• TEVAKKUF

    "Her şeyi bilen" tiplerin sayısının –gördükleri rağbetle orantılı biçimde– gün geçtikçe arttığı bir zaman diliminde "tevakkuf"tan söz etmenin ne kadar "aykırı" kaçtığının farkındayım. Ne de olsa "bilgi çağı"nda yaşıyoruz değil mi?!

    Bunu bile bile, yaşadığımız çağın "bilgi çağı" olması dolayısıyla bilgisizliğin her türünün "kötü" kabul edilmesi gerektiğini telkin eden yaklaşım konusunda tevakkuf etmenizi önereceğim. Eğer "Müslümanca düşünmek" diye bir şeyden söz etmek doğruysa, bunun ilk şartının, yerinde ve zamanında "tevakkuf"u işletmek olduğunu biliyorum çünkü...

    Hakkında "yeterli" bilgiye sahip olmadığımız hususlarda susmayı tercih etmek, hüküm vermeyi ertelemek ya da meseleyi bilenlere havale etmek sadece bir "hak" değil, aynı zamanda "görev" olarak telakki edilmelidir diye düşünüyorum. Hele üzerinde konuşulan şey, bir yönüyle de olsa Din'i ilgilendiriyorsa, bu davranışla sadece edebe uygun hareket etmiş olmakla kalmaz, aynı zamanda vebalden de kurtulmuş oluruz. Zira inancımız bize, söylediğimiz her sözün bir hesabı olduğunu söylüyor.
    Makul ve makbul bir açıklaması yapılamadığında, "zaten haber-i vahid'dir" gerekçesiyle birçok sahih rivayetin üstünün çizilmesi "Müslümanca" bir tavır olarak onaylanabilir mi? Bu tavrı benimseyenlerin, İmam Ebû Hanîfe'nin ve genelde Hanefî ekolünün tavrına atıf yapmaları karşısında, Hanefîler'in muttarid olarak böyle bir tavır benimseyip benimsemediği konusunda da tevakkuf etmelidir. Yoksa mesela "içki içen kimsenin kırk gün veya kırk gece kıldığı namazın kabul edilmeyeceği"ni bildiren rivayet karşısında İmam Ebû Hanîfe'nin tevakkufunu ve "Hilâfiyât" türü kitaplarda (muarız rivayetleri reddetmek yerine) örneklerini bolca gördüğümüz "tevil" tavrını açıklamak mümkün olmaz.

    Efendimiz (s.a.v)'in, cevabını bilmediği sorular karşısında vahiy bekleyerek tevakkuf etmesi bize, "bilmediğini itiraf etme"nin, kötülenmesi gereken değil, benimsenmesi gereken bir tavır olduğunu anlatmaktadır. Şu şartla ki, kişi, kendisi için gerekli ise, cahili olduğu konuyu öğrenmenin peşini bırakmamalı ve içinde bulunduğu halin bilgisini elde etmenin yolunu aramalıdır.

    "Hocanın talebesine bırakacağı en değerli miras, "bilmiyorum" demeyi öğretmesidir" diyen ulema, bunu, "lâ edrî" demenin sadece ilim öğrenmenin ilk basamağı olduğunu vurgulamak için değil, aynı zamanda sorumluluk duygusunun da gereği olduğu için yapmıştır.

    Ebubekir Sifil Hoca
  • 224 syf.
    ·9 günde·9/10
    BİZDEN DEĞİLSEN EZİLMEYE MAHKUMSUN!
    Yazar sonradan müslüman olmuş biri. Müslüman olmadan önce sol düşünceler üzerine dünya genelinde ün yapmış ancak müslüman olduktan sonra yazılı ve görsel medyada etkili siyonist yahudilerin baskısına maruz kalarak sesini duyuramaz hale gelmiş. Tıpkı Batı’nın üstün medeniyet anlayışında birilerini zenginleştirirken dünyanın geri kalanını köleleştirmesi gibi.


