• 248 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Ne kadar güzel bir kitapmış. Şahsen benim de içine sık sık düştüğüm, nefsime hoş gelen ne kadar çok hatam varmış. Doğru yolda gittiğimi sandığım, hatta neredeyse emin olduğum bazı anlarda bile yolum yol, gidişim gidiş değilmiş. Bir yanılsamaymış, nefsimin tarafını tutup kendimi inceden inceye kaybettiğim anlar.

    Kelimelere hükmetmek benim meziyetimdir çoğu zaman. Lakin bu yetenek beni ateşe doğru götürüyor sanırım. Dilimle (şu durumda yazı elbette ki) üstün olduğumu mu göstermeye çalışıyorum acaba(?)! Yok canım, yapmıyorumdur öyle şey! Yoksa yapıyor muyum?

    Ne büyük sorular kapladı zihnimi. Üstelik nefsim öyle çılgınca itiraz ediyor ki doğru yolda olduğuma, doğru şeyler söylediğime, iyi bir adam olduğuma...

    Yoksa iyilik ve kötülük vardığımız sonuca mı bağlı? Öyle ya birçok insan iyilik maksatlı başlamaz mı yola? Ya da daha kötüsü, tüm kötüler iyilik meleği kılığına girmez mi maksatlarına ulaşma güzergahında?

    Kendimden şüphe ettiğim çoktur. Evvelce pek çok defa söylemişimdir iyi biri olmadığımı. 'Az kötü' daha uygun bana. Endişelenmeyin, iyi biri sanmanız sizin suçunuz değil. Çok kötü insanlar olunca dört bir yanda, az kötüler iyi sanılıyor, ondandır. Yalnız, bu kitap ne de çok şüphe ettirdi bana konuşmalarımdan, maksadımdan, iyi niyetimden... Nefsim içerde konuşup duruyor. Evliya mısın? Bu kitaptakileri evliyalar bile uygulayamaz kolay kolay, diyor.

    Benim sahtekar nefsim; kendine ne de çok güveniyorsun. Ne de çok inanıyorsun diğerlerinden daha iyi olduğuna. Sıradan bir insan nefsinden başka hiçbir şeysin! Üstelik yeteneklerimi bile ateşe (cehenneme) götürecek bir şekle sokuyorsun. En büyük düşmanımsın ama kaçamayacak kadar içimde, en yakınımdasın.

