 Ey köle İtalya, acılar ülkesi,

    Fırtınada kaptansız gemi,

    Taşranın değil, kerhanenin ecesi!

    Araf, Cennet’e çıkabilme umudu taşıyanların yeridir. Burası, mahşere kadar, günahlar için çekilen cezaların beldesidir. Araf, Cehennem kadar olmasa da en az onun kadar renkli bir dağdır. Dante’nin Araf’a girişinde alnına çizilen yedi adet “P” harfi, yukarı doğru çıktıkça tek tek silinmektedir. “P” Latince “Peccatum” yani günahı simgelemektedir. Yedi ana günah: Böbürlenmek, Kıskançlık, Cimrilik, Öfke, Oburluk, Şehvet ve Tembellik (Araf sf. 419).

    Dante’ye göre; insanın eylemlerini “Sevgi” yönetir. İyi sevgi, iyi eylemlere; kötü sevgi kötü eylemlere yol açar. Kilisenin kurucusu Petrus’a (aslında Kilisenin uydurucusu demek lazım!) göre: “Kapıyı kapayıp da yanılmaktansa, açıp da yanılmayı yeğle!” düstur edinilmelidir.

    Dante, Qvidius’un Metamorphoseis adlı eserinden, mitolojik bağlamda, epeyce alıntı yapmıştır bu uzun şiir için.

    Dante bu eseri 1300 yılında, 35 yaşında yazar. Henüz çok meşhur biri değildir ve sürgünündedir. Eserini yazma nedeni her ne kadar ölmüş sevgilisi Beatrice gibi gözükse de aslında o İtalya’nın tek bir imparatorluk etrafında birleşmesini ve kilisenin elini yönetimden çekmesini arzulamaktadır. Hıristiyanlığın Papa eliyle yozlaştığına inanmakta; Floransa halkının kurda dönüşmüş köpekler olduğunu açıklamakta; yer yer de ağır şekilde, bazen de göndermelerle din ulemasını yerden yere vurmaktadır.

    Dante, 30. Kantoda (Araf sf. 604) 1290 yılında ölen sevdiği kadın Beatrice ile ilk defa karşılaşır. Rehberlik vasfı Vergilius’tan sevdiği kadına geçmek üzeredir…

    Cennet

    Dante’nin bu bölümde iki rehberi vardır: Sevdiği kadın Beatrice ve eserin hemen sonunda karşılaştığı Ermiş Bernard (1090-1153). İlginçtir Dante, 20. Kantoda (Cennet sf. 831): “Paganlığın pis kokusuna artık dayanamadı…” dese de, eserin tamamında Pagan kültürünün Tanrılarından medet ummaktadır (bu bir çelişkidir):

    Cennet 1. Kanto (sf. 649)

    13 Ey güzel Apollon, bu çaba için bana

    Kendi yeteneğini aşıla ki, ozanlara

    Verdiğin defne yaprağına değer göresin beni de.

    Dante, Araf’ta üzerindeki tüm günahlardan kurtulduktan sonra Cennet’te, 10. gök katına kadar çıkacaktır.

    Aristotales’in felsefesini batı düşüncesine yeniden uyarlayan Albertus Magnus’un (1200-1280) öğrencisi olan Aquinolu Thomas’ın (1227-1274) Sumna Theologica isimli kitabı, Dante’nin bu “Kutsal Şiir” boyunca başucu kitabı olmuştur.