    “İnsanlığın Medeniyet Destanı”na gelirsek konusu “medeniyet” olan bir kitabın içeriğinin de tüm insanlığın tarihi kadar dolu olmalıydı ancak yazar özet bilgiler ile yetinmiş. Dünyanın bütün coğrafyalarındaki ilk medeniyetler (MÖ’den önce ortaya çıkmış Zerdüstlük, Buda, Hinduizm) sonradan gelişen Grek, Roma, Pers, eski Amerika kıtası medeniyetleri ve İslam medeniyeti, uzakdoğuda Çin ve Japon medeniyetlerine dair bilgiler mevcut ancak her başlık altındaki bilgiler 1-2 sayfa etmiyor. Kitap içerisinde verilen bilgiler sayfaların alt kısmında dipnot şeklinde kaynakları gösterilerek verilse “araştırma” kategorisinde yayınlanan kitab değerini arttırmış olacak sanki. 200 küsur sayfa ancak “şöyle bir sıksanız” 100 sayfaya iner. Kitap bu yönü ile bende fazla bir doygunluk bırakmadı kaldı ki internet üzerinden dünya medeniyetlerine ilişkin bir dolu kaynak bulmanız çok kolay Paragraflar arası 3, yer yer 4-5 tab yapılıp boşluk bırakılmış, kimi sayfaların tam ortasına ünlü bir düşünürün,tarihçi veya bir felsefecinin sözünden, bir şiirinden alıntı yapılıp “destansı” bir hava da katılmış.

    DİĞER TARAFTAN YAZAR ASIL VURUCU MESAJI SONUÇ KISMINDA VERİYOR...
    İnsanlığın bilgiye ulaşma uğruna ortaya çıkardığı medeniyet yolculuğunda gelinen bu aşama; tanrıyı ve tabiatı dışlayan, aklı üstün tutan sömürgecilik adı altında yapılan katliamlarla saf aklın ürünü teknolojik gelişmişlik seviyesidir. Evet Batı medeniyeti bilgiye ulaşma, bilim ve bunların sonucu olarak elde ettiği teknoloji ile refaha ulaşmış olabilir ancak bunun geriye kalan insanlığa yansıması kan ve gözyası olmuştur. Günümüz insanının anlaması gereken şudur: Bilgi salt insanın kendi aklı ile elde edilmiş bir güç olarak yeryüzüne yansıması halinde bunun neticesi insanlığın mutluluğu değil birilerinin, bir sınıfın kendini tatmini olacaktır. Bugün Batının zenginliği, Batı tarzı, Avrupalı, Süper Geç Amerika tanımlamalarının altında yatan bir başka medeniyetin/lerin kanlı gözyaşıdır. Bunun adının da “gözyaşı sahiplerince” gelişmişlik olarak algılanıp hayat tarzı olarak benimsenmesi (mukallitlik) asıl düşünülmesi gereken traji-komik taraftır.

    Kitabın sonuna geldiğimde elde kalanlar...

    Kim bilgiye ulaşmak için uğraşmış, bağnazlıktan (ve skolastik düşünce) uzak kalarak objektif olaya yaklaşmış o taraf bilim ve teknoloji alanında ileri seviyelere ulaşmış. Örneğin İslam medeniyetinin bilim alanında ilerleyişi Hint ve Çin’den en eski tekniklerin, bilgilerin alınıp İslam’a uyarlanıp geliştirilmesi ile olmuş ve Batıya üstün gelinmiş ve İslam medeniyeti Güney Avrupa’ya Endülüs yolu ile taşınmış. Daha sonra bu bilgiler savaşlar ve ticaret yolu ile Batı’ya ulaşmış ancak rönesans ve reform adı altında kapitalizm dini yaratılarak sömürgecilik anlayışı ile güçlülerin daha güçlenmesine neden olmuştur.

    Gelinen noktada medeniyetlerin birbirini etkilemesi doğal bir süreç. Savaşlar ve ticaret bunun en temel taşıyıcı kanalları. “İslam gericiliktir” veya “ Batı İslam’ı taklit etmiştir” demek tarafsız bir bakış açısı değil, holiganizmdir. Gerçek olan da şudur gerek İslam medeniyeti, gerek Çin, İran, Hindistan gerekse eski Amerika (Aztek, Mayalar, İnkalar) medeniyetleri her zaman gelişimlerini tabiat ile barışık halde yapmıştır. Batı ise devşirdiği bilgi ve gelişmişliği insanlığın ve tabiatın yıkımı, bazı seçilmiş sınıfın refahı için kullanmıştır ve kullanmaya devam etmektedir.

    Günümüzün imrenilen batı dünyası kan ve gözyaşı üzerine kurulmuştur. İnsanoğlunun yaratılış gayesine ters olarak kutsalı dışlayıp sırf aklı ön plana alarak kurulan bir medeniyet insanın fabrika ayarları ile oynayıp cihazı bozmasından başka bir şey değildir.