    Okuyun sevgili arkadaşlarım. Gayri Müslim arkadaşlar da okuyabilir. Ama nefsiyle tam bir bütünlük içinde olan kimseye fayda sağlayamayabilir.
  • “Yoğun yaşayıp, ölebilmek de güzel.”
  • 232 syf.
    ·2 günde·6/10
    Kitaba başlamamla bitirmemin aynı gün olması sizleri yanıltmasın dostlar. Kalem kağıtla okunması gereken, özellikle de kendine bir program hazırlamak isteyen kimselere kılavuz olabilecek bir kitap. Hani bazen insanın içi içini yer, hayatımı düzene koyacağım der. Artık sistemli ve verimli yaşamaya karar verir. Uykusundan sporuna kitabından aktivitesine... Ancak neresinden başlayacağını bilemez ya. İşte tam o demlerde bu kitapla kesişmeli yollar köşe başında derim ben ;) Kendim için konuşacak olursam... Maalesef benim için biraz fazla hafif kaldı bu eser. Sözlerim maksadımı aşmasın, yazara da saygım ve muhabbetim sonsuz. İmzalı bir moral kitabı olarak hediye yollandı bana. Çok teşekkür ediyorum Allah razı olsun. Verdiği faydalı tavsiyeler hayırlara vesile eylesin kendisini. Fakat ben beklentimi biraz yüksek tuttum sanırım. Çok övüldüğünü gördüğüm için. Daha ağır, derinlere inerek incelensin istedim konular. Ancak yazarımız kısa kısa birçok mecrayı ele almak istemiş. Niyeti ve gayreti için bile kutlanır kendisi. Benim elde ettiklerim ise zaten bildiğim şeylerin bir tekrarıydı yalnızca. O yüzden kitabı liseli hanım kızlarımızın okumasında büyük yarar görüyorum. Çünkü ben zaten günlük zikirleri, Kuran ve kitap okuma programları olan, hatta egzersizine kadar planlamış kısacası sistemini oturtmuş biriyim elhamdülillah. Bu tamam artık ben oldum bittim mükemmelim olarak anlaşılmasın. Daha yolum çok. Fakat dediğim gibi kitap kendine bir çetele hazırlayarak hedef belirlemek ve o hedefte ilerlemek isteyenlere, bir rehber arayanlara uygun. Günlük bakımdan tutun da evliliğe, mümine olma bilincine kadar kısa kısa her şeye değinilmiş bu kitabı beğendiğimi ve tavsiye ettiğimi belirterek incelememi noktalayayım. Hepimize keyifli okumalar :)
  • 465 syf.
    ·Puan vermedi
    "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum"
    ‌Kitabın ilk cümlesiyle başlamak istedim . Bence çok özel ve anlamlı bir cümle çünkü. Bazen bir sevdiğimizi son görüşümüz olduğunu ya da birlikte geçirdiğimiz güzel bir günün son günümüz olduğunu bilemeyiz . O yüzden sevdiklerimizle geçirdiğimiz her güzel anın kıymetini bilelim . Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı, varlıklı bir ailenin oğlu Kemal ve bir butikte çalışan aynı zamanda Kemal'in uzaktan akrabası olan Füsun'un büyük aşkını konu alan bir eserdir.
    ‌Kemal Füsun'u öylesine sever, öylesine aşık olur ki bu duygular bana; hem "Acaba kara sevda dediklerinden mi bu ?" diye hem de " Aşk mı yoksa takıntı mı ? Saplantı dediklerinden mi ?" diye düşündürdü. Hemen burda bir tırnak açıp saplantılı aşkın ne olduğundan bahsetmek isterim. 🤗"Takıntılı aşk; kişinin gerçek yada ulaşılamayan (platonik) bir aşkı takıntı haline getirip bütün benliğini ona adaması, hayatını ona göre yönlendirmesi çok yoğun duygular yaşaması fakat bu aşkın gitgide kişinin kendine ve çevresindekilere zarar vermeye başlaması kişinin günlük hayattaki işlevselliğini azaltmasıdır. "

    ‌ Kemal Füsun'u öyle özler , öyle arzular ki Füsun'u her görmeye gittiğinde ona ait eşyalar (ç)alar. Füsun'u ziyaretlerinde toplam 4312 adet sigara izmariti, takıları, giysileri ve ona ait bir çok şey (ç)almış; bunları aşka tanık olan dairesinde biriktirmiştir. Burada araya Kemal'in bir sözüyle girmek isterim: Bazen ona 'seni seviyorum!' demek için dayanılmaz bir istek duyar, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim." diyor. Sanırım şimdi anlıyorum, 4312 adet sigara izmaritini..

    ‌Şimdi böyle bakınca Kemal çok saf çok temiz duygularla Füsun'a aşık gibi görünüyor fakat kitabı okuduğunuzda yaşanan aşk dahil hiçbir şeyin masum olmadığına tanık oluyorsunuz. Açıkçası bu hikayenin gerçek olması beni etkilemişti bu kitabı ilk aldığımda, fakat Ahmet Arif gibi büyük sanatçıların aşklarına tanık olunca asıl saf asıl gerçek, masum aşkın ne olduğunu da az çok anlamış oluyorsunuz. Benim aşk anlayışım kitapla örtüşmedi fakat öykü beni yine de çok etkiledi .

