• 16. "Yavrucuğum! Yaptığın iş, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde bulunsa, yine de Allah onu (ortaya) getirir. Doğrusu Allah, işin ince ve gizli noktalarını bilendir ve her şeyden ha-berdardır.
    17. Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış ve başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.
    18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.
    19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin sesidir."

    16. «'Yavrucuğum!» Bu mesajla, Lokman'ın tavsiyelerinin başında yer alan, Allah'a ortak koşmanın yasaklanmasının ardından arda kalan tavsiyelerinin anlatımına başlanmıştır. «Yaptığın iş,» kötülük veya iyilik ki, Mukatil şöyle demiştir: "Lokmanın oğlu: 'Babacığım! Hiç kimsenin beni göremeyeceği yerde günâh işlesem Allah onu nasıl bilir?' deyince babası ona şöyle cevap vermiştir: 'Yavrucuğum! Bu günah «bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu,» son derece küçük olmasına rağmen «bir kayanın» en gizli ve muhafazalı yerinde, herhangi bir kayanın «içinde veya» uzak olması sebebiyle «göklerde yahut» uzunluğu ve genişliği dolayısıyla «yerin içinde bulunsa,» ki bazı tefsirlerde şöyle denmiştir: "Yerin dibi gibi suflî âlemde olsa" «yine de Allah onu (ortaya) getirir.» ve ondan dolayı hesaba çeker. Çünkü kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür. «Doğrusu Allah,» ki bu da Lokman'ın sözlerindendir. «İşin ince ve gizli noktalarını bilendir,» dolayısıyla ilmi, her gizli olan şeye ulaşır. "Lâtîf 'in manalarından biri de, işlerin gizliliklerini bilen demektir. Allah Teâlâ'nın gizlilikleri bildiğini bilen kimse, kötü düşünce ve niyetlerden sakınır. «Ve her şeyden haberdardır.» "Habîr" ise, işin inceliklerini çok iyi bilen demektir. Allah Teâlâ'nın her şeyi bildiğini bilen bir kimse, gösterişi ve başkasına yapmacık hareketlerde bulunmayı terkederek Allah için samimi olmaya çalışır. Nitekim yerde ve gökte hiçbir şey Allah Teâlâ'ya gizli değildir.

    17. «Yavrucuğum!» İbadetlerin en mükemmeli olan «namazı» nefsini, ilim ve inanç açısından ikmal ettikten sonra amel yönünden de ikmal etmek için «dosdoğru kıl,» yani namaza devam et. Çünkü ona devam etmen, seni hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Nitekim Allah namazı, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymakla vasıflandırmıştır. Bu hayasızlık ve kötülükten vazgeçmiş olan kimse şeklen namazda değilse de namazda sayılır. Bunlardan vazgeçmemiş olan kimse ise namazı şeklen kılsa da namazda sayılmaz. Oruç tutmak ve yemeyi içmeyi azaltmak, insan tabiatını ıslah etmek ve ahlâkı gü¬zelleştirmek içindir. Fakat namaz, her kötülüğün sığınağı ve her boş arzunun kaynağı olan nefsi ıslah etmek içindir. Allah'ın, tapınılan boş arzudan daha çok gazaplandığı bir ilâh yoktur.

    «İyiliği,» dinen ve aklen güzel görülen şeyi «emret, kötülükten» dinen ve aklen çirkin olan şeyden «vazgeçirmeye çalış ve başına gelen» hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder ve özellikle iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştığın kişilerin eziyeti gibi sıkıntı ve dert«lere sabret.» "Sabır": Gönlü, dinin yasak ettiği şeylerden alıkoymak ve ona engel olmaktır.

    «Doğrusu bunlar,» emir, nehiy ve sabır gibi zikredilen öğütler «azmedilmeye değer işlerdir.» "Azm" ve "azimet": Kesin olarak bir şeye karar vermektir. Azmedilmeye değer işler, şüphenin bulandırmadığı tereddüdün sarsamadığı işlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), duasında şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Senden rahmetini gerektiren davranışları ve mağfireti kazandıracak gayretleri diliyorum." Yani, kuşkusuz sahibinin bağışlanacağı amelleri yapmaya beni muvaffak kılmanı istiyorum. Azmedilmeye değer İşler, aynı zamanda Allah'ın farz kıldığı ve kullarına kesin olarak emrettiği işlerdir.