    YAZAR KURTULUŞ REÇETESİNİ VERİYOR...
    İnsanoğlu “bilim”in getirisi son teknoloji ürün silahlar ile “tabiata” karşı donanmış vaziyette. Artık bu satten sonra tahrip olan insan, diğer canlılar ve de doğanın bitmesi istenmiyorsa medeniyetler arası barışın sağlanması gerekiyor, diyor.

    Ama nasıl?

    Bunun için insanlığın medeniyet yolundaki gelişimini, tarihini doğru kaynaklardan öğrenmiş, ahlakı üstün tutan; insanı, doğayı, eşyayı seven yeni nesil beyinlere ihtiyaç var. Bu kirli dünyayı temizleyecek temiz zihinlere...
  • Ne olduğu bizi pek de ilgilendirmiyor..
  • Uyruklarınca en çok benimsenmesi gereken şey, ahlakın en güzeline, hareketlerin en doğrusuna ilgi göstermek, temiz ve iyi bir hayat yaşamaktır.
  • 223 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Ali Şeriati kitabın başında yine “sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ve okuyunca insanı yine rahatsız ediyor.
    Kitaba başladığınızda ilk kısımlardan biraz sıkılabilirsiniz. Ama kesinlikle sabredin bırakmayın bir yerden sonra kendinizi bambaşka bir yerde bulacaksınız.
    Ali Şeriati müslüman olan biri için islamın, dededen kalma bir gelenek olarak görülmemesi, bir ideoloji olarak benimsenmesi, bu ideolojiyi sadece saldırılar karşısında direnme gücüne sahip olmak için oluşması gereken bilimsel, felsefi ve itikadi bir konu olarak değil, aynı zamanda düşünmek, çalışmak ve bu fikri, itikadi sınırın somutlaşması için ortaya bir şeyler koyup bir mücadeleye girmek olarak görülmesi gerektiğini anlatıyor. Bunları yaparkende ilk önce insanın değişime kendinden başlaması gerektiğini, kendi zindanından kurtulması gerektiğini söylüyor. Mikro planda başlayan değişimin her müslümanla birlikte makro plana yayılıp insanlık için tehlike oluşturan her şey ile girilecek mücadeleyi anlatıyor. En büyük tehlikelerden birini, kapitalizm ve emperyalizm gibi kendini çıkar ve sömürü üzerinden ortaya koymuş zulmeden küresel güçler cephesi, diğeriniyse insanlık dışı güçlerin karşısında olduğunu iddia eden ve insanın sözde kurtuluş ve özgürlüğüne dayanan yabancı ideolojiler cephesi olarak görüyor.
    Ali Şeriati’yi farklı kılan en büyük özelliği kavramlara çok farklı bakış açıları getirmesidir. Bu kitabı okuyunca islamın adalet, mücadele ve en büyük devrimcilik olduğunu, gelmiş geçmiş en büyük devrimcinin Hz. Muhammed olduğunu çok net bir şekilde anlayacaksınız. Tabi bununla birlikte 21. yüzyıl dünyasında siyasal islamı bünyesinde barındıran tüm rejimlerin, ideolojik yapısının islamla uzaktan yakından nasıl bir alakasının kalmayıp emperyalizm ve kapitalizme köleliğe döndüğü gözünüzden kaçmayacak.
    Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
    Şimdiden herkese iyi okumalar®️
    🤗
  • 260 syf.
    Geoffrey Lewis, on iki ana başlık altında topladığı Trajik Başarı- Türk Dil Reformu adlı eserinde dilimizin geçmişten günümüze süregelen sorunlarına kısa kısa değinerek daha geniş bir çerçevede Türk Dil Reformu/ Türk Dil Devrimi’ni okuruna açıklamaya çalışmıştır. Yazarın hem iyi bir dil bilimci olması hem de Türk olmaması, anlatmış olduğu konulara karşı objektif tutumu elden bırakmamasını sağlamıştır. Bir taraf belirtmekten ziyade anlatılmak isteneni gerçekçi bir bakışla dile getirmiştir. Lewis, Trajik Başarı- Türk Dil Reformu ismiyle Türkçeye çevrilen bu eserinde Türk dil reformu sırasında yapılan uygulamaları, özellikle de aşırı özleştirmeci yaklaşımları dil mühendisliği biçiminde anlatmıştır.