    Cennet bölümü, kanımca, önceki iki bölümden daha renksiz olmasına rağmen, Dante’nin Katolik inancına göre; Babanın yani Tanrının Oğlu diye adlandırdığı İsa Peygambere yazdığı bir methiyedir aslında. Kanımca burada en önemli ikirciklik de; Meryem’in İsa Peygamberin hem annesi hem de kızı olması durumudur (Cennet 33. Kanto sf. 942). Nedeniyse; İsa’nın ete kemiğe bürünmüş Tanrının ta kendisi olmasıdır (elbette Hıristiyanlık inancına göre)…

    Bu uzun soluklu eserdeki tüm resimleri, sonradan, Fransız ressam ve gravürcü Gustave Doré (1832-1883) ve büyük Rönesans ressamı Sandro Botticelli (1445-1520) çizmişler ve hepsi de harikuladeler…

    Son Not

    Benim için çok keyifli bir okuma oldu. Hem Dante ile tanışma şansı yakaladım hem de yoğun bir tarih ve mitoloji deneyimi yaşadım. Sizlerin de bu muazzam şiiri okumanız dileğiyle.

    Süha Demirel, İstanbul, 4 Nisan 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    İlahi Komedya – Cehennem, Araf, Cennet (3 Cilt Takım)
    (Cehennem – Araf – Cennet)
    Orijinal isim: La Divina Commedia
    Dante Alighieri
    Oğlak Yayıncılık / Şiir Dizisi
    Çeviren: Rekin Teksoy
    Yayın Yılı: 2010
    976 sayfa
    Kitap Kâğıdı
    13,5×20 cm
    Karton Kapak
    ISBN:9753296816
    Dili: Türkçe
  • Öncelikle uzun bir inceleme olacağını söylemek isterim. Kendimden bir çok çarpık düşünceyi yazacağım. Aynı zamanda kitaptan bir çok düzgün düşünceyi yazacağım. O yüzden okumaya başlayacaksanız eğer, kaybedeceğiniz ve/veya sıkılacağınız zaman dilimleri için beni suçlamayın. Çünkü uyarımı yaptım.

