• 216 syf.
    Gelelim hikayemizin anlatımına

    25 Kasım 2001’de,yani bundan 19 yıl önce,evet,19 yıl, Murat Yetkin,Radikal’deki köşesinde “Çiçero Türk casusu muydu?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Nitekim,Murat’ın casusluk hikayelerine merak sardığı sonradan belgelere dayanan iki muhteşem casusluk romanı yazmasından belli. Kendisine bunu hatırlattım, “Çiçero’nun asıl öyküsü ikinci kitapta” dedi. Henüz okuyamadım,ama haberiniz olsun. Öyküye dönersek, Murat Yetkin o yazısında aslında öyküye kaynak oluşturacak bir biçimde Arnavut kökenli İlyas Bazna’nın Ankara’da Alman ve İngiliz Sefaretleri’nde çalıştığını ve casusluk yaptığını anlatıyor. İngilizlerden aldığı bilgileri Almanlara satan Bazna için önemli bir soru soruyor, “Bazna Türk casusu muydu,MİT elemanı mıydı?” Bu sorunun yanıtını kitabın tadını kaçırmamak adına vermeyeceğim. Sonuç olarak bir casusluk senaryosu ve yüksek gerilimde geçiyor,öykünün tamamını anlatırsam nasıl okuyacaksınız,heleki katil kim söylersem? Ama şu kadarını söyleyebilirim : II. Dünya Savaşı bütün dünyada yakıp yıkarak devam ederken savaşın dışında kalma çabası içindeki Ankara’da da casuslar savaşı sürmekte,her yerde ajan kaynamakta,İngiltere ve Almanya,Türkiye’yi kendi yanlarında yer alması için ikna etmeye çalışmaktadır.

    Elyesa Bazna’nın Arnavutluk’daki çocukluğuyla başlayan hikaye,daha ilk sayfalardan savaşın ne kadar korkunç olduğunu hatırlatıyor bize : çoluk çocuk,hayvan demeden vahşice katledilen bir kasaba halkının cesetleri yerlerde yatarken çeteciler avlarının tadını çıkarmakta ve içip içip hareket eden her şeye silah sıkmaktadır. Bazna,saklandıkları bodrumda sağ kalmıştır ama aklı meydanda kalan down sendromlu kardeşi Ali’dedir. Onu aramaya çıkar,canlı bulur ama kurtaramaz. Daha sonra rastlayacağımız engelli çocuk hikayesine buradan bağlantı verelim. Almanlar Ari bir ırk yaratmak çılgınlığı içinde engelli ve down senromlu Alman çocukları da toplayıp gaz odalarında öldürmektedir. Alman Sefaretinde Büyükelçinin sekreteri olarak çalışan güzel Alman kadınının en büyük zaafı ise budur,down sendromlu çocuğu...

    II. Dünya Savaşı hudutlarımız dışındadır ama Almanlar ve İngilizler Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için komplolar hazırlamaktadır. İnönü hükümeti ise bu komplolara karşı komployla cevap verir ve ülkeyi kan gölüne dönmekten kurtarır. Türkiye,o dönem belki ekonomik olarak çok sıkıntı çeker ama II. Dünya Savaşı cehenneminden de uzak durabilir. Ne yazık ki günümüz politikacıları İsmet İnönü’nün askeri dehasını anlamadıkları gibi,siyasi dehasını da anlamayacak ve onu suçlamak ve aşağılamak için ellerinden geleni yapacaklardır.

    Elyesa Bazna hakkında bilinmeyenler ;

    1904, Priştine doğumlu İlyas Bazna, 1918 yılında Sırplar'ın Priştine işgali sonrasında anne ve babasıyla İstanbul'a göç etti.
    Askerlik hizmetinin bir bölümünü Çankaya Köşkü'nde Atatürk'ün yanında yapan Bazna, terhis olduktan sonra ticarete atılsa da başarılı olamadı.

    MEKTUPLARI OKURKEN YAKALANDI

    2. Dünya Savaşı yıllarında Ankara'da ilk olarak Yugoslavya Krallığı'nın büyükelçisinin, daha sonra da Almanya büyükelçilik müsteşarının uşaklığını yaptı. Almanya büyükelçiliğinde çalışırken müsteşarın mektuplarını okurken yakalanması işinden olmasına neden oldu. Ve tarihler Eylül 1943'ü gösterdiğinde de Britanya'nın Ankara büyükelçisi Hugge Knatchbull-Hugessen'in uşaklığını yapmak üzere Britanya elçiliğine giriş yaptı. Güzel sesi ve operaya olan tutkusu nedeniyle kısa sürede büyükelçi ile yakınlaşan Bazna, elçilik banyosunda bir yandan büyükelçinin sırtını ovarken, bir yandan da elçiye opera aryaları söyleyecek derecede yakınlaştı.