    Dil tartışmalarının cumhuriyetin çok öncesinde başladığını ve çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri olduğunu düşünen Lewis, Atatürk’ün dildeki aşırı özleşmeci tutumun bir krize neden olduğunu düşünerek reformdan bir şekilde döndüğünü de vurgular. En azından aşırı özleştirme tutumunun bir çıkmaza girdiğini fark eden Mustafa Kemal’in, bu çıkmazdan Güneş Dil Teorisi’yle çıkmaya çalıştığına değinir. Daha sonrasında neredeyse birçok 'kelime' ve 'sözcüğün' uyup uymadığını tartışır. Türk dilinin kendi içinde bir Babil kulesi olduğunu 'tespit eder'.
    Kitap Hakkında;
    Toplumun her kesimindeki insanın tek solukta okuyacağı, objektif ve gerçekten çok iyi analizlerin var olduğu bu kitapta bulunan 12 ana başlık sırayla şu şöyledir; 1.Giriş, 2.Osmanlı Türkçesi, 3.Yeni Alfabe, 4.Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar), 5.Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası, 6.Atay- Ataç- Sayılı, 7.Karışımın Unsurları, 8.Karışımlar, 9.Teknik Terimler, 10.Yeni Boyunduruk, 11.Yeni Türkçe, 12.Dil Kurumuna Ne Oldu?
    Kitabın Giriş bölümünde Lewis satırlarına her okuruyla, kitabın adının “Trajik Başarı” olması konusundaki fikirlerinin aynı olamayacağının farkında olarak devam eder ama okudukça birçoğunun kendisine hak vereceğine de vurgular. Osmanlı Devletinin son demleri ve Cumhuriyetimizin doğuşuyla Mustafa Kemal’in 1927’de altı günü aşkın bir sürede okuduğu Nutuk’un, 1960’ların başında günün diline çevrilmek zorunda kalındığı güne kadar gençler için gitgide daha az anlaşılabilir olmasından bahseder.
    Kitabın İkinci başlığı olan Osmanlı Türkçesi başlığında genel hatlarıyla Osmanlının son dönemlerinde çıkan dil tartışmalarından söz edilmektedir. Dilde sadeleşme çatısı altında ilerleyen bu tartışmalar “kendimize mahsus bir lisanımızın” olmayışından şikâyet ederek Ahmet Mithat’ın halkın kullandığı lisanı, millet lisanı yapmayı önermesiyle devam eder. Yani dilden Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasını söyler.
    Kitabın üçüncü başlığı olan Yeni Alfabe başlığı altında alfabe değişikliğinin amacının Türkiye’nin İslami doğu ile olan bağları koparmak ve hem içte hem de Batı dünyasıyla ilişkiyi kolaylaştırmak olduğundan bahsedilir. Ayrıca Arabi-Farisi alfabede değişiklik yapma konusuna değinilir. Bunlar dışında Latin alfabesinin benimsenmesi konusuna karşı çıkanların neden böyle bir tavırda bulunduğunu ve kabul etmek isteyenlerin neden istediği konusundan bahsedilir. Alfabenin değişmesi için “Dil Encümeni” kurulur. Encümenin dokuz üyesi içerisinde Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi isimlerde bulunur. 26 Haziran 1928’de toplanan bu heyetin ilk işi kendini, biri alfabeye biri de dilbilgisi için iki ayrı gruba bölünmek olmuştur. Alfabe komisyonu ilke olarak harf çevirisini reddeder. Çünkü Arapça ve Farsça telaffuzların devam etmesini istememekte, bunların İstanbul konuşma biçimlerine uydurulmasını istemektedir. Bu sorunlar ve farklı düşünceler sona erip belli bir şeye karar verildikten sonra alfabe tatmin edici bulunur bulunmaz Mustafa Kemal, 9 Ağustos 1928 gününün akşamında Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane Parkı’nda düzenlediği bir şenliğe katılan büyük kalabalığa yeni alfabeyi tanıtır. İki gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ilk olarak cumhurbaşkanlığı görevlilerine ve milletvekillerine ve daha sonra üniversite hocaları ile okur-yazar takımına ders verilmeye başlanır. Komisyonun son oturumunda ise hararetli bir tartışma yaşanır ve beş saat sonunda bir teklif oylamaya sunulur ve kabul edilir. (Ülkütaşır 1973:77)