    Burada, söz konusu itaatlerin önemine dair bir delil, İslâm'dan önceki şeriatta bulunan bu amellere bir teşvik ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan kimse, eğer emretmesi ve alıkoyması Allah rızası için ise bu hususta başı¬na gelene sabretmesi gerektiğine dair bu ümmete bir açıklama vardır. Çünkü o kişinin başma gelen sıkıntı, Allah içindir.

    18. «Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme» ki "Tesa'ur": Yaratılıştan, hastalıktan ya da yaşlılıktan dolayı boynunun bir tarafa eğilmesi; "tes'îr" ise, böbürlenerek yüzünü öteye çevirmektir. Buna göre anlam şöyledir: "Alçak gönüllü olarak bütünüyle yüzünü insanlara çevir, onlardan yüzünü çevirme ve büyüklük taslayan kişilerin, insanları özellikle fakirleri küçümseyerek yaptıkları gibi yüzünün bir kısmını kapatma. Senin nazarında ve iyi muamele etmede zenginle fakir aynı seviyede olsun.

    «Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme.» "Merah:" Taşkınlık göstermek, böbürlenmek ve kendini beğenmek demektir. Yani, kendini beğenmiş, kibirli bir halde yürüme.

    «Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.» "İhtiyâl": Üstünlüğü hayal ederek kibirlenmek demektir. Yani Allah Teâlâ, yürüyüşünde büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseden hoşnut olmaz, aksi¬ne ona öfke duyar. "Fahr" ise, mal ve rütbe gibi maddi değerlerle övünmektir. "Fahûr"da, uzun uzadıya iyi hasletlerini sayıp duran ve bu hasletlerden mahrum olanları düşük gören kişi demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Cahiliye döneminde bir adam, üzerinde yeni elbise olduğundan böbürlenip duruyordu. Bunun üzerine Allah yeryüzüne emretmiş, yeryüzü de adamı çekip almıştır. O, kıyamet gününe kadar yerin içine doğru gidip durmaktadır." (6- Hadisi Ahmed b. Hanbcl, Buharî ve Müslim: "Adamın biri, yeni bir elbise ile yürüyor ve bu yüzden kendini beğeniyordu. Bunun üzerine Allah onu yere geçirdi..." ifadesiyle tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/18.)

    Hikmet sahibi biri şöyle demiştir: "Atınla böbürlenmiş isen güzellik ve beceriklilik onundur, senin değildir. Elbisen ve âletlerinle büyüklük taslamış isen güzellik o elbiselerinin ve âletlerinindir, senin değildir. ECDADINLA BÖBÜRLENMİŞ İSEN BİL Kİ, FAZİLET ONLARDADIR, SENDE DEĞİLDİR. Bütün bunlar dile gelsey¬di şöyle derlerdi: "Bunlar bizim güzelliğimiz, meziyetlerimizdir. Oysa sende bir güzellik yoktur, öyleyse öğündüğün zaman, içinde bulunan bir meziyetle öğün, dışındakilerle değil. Dünyadan bir şey hoşuna gidince senin öleceğini ve onun kalacağını ya da her şeyin ölümlü olduğunu hatırla. Sana ait olan bir şey hoşuna gidince, eline geçtikten sonra kısa sürede elinden çıkacağını, Allah'a ve âhirete inanıyorsan, onun için, vereceğin uzun hesabı düşün."

    Hikâye edilmiştir ki, krallardan birine, kıymetli taştan mamul, mücevherlerle bezenen eşi görülmemiş bir bardak getirilmiş ve yanında bulunan hikmet sahibi birine: "Bunu nasıl görüyorsun?" diye sormuş. Hikmet sahibi: "Senin için meydana gelebilecek fakirlik ve musibet olarak görüyorum "dedi. Kral: "Nasıl olur bu?" deyince Hikmet sahibi: "Şayet kırılırsa tamiri mümkün olmadığından senin için bir musibet olur. Çalınırsa ona ihtiyaç duyarsın. Oysa sen, onun sana getirilmesinden önce musibet ve ona muhtaç olmaktan uzaktın," demiştir.

    Hikmet sahibinin dediği olmuş ve birgün bardak kırılmış, dolayısıyla kralın buna oldukça canı sıkılmış ve şöyle demiştir: "Hikmet sahibi zat doğru söylemiştir. Keşke bu bardak bana getirilmemiş olsaydı!"