    ‌Özellikle Kemal'in nişanlısından ayrılması ve tam kavuşacaklar derken Füsun'un artik evli olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi; Füsun'un boşanması ile işte şimdi mutlu son derken ailelerin ve aradaki sosyo ekonomik farklılıkların engel olması ; aileler ikna olduktan ve düğün hazırlıklarına başlandıktan sonra heh işte şimdi mutlu son derken de ... Hikaye mutlu bitmedi ... Ama geride çok güzel bir müze ve güzel bir eser bıraktı. Kitabı aldığımda içinde müzeye tek seferlik giriş biletim hediyem oldu. Ve bana da yolum İstanbul'a düşünce müzeyi ziyaret etmek kaldı.

    ‌Olayın geçtiği daire müze haline getirilmiş ve kitapta hikayesi geçen bütün eşyalar, giysiler,takılar sergilenmiş . Bu tarz bir müzeye eminim bir çoğumuz sahibiz değil mi ? Kitabı okuduktan sonra beni düşündüren tek şey "İnsan bunu anlar, bir erkeğe güvenilip güvenilmeyeceğini" diyen Kemal'in ilk nişanlısı Sibel oldu . Bir okur ısrarla sormuş . "Var mı bu gerçek hikayenin bir tanığı? Füsun'u uzaktan yakından tanıyan, bu aşka tanık olan var mı?" diye . Acaba Sibel'i tanıyan birileri de var mıydı ? Ne yaptı sonra Sibel ? Mutlu oldu mu acaba ?
    ‌Gerçek hikayeler okumayı hep sevdim Kitabın ilk sözüyle başlamıştım. Son sözüyle bitirmek isterim .
    “Füsun'un fotoğrafını aşkla öptü ve ceketinin göğüs cebine dikkatle yerleştirdi. Sonra bana zaferle gülümsedi. "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.''
  • .....








    Ne düşünüyorsunuz?

    Bile bile lades.. cümlesi geldi aklıma ve yaşadığım 10-15 dakika önce olay bana Kendimi aptal yerine alınmış hissettirdi... Akabinde ... şunları düşündüm; aptal değil misin? Ya da birilerinin seni aptal hissettirmesine neden bu kadar alınıyorsun.. seni akıllı kılan nedir ki diğer insanlardan da aptallığın bu kadar gocunduruyor seni- bununla yüzleşmen.. ? Her insan kendisini toplum içinde zeki zanneder.. çünkü bildiği salt kendi bilincidir. O yüzden herkes birbirinin üstüne basarak, kopartarak, çalarak, yükselir. Bu eylemleri yerine getiren insanlar kendilerini maruz bıraktıklarına oranla zeki adleder. Çalmıştır, çırpmıştır, kandırmıştır, süistimal etmiştir. ( herşey olabilir - en küçük nesneden - en değerli şeye kadar, duygularda dahildir bunun içine .., ne olduğu önemli değil, nasıl elde edildiği önemli olan) tek fark buna Rıza göstermektir. Bu eylemliliği yapan insana - kendi elinle istediğin şeyi vermiş olmandır. Afallatıcı bir durum “” Ulan salak yerine alındım””” olay olur ve biter sen bu duygularla başbaşa kalırsın.


    Gecenin bu saatinde kendimi iyi hissediyorum. Hatta Çin öykülerinden iki tanesini bile bitirdim.. İkiside çok hoştu konusu itibariyle .. Ruhun bedenden ayrılıp dışardan olanları seyretmesi .. Diğer öyküde ise 80 yaşında ki Budistin 30
    yaşındaki zengin bir adamın başka bedenin içine girmesi ( aynı anda ölüm) Ruh yaşlı beden genç- Ruhu yaşlı olan Budist Keşiş’in bedeni genç olsa neye yarar. Alışık olduğu çözümlemiş olduğu hayat döngüsünün içine girer tekrar.. Müritlerinin başına geçip 30 yaşındaki bedenin ölüm bekleyişini tekrar bir ömre yaymak.. genç bedenin 80 yaşına kadar yaş almasını beklemek.


    Ne düşünüyorsunuz?