    8-25 Eylül 1928 tarihleri arasında bütün resmi görevliler yeni harfleri kullanabilme becerilerinin ölçülmesi için sınava girerler.1 Kasım’da Büyük Millet Meclisi 1353 sayılı “Yeni Türkçe Harflerin Kabulü ve Uygulanması Hakkında” yasayı çıkarır ve yasa iki gün içinde hayata geçirilir.
    Kitabın dördüncü başlığı olan Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar) başlığı altında Ağustos 1923’te Tunalı Hilmi tarafından Büyük Millet Meclisi’ne yeni bir Türkçe kanunu önerildiğinden fakat bu kanunun kabul edilmediğinden bahsedilir. Atatürk’ün ilk yapılmasını istediği şey Arabi-Farisi alfabeden Latin alfabesine geçmektir. 3 Şubat 1928’de Cuma günleri camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmiştir. 9 Ocak 1936’da açılan Ankara Üniversitesinin Tarih-Coğrafya Fakültesinin ismi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi şeklinde değiştirilir. Ayrıca ileriki yıllarda farklı düşüncelere sahip olan kurultaylar toplanarak fikirlerini ortaya atar ve çeşitli makaleler yayınlanır. Genel hatlarıyla Atatürk’ün Dil Reformu için harcadığı çabalardan ve reformun içine düştüğü durum dolayısıyla ne kadar çile çektiği tahmin edilebilecek bir durumdur.
    Kitabın beşinci başlığı olan Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası başlığı altında 1935 yılında Viyanalı Doktor Hermann Kvergic tarafından bu konu hakkında bir metin ele alınır. Eserde Dilin ilk kez jestlerden oluştuğu ve bazı anlamlı seslerin sonradan eklendiği görülür fakat yıllar sonra eserin bir nüshası TDK başkanı tarafından incelenip ispatsız ve değersiz görülür. Teoriye göre dilin başlangıcında ilkel olan insanın güneşe bakıp “aa” dediği anda Güneş-Dil teorisi oluşmuştur. Atatürk bu dil teoremi ile Öztürkçe’nin özdeşlerini bulmaya teşebbüs etse de onun daimi kaygısı teknik terimler ile ilgisi olmasına dayanır. Bu nokta da Atatürk’ün birçoğunu kendi yarattığı teknik terimlere bu kadar bağlılık gösterirken günlük olarak üretilen yeni kelimelerin kullanımından vazgeçip geçmediğidir. Bu dönemde patlak veren Hitler’in Rhineland’ı işgali, Mussoli’nin Etiyopya’yı topraklarına katması Güneş Dil teorisini arka palanda bırakır. Kayıtlara göre Atatürk’ün ölüm döşeğinde bile “dil… Aman dil” şeklinde sayıkladığı söylenir.
    Kitabın altıncı başlığı olan Atay- Ataç- Sayılı başlığı altında Türk dil reformunun aslında iki sınıfa ayrılıp yapılmaya çalışıldığından bahsedilir. Öncelikle bireysel topluluklar yeni kelimeler üretmeye çalışırlar. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi önemli isimlerin Osmanlı Türkçesi etkisini, özellikle bizim kullandığımız Arapça kelimeleri ve Farsça dil bilgisi kurallarını, dilimizden atmak ve sade Türkçeye ulaşmak için yaptıkları çalışmalara değinir. Daha sonra Harf İnkılabı ile Türk Dil Kurumunun kurulmasına müteakiben, -kendisinin etimolojiye olan ilgisi de eklenince- Atatürk bu hususu devlet politikası haline getirmek ister ve çalışmaları hızlandırır. Arapça kökenli kelimeleri tamamen çıkarmak için bu kelimeleri, Türkçe karşılığı olan kelimelerle değiştirmek isterler. Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay ve Aydan Sayılı başlığında bu husustan bahsedilmektedir. Bu isimler dilin çağa uydurulması gerektiğine inanırlar. Yeni yollarla yeni sözcüklerin ve yeni kelimelerin bulunmasının faydalı olamayacağını düşünürler. Ataç ve Sayılının Dil reformu içindeki yeri kelime mucitleri olmasıdır. Onlar bir dil uzmanı değildir lakin ziyadesiyle kelime icat etmektedirler. (İcat edilmekten kasıt Öztürk’çe kelimelerin Osmanlıca karşılıklarını bulmalarıdır, yani bu kısım tamamen onların bulduğu kelimelerdir.) Bu bölümde, Türk dil reformuyla birlikte suni Öztürk’çe kelimelerin üretilmesine kendini adayan Ataç, Atay ve Sayılı’nın gösterdikleri çabaya şahit olmaktayız.