    Şâirlerden biri de şöyle demiştir:
    Dünya, tıpkı rüya gibi göreni,
    Bir saat rahatlatır, sonra yok olur gider.

    19. «Yürüyüşünde tabiî ol,» "Kasd:" İfrat ve tefritin zıddıdır. Yani yürüyüşünde orta yolu tut, ne çok ağır ne de çok hızlı git, normal yürü ve tıpkı güçsüzlüklerini ortaya koymaya çalışan sahte zahid insanların yürüdüğü tarzda yürüme ki bunlar, gayretleri boşa çıkan gösteriş sahibi kimselerdir. Yine sen, ahlâksız kişilerin sıçrayarak yürüdüğü şekilde yürüme; ağır başlı ve alçak gönüllü ol. Hadiste şöyle geçmektedir: "Hızlı yürümek, mü'minin heybetini giderir."

    «Sesini alçalt.» Yani sesini kıs; hitabetme ve konuşma durumunda, özellikle duâ ve yakarış anında sesini azalt.

    İncil'de Allah Teâlâ'nın Meryem oğlu İsa'ya tavsiyesi şöyledir: "Kullarıma, Bana duâ ettiklerinde seslerini alçaltmalarını emret. Çünkü Ben, kalplerinde olanı işitiyor ve biliyorum." Ancak düşmanı vb. korkutmak için sesi yükseltmek bundan istisna edilmiştir. "Hülâsa" isimli eserde şöyle geçmektedir: "İmam, namazda insanların ihtiyacından fazla sesini yükseltmez; aksi halde sıkıntı vermiş, olur. Fakat müezzinlerin, imama uyanlardan uzakta bulunanlara tekbiri ulaştırmak için seslerini yükseltmelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunda cemaat için fayda vardır. Şayet onlara imamın sesi ulaşırsa durum farklı olur. O takdirde müezzinin tekbir alması, dört mezheb imamının ittifakına göre bid'attır, mekruhtur."

    İmam Nevevî, zikri sesli yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerle; zikri sessiz yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerin arasım şöyle bulmuştur: "Gösterişten korkar ya da namaz kılanlar veya uyuyanlar rahatsız olursa bu durumda zikri gizli yapmak daha faziletlidir. Çünkü sesli zikirdeki amel daha çoktur ve onun faydası aynı zamanda dinleyenlere geçer. Sonra bu tarz zikir, zikredenin kalbini uyandırır, konsantre eder, kulaklarını açar, uykuyu kaçırır ve zindeliğini artırır.

    Hz. Peygamber namazda selâm verdikten son¬ra yüksek sesle şöyle duâ edermiş: "Lâ ilâhe illallahu vahdehû Lâ şerîkeleh. Lehü'l-Mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr." (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. O, tekdir ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye gücü yetendir.)

    Öte yandan Haccac'ın, kendisiyle birlikte oturanlara, en hoş sesin hangisi olduğunu sorması üzerine onlardan biri şöyle demiştir: "Sesi güzel olup da geceleyin Kur'ân okuyan bir okuyucunun sesinden daha hoş bir ses işitmedim." Haccac: "Bu güzel" demiştir. Biri de: "Eşimi doğum sancıları içerisinde bırakıp erken camiye yönelmişken bana birinin gelerek bir çocuğu müjdele¬mesinden daha ziyade hoşnut olduğum bir ses duymadım," demiş. Haccac: "Ne kadar güzel!" demiştir. Şa'b b. Temimi ise şöyle demiştir: "Hayır. Allah'a yemin olsun ki, aç olup sofranın hazırlanma sesini işitmekten daha çok zevk duyduğum bir ses asla duymadım." Buna karşılık Haccac: "Beni Temim oğulları! Siz hep azık ve yemek sevgisini tercih edersiniz" demiştir.

    «Kuşkusuz seslerin en çirkini» akl-ı selimin hoşlanmadığı, çirkinliğine hükmettiği en kötü ses «merkeplerin sesidir.'»

    Ebû'l-Leys şöyle demiştir: "Merkep sesinin, gerek Araplar ve gerekse diğer insanlar arasında çirkin olduğu biliniyordu. Bununla birlikte merkebin dışındaki diğer bazı hayvanların seslerinin bu sesten daha çirkin olması muhtemeldir. Fakat Allah Teâlâ, insanlara çirkinliği bilinen söz konusu merkep sesini örnek vermiştir. Çünkü bu sesin -cehennemde olanların sesi gibi başı tiz, sonu ise peştir. O sesi işiten ondan tamamıyle nefret eder."