    ...HERKES ONU APTAL SANDI AMA...

    Britanya büyükelçisi ve istihbarat üyelerine göre Bazna aptal, saf ve İngilizce bilmeyen kendi halinde bir uşaktı.
    Bazna ise içten içe babasının ölümünden dolayı İngilizler'i suçluyor ve para hırsı gözlerini iyice bürüyordu. Bu düşünceler altında İngilizler'in önemli bilgi ve belgelerini Almanlar'a satma kararı aldı. Kafasındaki planı uygulamak içinse 26 Ekim 1943 tarihinde Alman istihbaratının önemli adamlarından olan Ludwig Moyzisch'le iletişime geçti. Belge başına 20.000 Sterlin verildiği takdirde casusluk yapabileceği teklifinde bulundu. Berlin'e onaya gönderilen casusluk faaliyeti için 29 Ekim 1943 tarihinde onay geldi. Ve Bazna artık işine odaklanabilirdi. Duş yaparken dahi kasa anahtarını boynunda taşıyan İngiliz elçisinden anahtarın kopyasını almak zor olacaktı. Fakat Almanlar özel bir teknikle bu sorunu da halletti. Balmumundan yapılmış özel bir ağda sayesinde, elçi duş alırken sırtını ovalayan Bazna kasa anahtarının ölçüsünü balmumuyla kopyalamayı başardı. Ve elçi her duşa girdiğinde kasadaki belgelerin fotoğraflarını çekmeye başladı.


    EŞİ BENZERİ OLMAYAN BELGELER

    Alman büyükelçi Franz Von Papen ve Bazna arasındaki ilk alışveriş görüşmesi büyükelçilik binasının bahçesinde gerçekleşti.
    İlk görüşme olmasına rağmen Papen ve Bazna açısından çok verimli geçen görüşmede, Bazna 20.000 sterlin kazanırken, Papen kelimenin tek anlamıyla muhteşem belgeler elde etmişti. Artık Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği'ne gönderilen askeri yardımlar, Ege'de Türkiye topraklarının da kullanıldığı İngiliz askeri operasyonları ve Britanya'nın Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için yaptığı tüm baskılar Almanya büyükelçisinin elindeydi. Fakat alınan bu bilgiler bile güvenilmez bir kişiliğe sahip olan Bazna'ya, Almanlar'ın tam anlamıyla güvenmesini sağlayamadı. Fotoğrafta görülen Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Bazna'nın ikili oynayan bir İngiliz ajanı olduğunu düşünmekteydi. Normandiya Çıkarması'nın planı da dahil olmak üzere birçok belge ulaştıran Bazna, Hitler'in de güvenini kazanamamıştı. 1943 yılında Bazna'nın ulaştırdığı bilgilerle dolu olan konferans salonunda konuşan Hitler, 'Müttefik kuvvetler batıdan değil, Balkanlar'dan ya da Norveç tarafından saldırıya geçecek' diyordu.

    EĞER BAZNA'YA İNANSALARDI...

    Öyle ki, Ocak 1944'te müttefik kuvvetler tarafından Sofya'nın bombardımana tutulacağını söyleyen Bazna'ya inanmayan Almanlar, büyük bir hezimete uğramış ve ciddi kayıplar vermişti.
    Bazna'nın sözleri ciddiye alınsaydı Almanya bu kadar büyük kayıp vermeyecek, hatta müttefik kuvvetleri püskürtme şansını yakalayabilecekti. Artık Bazna güvenilir bir Alman ajanıydı.
    2. Dünya Savaşı boyunca Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Menemencioğlu'nun politikası ise savaşa katılmama yönündeydi.
    Fakat müttefik kuvvetlerin yanı sıra, Almanya da Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için baskılarda bulunuyordu. Bazna'nın uçurduğu bilgilere göre Türkiye müttefik kuvvetlere yardım ediyordu. Bu belgelerde Türkiye'nin müttefik kuvvetler yanında savaşa katılması için gerçekleştirilen Kahire ve Tahran Konferansı'nın içeriği, hem de sonuçları bulunmaktaydı. Müttefik kuvvetlerin Türkiye üzerinde gerçekleştirdiği baskılar, Britanya askerlerinin Ege'de gerçekleştirdiği operasyonlar ve Türkiye üzerinden Sovyetler'e ulaştırılan silahlar artık güvenilir bir ajan olan Bazna tarafından iletildiği için tamamen gerçekti. Ulaştırılan belgelerin gerçekliği konusunda akıllarında en ufak bir şüphe kalmayan Almanlar, Türkiye'ye sert bir nota vererek öfkesini dile getirdi. Verilen bu nota müttefik kuvvetlerde derin bir sessizliğe sebep olmuştu. ABD, Sovyet ve hatta İngiliz istihbaratı bile İngiliz elçiliğinde sızıntı olduğunu düşünüyordu.

