• "“Musluk tamir etmek gibi,” diye benzetme yaptım, bir hayat arkadaşı aramak ve bulmak için böyle basit bir bakış açısı olabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim.
    "
  • 171 syf.
    Hasan Uygun: Köpek Yarası

    Uygun, 1970 Edirne doğumlu. Edirne Ticaret Lisesini bitirip Diyarbakır Dicle Üniversitesinin iki yıllık Muhasebe Meslek Yüksek Okulunda eğitim almış. Biraz zorlayıp dört yıllığını okuyup Mali Müşavir olsaydı kanımca çok daha fazla para kazanabilirdi yaptığı işten. Ancak edebiyat âleminde sürünenlerden olmayı tercih etmesi de ayrı bir takdir edilesi durum diye düşünüyorum. Kendisi hali hazırda, İstanbul il sınırları (Kadıköy) içinde editörlük yapan, kitap emekçilerinden biridir.

    Bu onun ilk kitabı (sanırım) ve bir öykü derlemesi. Kitabı okuduktan sonra vardığım kanıya gelince! Belki tuhaf bir benzetme olacak, ancak Uygun’u bir açıdan hepinizin çok iyi tanıdığı Cem Yılmaz’a benzetebilirsiniz. Neden derseniz; Yılmaz da, belki öyle çok yakışıklı, dünya güzeli, korkunç akıllı ve inanılmaz üst düzey eğitimli bir adam değil sizlerin de bildiği gibi. Kendinden önce giden götü-göbeği, kiloları, kısa boyu ortada, yani çirkin bir adam. Asabi, benmerkezci ve hatta narsis bir kişiliği de var. Ancak Yılmaz’ı eşsiz kılan bir yeteneği var: GÖZLEM GÜCÜ! Cem’i, tüm Türk halkına sevdiren yegâne özelliği de budur diye düşünüyorum. İşe bakın ki, aynen Uygun hocamızın da takdir edilesi, bu minvalde bir melekesi var. Derlemedeki yazılarını okuduktan sonra, yazılar diyorum çünkü birçoğu aslında öykü değiller; Fanzin dergilerde çıkan anlatı-aforizma-manifesto hatta deneme tipi yazılar bunlar, ancak derlemenin içinde birkaç tane çok iyi öyküsü yok değil hani, oraya da geleceğiz…

    Uygun’un kafasının içini, yazdıklarına bakarak çok net görebiliyorsunuz. Mesela o, bir sokağa giriyor ve o sokaktaki hemen her şeyi tek bir bakışla görebiliyor: Asfaltı, kaldırım taşlarını, elektrik direklerini, kedi ve köpekleri, mahalle esnafını, kaldırım üstündeki araçları, yerdeki izmaritleri, tükürük ve balgamları, dirseğini camın pervazına dayayıp bir elinde sigara diğer elinde aşağı sarkıttığı sepeti tutup mahalle bakkalından sipariş ettiği gazete ve ekmeği bekleyen anneleri, evde kalmış kız kurularını, işe giden babaları ya da bekâr abileri, okula yetişmeye çalışan ve sırtlarındaki çantaları kendilerinden büyük olan bacaksız öğrencileri, T cetvelleri kıçlarına kaçmış olan üniversiteli abla ve abileri, evlerin içinden gelen televizyon ve müzik seslerini, mutfaklardan yükselen kötü yemek kokularını, tumturaklı aile kavgalarını, otomatik çamaşır makinesi zırıltılarını, sabah işe gitmeden eşiyle cima eden kocaların hızlı devinimlerini, çok yaşlı olmalarına rağmen bir türlü ölemeyen yaşlıların oflayıp puflamalarını, kapıcıların merdiven basamaklarını silip süpürmelerini, farelerin kanalizasyonlardaki tıkırtılarını; özetle o sokakta bulunan hemen her şeyi tek bir bakışla yakalayıp size peş peşe aktarıyor yazar. Ancak, tüm bunları aktarırken bazen bir kolaj yapıyor ve aklınızı darmaduman ediyor; daldan dala atlıyor, konunun tamamen dışına çıkıp zihninizi allak bullak ediyor, küfür ediyor (hem de çok ağır küfürler), hem kafalarını hem de bacalarını (Freudvari) temizleyen insanların ağızlarının içlerindeki mır mır konuşmalarını ya da kafataslarının içindeki iç sesleri size peş peşe, mermi hızıyla aktarıyor. Bazen yolunuzu kaybediyorsunuz, “Ben ne okuyordum ya!” telaşına düşüyorsunuz. Mevsim yazken birden kışa dönüyor; aradaki sonbaharsa çok görülüyor size!

    Fanzin kültürünü biliyorsunuz. Bolca küfür, aleni muhabbetler, sohbet eder, içki içer ya da seks yapar gibi ergen konuşmalarıyla dopdolu bir edebiyat! Mesela “Bok Kültürü” adlı bir Fanzin dergi vardır; derginin yazarı özeleştiri tadında, adını çok güzel koymuş kendi Fanzininin! Bu tip dergilerde yazarın genç ya da yaşlı olması önemli değildir. Yazar, sansürsüz bir şekilde sokabildiği kadar sokar aletini, cümle hayatın boğazına kadar! Sonra da buna edebiyat derler. Küfrün ya da argonun edebiyatta yeri var elbette, ancak usturuplu yapıldığı takdirde. Aksi durumda okuyucuyu irrite eder bu kadar çok küfür. Ancak Uygun da -sözlerimi mazur görün lütfen- aynı Fanzin düşüncesiyle hayatın anasını bellemiş bazı yazılarında. Kitaba ismini veren “Köpek Yarası” tam bir fikir kolajı ve sinkaf yazısı. Öykü değil de, filozofça bir aforizma metni adeta…

    Metinlerdeki bazı içerik ve anlatım sıkıntılarına rağmen, yazılanlardan çıkarımınız, Uygun’un entelektüel bir insan olduğu yönünde olacaktır. Bir bilgi toplayıcısıdır kendisi! Hayatta işine lazım ne varsa toplayıp biriktirmiş, sonra da bunu yazılarına taşımış. Adeta edebi bardağı dolmuş ve taşmış. Genelde erkek (özellikle Yahudi) komedyenlerde ve kadın neslinde olan üstün gözlem yeteneği onda da var. Kılı kırk yaran detayların içinde, boğulmadan ama nefes nefese ilerliyorsunuz. Söylemeden geçmeyeyim, birkaç öyküsünü çok beğendim. Özellikle “Bir Serçeparmağı Öyküsü”. Öykü yazmanın tüm kurallarına uyuyor, nefis, hikâyesi de güzel. Sonra “Caprice”, “İyi Biri Olacaktım” ve “Böcek” (Kafkavari) de var mesela. Yazarın ellerine sağlık diyorum! Ayrıca “Yazara Mektup” öyküsü bence Orhan Pamuk’a bir gönderme olarak yazılmış. Ya da sanırım ben Orhan Pamuk okuyamayan biri olduğumdan böyle algıladım…

    Son söz; Uygun, bir editör olmasının verdiği birikimle, kendi metninde neredeyse sıfır hata yapmış. Bir-iki dizgi hatasının dışında kusursuz bir baskı olmuş “Köpek Yarası.” Öykü ve anlatı meraklılarının okuması dileğiyle…

    Süha Demirel, İstanbul, 20 Aralık 2015.
  • 304 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Burak Buramago - Kopyalanmış Adam

    "Bilgisayarın başından biraz önce kalktı. Hafif sarhoşluğu andıran bir keyifle odasının içerisindeki zift karası siyah berjer koltuğuna yayılırcasına oturdu. Telaşlı ve ağır bir şekilde dövülen mevzi gibi sırtını döven kayıtsız tere aldırış etmedi, ta ki altında çamaşır bulunmayan lavanta pembesi üstünü sırtına yapıştırana kadar, bir hışımla çıkarıp fırlattı. Geniş ve çenesine doğru incelen yüzü oldukça huzurlu, askılıkta zorla tutunan bir giysi gibi yüzüne yerleştirilen ince dudakları, dolgun olmayan yanaklarına doğru çoktan harekete geçip tebessüm dediğimiz şekli almıştır. İnsan, bunun adını neden tebessüm koymuştur. Bunun hakkında çok derin olmayan bir araştırma yapacak olursak dinozorların yok olmadan evvel son gördükleri şeyin, bu şeyin ne olduğu ne yazık ki bilinmiyor, onların geniş ağızlarını açık ve yayvan şeklinde bırakmış olması. Araştırmacılar, dinozor türünün yok oluş sırasında mutlu olduklarını tespit ettikleri için geniş ağızlarının açık ve yayvan şekilde olmasını mutluluklarına bir işaret saymışlardır, Tamamen saçmalık, fazlasıyla delilik. Bizler de insan türü olarak genellikle acıyla yoğrulup hüzünle servis edildiğimiz için yanaklarımıza yayılan dudak uçlarının, bizim mutluluğumuza işaret etmesinden başka bir seçeneği kalmıyor. Anlatıcı olarak bunu açıklamam gerekiyordu. Biz geri konumuza dönecek olursak Ragıp Çetin Hakkıgezen'in koltuktaki bu hali, bizim için şaşılacak bir durum değil. Biraz önce bilgisayar başında, zihninde ve bedeninde hafif tatlı bir esinti bırakan kızla tanışmıştı. Onunla yaklaşık iki saat mesajlaşmış, ne sesini işitmiş ne gözlerine konuk olmuştu. Anlatıcıya göre oldukça donuk, klişe ve bayağı geçen bu konuşma, Ragıp'a göre oldukça heyecan ve keyif verici şekilde gerçekleşmişti. Bunun temel sebebi ise şuydu, yüzünde hafif tatlı bir esinti bırakan kız, tıpatıp Ragıp gibi mesajlaşıyordu. Sokakta pamuk şeker satan amcadan pamuk şeker kapmak için fırsat kollayan çocuk edasıyla harfleri yutmuyor, bütün sesli ve sessiz harflerin hakkını verecek bir şekilde özenle yazıyor, noktalama işaretlerini ise resmen cümlelerin dip sosu olarak kullanıyordu. İşte tam bana göre bir kız olmaya aday, diye bağırdı birden Ragıp. İnce sayılabilecek sesi odanın her tarafında yankılandı, bir yere tüneyen kuşlar gibi kümelenip kısa süre içinde kayboldu. Kendini heyecan girdabında bir oradan bir oraya savuran yegane dürtü ise yarın onunla görüntülü olarak konuşacakları sözünü birbirlerine vermeleriydi.

    Anlatıcı fazla uzatmayı şu an sevemedi, biraz sabırsız. Yarın dediğimiz şey geldi çattı. Normalde yarın dediğimiz şey çok çabuk gelip geçmesine rağmen söz konusu roman veyahut bir hikâye olduğunda daha da çabuk gelip geçer. Anlatıcının elinde oyuncak olup hiçleşir. Aşk söz konusu olduğunda ise piçleşir, yani dün bugün yarın yoktur, An vardır. Neyse yarın geldi çattı. Saat yediyi vurdu, ikisi de bilgisayar başında hazır. Şu durumu ise biraz anlamak zor, Ragıp neden parfüm sıkıp bilgisayarın başına oturdu, Anlatıcı cevap veremedi. Konuşma midesi bulanan bir adamın öğürmesi kadar iğrenç, marşı basmayan bir araba kadar tekdüze, her gün güneşle uyanmak kadar sıradan, dünden kalma kızarmış balık kadar bayat geçti. Kime göre, tabii ki anlatıcıya göre. Diğer ikisi için nasıl geçtini bunu okuyan herkes arif olmasa bile bilir.

    Ragıp Çetin Hakkıgezen, ekranda gördüğü yüz karşısında dehşete kapıldı, bu durumu kıza belli etmedi. Görüşme bir saate yakın sürdüyse de bu durumu zar zor idare edebilmiştir. Görüşme biter bitmez çiftlerin birleşme sonrası orgazm olması gibi Ragıp'ın yüzünden terler boşandı. Peki hoş bir benzetme olmadı, susun, dinleyin. Onu dehşete düşüren şey Eylül'ün, buradan kızın adının Eylül olduğunu öğreniyoruz, tıpatıp kendine benzemesiydi. Resmen benim uzun saçlı ve pürüzsüz yüzlü halim, geri kalan her şey aynı, iyi de bu nasıl oluyor, insanlar çift yaratılmıştır deseler de ben bu lafın hemcinsler arasında bir kanun olduğunu sanıyordum diye iç geçirdi Ragıp.

    Günler geçtikçe Ragıp'ta kendinden geçti. Eylül'e limana demir atan bir gemi gibi bağlanmış, tıpatıp benzemeleri her ne kadar zihnini ve ruhunu tamamen kaplayıp sarssa da bu tuhaf ve neredeyse kusursuz benzerlik içten içe kendisine keyif ve ürpertici bir haz veriyordu. Nihayet akıllarına buluşmak gelebilmişti. Yarın öğleden sonra ikide şurada buluşalım, Tamam.

    Soyundular. Aralarındaki farklar şunlardı, cinsel organları, saçlarının uzunluğu. Ragıp buluşmaya tıraş olup gittiği için sakal ve bıyık bahsini açıp bunun da farkların üçüncüsü olduğunu belirtmeyi istemiyor olmalıydı anlatıcı. İkisinin de ağzını bıçak açmıyor, birbirlerine endişeli ve suçlayıcı gözlerle bakıyorlardı. Yine de insanoğlu gariptir, seviştiler. Fayda vermedi. Çırılçıplak tartıldılar, aynı. Boy, 172 cm, aynı. Algı olarak erkek için kısa, kadın için ideal bir boy ölçüsü olsa da algı gerçeklik ile sidik yarıştıramaz. Korku bütün benliklerini saniyeler içinde sardı. Biraz önce bedenleri birbirine kavuşan kendileri değilmiş gibi endişeyle dudaklarını kemirmeye başladılar. Hevesine ulaşmış bir çocuk gibi bakışlarını birbirlerinin bedenlerinden çekip en olmadık yerlere mesela gökyüzüne bahşeylediler. Korkunun oluşması için gözler ön koşuldur. Bir daha görüşmeyelim, Bence de, Bu durum fazlasıyla beni yordu ve tüketti, Beni de, Buluşmamız hataydı, Bir hata hakkımız vardı bitti, Evet bitti, Hoşça kal, Hoşça kal.

    Yorgun argın eve döndü Ragıp Çetin Hakkıgezen. Hemen yatağına uzandı. Bir, iki, üç, dört... Uyuyamadı, zihninde bir fare vardı, sürekli kemiriyordu. Ruhu mengenede parçalanıyordu. Tırnaklarını saç diplerine geçiriyor, hırsını onları çekerek gidermeye çalışıyor olsa da başaramamıştır. Kapı çaldı, gelen oydu. Evimi nereden buldun, Takip ettim, Defol buradan, Son kez konuşmamız lazım, Konuşacak bir şey yok defol. Çoktan içeriye girdi Eylül, siyah berjer koltuğa kuruldu. Ayakta mı dinleyeceksin beni otur, Elini ve dilini çabuk tut ve defol. Bir süre konuşmadan davetkar bir şekilde bakıştılar, sanki yeniden sevişmek istiyor gibiydiler ama buna yeltenecek enerji ve sıcaklık ikisinde de kalmamıştır, beden ve ruh kumandalarının pilleri tükenmiştir. Kapı çalıyor bakmayacak mısın, Çalar çalar gider boş ver, Ama alacaklı gibi çalıyor, Haklısın hemen bakıp geliyorum. Anne ne işin var burada, Ne o oğlum beni gördüğüne sevinmedin mi, Olur mu öyle şey anneciğim sadece şu an çalışıyordum pek müsait değilim, Anneni de kapıdan kovacak halin yoktur herhalde oğlum, Buyur anneciğim özür dilerim.

    Annenle beni tanıştırmayacak mısın, Defol buradan defol, Kendi kendine ne konuşuyorsun oğlum, Sorun yok anneciğim, Çabuk beni rahat bırak, annem burada beni zor durumda bırakma çık zihnimden, Tamam ama yarın görüşeceğiz değil mi, Söz veriyorum görüşeceğiz, İyi geceler, İyi geceler, Seni seviyorum, Seni seviyorum..."


    Buraya kadar okuduysan şunu bilmen gerekiyor. Kitabı bitirdikten sonra kağıdı kalemi elime alıp yarım saat içinde bir şeyler karalayıp, mini bir hikâye yazmak istedim. Yazmış olduğum bu hikâye, kitabın konseptiyle ve bende bıraktığı izlenim ile oluşmuştur. Ama korkmayın ana çerçevede kitap böyle başlayıp böyle bitmiyor, yani spoiler içermemektedir. Demek istediğim siz benim berbat hikâyeme bakmayın, kitabı alıp güzel bir şekilde okuyun :)

    Gelelim kitap incelemesine...

    Saramago'nun okuduğum ilk kitabı. Devamının geleceğini ümit ediyorum. Bu kitap zihnimde değişik tatlı bir esinti bıraktı. Hani hiç tatmadığınız bir yiyeceği tadarsınız ya o cinsten. Öncelikle ilk defa okumuş olmam hasebiyle yazarımızın üslubunu, karakterleri hiçbir noktalama işareti kullanmadan pata küte Allah ne verdiyse akıcı bir şekilde konuşturmasını ve kitapta nokta, virgülden başka hiçbir noktalama işareti kullanmadan sessiz sedasız yürümesini her ne kadar başlangıçta pek aşina olmadığım için garipsesem de alışınca keyif aldığımı ve oldukça akıcı bir şekilde ilerleyebildiğimi hissettim. Saramago'nun özgün bir edebiyat tekniğinin olduğu âşikar.


    İnsanlar gerçekten çift yaratılmıştırlar mıdır? Eğer böyleyse bu herkes için mi geçerlidir bazıları için mi geçerlidir?

    Eğer şu kısacık hayatımızda bize tıpatıp benzeyen biri karşımıza çıksa neler yaşardık, neler hissederdik? Hayatımızın akışı yatağını değiştirir miydi?

    Gerçeklik ile hayal olanı ayıran ince çizgi nedir? Bu çizgiyi kim belirlemiştir?

    Gerçeklik ile hayal olan bir ruhta birleşirse veya birleştiğini sanarsak neler olur? Buna kişilik bölünmesi veyahut gerçeğin ta kendisi diyebilir miyiz? Peki bundan sonra ne olacak, bedeni hangisi yönetecek?

    Eğer bu sorular ve yukarıdaki hikayem biraz da olsa dikkatinizi celp ettiyse bu kitap tam size göre.

    Diğer yandan kitap hakkındaki bilgileri tanıtım bülteninden ve saygıdeğer 1K okurlarının incelemelerinden edinebileceğiniz için tekrara düşmemek ve spolier vermemek adına incelememi burada noktalıyorum. Herkese iyi bayramlar diliyorum :)
  • “Ve şimdi,” diye sözüme devam ettim, “doğamızdaki (yaradılışımızdaki) eğitilmişlik ve eğitilmemişlik hali arasındaki farkı aşağıdaki olaylara bakarak benzetme (eğretileme) halinde
    kavramaya çalış.

    İnsanları yerin altındaki, mağaraya benzer bir mekânın içinde kafanda ve gözünde canlandır; bu mekânın, ışığın geldiği yönde, mağaranın kendisi kadar geniş bir ağzı (girişi) bulunmaktadır.Bu mağaranın içinde insanlar, çocukluktan itibaren orada yaşamak
    mecburiyetinde kalmış ve sadece karşılarına (ön tarafa) bakabilecekleri, ama zincirlerden ötürü başlarını (sağa sola) çeviremeyecekleri şekilde boyunlarından ve bacaklarından zincirlenmiş halde yaşamaktadırlar; çok uzaklardan, arkalarından ve yüksekten bir ateşin ışığı parlamaktadır; bu ışık ve zincirlenmiş insanların arasında, bir yol yukarılara gitmektedir; bu yolun
    üzerinde, tıpkı kukla oynatanların seyircinin önüne çekmiş oldukları ve üzerindeki sahnede sanatlarını icra ettikleri tahta-perdeye benzeyen alçak bir duvar düşün.”

    “Kafamda canlandırabiliyorum,” dedi Glaukon.

    “Bu duvarda, bunu da canlandırmaya çalış, insanlar (uçları duvar hizasından taşan) çeşitli araç gereci, insanların ve başka yaratıkların tahtadan ve taştan heykellerini, kısaca sanat yoluyla (yapay yoldan) imal edilmiş her şeyi taşıyarak geçsinler ve (duvarın arkasından yürüyüp giderken) yer yer konuşup, yer yer suskun olsunlar.”

    “Sözünü ettiğin benzetme ve şu zincirlenmiş olanlar çok ilginç.”

    “Bizlere benziyorlar! Çünkü başlangıçta ateşin (ışığının) karşılarındaki duvara yansıttığı kendi gölgelerinden ve öteki şeylerin gölgelerinden başka bir şey görmüyorlar, anlıyor musun?”

    “Elbette, vücutlarını ömür boyu hareketsiz tutmaya mecbur olduklarına göre!”

    “Aynı şey (arkalarında kalan alçak duvarın arkasında) taşınan araç gereç için de geçerlidir, öyle değil mi?”

    “(Bu zincirlenmiş insanlar) kendi aralarında konuşabilecek olsalar, gördükleri gölgelerden söz ederken, gerçek (hakiki) nesnelerden söz ettiklerini sanacaklardır, öyle değil mi?”

    “Mecburen!”

    “Şimdi bu hapishanede (mağarada) karşılarındaki arka duvardan bir ses yankısı olsa, (arkalarında kalan) duvarın arkasından geçenlerden biri bir şeyler söylese, (zincirlenmiş olanlar) bu sesin
    önlerindeki duvara yansımış gölgelerden başka bir yerden gelmemiş olacağını düşünmezler mi?”

    “Aynen öyle yaparlar Zeus aşkına!”

    “Sonuç olarak: Bu insanlar o araç gerecin gölgelerinden başka hiçbir şeyi gerçek (sahici) yerine koymayacaklardır.”

    “Zorunlu olarak.”

    “Şimdi artık nasıl olmuş olursa olsun, bu insanların zincirlerden ve olup biteni anlamama durumundan kurtulup esenliğe çıktıklarını ve şu söyleyeceklerimin olup olmayacağını bir düşün.
    Aralarından birinin zincirleri çözülüp hemen ayağa kalkmaya ve başını sağa sola çevirmeye, yürüyüp ışığa bakmaya mecbur tutulduğunu; bütün bunları yaparken, daha önce gölgelerine bakmak durumunda kaldığı nesnelere, bunların ışığı yansıtıp göz kamaştırmaları yüzünden bakamadığını düşün –daha önce sadece boş şeyler görmüş olduğu, şimdi ise oluş’a daha yakın durduğu ve gerçek (sahici) nesnelere yöneldiği için daha doğru (hatasız) gördüğü kendisine söylenecek olsa ne yapar sanıyorsun? (Daha önce arkasında kalmış alçak duvarın arkasından geçen) her bir kişi için dikkati çekilerek bunların ne olduğu sorusuna cevap vermeye zorlansa? Şaşkınlığa uğrayıp daha önce gördüklerinin şimdi kendisine gösterilenden daha gerçek (sahici) olduğunu düşünmeyecek midir?”

    “Kesinlikle.”

    “Peki, onu ışığa bakmaya zorlasalar gözleri acıyacak ve bakması
    gerekene şöyle kaçamak bir şekilde bir göz atacaktır; bu gördüğünün, ona son gösterilenden daha açık seçik (belirgin) olduğunu düşünecektir, öyle değil mi?”

    “Öyle!”

    “Peki onu,” diye sormaya devam ettim, “bulunduğu yerden zorla çekip alsalar, güneşin ışığını görene kadar bırakmadan zahmetli ve dik yokuştan yukarı çıkarsalar bu sürüklenmeye karşı acı duyup isteksiz olmayacak mıdır? Ve güneş ışığına çıktığında, gözleri ışığın parlaklığından iyice kamaşmış halde, bundan böyle hakiki diye ona göstermeye çalıştıkları şeylerden tek birini bile fark edemeyecektir, öyle değil mi?”

    “En azından hemen!”

    “Mağaranın dışındaki (üst) dünyayı incelemesi gerekiyorsa, önce (gözlerinin ışığa) alışması gerekir diye düşünüyorum; başlangıçta en rahat fark ettiği şeyler gölgeler olacaktır, ardından insanların ve öteki nesnelerin sudaki yansılarını. Sonra da onların kendilerini; bunun ardından gündüzleri güneşi ve ışığını değil de özellikle geceleyin gökteki nesneleri çok daha kolay inceleyebilecek, yıldızların ve ayın ışığına başını kaldırıp bakabilecektir.”

    “Elbette!”

    “Ancak en son, güneşi, o da sudaki ya da başka bir cisimdeki yansımasıyla değil de, gökteki yerinde görüp varlığını (özünü) fark edecektir.”

    “Mecburen!”

    “Ardından akıl yürütme yoluyla mevsimleri ve yılları yaratanın ve dünyada görünebilen her şeyi yönetenin ve bir şekilde gördüğü her şeyin ilk nedeninin güneş olduğunu anlayacaktır.”

    “Elbette, buraya kadar getirecektir akıl yürütmeyi!”

    “Şimdi devam edelim. Şimdi kalkıp da biri ona ilk ikametgâhını, o zamanki bilgilerini ve onunla birlikte tutsak edilmiş olanları hatırlatacak olsa, yerini değiştirmiş olduğundan ötürü bunu mutlulukla karşılayıp ötekilere üzülmeyecek mi?”

    “Hem de çok!”

    “Bir zamanlar kendi aralarında, önlerinden geçen nesneleri (gölgeleri) en net görmüş, nesnelerin hangisinin ötekilerden önce, hangilerinin daha sonra, hangilerinin de birlikte geçip gittiğini en iyi fark etmiş ve bunları kafasına en kesin şekilde kaydetmiş, bu bakımdan da gelecekte ne olacağına akıl
    yürütme ile karar verebilecek olanlara onurlu mevkiler ayırmış ve aralarında ödüller koymuş olsunlar, bu adam o eski yerdekilere özel bir özlem duyup onların arasında onurlu bir mevkiye sahip olan, iktidarlı ve kudretli kimseleri kıskanır mı, yoksa o Homeros’un dediği gibi, ‘Kırsalda yoksul bir adamın yanında, ücretle iş yapmaya mı can atacaktır?’ O geçmişteki boş düşünceleri taşımak ve o eski tarzda yaşamak yerine her şeye katlanmayı mı yeğleyecektir?”

    “Bence, o (mağarada) yaşamaktansa, her şeye katlanacaktır.”

    “O zaman şunu da bir düşün: Böyle biri tekrar geri dönüp oraya inse ve yerine otursa, az önce güneşli yerden geldiği için gözleri karanlıkla dolmayacak mıdır?”

    “Hem de nasıl!”

    “Ve aşağıda, hâlâ zincirli olanlarla, kendi gözleri henüz karanlığa alışmadan gölgelerin birbirinden ayırt edilmesi konusunda iddialara girişse –biliyorsun karanlığa alışma süresi pek o kadar kısa değildir– kendisine gülüp yukarıda gözleri yozlaşarak geri döndüğünü ileri sürerek onunla alay etmeyecekler mi? Dolayısıyla da tırmanmayı göze almaya değmeyeceğini söylemeyecekler mi? Ve (bu kişi) kalkıp ötekileri zincirlerinden kurtarmaya ve yukarıya çıkarmaya çalışacak olursa onu ellerine geçirdiklerinde öldürmeye bile kalkmayacaklar mıdır?”

    “Eminim öyle yapacaklardır.”

    “Bu resmi,” dedim, “sevgili Glaukon, bütün olarak önceki akıl yürütmelerimiz ile ilintilemelisin. Görme duyusuna yansıyan dünyayı hapishanedeki (mağaradaki) ikametgâh ile karşılaştır, içindeki ateşi ise güneşin kudreti ile. Bunu yaptıktan sonra yukarıya tırmanan yolu ve üstteki dünyaya bakmayı (onu
    seyretmeyi) ruhun, düşünülebilir olanın dünyasına tırmanma olarak kabul edersen, duymayı arzu ettiğin görüşümü gözden kaçırmamış olursun. Doğru mu, yanlış mı bu görüş, tanrı bilir. Benim düşüncem şu: Bilinebilir olanın dünyasında iyi İdea’sı en yüksek İdea’dır ve güç bela tanınabilir (öğrenilebilir); ancak insan onu tanıyıp öğrenince, bütün haklı, adil, güzel ve doğru olanın nedeni olduğu da ortaya çıkacaktır; görünebilir dünyadaki ışığı ve efendisini yaratan odur; (ancak) düşünülebilir olanın dünyasında ise o bizzat hâkimdir ve bizim hakikati (ve özü) kavramamıza yardımcı olur; gerek kendi dünyasında gerekse kamusal dünyada mantıklı, akıllı davranmak isteyen herkes, ona bakmak (onu görmek) zorundadır.”

    “Hakkında akıl yürütebildiğim kadarıyla söylediklerine katılıyorum!”

    “İyi, şimdi de şu söyleyeceklerimi onayla ve bir kez bu yüksekliğe çıkmış insanların, artık insanların meseleleriyle uğraşmak istemeyişlerine de hayret etme! Onların ruhları artık, oralarda
    kalmak üzere, daha yukarıya tırmanmak için zorlar onları; çünkü anlattığım benzetmeye uygun düşmesi gerekiyorsa, bu
    anlaşılır, doğal bir sonuçtur.”

    “Elbette!”

    “Peki o zaman bu tanrısal seyir düzleminden insanların o acılı, dertli dünyasına indiğinde, kişinin aptalca, beceriksizce davranmasına ve alabildiğine gülünç görünmesine şaşıyor musun? Henüz yarı yarıya kör ve çevresindeki karanlığa alışmamış durumdayken, mahkemenin karşısında ya da başka bir
    yerde hakkın, hukukun gölgeleri ile ya da resimleri ile kavga etmeye ve hiçbir zaman hakiki adaleti görmemiş olanların hak anlayışları ile didişmeye zorlanmaktadır.”

    “Bunda şaşacak bir yan yok!”

    “Akıllı olan, görme aksaklıklarının hep iki türü ve iki nedeni olduğunu bilir; ışıktan karanlığa geçmek ve de tersi. (O kişi) aynı süreci ruhun da yaşadığını fark eder; ruhun şaşkın olduğunu,
    bir şeylere bakma yeteneğinden yoksun bulunduğunu görünce, buna gülecek kadar akılsız davranmaz; bunun yerine, ruhun ışıklar saçan hayattan gelmiş, karanlığa henüz alışmamış olabileceğini, dolayısıyla karanlığa yakalanıp yakalanmadığını ya da derin bir bilgisizlik durumundan aydınlık dünyaya tırmanıp
    gözlerinin ışıktan kamaşmış mı olduğunu düşünmeye çalışır; bu durumda, bunlardan birinin yeni bir hayata ve yaşantıya gelişini ona şanslar dileyerek kutlarken ötekine acıyacaktır. Ve buna gülmeye kalkacak olsa, bu gülüşü, öteki, ışıktan gelene gülmesi kadar eğlendirici olmayacaktır.”

    “Çok doğru söyledin!”

    “Bu doğruysa, eğitimin, kimilerinin söyledikleri ve açıkladıkları gibi olmadığı kanaatine ulaşmamız gerekir. Onlar, ruhun içinde yer almayan bilgiyi, oraya ektiklerini söylerler; kör gözlere görme gücü veriyormuş gibi.”

    “En azından iddiaları bu.”

    “Oysa şimdiki akıl yürütmelerimiz bize şunu gösterdi: Her bir kişinin ruhundaki bu manevi (zihinsel) gücü ve herkesin öğrenmesini sağlayan organı –tıpkı gözde olduğu gibi, onu nasıl, ancak bütün bedenle birlikte karanlıktan aydınlığa doğru döndürebiliyorsak– ruhun bütünüyle birlikte,değişen, olmakta-olanın dünyasından çıkıp var olana, evet, varolanın en aydınlık yanına bakmaya, buna dayanabilmeye alışana kadar döndürüp durmalıyız; ancak o en aydınlık şeyin, ‘iyi’ olduğunu söylemiştik, öyle değil mi?”

    “Evet.”

    “İşte bu nedenle, eğitim ve yetiştirme, bu çevirme (döndürme) işlemine dayanır ve bunun en kolay ve başarılı tarzda yapılması gerekir; ruha görmeyi ‘aşılama’ sanatı değildir bu; aslında ruh, o güce sahip olmakla birlikte onu doğru kullanmayı öğrenmemiş olduğu ve bakması gereken yere bakmadığı için, işte bu çevirme (döndürme) işlemini öğretmektir eğitim sanatı.”

    “Öyle görünüyor.”

    “Alışılageldiği şekilde ruha atfedilen öteki yetenekler, bedenin yetenekleriyle yakın akrabadırlar; gerçekten de başta mevcut değillerdir bunlar ve eninde sonunda, alışkanlık ve alıştırma yoluyla öğretilirler; düşünme yeteneği ise besbelli ki öteki bütün yeteneklerden daha fazla, gücünü hiç yitirmeyen ve kendisine verilen yöne göre kullanılabilir ve yararlı hale gelen, aksi halde yararsız ve işe yaramaz kalan tanrısal bir şeylere sahiptir. Yoksa o belalı, ama kurnaz insanları şimdiye kadar hâlâ gözlemlemedin mi? Onların zavallı ruhları, gözlerini çevirdikleri nesnelere ne kadar keskin bakar; çünkü görme güçleri fena değildir, ama sadece kötülüğe hizmet etmeye mecburdur (bakışları) o kadar;
    bu nedenle de ne kadar keskin görüşlüyseler o kadar büyük felakete yol açarlar. Öyle değil mi?”

    “Kesinlikle!”

    “Dolayısıyla böyle bir karakterin (yaradılışın) bu düşünme organı çocukluktan itibaren korunmaya alınıp değişen varlıkların dünyasına ait olan ve yeme içmeye ve benzer şeylere duyulan hazdan ve pisboğazlıktan ileri gelip arttıkça artan, gözün görme gücünü ise aşağıya çeken kurşun ağırlıklarından kurtarıldığında, işte bunlardan arındırılıp hakiki (doğru) olana çevrildiğinde, aynı insanların bu aynı organı o yüksek dünyayı da, şimdi aşağıdaki dünyayı gördüğü aynı keskinlikle görüp tanıyabilecektir.”

    “Çok açık.”

    “Peki devam edelim! Buraya kadar söyleyegeldiklerimizden olası hatta zorunlu bir sonuç olarak şu çıkıyor: Ne eğitimsiz olan ve hakikatten habersiz kimseler bir devleti yönetebilecek yeteneklere sahiptirler ne de hayatlarının sonuna kadar eğitim öğrenim görmelerine fırsat tanınanlar; birinciler, ne özel hayatlarında ne de devlet hayatında bütün eylemlerinde kendilerini yönlendirecek sağlam, belli bir hedefe sahip
    olmadıkları; ötekiler ise, yaşarken bahtiyarların adasına (bitki gibi) dikilmiş oldukları inancıyla ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmadıkları, pratik hayatla hiç temas etmedikleri için.”

    “Doğru!”

    “Devlet kurucusu olarak görevimiz, yaradılıştan gelen en iyi verilere sahip olanları, daha önce en yüce bilim olarak tanımladığımız bilime kendilerini adamaya zorlamaktır: İyiyi görebilmeleri ve o tırmanmayı yapmaları için; bir kez yukarıya ulaştılar mı, orada yeterince yaşadıktan sonra, onlara artık bugün olduğu gibi müsaade edilen şeyleri müsaade etmememiz gerekecektir.”

    “Yani?”

    “Orada kalmalarını önlemeli ve aşağıya tutsakların yanına dönmek ve onların önemli ve önemsiz çabalarına ve onurlu eylemlerine katılmak istememelerine göz yummamalıyız!”

    “Ama bunu yapmakla onlara haksızlık etmiş ve onları, daha iyi bir hayat sürebileceklerken (aşağıya çekip) daha sınırlı, dar bir hayat yaşamaya zorlamış oluruz.”

    “Dostum,” diye konuştum, “yasanın devleti sadece tek bir
    zümrenin kendini özellikle iyi hissedip etmemesini umursamadığını; (bu düzenin) yurttaşları ikna ve zorlama yoluyla birbirleri ile uyum içine sokup devletin her bir yurttaşının ortaya koyabileceği yarardan, herkesin faydalanmasını sağlayarak bu kendini iyi hissetme durumunu bütün bir devlet düzleminde
    gerçekleştirmeyi hedef aldığını ve devletin içinde, istedikleri gibi kendi iradeleri doğrultusunda yaşasınlar diye değil de devletin bekası için kullanmak üzere bu türden erkekler oluşturduğunu
    (yarattığını) unuttun gene.”

    “Doğru, bunu unuttum,” dedi Glaukon.

    “Öyleyse şunu bir düşün sevgili Glaukon: Başkalarının dertleriyle uğraşmaya ve onlara yardımcı olup bakmaya zorladığımızda (onları aşağıya yolladığımızda) filozoflarımıza haksızlık etmiyor,
    tamamen adil davranmış oluyoruz. (Bunu yaparken) onlara şunu söyleyebiliriz: Başka devletlerdeki filozoflar haklı olarak devletin dertlerini paylaşmıyorlar çünkü onlar kendi güçleriyle filozof oluyorlar, hatta devlet düzeninin iradesine rağmen yapıyorlar bunu. Kendi gücüyle yetişip büyüyor, beslenmesini kimseye
    borçlu olmadan yapıyor. Yani kimseye bir diyet ödemek zorunda değil. Sizleri ise hem sizin hem de devletin uğruna, bir arı kovanı içinde olduğu gibi arılar ve kraliçe arılar olarak meydana getirdik, sizleri başkalarından daha iyi ve kusursuz eğitip yetiştirdik ve her iki yaşama tarzına da (hem aşağıya hem yukarıya) ayak uydurma yeteneği kazandırdık. Öyleyse herkes sırası geldikçe aşağıya inip başkalarıyla ortak hayata katılmalı ve gözlerini karanlığa alıştırmalıdır. Bir kez bu noktaya ulaştınız mı, güzelin, adil olanın ve iyinin içinde doğruyu, hakikati görmüş olduğunuz için, ötekilerden çok daha iyi göreceksiniz ve bütün görüntülerin türünü, tarzını ve kökenini kavrayacaksınız. Böylelikle bizler ve sizler, devleti şimdi olduğu gibi birbirlerine karşı gölge boksu yapanların ve sanki büyük bir değermiş gibi iktidar ve kudret uğruna birbirleriyle didişenlerin yönettikleri devlet gibi uykuda değil de uyanık durumda yöneteceğiz. Ancak gerçek şu: Egemenliği uygulamak için belirlenmiş olanlar, (yukarıda söylediklerimizi yapmaya) en az istekli (iktidar hırsı en az) olanlarsa, böyle bir devlet zorunlu olarak en iyi idare edilen ve en az kavgası, bölünmesi olan devlettir aksi şartlarda bunun tersi geçerlidir.
  • 188 syf.
    ·4 günde·8/10
    Lermontov'un Peçorin'i bir karakterin bu kadar etkin ve baskılı olması okurda mutlaka hafızalara kazınacak keskinlikte iz bırakan zamanın bir kahramanı. Peçorin'in mükemmelliyetçi tavrı, düşüncesi ve buna göre hareketleri bununla birlikte gerçekçiliği insanda hayranlık uyandıracak derecesinde kusursuz. Hem kitap için hem Peçorin için binlerce anlatım yakıştırma benzetme yapılabilir ve uzun uzun konuşulabilir çünkü Lermontov'un bu eseri dönemin çok ötesinde olduğunun en büyük kanıtıdır. Kült olmuş bir şaheser.
  • 691 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    İlk Çağ Öncesi, Birinci Çağ, İkinci Çağ, Üçüncü Çağ, Dördüncü Çağ. Bu çağlar boyunca yaşanmış birçok inanılmaz olay, muhteşem karakterler, heyecan dolu savaşlar, iyiliğin ve kötülüğün bambaşka bir boyuttaki mücadelesi ve inanılmaz bir hayal gücü. J. R. R. Tolkien. Bize fantastik edebiyatın kapılarını açan adam; bulunduğu dönemde ortaya koyduğu tarzla ilgili eleştiri oklarına hedef olsa da bunlara karşı duracak kadar cesur, hikayesinde ömrünü adadığı eşine ithafen bir karakter ortaya koyacak kadar aşk dolu... Eş, baba, dilbilimci ve görüp görebileceğiniz en mükemmel yazar. Fantastik edebiyatın babası, bizlere Orta Dünya evreninin kapılarını açan, kalemine ve zekasına ve özellikle hayal gücüne sonsuz saygı duyduğum, bize Sauron'u, Aragorn'u Gimli'yi, Fingolfin'i, Beren'i, Galadriel'i, Melkor'u ve daha sayamadığım nice olağanüstü karakteri veren; bizleri Elflerle, Hobbitlerle, Valarla, Cücelerle vb. tanıştıran; üzerinde birçok ülke, şehir, orman, dağ, nehir vb. adının bulunduğu bir Orta Dünya haritasını bize sunan Tolkien... Ve belki de onun hayal gücünü, zekasını, yazı yazma yeteneğini ortaya en iyi biçimde koyan eseri Silmarillion. Oğlu Christopher Tolkien'in babasının ölümü ardından notlarını bir araya getirerek oluşturduğu bu eser tam bir başyapıt.

    Tolkien denildiğinde akla ilk olarak Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit kitapları gelse de Silmarillion hiç kuşkusuz yazarın ortaya koyduğu eserler arasında okunmazsa olmazlardan. Neden mi? Yüzüklerin Efendisi ile Hobbit kitaplarında gördüğümüz karakterler ve olaylar Tolkien'in oluşturduğu evrenin küçük bir kısmını oluşturuyorlar. Bu evrenin tam olarak anlaşılabilmesi için Silmarillion mutlaka okunmalı. Ayrıca yine yukarıda bahsettiğim kitaplardaki karakterler ve olayların nasıl ortaya çıktığını; örneğin Elflerin nasıl yaratıldığını, Cücelerin nasıl meydana geldiğini, Sauron'un ortaya çıkışını ve seriye adını veren ve Orta Dünya'da çok önemli bir yere sahip olan Güç Yüzükleri'nin aslolarak nasıl oluşturulduğunu görmek istiyorsak Silmarillion'u kesinlikle okumalıyız. Silmarillion'da İlk Çağ Öncesi, Birinci Çağ, İkinci ve Üçüncü Çağ'larda yaşanan olaylara yer veriliyor. Yani anlayacağınız Silmarillion aslında bir Orta Dünya tarihçesi, ansiklopedisi. Kitapta Orta Dünya'yı da içine alan Arda'nın yanı dünyanın yaratılışından başlayıp birçok başlık altında birçok olay okuyor, onlarca karakterle tanışıyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim Orta Dünya ile henüz tanışmamışsanız, daha önceki olayları anlatmasına rağmen Tolkien okumaya Silmarillon ile başlamak bana göre hiç doğru değil. Eğer yazara Tolkien ile başlarsanız yazarın ölümünün ardından başka bir kişi tarafından derlenmiş bir tarih kitabı okumuş olursunuz. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit'i önce okursanız bu iki eserdeki olayları tam olarak anlamışsanız işte o zaman Silmarillion'u okuyacak kıvama gelmişsiniz demektir. Birçok kişi olayların yaşanma sırası nedeniyle Silmarillion-Hobbit-Yüzüklerin Efendisi gibi bir sıralama yapsa da ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum. Bana göre Orta Dünya okumaları en iyi şekilde Yüzüklerin Efendisi-Hobbit-Silmarillion şeklinde olacaktır. Bu şekilde okuduktan sonra tabii ki kronolojik sıralamaya bağlı olarak da okuyabilirsiniz tekrardan. Tabii yine Silmarillion okumadan önce Yüzüklerin Efendisi, Hobbit filmlerini izlemenizi de tavsiye ederim. Bu sayede burada gördüğünüz yerleri, ırkları Silmarillion'u okurken gözünüzde çok daha rahat canlandırabilirsiniz. Anlayacağınız ben Silmarillion'un pat diye değil de hazırlık yaparak okunması gerektiğini düşünmekteyim.

    Silmarillion'da yaşanan olayların pek çoğunu ben Orta Dünya ile ilgili makaleler okurken öğrenmiş olsam da, yani Silmarillion'da yaşanan olaylara aşina olmama rağmen bu durum kitabı okurken duyduğum heyecanı bir gram dahi eksiltmedi. Aksine bu durum benim için çok daha iyi oldu. Tanıdığım, bildiğim karakterlerle ilgili olayları okumak çok güzeldi. Tolkien'in inanılmaz güzel bir üslubu var ve kitabı okurken buna saygı duymamak elimde değildi. Duyguların yansıtılışı, yazılan onlarca mükemmel kişileştirme ve benzetme, harika betimlemeler... Silmarillion o kadar epik ve de o kadar duygusal bir kitap ki, o kadar fantastik ve de o kadar gerçekçi... Yaklaşık yedi yüz sayfa olan bu kitap beni bir tek sayfasında dahi sıkmadı; aksine her sayfadan, her paragraftan, her cümleden ve her kelimeden çok fazla zevk aldım. Okuduğum her sayfayla Tolkien'e olan saygım da biraz daha arttı ve her sayfada bu yazarla ve Orta Dünya'yla tanışmış olduğum için ne kadar şanslı olduğumu hissettim. İnce ince işlenmiş cümlelerin
    damağımda bıraktığı o tadı anlatabilmemin mümkün olmadığını düşünüyorum. Sadece tanışın bu evrenle, mutlaka tanışın Tolkien'le. Bir adamın kendince diller meydana getirmesi, bir evrenin tarihini bu denli kusursuzca ve mantık çerçevesine oturtmuş olarak yazıya döküp bizlere sunması hayran olunası. Bunun için Tolkien'e minnettarım.

    Son olarak benim için yaşamış, yaşayacak hiçbir yazar Tolkien'in yerini alamayacak; Tolkien benim için en fazla saygı duyulması gereken yazar ve bana göre dünya üzerinde yaşamış en iyi yazar. Silmarillion ise bu yazarın ortaya koyduğu kusursuz bir eser. Belki de hayatımda şu ana kadar okuduğum en iyi kitap. Yeri kitaplığımda her zaman çok çok farklı olacak ve daima açıp bakacağım bir kitap Silmarillion. Orta Dünya'nın İkinci Çağ'ının anlatılacağı dizi de 2020'de bizlerle buluşacağına göre bu evrenle ilgili okunacak, izlenecek, araştırılacak daha çok şey var. Ne mutlu bana!
  • 116 syf.
    ·2 günde·10/10
    Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde

    Hasan Ali Toptaş ile İtalyan Kültür Merkezi'nde bir söyleşide tanışma ve onu dinleme fırsatı buldum. Heba kitabı İtalyanca'ya çevrilmiş ve bunun sonrasında bir buluşma düzenleme fikri ile bir araya gelmişler. Söyleşide kitabını çeviren çevirmen ile birlikte bulunuyordu. Şimdi yazdıklarım da aslında bir kitap incelemesinden çok bir yazara karşı olan izlenimim olacak. Yazarı sevenlere belki bilmedikleri birkaç bilgi aktarabilme ümidiyle yazıyorum.

    O zaman şöyle başlayayım,

    Hasan Ali Toptaş, okumalarıma kattığım bundan sonra da birçok kitabını okumak istediğim bir yazar. Kuşlar Yasına Gider romanı ile duymuştum onu. Ben yalnızca ismi bile insanda bir his uyandıran kitaplara çok ilgi duyuyorum. Çünkü yalnızca ismiyle bile hikayesine dair şeyler canlanıyor insanda. Bu nedenle ilk hedefim o kitabını okumaktı. İmza gününe giderken hem Kuşlar Yasına Gider hem de Yalnızlıklar kitabını aldım. Yalnızlıklar da sık sık alıntılarına rastlayıp bende merak uyandıran bir kitap olmuştu. Söyleşiden önce Yalnızlıklar kitabının neredeyse yarısını okuyarak yazar hakkında en azından üslubu yönünden biraz da olsa fikre sahip oldum.

    Türkler arasında da ona Kafka yakıştırması yapılıyor mu bilmiyorum ama çevirisi yapılan diğer ülkelerde kendisine "Türk Kafka'sı deniliyormuş. Ancak yazar bundan pek hoşlanmıyor. Benim de çok katıldığım bir şekilde şöyle söyledi: Bir şeyleri bir şeyler üzerinden tanımlamak zorunda değiliz, ki bir de bu kişi yazarsa. Dünya bile Kafka'yı 41 yıl taşıyabildi diyor. Galiba bu ismin yükünü yüklenmek istemiyor. Ki zaten her insan kendine özgüdür ben de böyle yakıştırmaları, bir şeyi benzetme yapmadan anlatamayışı doğru ve sağlıklı bulmuyorum. Kendisi de artık Kafka için halamın oğlu ya da dayımın oğlu diyormuş. Böylelikle bu yakıştırmayı yapanları eleştiriyor denilebilir bence.

    Sonrasında yalnızlık teması üzerine yazmış olsa da bunun -yalnızlık temasının-da üzerine yapışmasını pek istemiyor. Özgürlük alanının kısıtlanmasından ve kalıplara sokulmaktan hoşlanmıyor anladığım kadarıyla.

    Yine üzerine kalmış bir diğer konu bir haciz işlemi sırasında televizyon izleyen çocuğu görüp televizyonu haczetmeye gönlünün elvermediği ve meslekten istifa ettiği hikayesi ya da masalı mı denilmeli bilmiyorum. Ya kişi de bir hata olmuş ya da onu çok seven birileri böyle dokunaklı bir hikaye yazmış. Ancak kendisi bunu da düzeltmek istiyor. Böyle bir olay yaşanmamış ve yazar işinden emekli olarak ayrılmış. Aslında daha sonra yayınlanan bir söyleşi kitabında bu durumdan bahsetse de fazla kişiye ulaşamamış ya da bu bilgi ısrarla paylaşılmaya devam edilmiş.

    Kendisi mesleğiyle ilgili, bürokrasi ile ilgili bir yazı yazmak istemediğini, okumak da istemediğini söyledi. Emekli olmak için gün saydım bir daha o günlere dönmek istemem diyor.

    Çocukluktan kalma bir alışkanlıkla yazılarını yere uzanarak yazıyormuş. Dolma kalem kullanıyormuş ve duyguların ancak kalemle kağıda aktarabileceğini düşünüyormuş şimdiye kadar. Ama son kitabını klavye ile yazmış böyle de olabiliyormuş diyor.

    İlham aldığım bir şey yok ama her şey ilham kaynağı olabilir diyor mesela bir sokak tabelası bile. Kendi yaşamının, birikiminin onu yazmaya yönlerdiğini söylüyor.

    Ben hep bir yazarın nasıl yazdığı konusu üzerine düşünürdüm. Yazarken plan yapıyorlar mı yoksa yalnızca ellerine kalem kağıt alıp mı yazıyorlar diye merak ederdim. Bu sorunun cevabı birçok yazara ve yazdığı türe göre değişebilecektir. Ben ise ideal olanı kalem kağıt alıp içten gelenlerin kağıda dökülmesi şeklinde görürdüm. Plansız, programsız ve bunun yanında kusursuz bir yazının çıkması bana yazarın yetkinliğini çağrıştırırdı. Bu açıdan bakınca Hasan Ali Toptaş da kitaplarını bir plan dahilinde yazmadığını söyledi. Yalnızca Kuşlar Yasına Gider kitabını bu şekilde yazmış. Onun dışında yazdıklarında hikaye kafasında oluşmaya başlayınca yazıya döküyormuş bütün o kafasındakileri.

    Her yazar okunmak, anlaşılmak ister diye düşünüyorum. Ancak Toptaş'ın büyük kitlelere ulaşmak, popüler olmak gibi bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Kendisi sadece içinden gelenleri yazıyor. Çok mütevazı, çok içten bir tavrı var. Yazmak istediği için yazıyor. Bu da bence eserlerini daha değerli kılıyor.

    Yalnızlıklar kitabına gelince defalarca okunulası bir kitap. Çok farklı bağdaştırmalar yapmış, alışılmışın dışındaki bu bağdaştırmalar hızlı hızlı okuyup geçmenizi engelliyor. Düşünerek, hissederek okunduğunda anlatım yoğunlaşıyor ve bu derin anlam çok güzel yerlere götürüyor insanı.

    Yalnızlığı şekilden şekile sokan yazara kısa bir yalnızlık tanımlaması yapılması istendiğinde bunun mümkün olmadığını söylüyor ve kitabının sonuna atıfta bulunuyor.

    "Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde" diyor.