    Buna göre anlam şöyledir: "İnsanlar seslendikleri ve konuştukları zaman onların en çirkin sesi, bir anlamda merkep gibi anıran kişinin sesidir. Yani seslendiği vakit tıpkı merkebin sesini yükselttiği gibi yükseltir." Burada, ihtiyaçtan fazla seslerini yükseltenler merkebe benzetilmiş ve sesleri de anırma örneği ile izah edilmiştir. Daha sonra söz, benzetme edatından arındırılarak istiare şeklinde ortaya konmuş, böylece Allah, onları merkepler; seslerini de anırma yapmıştır. Bu ifade, sesi gereğinden fazla yükseltmenin kınanmasında iyiden iyiye bir vurgulama ve böyle bir sesin Allah katında sevimli olan şeyler yerine çirkin addedilen şeylerden olduğuna dair bir uyarıdır.

    Diğer taraftan Süfyan es-Sevrî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Merkep sesinin dışında her şeyin sesi teşbih addedilir. Oysa merkepler, şey¬tanı gördükleri vakit anırırlar. Bu nedenle bu ses çirkin sayılmıştır."

    Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: "Merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah'a sığının. Çünkü onlar şeytanı görmüşlerdir. Horoz¬ların ötüşünü işitince de Allah'tan lütuf isteyin. Çünkü onlar, meleği görmüşlerdir.’’ (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirimizî tahric etmişlerdir. Bkz. el-F ethu'l-Kehlr, 1/121.)

    Bu hadis-i şerifte, iyi kimselerin gelişi anında rahmetin indiği ve o anda duanın müstehab olduğu, günahkâr kimselerin gelişi anında da gazabın indiği ve bu durumda Allah'a sığınmanın müstehab olduğu belirtilmektedir. Nitekim ibn Melek'in, "Şerhu'l-Meşârîk" isimli eserinde de böyle geçmektedir.
  • 152 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bir Martının gözünden bu kitabı okumak çok keyif vericiydi. Güzel ve yerinde bitti. Aslında hepimizin içinde bir Martı Jonathan Livingston var. Öğrenmenin özgürleştirdiğini anlatan bir hikaye olmuş bence. “ Hayır. Öğrenecek bir şey var ama bunun ne olduğunu bilmiyorum. Hak etmiyorsam milyonlarca çakıl taşı bile beni kutsal yapamaz ve diğer martıların benim hakkımda ne düşündüğünü umursamıyorum.” Atatürk benzetmesi yapanlar olmuş, gerçekten iyi yerden yakalanmış bir benzetme. Martı Jonathan’ında kendisinin değil fikirlerinin yaşatılmasını istiyordu. Sorunda bu değilmiydi
    zaten.

    Bu akşam yemekte arkadaşımla sohbet ediyorduk. Üniversitedeki hocalarımızın her şey hakkında bir bilgisi olduğunu ve bu bilgileri dün öğrenmiş kadar iyi hatırlamaları bizi sorgulattı. 15 yıl önce bir derste öğrendiği konuyla ilgili yapılan yorumu ayrıntılarıyla aktarması ilk başta gözümüzde o hocayı ilah yaptı ama sonra belkide kafadan atıyordur dedik. Bilmediğimiz için ne derlerse inanıyoruz yorumu yaptı arkadaşım. Gerçekten öyle değil mi? Bilmeyene öğrendiği her şey mantıklı geliyor. Hayvan Çiftliğinde de bu durum böyleydi. Martı Jonathan içinse Öğrendiği her şey ona özgürlüğüyle geldi. Bilmeye, öğrenmeye ve özgürlüğe..
  • Kendimi sudan çıkmış âşık balık gibi hissediyorum.
    Tunç Kılınç
    Sayfa 78 - Destek Yayınları
  • 175 syf.
    ·1 günde·10/10
    Merhaba! Merhaba ve elveda! Kitabımı okudum. Muzumu yedim. Suyumu içtim. Kahvemi hazırladım. Sigaramı yaktım. Ve şimdi de incelememi yazmaya başlıyorum. Dostoyevski, adamdır! Etkinliğimize -#28130221 - katılan herkese, selam olsun!