    "Her şey bir sperm hücresinin yumurtalığa düşmesiyle başladı." diye bir giriş yapmış olsaydım, muhtemelen hepiniz hayat hikâyemin geleceğini düşünürdünüz. Fakat öyle bir şey olmayacak. Ne yazıya oradan giriş yapacağım ne de hayat hikâyemi anlatacağım. Tam tersine, sizlerin hayat hikâyesini anlatmaya çalışacağım. Evet, doğru okudunuz. Sizlerin. Hiç tanımadığım, biraz tanıdığım veya çok tanıdığım sizlerin. Ama bu tanıma derecesi hayat hikâyesini anlatabilecek kadar olabilir mi? Tabii ki hayır. Mevzu da burada zaten. Her biriniz benim içimde yaşıyorsunuz. Ben de her birinizin içinde yaşıyorum. En büyük farklılıklarımız kapladığımız alanların büyüklüğünde ve/veya diğerleriyle olan bağların sayısı ile farkındalığında. Şimdi, ben sizi algıyorum. En ufak bir etkiniz bile, o etkiyi taşıyan olgular sayesinde zihnime giriş yapıyor. Yani sizler, benim varoluşumun devam etmesini sağlıyorsunuz. Tabii, aynı zamanda sonlandırmaya da neden olabilirsiniz. Zihnimde ve dolaylı ya da direkt yoldan bedenimde yarattığınız etkilerden dolayı düşünce karmaşası içine düşüyorum. Gerçekten ben kimim? Neden sizlere bağlı bir durumdayım? Varoluşun kendisi neden bu kadar saçma ki? Gibi saçma sapan sorularla kendimi manyak ediyorum. Ancak hepsinden bağımsız bir sorun var. Sizinle olan bağlarım ve sizin benim üzerimde bıraktığınız tesirin farkındayım. Bu farkındalık da düşüncelerimin bana ait olup olmadığını sorgulatıyor. Yani aslında, sorduğum soruları geçtim, soruların doğmasını sağlayan düşüncelerin (sizinle olan bağlarım ve etkilerin vs.) yine sizlerden kaynaklı olup olmadığı konusunda muallakta kalıyorum. Zihnimde geriye doğru gitmeye ihtiyaç duyuyorum. Beynimin oluşmaya başladığı ilk zamanlara ve dışarıdan anlam yağmurlarının başladığı zamanlara. Keşif. Bu kelimenin bendeki değeri çok büyüktür. En ufak bir gerçeklikten, en büyüğüne kadar hepsinde kendim keşfetmeye çalıştım. Özellikle kendimdekileri. Bir yaramın iyileşmesini, futbol topu peşinde koşma isteğimi, karıncaları izlemenin verdiği zevki, doğanın güzelliğinin büyüleyici tesirini, insanları anlamanın zorluğunu vb. bir çok olguyu kendi içimde çözmeye çalıştım. Kendi zihnimde çıplak olmayı denemeye başlamıştım. Kıyaslama ve bağlama yapıyordum. Kendimi, algıladığım her şeyin içine, yanına, üzerine veya altına bağlayarak yapıyordum. Parça içindeki bütün, bütün içindeki parça. Hangisi olabilirim ki? Belki ikisi birdenim. Emin olamamanın ve kesinliğe olan açlık yüzünden her ikisini de benimsedim. Artık ben vardım. Kendi içimde sizlerden ve her şeyden bağımsız bir ben vardım. Orada neler olduğuna dair bir fikrim yoktu. Ancak keşfetmeye açıktı. İşte, her şeyi birbirine bağlayarak kendi içimde de yolculuğa başladım. Basitlik ve güzellik arttıkça ilgim de artıyordu. Karmaşıklık ile çirkinlik ise tam tersi etki yaratıyordu. Bir muzun kabuğunu açınca kokusunu almam, güzelliğinden etkilenmem ve tadına bakınca haz duymam kadar basitti. Dışarıdaki gerçeklik gibi açıklamalarım ve düşüncelerim de basit olmalıydı. Ama her yerde kaos vardı. Çünkü insanlar vardı. Her şeyi karmaşık bir hâle getiren ve özünden uzaklaştıran insanlar. Ve sürekli konuşuyorlar, bir şeyleri değiştiriyorlar, bir şeyleri çarpıtıyorlar, bir şeyleri ayırıyorlar, bir şeyleri bir yerlere yerleştiriyorlar vb. birçok saçmalığa yapışıp duruyorlar. Beni değiştirebiliyorlar. Çünkü dünyamı değiştiriyorlar. Adapte oluyorum. Adapte oluyorum. Hâlbuki bunu istemiyorum. Ben, dünyamı olduğu gibi yaşamak istiyorum. Başkalarının sonu gelmez etkileri karşısında kendimden vererek değil. Birinci sınıf öğrencisinin matematik öğrenmesi için gerekli duyduğu kaynağın sürekli değişmesi gibi oluyor. Hangi birini anlamaya çalışayım? Hepsini geçtim neden anlamak zorunda kalayım? Kafamın içindeki sesimin yükselişini sağlayan bir çok unsur var. Şimdi, burada duygular devreye giriyor, düşünceler devreye giriyor, toplum dayattığı saçma sapan ahlâk ya da kimlik devreye giriyor veya gerçek benliğimden devreye giriyorlar. Günün sonunda ise bunların hiçbir önemi kalmıyor. Dışarısı gibi içim de kaosa sürükleniyor ve karmakarışık bir hâle geliyor. Uzun yıllar böyle de devam ettim. Kendimden kayıp bir şekilde veya çözülemez bir şekildeydim. Ta ki Arthur amcama denk gelene kadar. Bu okuduğum son kitabıyla Arthur amcamı, yaşamış en büyük düşünce insanı ve varlık olarak görmüş bulunuyorum. Çünkü saf olan gerçeklikleri ve her şeyle olan bağlarımı fark etmemi sağladı. Kendi düşünceleriyle de benim düşünmemi sağlayarak da bunu yaptı. Tıpkı bir hücrenin kendisi için gerekli olanın gizli bileşenlerini bilerek geçiş kapısını ona göre ayarlaması ve ihtiyacı olanın geldiğinde direkt oradan geçiyor olması gibi zihnim de onun çarpttırdığı gerçeklerle doydu. Tekrardan ihtiyaç duyunca ise kendi kendine arayışa geçti. Hücre, bedeni terk etti. Şu anda da buradayım. Sizlere onu anlatmayı deneyecektim. Bunu gerçekten istedim. Ama yapmadım. Çünkü aşağıya onunla bağ kurmanız için ondan düşünceler yazdım. Böyle daha iyi olacağına kanaat getirdim. Bu zamana kadar okuduklarım arasında zenginlik ve güzellik açısından en büyük olan kitap, buydu. O yüzdendir ki, direkt olarak onun tesirine vereceğiniz tepkiye göre hareket etmeniz en iyisi olacaktır. Yukarıda bahsettiğim saçmalıklara aldırmayın. Hepsini Arthur amcanın yanında boşa kürek çektiğimi kanıtlamak için yazdım. Ve belki sizi incelemeye bağlar ya da benim saçmalığım bile olsa kendi başınıza bunun üzerine düşünürsünüz diye. İki yüzlü gibi davranarak karmaşıklık oluşturduğum için de özür dilerim. Velhasıl kelam Arthur amcacım, adamdır! Okuyun ve okutun!

