• Benim için bir sonuç değildir tanrısızlık, hele olay hiç değildir; içgüdümden gelir düpedüz. Biraz çokça meraklıyım ben, sorunlarla doluyum, kendimi beğenmişim: Üstünkörü bir yanıtla yetinemem. Tanrı ise, biz düşünürlere karşı üstünkörü bir yanıt, bir kabalıktır, -aslına bakarsanız, üstünkörü bir yasaktan başka bir şey değildir bizlere: Düşünmeyeceksiniz!.. "insanlığın selameti" için o tanrıbilimci antikalıklarının hepsinden çok daha önemli bir sorun var ki, beni daha başka türlü ilgilendirir: Beslenme sorunu.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 17 - e-kitap
  • 256 syf.
    ·5 günde·Beğendi·7/10
    "Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

    Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

    Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

    Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

    Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

    Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
  • "Sosyal Farkındalık

    Sosyal farkındalık, başka birinin iç halini anında sezmekten, hislerini ve düşüncelerini anlamaya, karmaşık sosyal durumları kavramaya kadar uzanan bir yelpazeye gönderme yapar. Şu öğelerden oluşur:

    • Temel empati: Başkalarının hislerini paylaşmak, sözsüz duygusal işaretleri okumak.

    • Uyum: Pür dikkat dinlemek, bir kişiye uyum sağlamak.

    • Empatik isabet: Başka birinin düşüncelerini, hislerini ve niyetlerini doğru anlamak

    • Sosyal Biliş: Sosyal dünyanın nasıl işlediğini bilmek

    Sosyal Beceri

    Başka birinin ne hissettiğini sezmek, ya da ne düşündüğünü veya amaçladığını bilmek işin başlangıcıdır, ama verimli etkileşimleri garanti etmez. Sosyal farkındalığa dayanan sosyal beceri, pürüzsüz ve etkili ilişkilere olanak sağlar ve şu öğeleri içerir:

    • Eşzamanlılık: Sözsüz düzeyde pürüzsüz etkileşim

    • Benlik sunumu: Kendini etkili biçimde tanıtmak

    • Nüfuz: Sosyal etkileşimlerin sonucunu etkilemek

    • İlgi: Başkalarının ihtiyaçlarını önemseyip, uygun biçimde davranmak."