    Öncelikle kitapta işlenen konunun bende yaptığı çağrışımından bahsetmek isterim. Özet niteliğinde olabilecek bir benzetme yoluyla anlatacağım. İnsan hayatını benzetmenizi isteseler neye benzetirdiniz? Bunu bir düşünün. Kendi cevabımdan gidiyorum. Tren raylarına benzetirdim. Tren raylarının başlangıç ve son noktaları bellidir. Yaşam yolculuğu da tam olarak bu ikisinin arasında geçer. Ancak bu rayların ayrım ve birleşme noktaları da vardır. Tamamen nereden baktığımızla alâkalıdır. Başlangıca girer girmez birleşmeler olur. Ailemizin rayları ile bizimki birleşir. Bu raylar uzunca bir süre birlikte yol alır. Üst üste binmişlerdir. Yolculukta yalnız değilizdir. İlerliyoruzdur. Belli bir süre sonra yol ayrımına gelinir. Ebeveynlerin her biri kendi yolunda gider. Ki bu bitişik de olabilir, ayrılmış da. Kişi de kendi yolunda ilerler. Sonra bu yolculuğuna başka raylar katılmaya başlar. Bunlar arkadaşları, öğretmenleri, işverenleri vs. kısaca algısına giren herkes de onunla aynı yolculuğa başlar. Toplum içinde yaşamanın getirisidir bu. İstesek de istemesek de belli bir süre bazı insanlarla yolculuk yaparız. Kimininki uzun süreli bir birliktelik olur, kimininki kısa süreli olur. Kimisi bu süre zarfında mutluluk verir, kimisi ise acılara boğar. Böyle böyle her ray kadar ihtimal doğar ve yaşanır. Kitaptaki iki ana karakterin birlikte geçirdiği yolculuğu ele alıyor. İkiside tek tabanca gibi ilerleyen yalnızlarken, yolları birleşiyor. Onlar birbirlerinin yol arkadaşı oluyorlar. Hatta öyle bir rotada ilerliyorlarki kendilerine eşlik eden başka hiçbir insan yok. Sadece onlar var. Bu yolculuk esnasında her iki karakterde anı yaşıyor. Yani, ona eşlik eden kişiyi ve bu süreyi en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyor. Geçmişteki yolculuklarının nasıl olduğunu ve onları nasıl etkilediğini, geçmişte kimlerle yolculuk yaptıklarını ve onlardan aldığı keyifler ile acıları, şu anki yolculuklarının güzelliklerini ile çirkinliklerini ve yoldaşlığı getirdiği güç ile zayıflığı vs. uzun lafın kısası, her şeylerini paylaşıyorlar. Bu birlikte aldıkları yolculuk boyunca, neredeyse birbirlerinin her şeyi oluyorlar. Birbirlerine o kadar bağlanıyorlar ki, yolculukları hiç bitmeyecekmiş gibi dalıp gidiyorlar. Sonrasında ise kaçınılmaz son geliyor. Rayların yol ayrımı görünüyor. Tam da burada hayat devreye giriyor. Ray, en baştan beri kendisine ait bir rotada ilerler. Tanıdığımız ve tanıyacağımız herkes, ancak belli bir süreliğine yoldaşımız olur. Yol ayrımı geldiği zaman ne yapacağız? İşte, asıl karakterimiz de burada devreye giriyor. Kısa süreli bu yolculukta eşsiz bir insanla geçirdiğimiz zamanları hatırlayınca; temel olarak, önümüzde iki seçenek beliriyor.

    1-) Hayat yolculuğumuzda, bize eşlik etmiş bu insan ile geçirdiğimiz zamanları gülümseyerek ve iyi ki bize eşlik etmiş diyerek mi hatırlayacağız?
    2-) Hayat denilen yolculukta, bu eşsiz ve güzel insanla yaşadıklarımızı kaybettiğimiz ve bir daha sahip olamadığımız için, üzülerek ve acı çekerek mi yad edeceğiz?

    Dostoyevski, iki karakteri bu konuda ayırmış. Biri birini, diğeri ötekini seçmiş. Ben, ilkini seçiyorum. Çünkü, onu hiç tanımamış ve bunları hiç hissetmemiş de olabilirdim. Kattıkları için mutlu olup devam etmeliyim. Ayrıca ben, yola baksam da bakmasam da, devam etmek istesem de istemesem de vs. bana bağlı kalmadan yol almaya devam ediyorum. Zaman...