    Ataç” bir milletin dilini heyetler düzenleyemez o kendi kendine gelişir ve en doğru tabirler halkın sağduyusundan doğar”.
    1935 yılında tarama dergisinde yazdıkları yazılarda yeni kelimeleri kullanırlar, kafiyeye ve uyağa yeni karşılıklar bulurlar. Sonuç olarak bu başlık genel hatlarıyla suni yoldan dil türetme üzerine geçmektedir.
    Kitabın yedinci bölümü olan Karışımın Unsurları başlığı altında anlatılanlar aslında altıncı bölümün devamı niteliğindedir. Altıncı bölümde reformcuların yeni Türkçe kelimeler bulması ayrıca Türkçeyi Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerden kurtarmak için yapmış oldukları çalışmalardan bahsedilmiştir. Hudut yerine sınır, millet yerine ulus, şehrin yerine kentin gelmesi vb. kelimelerle başarıya ulaşmışlardır. Bu kelimler normal şartlarda suni yollarla meydana getirilemediği için ve onların yaptığı yöntem başarıya ulaştığı için önem taşımaktadır. Yani Öztürkçe’nin yaratımı aşamasında kullanılmış, uydurulmuş ve kayda geçen bu kelimelerin sadece son ekleri tartışılmıştır. Bu ekler getirilmeden önce de TDK Türkçe ile Hint Avrupa dillerinin birbirlerine yakın diller olduğunu ispat etmek için çalışmalar yapmıştır. Aslında genel hatlarıyla bu bölüm TDK’nın Türk dilleri ve dil aileleri hakkında araştırma yaptığının altını çizmiştir. Daha sonra 1930’lu yılların sonlarında bulunan kelimelerden bahsedilmiştir ve yardı-ektör, yardı-başkan, yar-kurul, as-başkan gibi kelimelerin farklılıklara uğrayarak nasıl yarbaya geldiğini, Öztürkçe bir kelimenin nasıl devinim sonucunda son halini aldığından bahsedilmiştir. Ayrıca Türk Dil Kurumunun yapmış olduğu üç dil kurultaydan ve bu kurultayların tutanaklarından bahsedilmiştir. Bu kurultaylar 1932,1934 ve 1936 yıllarında açılmıştır ve toplantı tutanaklarından, zabıtnamelerinden (Tutanak) ve bunların içeriklerinden bahsedilmiştir. Gelen eklerin örn: Mastar ekinin nereden geldiği (Kazakça), yönelme eklerinin nereden geldiği konusundan bahsedilmiştir. Bunlar dışında diğer Öztürkçe dillerinden aldığımız eklere değinilmiştir. Genel olarak fiil eklerinden, kelime yapısından, reformcuların bulduğu eklerden bahsedilmiştir. “Türetme yoluyla yeni sözcükler yapılırken dilin işlek eklerinin kullanılması ve dil devriminin bir an önce istemeden başarılı olmasını sağlayabilmişlerdir. Bu yüzden de işlekliğini yitirmiş eklere bu özelliklerini yeniden kazandırmak güç olmakta hatta üzerinden uzun süre geçmesi gerekmektedir.”
    Kitabın sekizinci başlığı olan Karışımlar başlığı altında yine Türkçe yabancı sözcük dağarcığında bağımsız kılmak maksadıyla yapılacak kelime üretimi için üç üretimin tayin edildiğinden bahsedilmektedir. Bunlar konuşma dilinin kaynaklarını araştırıp eski metinleri kullandıklarını anlatır ve hali hazırda bulunan bir kelimenin son eklerini birleştirerek yeni bir kelime üretirler. Ayrıca burada TDK’nin teknik terimler komisyonu başkanı olan Nihat Sami Banarlı ile Dil Bilimi Etimoloji komisyon başkanı arasında geçen diyalogdan bahsedilmektedir.
    Kitabın dokuzuncu başlığı olan Teknik Terimler başlığı altında kullanılan teknik terimler hakkında Türk Dil Kurumunun yaptığı çalışmalardan bahsedilir.
    Kitabın onuncu başlığı olan Yeni Boyunduruk başlığı altında 1960 yılından sonra işlerin değişmeye başladığına değinilir. Amerika’nın dünya pazarına girmesi ve teknolojinin onun tekelinde olması ayrıca bizim bir süreden sonra Arapça ve Farsça kelimeler yerine İngilizce kelimelere karşılık bulmaya çalıştığımız anlatılmaktadır. Kısaca bu bölümde yeni boyunduruğun İngilizce kelimeler olduğundan bahsedilir ve bu konuda TDK’nin neler yapabileceği ya da ne kadar başarılı ve başarısız olduğu konusuna değinilir ayrıca TDK eleştirilir.