    Çemberin gittikçe daraldığını düşünen Bazna, Alman elçiliğinde sekreterlik görevi yapan Lena Kapp'ın Amerikan ajanı çıkmasıyla iyice gerilmişti. Alman elçiliğinde Cicero diye bilinen Bazna için Kapp şunları söylemişti; 'İngiliz elçiliğinde Cicero diye birisi var, bizim elçiliği aradığı an büyük hareketlilik başlıyor ve düşük rütbeliler odadan çıkarılıyor.'


    KAÇIŞ ZAMANI

    Kendisi için yaklaşan büyük tehlikenin farkına varan ve Almanlar tarafından uyarılan Bazna, nam-ı diğer Cicero, casusluk faaliyetinden kazandığı 300.000 Sterlinlik servetini de alıp Arjantin'e kaçtı. Kaçışından sonra Cicero'nun İlyas Bazna olduğunu anlayan İngilizler büyük şok içindeydi. Hatta İngiliz büyükelçi Hugesson 'O ajan olamaz, bir kere çok aptal, ikincisi bir kelime dahi İngilizce bilmiyor' diyerek Bazna'yı savunuyordu.


    SAHTE PARA ŞOKU

    Arjantin'de büyük servetiyle lüks bir hayat yaşayacağını düşünen Cicero burada büyük bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalmıştı. Almanlar'ın kendisine ödediği 300.000 sterlinin tamamı sahteydi.
    Almanlar savaş boyunca İngiliz ekonomisini çökertmek amacıyla bastıkları sahte sterlinleri Bazna'ya yaptıkları karşılığında vermişti.


    Sahte sterlinler için ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan Bazna, savaş sonrasında Almanya'yı mahkemeye verdi ve küçük bir miktar tazminat almayı başardı. Fakat aldığı tazminat yaptıkları karşılığında 'çerez parası' diye nitelendirilebilecek boyuttaydı. Çok istediği ve uğruna ölümü göze aldığı parayı ise 'Ben Cicero'yum' adıyla yazdığı kitaptan kazanabildi.

    İyi Okumalar Dilerim
  • 111 syf.
    ·1/10
    Sen ne yaşadın da neyin varoluş sancısını çekiyorsun?

    Ferit Edgü sevdiğim ve edebiyatçıların mektuplarına özellikle bayıldığım için okumak istedim bu kitabı.
    Tezer Özlü'nün daha önce iki kitabını okumuş fazlasıyla kasıntı, yavan, içi boş çokça da çalıntı bulmuştum.

    Mektupları okuyorum, kimsenin ahlak anlayışını sorgulayacak değilim, yaşadığı hayatı ne için yaşadığını bilmezliğinin saçma bir savruluşu içinde abuk sabuk konuşmaları var. Kime yürüdüğünü kimi istediğini anlamadım. Daldan dala atlıyor, herkese yürüyor, herkesi deniyor kimseyi de beğenmiyor.

    Tabi benim derdim edebi sohbetler.
    Koca kontenjanından isviçre'ye gitmiş bacım, ülkesinden kopuk olmakla kalmıyor, ülkeyi anlatan yazarları köylülükle aşağılıyor hatta kitap yazacaklarına tarla sürmelerini salık veriyor.
    Sen kimsin ya?
    " Berlin'deki toplantı tam bir felaketti. Bir yanda cahil Türkologlar, bir yanda göçmen yazarlar, bir yanda köylü yazarlar, tarla süreceklerine yazan daha doğrusu yazamayan adamlar. "

    Şu cümlelerin kime gittiği apaçık belli de, insan bir önce kendine mi baksa acaba.
    Mavi akım gibi edebiyat akımı oluşturacakmış, pardon bacım hangi nitelikle ya da kimden çalarak, Pavese? Kafka?