    İlk Başlık: Denemeler

    1-) Dünyanın Istırabı Üzerine
    "İnsan, entelektüel hazların keyfini çıkarmak kapasitesiyle hayvanları gölgede bırakır. Ve bu hazlar insan için, en basit latife ve sohbetlerden, zihnin en üst düzey başarılarına kadar birçok farklı derecede mümkündür. Ancak bu karşıt bir ağırlıkla dengelenir. İnsanda, ıstırap cephesinde, can sıkıntısı mevcuttur. Bu, hayvanların bilmediği bir şeydir, en azından doğal hallerinde. En zekice evcilleştirilmiş olanlarda ise çok az sezilebilir. Öte yandan can sıkıntısı insan için hakiki bir beladır. İhtiyaç ve can sıkıntısı elbette insan hayatının ikiz kutuplarıdır."

    2-) Varolmanın Beyhudeliği Üzerine
    "Varoluşumuzun, uçup giden şimdiki zaman haricinde dayanabileceği bir temeli yoktur. Bu yüzden, biçimi, esas olarak kesintisiz harekettir ve sürekli peşinden koştuğumuz o sükûnet haline ulaşma ihtimalimiz yoktur. Durum dağdan aşağı koşan bir adamın gidişatına benzer; adam durmaya çalışırsa düşer, ayakta kalmanın tek yoluysa koşmaya devam etmektir. Ya da parmak ucunda dengede tutulmaya çalışılan bir çubuğa veya yörüngesinde karşı konulamaz şekilde ileri doğru atılmayı keserseniz güneşinin içine düşecek bir gezegene benzer. Bu nedenle hareket ve kargaşa, varoluşun temelidir."

    3-) Kendinde Şey ve Şeyin Görünüşü Arasındaki Zıtlık Üzerine
    "Hayatlarımızı içinde sürdüğümüz kararlılıktan şikâyet ediyoruz: Genel olarak varoluşun doğasını anlayamıyoruz; özellikle de kendimizle varoluşun geri kalanı arasındaki ilişkiyi bilmiyoruz. Hayatımız kısa olmakla kalmıyor, bilgimiz de tamamen bu hayatla sınırlanmış durumda, zira ne doğumumuzdan öncesini ne de ölümümüzden sonrasını görebiliyoruz, bu yüzden de bilincimiz geceyi bir an için aydınlatan şimşeğin parlak ışığı gibi adeta: Gerçekten de bir şeytan daha öteye dair bütün bilgilerin yolunu tüm kötücüllüğüyle bize kapatmış da, huzursuzluğun uzun keyfini çıkarıyor sanki."

    4-) Yaşama İstencinin Olumlanması ve İnkârı Üzerine
    "Biraz daha derin düşünme yetisine sahip biri çok geçmeden anlayacaktır ki, insan arzuları birbirleriyle şans eseri karşılaşmalarında zarar ve kötülüğe yol açtıkları anda birbirine günah sayılmazlar; aksine, bu arzular, eğer böyle bir şeye yol açılıyorlarsa, o zaman temelde ve özlerinde günah ve kınanasıdırlar, bu nedenle bütün yaşama İstencinin kendisi de kınanasıdır. Dünyayı dolduran tüm zulüm ve acı aslında sadece, yaşama istencinin somutlaşarak aldığı biçimlerin zorunlu sonucudur ve dolayısıyla da yaşama istencinin olumlanmasına getirilmiş bir yorumdur. Bizzat varoluşumuzun örtük bir suç taşıdığını, ölüm olgusu kanıtlamaktadır."

    5-) Gerçek Varlığımızın Ölüm Tarafından Yok Edilmezliği Üzerine
    "Bir insan öldüğünde, bir kendinde şeyin hiçliğe dönüştüğüne nasıl inanılabilir? İnsanlar, bir insan öldüğünde sadece bir fenomenin son bulduğunu, bu son bulmanın da sadece bütün fenomenlerin biçimi olan zamanda gerçekleştiğini doğrudan ve sezgisel olarak bilirler. Kendinde şey bu olandan etkilenmez. Hepimiz hissederiz ki bizler, birilerinin bir zamanlar hiçlikten yarattığı bir varlıktan daha başka şeyizdir. Ölümün hayatımızı sonlandırabilecek olsa da varoluşumuzu sonlandıramayacağı yolundaki o güven de işte buradan yükselir.",

    6-) İntihar Üzerine
    "Genelde görülür ki, hayatın dehşeti, ölümün dehşetini geçtiği zaman insan hayatına son verir. Ancak ölümün dehşeti kayda değer bir direnç gösterir. Çıkış kapısında muhafız gibi durur. Bu son, sadece negatif bir şey, varoluşun aniden kesilmesi niteliğinde bir şey olsaydı, muhtemelen hayatına çoktan son vermemiş kimse kalmazdı. Fakat bu sonun içinde pozitif bir şey de vardır, o da bedenin yok oluşudur. Beden yaşama istencinin fenomenal biçimi olduğu için de bu caydırıcı bir unsurdur."

    7-) Kadınlar Üzerine
    "Dünyanın bize ait olan tekeşli kısmında, evlenmek, haklarını yarı yarıya kaybederken vazifelerini ikiye katlanan demektir. Oysa yasanın, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanırken, onları aynı zamanda erkeklerin aklı gücüyle de donatmış olması gerekirdi. Gerçekte olan ise şudur ki: Yasanın kadınlara tanıdığı hak ve ayrıcalıklar onlar için doğal olanı aştıkça, bu ayrıcalıklardan yararlananların sayısı gitgide düşmektedir. Bu nedenle de geri kalanlar, azınlığa verilen fazlanin miktarı nispetinde kendi doğal haklarından mahrum kalmaktadır. Zira, tekeşliliğin ve tekeşliliğe eşlik ederek kadınları erkeklerle bir tutan (ki hiçbir surette öyle değillerdir) medeni kanunun bir sonucu olarak kadınların keyfini sürdüğü bu gayri tabii ayrıcalıklı konum yüzünden, ihtiyatlı ve dikkatli erkekler, böylesi büyük bir fedakârlık yapıp da son derece eşitliksiz bir anlaşmaya girmekte sık sık tereddüt etmektedirler; öyle ki çokeşliliğin kural olduğu halklardan her kadının geçimi ve bakımı sağlanırken, tekeşli toplumlarda evli kadınların sayısı sınırlıdır ve böylece geriye, geçimi sağlanmayan belli sayıda bir kadın grubu kalır. Söz konusu kadınlar üst sınıflarda ise yaramaz kız kuruları olarak ot gibi yaşarken, aşağı sınıflarda ya bünyelerine uygun düşmeyen, emek yoğun işleri üstlenmek zorunda kalırlar ya da filles de joie (hayat kadını) olurlar. Hayat kadınlarının hayatları da joie'dan (sevinç, mutluluk) olduğu kadar onurdan da yoksundur, ancak mevcut durum göz önüne alınınca, bu kadınlar erkek cinsiyetinin tatmini için gereklidirler. Böylece, kendilerinin geçimini sağlayacak bir erkek bulmuş veya bulmayı makul bir şekilde ümit edebilecek kadınların, yani kaderin kayırdığı kadınların iffetini korumak gibi özel bir vazifeye sahip, varlığı tanınmış bir sınıf meydana getirirler. Sadece Londra'da 80.000 hayat kadını vardır. Peki tekeşliliğin sunağında birer kurban değillerse, nedir bunlar? Bu zavallı kadınlar, bütün küstahlık ve kibriyle Avrupalı hanımefendinin hem kaçınılmaz zıddı hem de tamamlayıcılarıdır. Dolayısıyla kadın cinsiyeti bir bütün olarak ele alınacak olursa, çokeşliliğin kadınlar için gerçek bir faydası vardır. Öte yandan karısı kronik bir hastalıktan mustarip olan, çocuk doğuranmayan veya çok yaşlanan bir erkeğin ikinci bir eş almaması için hiçbir mantıklı bir gerekçe yoktur."


    8-) Kendi Kafanla Düşünmek
    "Birinci sınıf zihinlerin alametifarikası, bütün muhakemelerinin dolaysızlığıdır. Ürettikleri her şey kendi kafalarıyla düşünmenin sonucudur ve dile getirildikleri her yerde böyle bir düşünüşün eseri olduklarını ilan ederler. Gerçekten kendi kafasıyla düşünen kişi, bir hükümdar gibidir. Kendinden üstün kimseyi tanımaz. Vardığı hükümler, tıpkı bir hükümdarın kararları gibi, doğrudan doğruya kendi sınırsız gücünden gelir. Bir hükümdar nasıl emir almazsa o da otoriteleri kabul etmez ve kendi teyit etmeden hiçbir şeyin geçerliliğini kabul etmez."

    İkinci Başlık: Aforizmalar

    1-) Felsefe ve Akıl Üzerine
    "Sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz ve sorgulamayı istesek bile onlara geçici olarak şüpheli dememiz gerekeceği için ciddi ciddi sınayamayacağımıza çok kesin olarak ikna olduğumuzu düşündüğünüz belli önermelere mantığın emri adını veririz. Bu önermelere büsbütün güveniriz, çünkü konuşmaya ve düşünmeye başladığımız andan itibaren bu önermeler bize sürekli söylenegelmiştir. Böylelikle dokumuza yerleşmişlerdir. Öyle ki, onları düşünme alışkanlığımız, tek başına düşünme alışkanlığımız kadar eskidir ve bu ikisini birbirinden ayıramayız."

    "Akıl bir genişlik boyutu değil, yoğunluk boyutudur. Bu açıdan bakınca, bir insan rahatlıkla on bin kişiye bedel olabilirken, bin ahmağın bir akıllı adam etmemesinin nedeni budur."