    Şimdi de karakterlerden yola çıkarak yorumlamayı deneyeceğim. En sona da alıntılar yazacağım ve düşüncelerimin doğmasını sağlayan etkenleri belirteceğim.
    Varvara Dobroselova ve Makar Devuşkin. İki karakterimizin arasındaki ilişkide mantığın neredeyse tamamen dışarıda kaldığını görebilirsiniz. Yani Dostoyevski, bu iki karakterin ilişkisi içerisinde hiçbir şekilde mantık parçacıkları girmesin diye uğraşmış. En azından, ben öyle düşündüm. Çünkü duygularımız, düşüncelerimizden daha gerçek ve saftırlar. Hiçbir şekilde varlıkları içeriden de dışarıdan da inkâr edilemezler. Dolayısıyla da yüce bir ilişki içerisinde oluyorlar. Birbirlerine karşı yaklaşımları her zaman içlerinden geldiği gibi olmuştur. Mantık süzgecinden geçirdikleri neredeyse hiçbir eylemsel ve sözsel yaklaşımları olmamıştır. Neden mi böyle düşünüyorum? Fedakârlık. İki karakter de birbirine karşı içten gelen bir fedakârlık ile yaklaşmaktadır. Kendinden önce karşısındakinin iyilik hâlini düşünüp ona göre yaklaşmıştır. Fedakârlığı da mantık çerçevesine sokabiliriz. Karakterin içinde empati ile oluşan hissiyatlar ve düşünceler yoğun olduğu için yapıyor, diyebiliriz. Ancak bunu birkaç kez diyebiliriz. Sürekliliği olan fedakârlıkları mantık çerçevesinde değerlendiremeyeceğimizi düşünüyorum. Alışkanlık hâlinde olsa bile böyle olur. Çünkü yaşanılan sefaletten dolayı, beyin öyle ya da böyle devreye giriyordur. Ancak her defasında duygular tarafından baskılanıyor. Bu sayede, karakterlerimizin ilişkilerinin temelinde olduğu gibi diğer katmanlarında da yoğun bir duygusallık içerisindeler. Ki insanın metafizik gücünün büyüklüğünü burada anlayabiliriz. Beden ve fizyoloji neredeyse tamamen devre dışı kalmış. Sadece beyin sayesinde olmuş. Duygularını ve kendini anlayarak başarılmış. Canlılığın temellerine tamamen zıt yaklaşımlarla, insanın ulaşabileceği en sağlam bağlarla yüce bir ilişki içerisinde olmuşlar. Bence, bu kitabın en güzel anlamlarından biri buydu. Duygularını anlayan ve onlara göre hareket eden bir insan ile ona aynı şekilde yaklaşan bir insanın ilişkisi, diğer ilişki türlerine göre daha kuvvetlidir. Hem kendi gücünü anlamada, hem de insanın ne olduğunu anlamada çok yardımcı olduğunu anlayabiliyor. Uzun lafın kısası, duygusal insan ilişkileri > mantıklı insan ilişkileri.

    "Bana yönelik sevginizin sizi benden gizlemeye zorladığını söylüyorsunuz. O zaman da, siz bana fazla paranızdan, zaten her koşulda rehin sandığında duran paranızdan bahsettiğiniz zaman da anlamıştım, size çok şey borçluyum. Şimdi, hiç paranız olmadığını, şans eseri benim yoksul halimi öğrendiğinizi ve bundan etkilenerek maaşınızla beni desteklemeye karar verdiğinizi, avans aldığınızı ve ben hastalanınca elbiselerinizi sattığınızı öğrenince yani, bütün bunları öğrenince, çok acı verici, hiç yaşamadığım bir durumda kaldım, bunları nasıl karşılayacağımı ve bu konuda ne düşüneceğimi hiç bilmiyorum. Ah Makar Alekseyeviç! Bana acıyarak ve akraba sevgisine dayanarak yaptığınız ilk iyiliklerden öteye geçmemeliydiniz, ayrıca paranızı boş yere savurmamalıydınız. Siz dostluğumuza ihanet ettiniz, Makar Alekseyeviç, çünkü bana karşı açık olmadınız ve şimdi, sizin bana hediye ettiğiniz giysileri, şekerleri, gezileri, tiyatroları ve kitapları görünce, bütün bunların bedelini şimdi kendi bağışlanması imkânsız havailiğime üzülerek pahalıya ödüyorum (çünkü ben sizin için hiç kaygı duymadan kabul ettim hepsini); ve sizin benim mutluluğum için vermek istediğiniz her şey, benim için bir kedere dönüştü ve yararsız bir üzüntüden başka bir şey bırakmadı bende. Son zamanlarda sıkıntılı olduğunuzu fark etmiştim, kendim de sıkıntıyla bir şeyleri bekliyordum, ama bu olup biteni aklım almadı."
    -Varvara Dobroselova