    Garip kötüye yoracağım rüyalarımın etkisi altındayım. Bir yanda da hafta sonu Aşkın Nuryengi’yi dinlemeye gittiğimiz akşamdan dilime dolanan parçası “” Yalancı Bahar”” mırıldanıyorum sürekli .. beynimde ki tüm olumsuz düşünceleri atmak İçin benim ( kendim) üstüm bir efor sarfediyorum. Kitap okuyamıyorum kendimi suçlu hissediyorum.. başkalarının yaşamımda kötü giden haberler alıyorum .. bozulan beraberlikler ortada kalan çocuklar.. büyük boşluk oluşturan yalnızlıklar.. Birbirine tutunan baba Kızı görüyorum - büyük yıkımlardan çıkmış her ikisi de —- büyük hatalar yapmış bir kız çocuğu - minik kimsesiz bir kız çocuğu daha eklemiş yalnızlığına. Kardeşi diye tanıtıyor minik anne çocuğunu- babası torununu çocuğum diye tanıtıyor —- ama büyük bir sevgi var aralarında torun- minik anne - baba ( dede) üçlemesinde .. gözlerim doluyor .. güvenli ellere ihtiyaç duyuyor baba büyük yakımlardan çıkmış kızı için elini uzat diyor .. Beni uzaktan nasıl görüyorlarsa üstüme istemsizce binen bir sahiplenme duygusuyla titreyen elimi uzatıyorum .. Güçlü duruşları saygımı kazanıyor .. Hatta bu kadar güçlü olmaları güçsüzlüğümü hatırlatıyor.. yalnızlıkları yalnızlıklarımıza benziyor.. o bedeni taşıma gayretleri minik 2 yaşında ki kız çocuğu İçin.. her gün istemsizce umut ekmeye çabalamaları —- sonra kadını ( anneyi- annesiz bırakan anneyi) düşünüyorum ve mekanları—- bilmem kaç metre kare tripleks evinin içinde kendine dönük gözleriyle neleri kaçırdığını—- gözlerinin önünde göremediği gerçeklerin sonuçlarıyla tokat yemiş gibi afallayan ifadeyle burun buruna kalışını.. Bir anne olarak ne kadar uzaklaşmış olduğunu bir gölge gibi varlığının silikleştiğini ve kendince yalnız kalan çocukların yaşama tutunuşları.. tuttukları ellerin onları uçuruma savunduğunu.. anneliği babaya devretmesi —— başka ellere uzanan elleri — o elleri boş bırakan anneyi—-bir yanılsama akışının içinde zikreden- ağlayıp - kendinden geçen kadın- tek aşkı Allah’a yönelen bir kadın! Gözleri yok çocuklarını göremiyor—-Tanrım gözlerimi kör et! Görmek istemiyorum.. ya da gösterdiklerine dayanma gücü ver!...(11.03.2019)


    Ne düşünüyorsunuz?

    Cenaze evlerini sevmiyorum düğün evleri gibi.. birisinde abartı üzüntüler diğerinde abartı Sevinç’ler her ikisi de kederden başka bir şey anımsatmıyor bana! İnsanlığın yapaylığını.. şimdi tüm kederli yüz ifademi takınıp.. cenaze evine .. siyah şalını da al kızım gözlüğünü de unutma ..


    Ne düşünüyorsun?

    Hiç hiç hiç ..


    Merhaba Keder; kendine böyle hüzünlü isimler takmak ?!?!? İlginç .. Oysa şımarık hoppadan başka bir şey değilsin. Üstünde iğreti duruyor.