    Köylü edebiyatını beğenmiyor sayın burjuvam, kimi işaret ettiği de ilerleyen sayfalarda belli oluyor.

    "Burda bir çerçeve içinde yazar fotoğraflarım var. Ne yazık ki Demir'in İstiklal Caddesi'nde kalabalık içinde yürüyen fotoğrafında Yaşar Kemal de var."

    Sana ne yazık ki...

    Kimseyi sosyal statüsünden dolayı eleştiriyor ya da sanatçıların acıdan beslenmeleri gerektiğine de inanıyor değilim fakat ülkenin Aziz Nesin'in de dediği gibi ciddi bir 'Aydın' sorunu var, ülkesinin siyasi,ekonomik, toplumsal problemlerinden uzak ama fikir beyan etmede en önde. Bence tam olarak işaret ettiği, bu ne olduğunu bilmeyen, şımarık, içi boş, entelektüeller(!).

    Allam Robert Walser övüyor.
    Şayet canım Walser'ı ilk kez bu kitapta öğrenseydim asla okumazdım bu kadına uyuzluktan, bir de dip not yazıp kendi ruhuna uygun yazar buldu diye güzelleme yapıyorlar, bu ne özgüven yiğidim.

    Okurken bu kadar sinirlendiğim az sayıda kitaptan biri bu. Bazı yazarları keşke hiç tanımasak ya. Hasbel kader edebiyat ortamına girmiş, kitap okuyan herkesin kendisini ulvi şahsiyet ilan ettiği ortamlar hala var, hatta günümüzde çoğalarak gidiyor. Bari bu özel şımarıklığınızı bize yaymasanız be.

    Yine ulvi fikirlerini ürettiği bir gün çok sevdiğini söylediği arkadaşı Ferit Edgü hasta olduğunu anlattığında ona doktora gitmemesini, sigarayı alkolü bırakmamasını öneriyor. Sebebini de çok zeki ve entelektüel oldukları için doktorların kendilerini anlamadıklarına bağlıyor.
    Pes

    Velhasıl ben de Tezer Özlü'nün canı sıkılan, bu yüzden vakti boşa gitmesin diye bir şeyler karalayan bir burjuva olduğunu, edebiyatçıların ortamında olduğu için kendisini de bir yazar saydığını düşünüyorum. Tezer Özlü'nün yaptığı şey edebiyat değil, sıradan duygu kusmaları iç dökmeleri, içi boş varoluşsal sancılar. Beckett'e bile laf ediyor. He bebeyim, en çok sen biliyorsun.

    Yok depresifmiş, yok varoluş sancısı çekiyormuş yok intihara meyilliymiş.
    İntihar etmek isteyen eder valla, yalandan ölüm edebiyatı yapmış yıllarca kimseyi kandırmasın, çakma depresif, yazarak çalmanın ötesinde yaşayarak çalmış Pavese'yi, Kafka'yı, Slyvia Plath'i...
  • 344 syf.
    ·31 günde·Beğendi
    Ülkemizin okuyucu profiline bakınca, genel olarak güncel ve popüler yazarlara rağbet gösteren, bu esnada geçmişte yaşamış ve hakettiği değeri zamanında asla görmemiş, muhteşem edebiyat dehalarını hep gözardı eden bir kitle ile karşılaşıyoruz. Ne yalan söyleyeyim Sevgili Osman Balcıgil'in "İpek Sabahlık" eserini okuyana kadar ben de bihaberdim Suat Derviş'ten. Bu kitap ile içimde pekişen Suat Derviş merakımı, kendi kaleminden dökülenler ile bir nebze de olsa gidermek istedim.

    Anılar Paramparça adlı bu kitap, unutulmaya yüz tutmuş tefrikalar arasında Rasih Nuri İleri' nin kurtardığı anı metinlerinden derlenerek hazırlanmış. 1969 yılında dönemin TKP genel sekreteri ve M. Kemal Atatürk'ün kuzeni olan 27 yıllık hayat arkadaşı Reşat Fuat Baraner'in ve yine aynı yıl kız kardeşi Hamiyet'in vefatı ile derinden sarsılan Suat Derviş, diyabet nedeniyle görme yetisini kaybetmeye başladığı zamanlar anılarını yazmaya karar verir. Birkaç kez bu konuda teşebbüste bulunur ancak bebeklik dönemini aşıp, bu anıları kitaplaştırmayı bir türlü başaramaz.