    "Kırk rubleden yirmi beşini size vereceğim, Varenka; iki rubleyi ev sahibisine, kalanı da kendi masraflarıma ayırırım. Bakın, ev sahibesine daha çok vermek gerekirdi, hatta fazladan vermek lazımdı; ama bütün her şeyi değerlendirir, benim ihtiyaçlarımı bir daha hesaplarsanız, daha fazla veremeyeceğimi görürsünüz, bu yüzden, bundan bahsetmek imkânsız, düşünmek bile gereksiz. Bir gümüş rubleye çizme alacağım; artık bilemiyorum, yarın bu eskilerle işe gidip gidemeyeceğimi. Boyun fuları da gerekli bana, çünkü eskisi bir yılı doldurdu artık; ama siz bana eski önlüğünüzden sadece bir fular yapmayı değil, göğüslük dikmeyi de vaat etmiştiniz, fuları düşünmeyeceğim o yüzden. Yani böylece, fular da var, çizme de. Şimdi sıra düğmelerde küçük dostum! Ama siz kabul edersiniz ki, cancağızım, düğme olmadan yapamam; ceketimin yarısında düğme kalmadı bile! Majesteleri’nin bendeki bu düzensizliği fark edip de bir şey söyleyebileceğini ne zaman düşünsem titriyorum, kim bilir neler söyler! Canım, ben, dinleyemem bile söylediklerini; çünkü ölürüm, ölürüm, oracıkta ölürüm, çünkü bu olursa utançtan ölürüm, bir tek düşüncesi bile yeter! Ah, canım! Evet, şimdi bütün ihtiyaçlardan geriye üç ruble kaldı; o da geçinmeye ve yarım külah tütüne gidiyor; çünkü, küçük meleğim, tütünsüz yaşayamam, fakat dokuz gündür ağzıma pipo koyamadım. Alabilirdim, bütün samimiyetimle söylüyorum, alabilirdim, ama size de bir şey söylemedim, bütün samimiyetimle. Sizin de başınızda bela var, siz de en ufak şeye ihtiyaç halindesiniz, bense burada çeşitli hazların tadını çıkarıyorum; işte bu yüzden almadım ve size bunu söylememin nedeni vicdan azabı çekmemeniz için. Size açıkça itiraf ediyorum, Varenka, artık aşırı yoksul bir haldeyim, yani buna benzer bir şey asla gelmemişti başıma."
    -Makar Devuşkin


    Son olarak değinmek istediğim nokta ise toplumumuzun içler acısı durumu. Yukarıda bahsettiğim ray durumundan yola çıkacağım. Her birimiz diğerinin yolculuğuna öyle ya da böyle katılıyoruz veya yolculuklarını izleyebiliyoruz.
    Dip Not: Çıkamadım. Yazarken, mevzuyu unutup yardırmışım. Artık boşlukları siz dolduracaksınız.

    "Alıştım, çünkü her şeye alışıyorum, çünkü uysal bir insanım, çünkü ben küçük insanım; fakat, bütün bunlar ne için? Kime ne kötülüğüm olmuş?"
    --Makar Devuşkin