    Yine buradayım değişen yüzün çehren adın sanın görünüşünle ve hiç değişmeyen seninle .. haksızlık etmeyeceğim sana elbet değişen şeyler var. Bunları gözlemliyorum. İyi mi? Kötü mü? Bilmiyorum ama içinden geldiği gibi .. Bu anlamda zorlanmandan olan bir değişim.. samimi diyebilirim. Geçen yıl Ramazan ayında dilediğin bit değişim. Yıllar evvel Ünüversiteden mezun olduğun yıl Ramazan ayında olduğun gibi .. Annenle beraber eve kapanıp, oruçlar tutup, tespihler çekip ne yapacağını bilemediğin 3 aylık dönem. İftar sofraları hazırlayıp çat kapı gelen misafirlere yemek ikram etmen. Demlenen çaylar, birilerine hizmet etmenin ve memnun etmenin verdiği huzur verici duygu.. ve değişim istemek, yola girmek hayatıma dair .. ve İngiltere- Ankara arasında yapılan seçim. Daha doğrusu dayatılan seçim Ankara ve yolum.. 21 Aralık gecesi en uzun gece ve dönüm kıştan yaza; kuzey yarımküre için, yazdan kışa Güney yarımküre için... bir döngünün ortasında olmak. O gece annemle kaldığım otel odası hiç unutmuyorum . Bir gün içinde 1+1 evimi tutmak ve bir gece daha kalıp annemin yanımda 2. Gün yola çıkıp geri dönmesi .. Sanırım o değişimi bu ramazan ayında da istedim. Uzun bir kış yaşadım. Sanırım ömrümün en güzel yılları kış ❄️ ayını yaşamakla geçti. Şimdi baharı yazı istiyorum.. Dolar yükseliyor sevinsem mi üzülsem mi? :) bilemiyorum.. yine de kapitalist Yanım bırakmıyor beni.. Babama dair duygularım derin bir soğukluk ve taşlaşmaya dönüşen bir hal alıyor . Şu adam iflas etse de arafta olmaktan kurtulsam .. zincirlerimden kurtulsam diyorum .. yine de özleyeceğim yer 17 yıldır bu oda .. bu oda geliştirdi mi beni? Yoksa köreltti mi? Bir çok açıdan köreldim. Bir çok açıdan geliştim.. yine de Ankara’da kendimi en güvende hissettiğim yer burası .. şimdi Elmalı tarçın kabuğu çayımı içip., biraz kitap okumaya döneyim..
  • “İyfaa, ne geçti üstümüzden ööle be adaj!”
    “Annamadım be aganın, pancar motoru gibi ses oldu, üstümüz kararıverdi bi’ anda, sonra da yok oldu.”
    “İlerdeki gündendi tarlelerine doğru gitti gelba, bakalım mı gidip?”
    “Yapüsün kendini üj bej yaşında kızan gibi bea, ama madem merak edüüsün, ade gidip bakalım.”

    Rotamı hareket komutanlarından aldığım emirle ayarlamış olmama rağmen bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım. Normalde insanların olmadığı, ucu bucağı gözükmeyen bir alana inecek olmama rağmen, geldiğim yerde yetişmeyen birtakım bitkilerin yetiştiği bir alana inmek zorunda kalmıştım. Kapsülümün kapısını açmak için zorladığımda başarılı olamadığımı görünce, B prosedürünü devreye sokmak için kapsülün kontrol odasına geri döndüm. Tam bu sırada, kapsülün camından dışarı baktığımda, iki kişinin büyük bir korku ve merakla bana baktığını gördüm. Geldiğim gezegendeki 1412 numaralı kanunun C maddesine göre hareket etmek zorundaydım. Bu madde yabancı bir gezegene gittiğimizde orada yaşayan canlıları kibar bir şekilde selamlamakla ilgiliydi. Ben de bu kanun gereğince, bu iki merakla insana kendi dillerinde bir “Merhaba” mesajı vermek için cama doğru yaklaştım. Ben cama yaklaşınca, onlar da bir iki adım daha yaklaştı.
    Gülerek ve yüksek sesle: “Merhaba sevgili Dünyalılar!” dedim.
    Camdan içeriye bakmakta olan bu iki meraklı kişi, kendi dillerinde konuştuğumu anlayınca, rahatladı. Dış görünüş olarak tıpkı onlar gibi olmama rağmen, bizler dünyadaki insan denen varlıklardan çok daha gelişmiş bir ırktık. Beni merakla izlemekte olan bu iki Dünyalı, neredeyse alınları cama değecek kadar yaklaştılar.
    Gülerek tekrar: “Merhaba!” dedim.
    “Merabayın! Merabayın da, ayırdır? Kaza falan mı?”
    “Evet, ufak bir kaza oldu, sol tarafa doğru yaklaşıp, kapıyı açmama yardım edebilir misiniz?”
    “Ayıp edüüsün dayının, emen alledelim.”