    Çamlıca'da görkemli bir köşkte, bir 10 Ağustos'u 11 Ağustos'a bağlayan fırtınalı, bol şimşekli bir gecede dünyaya gelmişti Hatice Saadet... Ailesi erkek çocuk beklediği ve istediği için Suat ismini uygun görmüş ancak bir kız çocuğuna, bir erkek ismi verilmeyeceği gerekçesi ile nüfusa bu isimle kaydolamamıştı Suat Derviş...

    Bu eserle öğrendim ki, Türkiyede feminizm anlamında çalışmalar yapan ilk kadınlardan sayılan, döneminin muhafazakar ortamına rağmen, korkmadan cesurca bağıran , yazan ve faşizme karşı tavrını her zaman net bir şekilde ortaya koyan "Kıpkızıl Komünist" lakaplı, efsanevi bir karaktermiş kendisi..

    Bakınız, komşuları, aile dostları ve çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet, muhteşem dizelerinde nasıl anlatmış Suat Derviş'i:

    " Ağlasada gizliyor gözlerinin yaşını;
    Bir kere eğemedim bu kadının başını.
    Kaç kere sürükledi gururumu ölüme,
    Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme... "

    Türk tarihi adına birçok ilkler gerçekleştirmiş Suat Derviş. Mesela 1936 yılında, Son Posta gazetesi adına Montrö Sözleşmesi görüşmelerini izlemek için yurtdışına çıkmış olan ilk kadın gazetecimizdir kendisi. Fransa'da yayınlanan ilk Türk romanı da Suat Derviş'i aittir: Ankara Mahpusu...
    Ayrıca, Yeni Edebiyat Dergisini de kurarak Kemal Tahir, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali ve Atilla İlhan gibi birçok kalender ismi tek çatı altında toplamıştır.

    Suat Derviş, Antinazizim içerikli yazılarından dolayı gözaltına alınmış ve sorgu sırasında bebeğini kaybetmiş, aylarca tutuklu kalmıştır. Tutukluluk süreci sonunda yurtdışına gitmiş,yurduna dönene kadar edebi hayatına orada devam etmiştir.

    Anılar Paramparça adlı bu eserdeki alt başlıklar ise şöyle :

    1.Hayatımı Anlatıyorum :Çocukluğum, meslek hayatım, çektiklerim.
    2. Berlin'de 3 sene kalemi ile geçinen bir Türk kadını
    3.Montrö Mektupları
    4.İstanbul, Moskova ve Tahran'da hayat izlenimleri
    5.Röportajlar
    6.Yeğeni Bülent Dervişoğlu'nun kaleminden, Suat Derviş'in babası Prof. İsmail Derviş, abisi Ruhi Dervişoğlu ve dedesi Mehmet Emin Derviş Paşa etrafında bir aile tarihçesi.

    İstanbul'un Moda semtinde yetişmiş, saray aristokrasisine tabii, iyi eğitim görmüş bir kadının , zenginlik ve ihtişam içinde başlayan hayatının nasıl yokluğa sürüklendiğinin hikayesi... Bu eserle salt yazarın hayatını değil, yaşamış olduğu dönemin ve coğrafyanın özelliklerini, Cumhuriyetimizin doğuşu ve arka planını da öğreniyoruz.

    Gerçekten çok severek ve etkilenerek okuduğum bu kitabı tüm arkadaşlarımın okuması gerektiğini ısrarla belirtir ve herkese şiddetle tavsiye ederim.
    Bence edebiyat kesinlikle acılardan beslenen bir olgu ve bu acıları yaşayanlar edebiyatın hasını yapmışlar. Bizlere düşen de sadece kıymet bilmek....

    ***Servet-i Fünun dergisinin 8 Nisan 1937 tarihli 2120/435 sayısında yayınlanan bir röportajdan:

    "-Bizde yerli edebiyat var mıdır? Yarın da yaşayacak olanlar kimlerdir?