    2-) Estetik Üzerine
    "Müzik her yerde anlaşılan gerçek evrensel dildir, bu nedenle de tüm ülkelerde ve yüzyıllardır hiç kesintiye uğramadan büyük bir şevk ve gayretle konuşulagelmiştir. Çok şey anlatan önemli bir melodi kısa zamanda bütün dünyaya yayılır, öte yandan anlam bakımından zayıf kalan ve doğrudan anlattığı hiçbir şey olmayan bir melodi dönüp gider:: Bu da melodinin içeriğinin pekâlâ çok iyi anlaşılabildiğinin bir kanıtıdır. Ancak müzik şeylerden bahsetmez, onun yerine salt iyi ve kötüden bahseder ki bunlar istenç için yegâne gerçekliklerdir: Müziğin kalbe bu kadar çok hitap ederken doğrudan doğruya akla söyleyecek hiçbir şeyinin olmaması bu yüzdendir ve ondan akla da bir şeyler söylemesini talep etmek müziğin kötüye kullanımıdır, nitekim bütün piktoral müziklerde böyle olmuştur, bu da sonuç olarak kesinlikle uygunsuz bir şeydir, hatta her ne kadar Haydn ve Beethoven yoldan saparak böyle besteler yapmış olsalar bile: Bildiğim kadarıyla Mozart ve Rotasını hiçbir zaman bunu yapmamıştır. Zira tutkuların dışavurumu ile şeylerin tasviri bambaşka şeylerdir."

    3-) Kitaplar ve Yazarlık Üzerine
    "Yazarlar; meteorlar, gezegenler ve sabit yıldızlar diye içe ayrılabilir. İlk gruptakiler anlık bir etki yaratırlar. Kafanızı yukarı çevirip "Bak!" diye haykırırsınız ve sonra sonsuza dek kaybolurlar. İkinci gruptakiler, yani hareket eden yıldızlar, çok daha uzun süre dayanırlar. Yakınlıkları nedeniyle çoğu zaman sabit yıldızlardan daha parlak ışıldarlar ve cahiller de onları sabit yıldızlarla karıştırır. Ama bu hareket eden yıldızlar da sonunda yerlerini boşaltmak zorundadırlar, dahası bunlar sadece ödünç alınmış bir ışıkla parıldarlar ve etki alanları sadece kendi yol arkadaşlarıyla (çağdaşlarıyla) sınırlıdır. Sadece üçüncü gruptakiler değişmez mahiyettedir, bunlar gök kubbede sabit ve sağlam durur, kendi ışığıyla parlar ve bütün çağları eşit derecede etkilerler. Çünkü görünüşleri bizim bakış açımız değişince değişmez, zira paralaksları, yani gözlemciye göre yer değiştirme özellikleri yoktur. Diğerlerinin aksine sadece tek bir sisteme (millete) ait değillerdir: Onlar evrene aittir. Ancak ışıklarının yeryüzü sakinlerinin gözlerine ulaşmasının genelde uzun yıllar sürmesi tam da bunca yüksekte oldukları içindir."

    "İfadenin belirsizlik ve müphemlihi her zaman ve her yerde kötü bir işarettir: Çünkü bu türden yüz örneğin doksan dokuzu da ifadenin müphemliği düşüncenin müphemliğinden kaynaklanır, düşüncenin müphemliği de düşüncenin kendi içinde olan asli bir uyumsuzluk ve tutarsızlıktan gelir, yani hatalı oluşundan. Doğru bir düşünce zihinde belirdiğinde derhal açıklık peşinde koşarak ve çok geçmeden buna ulaşacaktır. Berrak bir şekilde düşünülmüş olanda kendine uygun ifadeyi kolaylıkla bulur. Bir insanın düşünme kapasitesinin sonucu olan düşünceler her zaman kendilerini çok net, anlaşılır ve kesin kelimelerle ifade ederler. Zor, belirsiz, karmaşık ve müphem söylemler meydana getirenler, aslında ne söylemek istediklerini bilmezler. Söylemek istedikleri şey konusunda, düşünce olmak için mücadele veren hayal meyal bir bilinçten ötesine sahip değillerdir: Ancak aynı zamanda bu insanlar çoğunlukla aslında söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığını hem kendilerinden hem de diğerlerinden saklamak isterler."

    Dip Not: Yorumlarda veya özelde tartışmayı memnuniyetle karşılarım. Çekingenliği ve kapalılığı sorularla açığa çıkartabiliriz.