    Kitabın on birinci başlığı olan Yeni Türkçe başlığı altında bazı insanlar diğerlerine göre daha fazla kelimeye ihtiyaç duyarlar. İstenilen şey ise gündelik hayatta Osmanlıca kelime kullanılmasının bırakılmasıdır. Örneğin “ev” demek yerine “ikametgâh” denilmeyecektir ve istenilen olmuştur. Bu yönden bakıldığında reform çok büyük bir başarıdır. Fakat Öztürk’çe ve İngilizcenin yayılması entelektüel olmayanların konuşmalarını değiştirmemiştir. Örneğin köylüler eski dili ayakta tutmaya devam etmektedir. Bunlarla beraber Arapça ve Farsça kelimelerin çoğu mevcudiyetini kaybetmiştir. TDK’den ödünç alınan yeni yabancı kelimeler arasında Öztürk’çe hâkim olmaktan uzaktır. Bunlardan bazıları Osmanlıca bazıları ise Türkçedir. Fahri İz’e göre “Bugün artık dil devriminden geri dönülmeyeceği kesindir” konuşulan dilin hiçbir zaman Arapça ve Farsçaya dönme gibi bir şeyin söz konusu olamayacağını söylemiştir. Bu makaledeki önemli yerlerden biri de Soysal’ın bildiri kelimesini üç ayrı anlamda kullanmaktan kurtulmak için bildiri, bildirge ve bildirim kelimelerine olan ihtiyaçtan bahsettiği bölümdür.
    Agah Sırrı Levend’e göre “Bir anlamda türlü kelimeler bulunması o dilin zenginliğine delalet etmez” Mesela Arapçada ‘ayın’ kelimesinin kırk anlamı vardır; ‘devenin’ elli adı vardır, bu bir zenginlik değildir.”
    Dil bir adetler topluluğudur. Bunlar olağan bir şekilde gelişirler fakat yeni bir kelime öğrenmek de kişinin zihnindeki eski kelimeyi kendiliğinden bu kişinin hafızasından kovmasını sağlayamamaktadır.
    Kitabın on ikinci başlığı olan Dil Kurumuna Ne Oldu? başlığı altında TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasına artık durdurulamaz olduğunu anlayarak yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edilecek şekilde dilimize alınması uygun görülmüştür. TDK için doruk noktası olarak bilinen 1932-1950 arası dönemde CHP’nin ve Atatürk’ün desteği alınmıştır fakat muhalifler genel adlarla bu dönemde uygulanan Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasını onaylamamaktadır. Askeri ihtilalin ardından Ocak 1961’de tüm bakanlıklara Türkçe karşılığı olan herhangi bir kelimenin kullanımının yasaklandığına dair bir genelge gönderilmiştir. Kurum bu şekilde sloganın öz Türkçe değil, sade Türkçe olduğuna işaret eder. Okullarda okutulan ders kitapları yazarları, “arı bir Türkçe” kullanmaları için eğitilmişlerdir. Dil kurumu uydurmaca değildir fakat dili zenginleştirmek için halk ağzından derlemeler, eski metinler taramalar, türetmeler kullanır. Türkçe’nin dil yapısına uygun hale getirilmeye çalışılan türetmeler muhalifler tarafından gülünç bulunur. “Uçak hastanesi” yerine “gök konuk sal avrat gibi”. “Bilimsel terimler ne kadar öz dilden kurulursa bilim o kadar öz malımız olur.” TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasını, bu durumun artık durdurulamaz olduğunu anlayarak “yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edecek şekilde dilimize alınmasını” uygun görür. 1924 (Teşkilat-i Esasiye) öz Türkçe uyarlamasının yapılma kararı alsa da bu girişimi ile ilerleme kaydedememiş mana ve kavram da bir değişim yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan 1945 kanunu ile değiştirilmiştir ve bu dil reformu görkemli Osmanlıca söyleyişinin ve anayasanın saygınlığının azaldığına dair avukatlar arasında bir kızgınlık yaratmıştır.