    -Vardır. Refik Halit, Ömer Seyfettin'in hikayeleri, Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ı, Sabahattin Ali'nin hikayeleri , Nazım Hikmet'i Bedrettin Destanı, Nizamettin Nazif'in Aygır romanı... Bugünden yarın yaşayabilecek imzaları tayin etmek biraz müşkül olur. Bugün beğendiğim genç imzalar içinde ise Kemal Tahir vardır... "
  • 163 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Anlatıcı Ankara'da yaşayan ve kendi halinde ve kendini toplumdan dışlanmış hisseden bir tiptir. Raif Efendiy'i de girdiği bir işte tanımıştır. Raif Efendi içine kapanık, melankolik ve dış dünyaya uyum sağlayamamış, sessiz, gerekmedikçe konuşmayan ve insanlarla pek ilişkisi olmayan bir insandır. Anlatıcı onun bu halinin nedenini merak ederek Raif Efendiye sokulmaya başlar. Raif Efendi, Almanya'da bulunduğu ve Almancasıını iyi olduğu için şirketin tercüme işlerinde çalışmaktadır. Hayatı boyunca herkese boyun eğmiş, haksızlığa uğradığında karşı koyamamış, sevmediği bir kadınla evlenmiştir. İşlerini eksiksiz yerine getirdiği halde patronu tarafından sık sık azarlanan, kendi hayatına kendi yön veremeyen başkalarının istediği gibi hayatını sürdüren bir insandır. Raif Efendi hasta olduğu zaman işe gidemez . Böyle zamanlarda anlatıcı ona yardım ettiğinden ev halkından birisi gibi olmuş, eşi ve kızları dahil ona daha yakın biri olmuştur. Bir gün Raif Efendi çok hasta olmuş, hastalık ilerlemiş genç yaşında ölüm döşeğine düşmüştür. Bu sırada anlatıcı Raif Efendinin not defterine ulaşır. Bundan sonra da hikayeyi Raif Efendinin yazdıklarından öğrenmeye başlarız.

    Raif Efendi, Havran'da doğup büyümüş, 20'li yaşlarında babasının isteğiyle gittiği Berlin'de, sabun imalathanelerinde işin inceliklerini öğrenip, babasının sabun imalathanelerindeki işleri geliştirecektir. Berlin'de gündüzleri şehri gezmekte , akşamlara da sabaha kadar kitap okumaktadır. Bir süre bir fabrikada işe girer. Bir hafta sonu gittiği bir resim galerisinde Kürk Mantolu Madonna adlı tabloya adeta vurulur. Bir sanatçının otoportresi olan bu resme platonik olarak aşık olur. Bu tablo onda önceden hiç hissetmediği duygular uyandırmıştır. Raif Efendi bu portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna delle Arpie" isimli tablodaki Madonna'nın portresine benzediğini düşünmüştür. Artık fırsat buldukça bu tabloyu görmeye gitmekte fakat başka gözlerin onu takip ettiğini farketmemektedir. Bu tabloyu seyretme seansınlarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder'dir. Maria, Raif'in bu tabloya olan hayranlığının farkındadır. Raif ise başta onun kendisiyle alay eden biri olduğunu düşünür. Tablonun sahibi ile konuştuğunu öğrenince ise dünyası bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değişir. Utangaç ve bu yaşına kadar hiçbir insana açılamamış olan Raif Bey, Madonnası ile tanışmıştır. Bu kadının adı Maria Puder'dir. Küçük yaşta babasız kalmış ve annesi ile birlikte yaşamakta, hiçbir erkeğe güvenmemiş, dost olarak dahi sevememiş bir kadındır. Maria Puder, Kürk Mantolu Madonna tablosunda kendini resmetmiştir. Geceleri Atlantik adlı kabarede şarkıcılık yapan, hafif erkeksi ama çekici bir kadındır. Erkeklerden nefret etmesine rağmen gün geçtikçe Raif Efendiye ısınmaya başlamıştır.