    Onlar sol tarafa doğru gelmek için harekete geçerken ben de kapsülün çıkış kapısına doğru yöneldim. İkisi birden kapıya varmışlar, hem merak dolu gözlerle bakınıyorlar hem de kendi aralarında konuşuyorlardı.”
    “Bu nası kapı böyle bea, tokmaa yok bunun!”
    “Ne bileyim be adaj, du bakalım geldi erif kapıya.”
    “Dayının bea, nası aççaz bunu, bilmüüz biz!”

    Aksanları oldukça enteresan olmasına rağmen onları anlıyordum. Kapıyı dışarıdan açmaya yarayan şifreyi söylemek için elimdeki kâğıda baktım.
    “Şimdi size bir şifre söyleyeceğim, hemen sağ tarafınızda küçük bir klavye olması lazım. Söylediğim harfleri oradan girerseniz, kapı açılacaktır. Anladınız değil mi?”
    “Anladık bea dayının, burda bülbül büzüğü kadar bi’ şey var, üstünde de arfler, rakamlar var. Levyeye benzemüü pek ama eralde dediğin şey o.”
    “Levye değil, klavye." dedim. "Ama bulduğunuz şey doğru. Şimdi size şifreyi söylüyorum. Beni duyuyor musunuz?”
    “Duyüüz bea, bu da bizi zannedüü, kulaklarımız aydamüü!”
    “Sırayla söylüyorum. Şifrenin ilk hanesi L”
    “Tamam, L.”
    “4.”
    “4.”
    “T.”
    “T de tamam dayının, daaa ızlı söyleyebilirsin anlüüz seni.”
    “Peki. 3.”
    “Üj.”
    “H.”
    “O da tamam.”
    “9.”
    “9.”
    “Kapının ışığı yeşile döndü mü?”
    “Yok bea dayının. Pancar gibi kıpkırmızı ala.”
    “Nasıl olur? Dediklerimi aynen yaptıysanız açılması lazımdı.”
    “Açılmüü işte bea. Sana neye yalan söyleelim?”
    “Tekrar deneyelim o zaman baştan.”

    Üç kez denememize rağmen yine de kapıyı açamamıştık. Son defa daha denemeye karar verdik ve şifreyi tekrar söyledim.
    “Son olarak da H’ye basmanız lazım.”
    “Ee, üjtür basüüz E’ye, olmüü bi’ şeycik. Sen yanlış sölüüsün bence.”
    “E değil H’ye basmanız lazım.”
    “Tamam bea dayının, E’ye basüüz.”
    “H!”
    “E!”
    “Hayır! E değil, H!”
    “E değil zaten bea, E’ye basüüz!”

    En sonunda kapının küçük camına nefesimle hohlayarak, küçük bir H harfi çizdim.
    “İşte buna basmanız lazım.”
    “Aaa, tamam be dayının. Sen bize E demüüsün ki, E düüsün. Tamam, açüüz şini kapıyı.”

    Şifrenin doğru girildiğine dair sesi duydum. Bir anda derin bir rahatlama hissi uyandı. Kapı nihayet, uzun uğraşlarımız sonunda da olsa, açılmıştı.

    “Dayının bu nası şey bea, sen nerden gelüüsün böle!”
    “Çok uzaklardan geliyorum. Neyse, burası neresi, ben nereye indim böyle?”
    “Trakya’nın göbeene indin bea!”
    “Trakya mı?”
    “Görüü müsün, beenmedi bizi, akir görüü!”
    “Yok, hayır yanlış anladınız!”
    “Sen misafir olmaycaktın ki, yapcaktım seni kırmızı sekiz!”
    “Kırmızı sekiz?”
    “Dur bea adaj, konuşüüsün ampır ampır, adamın aklını alüüsün iyicene.”
    “O başlattı be dayının! Em bizi beenmüü, em de yardım istüü!”
    “Tamam bea, biz de adamın dediklerini bikerette yapamadık. Gerildi adam aliyle.”
    “Talika bile kullanamaycak adam, bunu kullanüü, bi’ de motor emanet etsek, iyfaa urdaaş eder iki dakkada.”

    Onlar konuşmaya devam ederken sorunun nereden kaynaklandığını anlamak için kapsülün etrafında küçük bir tur attım. Ne yazık ki, koordinat ayarlayıcımın en önemli parçasının kırılmış olduğunu gördüm. Işık hızına ulaştığım sırada çıkan sesin sırrını da çözmüş bulunuyordum. Tekrardan bana yardımda bulunan Dünyalıların yanına döndüm. Ben kapsülün etrafında tur atarken başlayan sohbetleri hala devam ediyordu. Araya girmesem ikisi akşama kadar böyle konuşmaya devam edebilirdi. Fakat benim bekleyecek pek fazla vaktim yoktu. Kızmaları ihtimalini de göz önüne alarak, sohbetlerini böldüm.

    “Affedersiniz ama burada bana yardım edebilecek başka kimse var mı?”
    “Bak gene aynısını yapüü! Bizi beenmüü!”
    “Dur be adaj, adamın derdi var zate!”
    “Bana bak, sen yoksa pırnikçi misin bea dayının!”
    “Pırnikçi derken? Sizi anlayamadım?”
    “Yani sana diyüüz ki; piizlenip mi çıktın yola?”
    “Piizlenmek ne demek?”
    “Yok bea aganın, pırnikçi falan değil bu, safi salak!”
    “Dur be adaj, boşuna şarlüüsün. Adam zate farımış, üstüne gidüüsün.”
    “O da bizi ikidir akir görüü. Üçüncüde vurcam bi’ tane somaana!”
    “Beyler, yardım edebilecek birileri var mı anlamında demiştim ben. Sizi neden hakir göreyim?”
    “Dur şini bırak adamın somaana vurmayı. Bak adam da düü, neye sizi akir göreyim? Ara emen Akkı’yı, toplasın motor tamir ederke kullandığı takım taklavatı gelsin buraa!”
    “Bende iç kontür yok be dayının!”
    “Epten ampacı oldun adaj sen. Aykırı gidüüsün bu aralar du bakalım. Al benden ara.”
    “Alo, Akkı nabüün bea? Baban nabüü? Ee ep aynı biz de bea. Bak şini du sana ne deycem. Şini bu gündendi tarleleri var ya, kopuşüüsün oraya gelüüsün emen. Adi bakayım! Napcan nedenini bea kapçık ağızlı, gel düüz emen gel!”

    Yarım saat kadar sonra Hakkı toprak yolda görünmüştü. Oldukça ilkel görünen bir taşıtın üstünden -ki adına motor dedikleri alet buydu sanırım- elinde koca bir alet çantası ile inip, yanımıza yaklaştı.

    “Kim bu erif bea?”
    “Napcan Akkı, nikaına mı alcan? Bu zamazingoyu tamir edebilir misin, ondan aber ver sen?”
    “Bakmam lazım be aganın. Nası şey bu bööle? İç bizim motorlara benzemüü!”
    “Kapsülün koordinat ayarlayıcısının titanyumdan ve kobalttan yapılmış olan…”
    “Ne düün sen be agacım! Yerini göster bakayım şu koordat şeysinin”
    “Göster adaj göster! Akkı bizim Trakya’nın en iyi motor tamircisidir. Er boku şıp diye tamir eder iki dakkada!”
    “Sanmüüm yapabilceni bu teteneğin ama baksın adi! Bak anlamüüsen daaa çok bozma erifin aracını da, başımızı belaya sokmaylım senin yüzünden!”
    “Sen epten aykırı gidüüsün bak, ben yapamaycam şeyi bırkalamam. Adi agacım, göster sen şu kırılan yeri. Bu erif ep moral bozar. Bej dakkada allederim ben onu!”

    Hakkı, alet çantasını tekrar eline aldı ve koordinat ayarlayıcısının yanına geldik.
    “Sen şini bu kardeşine bej dakka, bilemedin yarım saat müsaade edüüsün, sana bunu fabrikadan te yeni çıkmış gibi teslim edüü!”
    “Akkı, bu peçka soba kapaa ne arüü be senin çantada!”
    “Koy onu yerine bea, günün birinde lazım olur diye taşüüm!”
    “Peçka soba kapaanı nerene tıkaycan da taşüün!”
    “Bak şini, misafirin yanında bööle ayıp konuşüüsün! Ayıp edüüsün!”
    “Gel be adaj, biz şu gündendi tarlelerine doğru yürüyelim. Akkı da işini alletsin raat raat!”

    “Şini agacım, bu zamazingo erneydiyse, kırılmış eralde, langır langır sallanüü! Bunu bi güzel sabitleycez yerine. Önce şu gereksiz bir iki parçayı sıpıtalım.”
    “Ama onlar koordinat ayar…”
    “Değil be agacım gerekli falan, parça kalabalığı ep. Ben şini onu bi güzel sarüüm, bak bu şey er derde devadır.”
    “O nedir?”
    “Musluk kenarlarına da sarılüü ya ani bea, kendir denüü. Bilmüü müsün?”
    “Kusura bakma bilmiyordum. Öğrenmiş oldum.”
    “İyffaa, valla yepisyeni oldu. Görüün mü bak, peçka soba kapaa da tam buna göreymiş. Kısmet bugüneymiş be agacım. Sana kullanüüm bak peçkanın kapaanı!”
    “Sağol, teşekkür ederim.”
    “Sen şini bununla var ya uzaya bile gidersin gözünü kırpmadan. Doğrudan aykırlüüsün, op Mars’a gidüüsün, ordan Ay’a geçüüsün. Yalnız Güneş’e gitme!”
    “Neden gitmeyeyim, anlayamadım?”
    “Sıcak be agacım, yanarsın. Neyini anlayamüün? Sen bu kafayla bu aracı nasıl aydama becerüün, ben de onu anlayamüüm?”
    “Neyse, sonuç olarak tamir oldu değil mi kapsül?”
    “Ayıp edüüsün, elimizden uçan da kaçan da kurtulmüü bizim!”
    “Akkı naptın bea, bozdun mu daa çok?”
    “Ne bozması be susak, gıpgıcır oldu. Erkes sen mi el attıı er işi bok üstün bok etsin!”
    “İyffaa gene kızana dikiz! Elal olsun aslanıma! Taküülüz sana bea!”
    “Şey, muhabbetinizi bölüyorum ama ben artık izninizi istesem? Malum daha yolum uzun. Sizlere çok teşekkür ederim er şey amaaan her şey için.”
    “Ayıp edüüsün bea. Sen şini gidüüsün demek? Yolun tekrar düşerse buralara, mutlaka ziyaret edüüsün bizi bak!”
    “Yolum tekrar düşerse emin olun, sizleri ziyaret edeceğim. Günün birinde belki tekrar görüşürüz!”
    “Köy çıkışına dikkat edüüsün, ışık ızını bırak, 50’yi bile geçersen jandarmadan yersin cezayı, iç affetmezler! Adi güle güleyin!”
  • Ben, Krestyan İvanoviç, uysal bir insan olmama rağmen, ki sanırım bunu size açıklamaya çalışmıştım, benim yolum ayrı yoldur, Krestyan İvanoviç. Yaşam yolu geniştir… Ben istiyorum ki… istiyorum ki, Krestyan İvanoviç, şunu demek istiyorum ben… Affedersiniz, Krestyan İvanoviç, hoş söz söyleme konusunda usta sayılmam.”
    Dostoyevski
    Sayfa 31 - Bordo-siyah yayınları-epub. Çeviren: Günay Kızılırmak