    Şimdi, böyle bir içten ve çaresiz isyan karşısında biz ne düşünebilir ve hissedebiliriz? Toplumun her birimizi yüceltme imkânı var. Aynı zamanda yerin dibine sokma imkanı da var. Ancak asla yan yana getirme imkânı yok. Çünkü toplumlar hep para ve statüler ile var ediliyor. Yan yana gelmemiz için bunlardan hiçbirinin olmaması gerekiyor. Kitaptaki karakterimizin başına da bu geliyor. İlk başta işi vardır. Parası vardır. Arkadaşları vardır. İş yerinde de saygı görmektedir. Yavaş yavaş dış görünüşü bozulmaya ve parasız kalmaya başlar. Önce ev sahibi tatava yapmaya başlar. Ardından diğerleri gelir. Birer birer hepsi düşene vurmaya başlar ya da üzerine çıkar ve o yükselir. Toplum bize bunu öğretmiştir ve toplumun içinde iyi bir şekilde varolmanın başka bir yolu yoktur. Böyle zamanlarda karakterinizin yanında olan tek bir kişi vardır. Duygusallık ile ona bağlı olan Varvara Dobroselova. Diğer herkes alay etmiş ve/veya dışlamıştır. Sonra biri kahramanımıza acır. Acır. Acıdığı için para verir. Sonra kahramanımızın hayatı normale dönmeye başlar. Arkadaşları tekrar konuşmaya başlar. Ev sahibi, onu tekrar eve alır. Eski düzenine tekrar kavuşur. Belki daha iyi imkânlarla kavuşur. Acıma sayesinde kavuşur. Acıma! Duygusal insanlarda olan gururu tasavvur edin. Bu acıma ile gelecek yardıma muhtaç olması onu ne kadar mutlu etse de, şaşkınlık gittikten sonra hüzne boğulmaz mı? Bir başkasının acıması ile tekrardan yiyip içebiliyor ve barınabiliyor. Dostum, buna isyan etmeyeceksek neye edeceğiz? Çalışabilecek ve kendine bakabilecek bir adamın, toplum yüzünden böyle hallere düşmesi ve düşdükten sonra da böcekmiş gibi tiksinilip dışlanması bizleri niye hiç rahatsız etmiyor? Neden böyle durumlara hep üç maymunu oynuyoruz. Neden sadece algımıza girenlere acıyarak yardım ediyoruz? Neden kimsenin acınacak hale düşmemesi veya iradesi hariç kimsenin yardımına muhtaç olmayacağı bir şeyler için çalışmıyoruz? Hadi çaba sarf etmiyoruz, bu saçma sapan düzenleri nasıl gönül rahatlığıyla kabulleniyoruz ve benimseyerek yaşıyoruz? Kendimden de biraz anlatayım. Sonbahara doğru askere gideceğim. Askerden sonrası için ise aylak hayatını düşünüyorum. Sokakta kalma istemim var. En azından deneyeceğim. Orada gerçekten kendim için çalışabilirim. Barınak olarak doğa ve sokaklar olacak. Yemek için ise günlük iş yapmaya çalışacağım. Sonra da ver elini aylak hayatı. Hâlbuki bu düşünceleri evimde iken buldum ve geliştirdim. İstemim, evimde yükseldi. Yani, toplumun içinde yer edinmiş ve keyfi yerinde olan biriyim. Ailem sayesinde böyle oluyor. Maddi hiçbir sıkıntı yok. Ama psikolojik çok sıkıntılar var. Neden? Çünkü empatim ve anlayışım var. Bu saçma sapan toplum makinasında bir parça olmak istemiyorum. Bu makina sadece para için dönüyor. Ne samimiyeti var, ne anlayışı ne de duygusu. Sadece döndürmeye devam etmesi için ihtiyaçları var. Onlardan biri olmamayı deneyeceğim. Sizden biri olmayınca da benim yazdığımı okur muydunuz ya da okuyabilir miydiniz? Sokakta kalıyor olsaydım ve bunları yine düşünmüş olsaydım eğer, bana zaman ayırır mıydınız? Bunları bir düşünün. Eğer başarırsam beni bir daha buralarda göremezsiniz. Başaramazsam da toplumda bir değişiklik için uğraşacağım. Türk tarihini az çok biliyorum. Açıkçası, en berbat toplumuna denk geldiğimi düşünüyorum. Çünkü empati ve anlayış bitik seviyede. İlerleyen zamanlarda İstanbul ve Türkiye susuz kalacak. Ancak bunlar çoktan bitmiş ve kimsenin umrunda değil. İzleyici olduğumuz salonda koltuklardaki insan sayısı azalıyor. Bu tiyatrodaki oyuncular, seyirciler arasından seçiliyor. Sırası gelen sahneye çıkıyor. Eline verilen kağıdı ezberliyor ya da okuyarak oynuyor. Sonra da perde arkasından direkt dışarı gönderiliyor. Hem izleyiciler, hem de oyuncular izleme modunda takılıyor.

    Neyse, daha çok anlatabilirim de susmak en iyisi. Biraz da kendiniz düşünün. Ya da kitabı okuyun ve Dostoyevski düşünürsün. İncelemem bu kadardı. Buraya kadar okumuş herkese teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.