1000Kitap Logosu
104 syf.
·
1 günde
nasıl başlayacağımı bilmiyorum
kitaplarla aramızda bir duygusal bağ olduğuna ve kitapların bizlerde "hisler" yarattığına inanıyorum. işte! tam şu an, altın gözde yansımalar'ı okuduktan sonra içimde oluşan bu his
Zamanımızın Bir Kahramanı
Zamanımızın Bir Kahramanı
'nı hatırlattı bana. uzun zamandan beri beni tatmin edebilecek bir kitap okumanın hasretindeyken ve okuma alışkanlığımı tekrar kazanmaya çalışırken, bu kitap bana cansuyu oldu.. barış döneminde bir ordugah sıkıcı bir yerdir. kitap bu cümle ile başlıyor. bu ordugahta yüzbaşı ve eşi, binbaşı ve eşi, bir de onların hayatlarını gözetleyen er williams.. olaylar bu beş kişinin etrafında gelişiyor. tabii anacleto'yu da unutmamak gerek. yaşadıkları bölge büyük, içinde her şeyi bulunduran bir bölge fakat burada insanların sıkılmasına sebep olan şey ilk cümlede de dediği gibi ordugahta insanların çok boş zamanının olması, izole edilmişlik ve aşırı güvende olma duygusu.. bir kitap düşünün başından sonuna kadar sizi bir beklenti içerisinde tutsun. sürekli bir şeylerin istediğim gibi olmasını bekledim. ve kitap bana bunu son sayfasında şöyle ifade etti, “büyük ama bilinmeyen bir şok beklendiğinde, zihin içgüdüsel olarak bir an için şaşırma yetisini yitirerek kendini hazırlar. o savunmasızlık anında yarı yarıya tahmine dayanan çeşit çeşit olasılıklar öne çoklar ve felaket biçimlendiğinde bunu doğaüstü bir yoldan önceden anlamış olma duygusu oluşur. “ kitap bitene kadar ben de bir çok olasılık ve tahminler yürüttüm ama hiçbiri olmadı. aksine beni çok başka dünyalara götürdü. neden psikolojik, hem karakterlerin davranış tutumlarıyla, hem düşündükleriyle hem düşünmedikleriyle. bunları okurken siz de ruh halinden ruh haline geçiyorsunuz. yalnızlığın yoğun biçimde işlenişi ilk etapta göze çarpıyor evet ortada bir ilişki yumağı var ama bu ilişki hali sadece bir görünüşten ibaret. sanki "asıl olan yalnızlıktır diyor" yazar. kitapta ilişkilere dair detaylardan benim en sevdiğim, yüzbaşının kendini kabullenip, evli kalmakla hata ettiğini düşünmesi ve bunun için sevdiği adama karşı duygularını belli etmek için somut adımlar atması, önünden yürümesi ve her gün bir bahaneyle onu görmeye gitmesi. ''bir insanın en büyük gereksinimi seveceği birisine, dağınık duyguları için bir odak noktasına ihtiyaç duyduğu zamanlar vardır.'' fakat çözemediğim durum şu; sevdiği adam eşinin yanına gidiyor her gece gizlice ve bunu bildiği halde uzun süre sesini çıkartmıyor. kitabın sonundaysa eline silahı alıp adamı vuruyor? adamı neden vuruyor? kadını zaten sevmiyor, adama aşık ve onunla olmak istediği halde. acaba adamın da yüzbaşının karısını sevdiğini bildiği için bunu görmeye mi katlanamıyor? bu cinayetin sebebi neydi ki? . . . . . psikolojik sorunları anlattığı karakterlerle bu kadar güzel özdeşleştiren yazar az bulunur. bastırılmışlık hissini ve çıkışsızlığı en başarılı şekilde hissettiren kitaplardan. ilk okuyuşta hayran olduğum bir yazar daha bulmuş oldum. diğer eserleri hayal kırıklığı olmaz umarım. çünkü kesinlikle okuyacağım. "hakkında hiçbir bilgim olmadan son anda verilmiş kararlarla satın aldığım hiçbir kitaptan pişman olmadım" mottoma bir kitap daha eklemiş olmaktan kıvanç duyarım :) keyifli okumalar.
Altın Gözde Yansımalar
Okuyacaklarıma Ekle
...Bütün Türk ve İslâm âlemine bakın: Düşüncelerini, fikirlerini, medeniyetin emrettiği değişiklik ve ilerlemeye uydurmadıklarından ne büyük felâket ve ıstırap içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız, en nihayet son felâket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak zihniyetlerimizdeki değişmedendir. Artık duramayız; mutlaka ileri gideceğiz, çünkü mecburuz! ...
...Sonra geniş evin birçok şartları vardır. Lüks, bin metrekarede oturulan ev değil. Kastetmiş olduğumuz geniş evin şartları şöyledir: 1) Ev en az üç veya dört odadan ibâret, banyolu, ayakkabıların bulunacağı salon, bir matbah* ve iki abdesthâneli olmalıdır. 2) Dört odadan birincisi, misafir erkek, İkincisi bayan misafir, üçüncüsü, yedi yaş­dan yukarı çocuk yatak odası, dördüncüsü iki eşin yatak odası, iki yatak odasının da birbirine yakın, havadar ve nüfusa göre geniş, olmasıdır. "Binaları havaya doğru yükselt ve genişliğini Allah'tan taleb et." mealindeki hadisi şerifin mânâsında bugünki apartmanlara da işaret olunmaktadır. Fakat her zaman dediğimiz gibi lüks ve ihtiyaçdan fazla vebaldir. 3) Yatak odaları da büyük pencereli, kapılı ve evin en güzel yerinde olmalıdır. Buradaki şart havanın ceryanından korunmaktır. Soğuk zamanlarda şiddetli soğuk müstesnâ olmak üzere pencerelerinin açık bulundurulması güzeldir. Baliğ bir insan tak­riben bir saatde geometri olarak yirmi beş metreküb hacmindeki havayı kullanır. Bu takdirde pencere ve kâpıdan gelen havanın teneffüs edilmesinde sıhhat, habsedilmesinde de zarar meydana gelir. Sabahleyin gevşekliğin, uyku ağırlığının, cismânî rehâvetin oluşu havanın azalmasından dolayıdır. Çoğu zaman havasız odalar sabah namazının geçirilmesine de sebeb olur. İşte felâket burada. 4) En az iki buçuk metre, damın yüksek olmasıdır. Üç metre murabba' olmasın­da da çok faide vardır. Odanın dikdörtgen şeklinde olması murabba' olmasından daha güzeldir, denilmiştir. 5) Durulucak katın yerden daha aşağı olmaması lâzımdır. Çünkü yeraltındaki bodrumlarda oturmak rutubetden dolayı çok zararlıdır. 6) Muntazam ve çok plânlı olması lâzımdır. (Planın iyi çözülmüş olması) 7) Evin etrafı da içi gibi temiz olması, haşarat, sinek ve rutubetten, fazla ağaçtan uzak olmasıdır. Zira evin etrafında evi kapayacak şekilde yeşillik, romatizma, nezle ve bronşit hastalıklarını hatta kalb romatizmasını meydana getirir. 8) Sıcak memlekette olsa bile tabanda tahta olması veya toprak olması gerekir. 9) Evin etrafında, ihtiyaç kadar pencerelerde yeşilliğin olmasıdır. Yani çiçek­ler. Zira ağaçlar geceleyin zarar verir. Evle ağaçlar arasında biraz mesafe olmalıdır. Farabi ve bazı tabiblerin beyanına göre, ağaçların pencerelere yakın olması gecelerde romatizma yapar ve kemikleri eritir. 10) Evlerin iki tarafı da açık olmasıdır. Çünkü dar sokakların da birçok zarar­ları vardır. Kat kat binanın yapılması kıyametin alâmetlerinden sayılmış ise de, önce nakletmiş olduğumuz, "Binaları havaya doğru yükselt ve genişliğini Allah'tan taleb et." mealindeki hadise binâen mahzurlu değildir. Bilâkis ma'zurludur. 11) Enes'e ait cumba üzerindeki köşede Enes'le beraber bulunan Sabit (İbni Kays İbni Şemmas) şöyle anlatmıştır: - Enes ezanı işitti de evden aşağı indi. Ben de indim. Adımları kısa atmaya baş­ladı ve dedi ki. Ben Zeyd İbni Sâbit ile beraberdim. O Benimle bu şekilde yürüdü ve şöyle dedi: - Biliyor musun, niçin seninle böyle yürüdüm? Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem benimle bu şekilde yürüdü ve şöyle buyurdu: - "Biliyor musun, seninle niçin böyle yürüdüm?" Ben: - Allah ve O'nun Rasûlu daha iyi bilir, dedim. Buyurdu ki: "Böyle kısa adımlarla yürümemin sebebi namaza gidişte, adımlarımızın sayısı çok olsun diyedir." "Enes'e ait cumba..." ifadesinden anlaşılıyor ki, evlerin üst veya yan kısımlarında çıkıntı, balkon ve cumba gibi bölme ve ilâvelerin yapılmasında din yönünden bir engel yoktur. Hazreti Enes'in böyle bir yere sahib bulunması cevâzına delil teşkil etmek­tedir. Bıçakçı İbrahim Hakkı Efendi diyor ki: Ev aile saadetinin cilvegâhıdır. Ev küçük bir medeniyetgâhtır. Ev kadın demektir. Ev insanın iyi veya fena ilk mektebi, terakki veya tedenninin ilk ocağıdır. Milletin ıslâhı evlerin ıslâhıyla olur. Millet, evlerden çıkar. İyi ise iyi, kötü ise kötü. İyi evleri çoğaltınız. İnsan evine göre insan olur. Bir evdeki ailenin intizam hâli, intizam fikri kapısının önünden belli olur. Medeniyetin mânâsı ne kadar yüksek ise, evin mânâsı da o kadar yüksektir. Ev insanın içinde oturacağı mahaldir, fakat rahatla, huzur-u kalble...
İsmail Çetin
Sayfa 172 - *Matbah(a): Mutbah. Yemek pişirilen yer.
Enver Paşa'nın yükselişi de Balkan Savaşı'nda ivme kazandı. Osmanlı büyük güçlükle 21 Temmuz 1913'te Edirne'yi askeri harekatla Bulgarlardan geri alacaktır. Bunda Yarbay Enver Bey'in rolü büyüktür. Bu olay ona müthiş bir karizma kazandıracak, "Edirne Fatihi” denilecektir. Beş ay sonra 18 Aralık 1913'te albay,üç gün sonra 21 Aralık'ta paşa yani general, 26 Aralık'ta genelkurmay başkanı, Avrupa'da savaş çıkınca 21 Temmuz 1914'te de başkumandan vekili yani fiilen orduların başkumandanı olacaktır. Bizim tarihimizde başka bir örnek yok ama dünya tarihinde böyle roket gibi yükselen bir askeri terfi var mıdır, bilmiyorum.
ÜSTAD BEDİÜZZAMAN'IN İKİNCİ DÜNYA HARBİ ESNÂSINDA YAZDIĞI MÜHİM BİR MEKTÛB بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Şiddet-i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nev'i merhamet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet-i semâviye masûmlar hakkında bir nev'i şehâdet hükmüne geçiyor. Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken Avrupa ve Rusya'daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyân ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: O musîbet-i semâvîden, zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefât eden ve perîşan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât-ı maneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir. Onbeşten yukarı olanlar, eğer masûm ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür; belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve mâdem âhirzamanda Hazret-i İsâ'nın (A.S.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan Hazret-i İsâ'ya (A.S.) mensûb Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket onlar hakkında bir nev'i şehâdettir denebilir. Hususan ihtiyarlar ve musîbet-zedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musîbet çekiyorlar. Elbette o musîbet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elemden ve şefkatten tesellî buldum. Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perîşaniyetini ihzar eden gaddârlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet-i Rabbâniyedir. Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdâdına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esâsât-ı diniyeyi ve mukaddesât-ı semâviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhâfaza için mücâdele edenler ise, elbette o fedâkârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür; o musîbeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir. Said Nursî Tarihçe-i Hayat
224 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Evrende ne çok imkansız diye tanımladığımız hadise gerçekleşiyor değil mi? Herhangi birinin kendi başımıza geleceği ihtimaliniyse pek düşünmeyiz. Bu imkansızlıklara isim veririz; bazen bir mucize bazen de bir felaket! Hepsi bir tesadüften ibarettir oysa. Kiminin mucizesi bir başkasının felaketidir. Gökten Düşen Şeyler ise bu imkansızlıkların mümkün kılındığı hayatları kurgulayan bir kitap. “Bir insan hayatında bunu yaşamış olamaz!” diyeceğimiz türden şeyleri konu ediniyor. Küçük bir kız çocuğu olan Saara’nın anlatımıyla başlayan kitap yine onun etrafındaki karakterlerle şekilleniyor. Şimdiden söyleyeyim, küçük Saara’yı çok sevecek ve duygularını her anlatışında ona sarılmak isteyeceksiniz. Saara annesini, tıpkı kitabın kapak tasarımında resmedildiği gibi, gökten kafasına düşen bir buz bloğu yüzünden kaybeder. Annesinden öyle derin öyle içten bahseder ki onunla birlikte siz de özlem duyarsınız… Saara bizimle konuşuyor ama kendine teselli istemiyor. Sadece yaşadığı bu kadere bir açıklama arıyor. Saara’nın halası ise başka bir imkansızlığı yaşıyor: tam iki defa büyük ikramiyeyi kazanıyor! Birçoğu bunu nasıl karşılardı bilinmez ancak Annu hala bu durum karşısında iki buçuk ay boyunca uyuyor. Ve kendisi gibi imkansızlıkların farklı bir örneğini yaşayan Hamis Mackay ile tanışıyor. Ona ne mi oluyor? Kafasına yıldırım düşüyor. Hem de tam beş defa! Gökten düşen şeyler… Bacakları olmayan bebeğini dünyaya getirmeye hazırlanan Krista’yı da unutmayalım. Bu insanların her biri yaşadıklarını anlamlandırmaya, bunlarla yüzleşmeye çalışıyor. Tabikide neden bir başkası değil de ben diye de sorguluyorlar. Bu tuhaf tesadüflerle birlikte kurgu sıradanlıktan çıkıyor. Okur akıcı ve sıradışı bir dünyaya adım atıyor. Anlatılan keder dahi yüzünüzde tebessüme sebep olabiliyor. Yarım kalmışlıkların arkasında nedenler, nasıllar düşündürüyor. Fin Edebiyatına ait kitap, 2016 yılında Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. Evet işlenen konu etkileyici hatta orijinal. Ödülün verilme sebebi buysa anlayabilirim. Ancak konunun ne kadar iyi işlendiği tartışılır. Saara’nın anlattıklarının dışındakiler biraz fazla uzatılmış ve havada kalmış gibi geldi bana. Ayrıca Saara’nın Hercule Poirot ike yakından ilgilendiğini ve yaşananları bir de onun bakış açısıyla değerlendirmeye çalıştığı kısımlar görüyoruz. Tıpkı onun gibi gri hücreleri kullanarak! Eğer farklı kurgular arıyorsanız bu kitaba bir şans verebilirsiniz. Sizi yormadan sona götüren türde kitaplardan. İster bir yolculukta size eşlik etsin ister okuma köşenizde, karar sizin. Kitapla kalın…
Gökten Düşen Şeyler
Okuyacaklarıma Ekle
448 syf.
Yaralasar kitabı öncelikle ilk kitap gayet güzeldi bence yani bende okuyucu kitlesine aldanarak aldım ilk kitabı gayet iyiydi aslında 2 de kötü değildi en azından konu bakımından fakat ben serinin geri kalan kitaplarını almayı pek düşünmüyorum çünkü şöyleki karakterleri ben pek fazla sevemedim ısınamadım ki normalde kitap karakterlerine ısınma sevme hatta aşık olma sürem 2 saniye falandır neyse konuya geçeyim şöyleki bizim esas kızımız sedef yetimhanede büyümüş sonrasında bazı sebeplerden dolayı hapishaneye düşmüş bir kız birgün işde normalde cezasının bitmesine daha var ama Bi adam geliyo ve kızımızı içeriden çıkarmayı ve yanına almayı teklif ediyor oradaki hapishaneye işde orayı bende çok çözemedim hshs ama sizinde anlıycanız gibi bunu söyleyen adam öyel boş soakdan geçen Bi adam değil işde ajan gibi bişeydi sanırsam işde kız istemiyor falan ama kızı yaka paça atıyorlar hapisten kızımız dışarıda beş parasız kalıyo işde ama o adamın yanına gitmek istemiyor yani öncelikle ana karakteri okadar sevmedimki hani hiç yani okadar gıcıkdıki bence gereksiz tiplere giriyo falan yani kitabı sevmememin en büyük nedeni oydu bence neyse işde en sonunda bişeyler oluyo falan bu kızı alıp Bi tesise getiriyorlar işde bu kızın özellikle seçilmesinin nedenide şu işde bu kız küçükken yetimhanede kalıyormuş ya işde Bi tane adam gelip bu yetimhanede işde bilmemkaç çocuğa ateşe basdığı yatsa mührünü basıyo evet şaka değil bunu böyle rahatça yapmasıda şöyle işde yetimhane müdürüne para teklif ediyor kadında kabul ediyor sonra çocukların yemeğine uyku ilacı katıyo işde bu sayede uyanmıyolar mühür basılırken fakat sedefin bünyesi Bi garip olduğundan kıza hiçbi ilaç etki etmiyor buyüzden o uyku ilacıda etkilemiyor ve mühür koluna basıldığı gibi çığlık atıyo sora işde yetimhameden kaçıyo sokaklarda yaşamaya falan başlıyo ama yetimhanede onula aynı odada kalan herkese o mühür basılmış onunla birlikde neyse işde günümüze dönüyorum işde Bi anda cinayetler işlenmeye başlıyo bu cesetlerin ortak noktası ne sizce tabikide kollarındaki yarasa mühürü bu nedenle işde bu yatsa mühürünün olduğu kişileri topluyorlar diyolarki işde böyleyken böyle sizde risk altıda olabilirsiniz işde gelin tesisimizfr güvende olun ayrıca size kendinizi savunma dersleri verelim yarısından çoğu kabul etmiyor ama kabul edenlerde var bu kızımız zaten hapisde sayıldığı için fikri pek sorulmuyor ahahah neyse bunlara işde konuşma falan yapıyorlar ve tahmin edin gelmeyi kabul edenler kimler şanslarına eskiden aynı odada olanlar tabi bunlar bunu balds haatırlamıyo zaman geçdik e farekdiyolar neyse işde bu karakterlerin herbirine teker teker eğitmen veriyorlar 7 karakter var galiba ya kış olma ihtimali çok yüksek ama öyle hatırlıyorum neyse işde bunlar böyle özel güvenlikli gizli biyerde ki Bi tesiste yaşamaya ve eğitimler almaya başlıyo tesiste tesis ama yani şöyleki herkesin kartı var ve biyerde girmek için onu kullanmanız gerekiyor ve şöyle mesela senin anahtarın 6.kata çıkana izin vermiyorsa çıkamazsın herkez heryere girmez yani öyle felaket biyer ve de çıkışda yok hani burdan Bi kapıdan çıkıyım ve kaçıyım da olmuuyo labirent gibi biyer etrafı biz bunu nereden mi biliyoruz ana karakterimizin 82738282 kez gerçekleşdirdiği kaçma girişimlerinden neyse işde bunlar eğitilemey başlıyorlar işde dövüşmüş oymuş buymuş en sonunda katilin de kim olduğunu bulmaları gerekiyor ya işde onu aramaya başlıyor falan hatta katili aralarında arıyorlar yani konu aslında bence gaaaayyet güzel hatta güzelde anlatılmış ama mesela ana karakter okadar gıcıkki yani beni kitapda Bi soğuttu yani mesela işde eğitimde işde bunu bunu yapın diyor eğitmenler oda diyoki idşe bu benim ne işime yarıycak işde bunu neden yapıyoruz sürekli Bi iş çıkarıyor kısacası aklına geleni söylüyor patavatsız yani bazı yerlerde komik tamam ama aşırı kaçırmış bence bunu yazar sonrasında eğitmeniyle olan olayları falan yani bikere bence inanılmaz gereksiz bakın ama inanılmaz gereksiz bir aşk koyulmuş oraya işde mesela kızımız inatçı başına buyruk denileni yapmayı sevemeyen cesur bir kız ımm eğitmeni işde onun adı da Alaz bu arada işde Alaz da güçlü inanılmaz zeki işde kurallara sadık sakin Bi karakter yani sedefin ona karşı çıkamsıda ne hoşuna mı gidiyordu anlayamadım ay ben aralarındaki ilişkiyi gram onaylamıyorum ahhahaha okadar yakışmıyolarki hiç yani sırf oraya Bi aşk koymuş olmak için konulmuş bence heh bide güya aşk konulmuş ama sürekli karakterlerin birbirine nekadar güvenmediğini okuyoruz anlamıyorum işde bak orayı ya ahha valla çok aşırı sinirlendirdi beni sedef oyüzden yani şöyleki karakter bukadar kötü olmasa kitap kesssimlikle çok çok daha güzel olabilir. Uzun lafın kısası kitabı beğendim mi şöyle ki olaylar baya güzel akıcıda karakterlere aşşşırı derecede bayılmasamds sedef dışındaki herkes idare eder. Hımm puan vermem gerekirse 6/10.
Yaralasar - 1
8.8/10 · 2.026 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
944 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Birinci Cihan Harbi
Beş haftadan fazla zamanımı ayırdığım bu cengaverin herhangi bir incelemeye sahip olmadığını görünce, kitabı okumaya hevesli ve yorumlara meraklı okurların meraklarını arttırıp kafalarındaki bazı tereddütleri gidermek adına veyahut bu kitap kendilerine uygun değilse bunu gün yüzüne çıkarma hedefiyle incelememi kaleme alıyorum. *Öncelikle Kazım Karabekir kimdir? Kazım Karabekir, Şark(Doğu) cephelerindeki kumandanlığı ve başarılarıyla tarihe adını altın harflerle yazdırmış önemli bir komutandır. En azından bu kitabı okumak adına bu kadarını bilmek kâfidir. *Kitap nasıl bir üsluba sahip? Kitap ağır bir üslupla, bolca Osmanlıca kelimeler kullanılarak yazılmış. Bizim aşina olduğumuz kelimelerden ziyade daha çok farsça tamlamalar üzerine kurulu. Hele bazı mektuplar ve resmi yazışmalar var ki, koskoca sayfada anladığım tek kelime bazen "ve" bağlacı oluyordu. Abartıyorum elbette fakat okumak için biraz sabrınızı ve zamanınızı talep eden bir kitap. (Resmi yazışmalar harici Kazım Paşa'nın kendi dili fevkalade bizim kullandığımız sadelik düzeyinde) *Kitabın içeriği Aslında kitap, 5 ayrı kitabın birleştirilmesinden elde edilmiş. 1. Kitap: Cihan harbine neden girdik? ~ Bu bölümde: Osmanlı'nın o zamanki durumu, dönemin şartları, İttihat ve Terakki erkanının yönetim anlayışı ve Enver Paşa'nın Almanlarla münasebetini anlatıyor. 2. Kitap: Cihan harbine nasıl girdik? ~ Bu bölüm daha çok Türk-Alman ilişkisi üzerinde duruyor. Enver Paşa'nın nasıl Alman zabitlerin oyunlarına geldiğini ve Türk halkının nasıl Alman propagandalarına kandığını anlatıyor. Burada özellikle dikkatimi çeken, Almanların üzerimizdeki ciddi tesiri ve Osmanlı'nın savaşa girdiğini en son öğrenenlerden birinin padişah olması. Padişahın yönetimdeki etkisizliği ve Almanların müthiş istihbarat-casusluk teşkilatları. Almanlar, Enver Paşa'nın kaşındaki hafif beyazlığı bile cihangirlik alameti göstererek Osmanlı tebaasını savaşa girmesi için gaza getiriyor. 3. Kitap: Irak Cephesi ~ Artık savaş başladı. Daha çok mektuplar üzerine kurulu bir kitap. 4. Kitap: Erzincan ve Erzurum'un kurtuluşu ~ Ermenilerin, Türklere yaptığı muhteşem mezalimi anlatmayı es geçmemiş Kazım baba. Adı üstünde, Erzincan ve Erzurum'un o kıtlıkta ve zorlukta büyük uğraşlarla nasıl kurtarıldığını anlatıyor. Ayriyeten cephedeki Rusların, Ermeniler üzerindeki tesiri ve Rus-Türk ilişkileri de ele alınmış. Erzurum kumandan vekili olan Rus Yarbay Twerdo Khlebof'un, Ermenilerin nasıl Türkleri katlettiğini ve ne tür işkenceler yaptıklarını yazdığı belgelerin doğrudan aktarılmış olması da büyük önem arz ediyor. 5. Kitap: Sarıkamış Kars ve Ötesi ~ Kazım Karabekir'in üstü olan fakat sürekli sürtüştüğü ve fikirlerinin ters düştüğü Vehbi Paşa'nın "Daha fazla ilerleme" "Onu yapma" "Şunu şöyle yap" gibi fikirlerine itimat etmeyip nasıl bir yol izlediği, mektuplarla ve resmi belgelerle açıkça gösteriliyor. Vehbi Paşa, Kazım Karabekir'e sözünü dinlemediği için çok kızıyor fakat kendine özgü tavırlarıyla düşmanı yurdumuzdan püskürten Kazım Paşa, Şark Fatihi unvanını almaya bu başarılarıyla layık görülüyor. Okunmaya değer bir kitap. Ufuk açıcı. İlgisi olmayanlara önermem çünkü oldukça ayrıntı içerebiliyor bazı yerlerde ve mektupları okumak eziyete dönüşebilir. Fakat her şeyden öte bu kitap, 1. Dünya Savaşı ile ilgili kesinlikle çok önemli bir kaynak. İncelememi Kazım Karabekir'in şu sözleriyle bitiriyorum, "Yanlış bilgi felaket kaynağıdır vatandaş. Her işin evvela hakikatını ara ve öğren, sonra münakaşasını istediğin gibi yap."
Birinci Dünya Savaşı Anıları
Okuyacaklarıma Ekle
28 Mayıs 1906 (15 Mayıs 1322) Pazartesi. Pazartesi/Salı takibe Paşaserbiç’e gittim. Beş atlı vardı. Klepaç’ta eşkiya yakalanmış. Silah sesine koştuk. Epeyce mesafeyi zahmetle geçtik. Dere tepe aştık, yetiştik. Fakat köyün etrafı pek açık olduğundan pek büyük bir tehlike geçirdik. Yere in diye yanlış boru felâket olacaktır. Bizim bölükten (Yusuf bin Ali Yozgat) şehit oldu. Yarasını sararken: Yüzbaşım beni öldür, çekinme diye yalvarıyordu. Bir jandarma ile Üçüncü Süvari Bölüğünden üç hafif mecruh vardı. 29 Mayıs 1906 (16 Mayıs 1322) Salı. Yusuf Ali’nin cenazesine gittik. Defnoldu. Pek müteessir oldum. Dedim ki: “Yusuf askerliğe yakışır ölümle öldüğün için bahtiyarsın. Anan baban kanlı kefenini koluna takıp mahşer gününde bu şehit evladımızındır diye göğüs gersinler. Bak bütün arkadaşların, zabitlerin sana gıpta ediyor. Senin gibi din ve devleti uğrunda arslanca şehit olanlara kim gıpta etmez. Senden artık şefaat bekleriz Yusuf.”
1
...
308 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.