    Maria, bir erkek gibi özgür yetiştiğini, canı ne isterse onu yaptığını anlatır. Raif'i de çok sesiz ve narin bulduğunu söylemiştir. Raif Maria'yı çok sevmekte, fakat Maria'nın kendisine olan hislerinden emin olamamaktadır. İkisi de rüya gibi günler geçirirmektedirler. Ama bir gün Maria hastalanıp hastaneye kaldırıldığında kendisiyle ilgilenebilecek bir tek Raif Efendi'nin olduğunu fark etmiştir. Raif Efendi gece hastaneye alınmamasına rağmen sabaha kadar dışarıda ve soğuktan titreyerek onu bekler. Maria Puder hastaneden çıktıktan sonra bile Raif Efendi onun yanında ayrılmamıştır. Her gün kadının evine gidip ona yardım etmektedir. Bir süre sonra kadın hislerini açıkladığı sırada Raif, babasının öldüğünü öğrenmiş ve Ankara'ya dönmek zorunda kalmıştır. Raif Efendi ayrılmadan önce onu ne kadar sevdiğini şu sözlerle belirtir kadın: "Şimdi ben gidiyorum, fakat ne zaman çağırırsan gelirim." Raif Efendi Türkiye'ye döner. Maria Puder'de annesinin yanına Prag'a gitmiştir.

    Maria ile mektuplaşmaya devam edecektir. Raif Efendi Türkiye:ye geldikten sonra Maria da annesiyle tekrar Berlin'e döner. Raif Efendi bir düzen kurmaya başlamış ve Maria'yla mektuplaşmaya devam etmektedir. Maria ise Raif Efendi:ye bir sürprizi olduğunu, ancak bunu Ankara'da söyleyeceğini yazmaktadır. Fakat bir kaç mektuptan sonra, Maria'nın mektupları kesilir. Aradan yıllar geçer ama Maria'dan bir haber gelmez. Ümitsizliğe kapılan Raif Efendi evlenir ve aile kurar.
    Raif bunu hayra yormaz ve Maria'nın kendisinden sıkıldığını, vazgeçtiğini düşünür. Raif, sevmediği bir kadınla evlenmiş, evde gördüğü muamele onun içine kapanıklığını daha da bir arttırmış ve sıkıldıkça akşamları dolşamaya başlamıştır. Maria'nın mektupların kesilmesinden on yıl sonra sokakta iki kişiyle karşılaşır. Bunlardan biri Berlin'deki pansiyonun sahibi Frau van Tiedemann'dır. Raif Efendi o adamdan Maria'nın hamile olduğunu, bunu kendisine söylemediğini ve doğum sırasında öldüğünü öğrenmiştir. Hatta o adamın yanındaki çocuk da Maria'nın ve kendisinin çocuğudur. Ancak Frau von Tiedemann kızı da alır ve trene binerek Bağdat'a doğru hareket eder.
    Yaşlanıp ölümünün yaklaştığını anladığında, bu güzel günleri kaydettiği defterinin yakılmasını genç iş arkadaşından rica eder. Genç iş arkadaşı da Raif Efendi ile ilgili bu gizemi çözmek ve onu daha yakından tanıyabilmek için defteri okur.
  • Savaştan sonraki yıllarda Ruzi ile Hayit, Almanya'da doktora yapan Mürnincan adlı bir arkadaşlarını Berlin' e göndermişti. Mümincan, Corabay'ın Berlin'de kaldığı yıllarda bir Alman ailenin yanında, evin kızıyla birlikte yaşadığını biliyordu. Berlin'de o ailenin yanına giden Mümincan, Corabay'dan bir haber alıp almadıklarını sorunca kız arkadaşı, Corabay'ın kendisine yazdığı mektupları göstermişti. Corabay yıllarca Rus askeri İstihbaratma komite ve faaliyetleri hakkında bilgi vermiş, Sovyetler'e dönmüş, fakat ajanlığı ve ihaneti yeteri kadar işe yaramamış olmalı ki,
    NKVD onu Cizzak şehrinde ikamete mecbur etmişti.
    Ruzi böylece tahminlerinin doğru çıktığını, onun Rus askeri istihbarat! tarafından yetiştitilmiş bir ajan olduğunu ve başarılı bir şekilde MTBK'ya sızdınlarak Sovyetler' e çok önemli bilgiler aktardığını öğrenmişti. Savaştan sonraki yıllarda, MTBK'nın resmi fotoğrafçısının da bir Rus ajanı olduğu ortaya çıkmıştı.
  • Canım, kendim için üzülüyorum. Sana mektuplar yazdığım zamandan vazgeçip, onu Berlin'e gelmek için kullansaydım çoktan yanında olur ve gözlerinin içine bakabilirdim. Şimdi ben burada oturmuş, mektupları aptallıklarla dolduruyorum, sanki hayat sonsuza dek sürecekmiş ve bundan bir saniye bile eksik değilmiş gibi.
    Franz Kafka
    Sayfa 128 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları