• "Bu anı önceden o kadar çok düşünmüştüm ki gerçek olunca eksik gibi geldi," demişti. "Kopuk bir düğme gibi, bir şeyler eksik değil mi sence de?"
  • 199 syf.
    -Ya yaşa, ya öl.

    -İkisi de olmuyorsa?

    -Uydurun Aslan Bey, uydurun.
    Zaten her şey çok uyduruk.


    Zamanın Farkında, Şule Gürbüz'ün beş farklı öyküsünden oluşan, Oğuz Atay Öykü Ödülü'ne sahip, felsefe ve edebiyat birleşimiyle oluşmuş, hoş bir kitap.

    Toplumcu, özgün, soyut, karakterler üzerinden genele doğru, iğneleyici ve sorgulayıcı bir dille yazılmış.
    Cümle yapısı uzun fakat çok etkileyici.
    Her cümle başlı başına bir öykü...


    Kitabın ilk öyküsünde, müzikle ilgili genç bir adamın, zaman içerisinde ilerlediği bu yolun zorluğunu ve yaşadığı iç sıkıntıları anlatıyor.
    Müzik terminoloji ve kuram işi değildir, en çok ruh işidir.
    Hissetmek ve karşı tarafa hissettirmektir.
    Solfej, bono falan ezber işidir, yürekten göklere seslenebilmek hepsinden çok daha büyülüdür.

    #40472571


    Öyküde sistem eleştirisi de mevcut.
    Hangi mesleğe tabiiysen, nerede büyümüşsen, hangi dine mensupsan halin tavrın da o yönde olmalıdır gibi yanlış, kalıplaşmış düşünceleri eleştiriyor.

    -Rock müzik yapıyordu dimi bu çocuk?
    -Yok be, klarnet çalıyor o Kültür Bakanlığı'nda.
    -Hadi canım, e küpeleri, upuzun saçları, üzerinde de hep siyah deri ceketi var...


    İkinci öykü de, kendince edebiyat ve kültür kumkuması olan anne babasının, kendini bulmasına ve yatkınlığını keşfetmesine izin vermedikleri bir gencin hikayesi anlatılıyor.
    Aile, kişiliğin şekillenmesinde önemlidir. Önemlidir, otorite değil. Her bireyin var oluşunu keşfetmesi ve düzene, sisteme, dünyaya, olana, olmayana karşı savunma mekanizması farklıdır.
    Ben şarkı söylerim, sen kitap okursun, o fotoğraf çeker, başkası suyun kaldırma kuvvetini bulur.
    Her birey özgün ve özgürdür.


    Üçüncü öyküde, rastlantılar sonucu geleceğiyle ilgili küçük ipuçları keşfeden ama yanlış keşfeden bir kadının ısdıraplı bekleyişi anlatılıyor.

    -Elif, senin baban ne iş yapıyordu?
    -Eğitmen.
    -Vaaay.
    -Felsefe mi, türkçe mi, tarih mi, ne?
    -Şey, şey... Ya, öğretmen bize bakıyor, susalım kızacak.
    (İlla süslü bir kelime kullanacaksın değil mi,
    at antrenörü diyemedin...)


    Dördüncü öykü mutfak.
    Birleştiğimiz yerin, aile olduğumuz yerin öyküsü.
    Saat 7 olmadan o sofraya oturulur. Otobüste çıkan kavga, derste bilinen soru, işyerinde ki kayırma ve bilimum hikaye orada anlatılır. Bazı mutfaklar kendi yaşamını konuşur, bazıları başkalarının yaşamını...


    Beşinci ve en can alıcı öykü "Zamanın Farkında."
    Bu öyküde Aslan Bey kendini anlatıyor.
    Yalanlarını, görünmek için yaptığı yanlışları, görmemek için yapmadığı ya da yapıyor gibi göründüğü şeyleri.
    Hem de farkına vararak, zamanın farkına vararak.
    Toplumu insanlar üzerinden, insanları da yapıp ettikleri üzerinden eleştiriyor.


    Özenen, kendi gibi olamayan, be olduğunu bilmeyen, yerini bilmeyen, insanlar iyi olduğunda rahat uyuyamayan, kendisi iyi olduğunda ana haber bülteni tadında yayınlar yapan insan, harbi insan mı o?


    #40692412



    İnsanlar bazı şeyleri yaşamak için yaparlar, bazılarını da yer edinmek için. Rüşvet mi dersiniz, adam kayırma mı dersiniz, muhtacı hor görmek hatta görmemek mi dersiniz, küfesini doldurmuş olandan yararlanmak - yalakalık- mı dersiniz, öff, sürüsüne bereket.

    İnsan olmaya gör, başına neler gelir şu hayatta, ya da gelmez hep teğet geçer.
    Kişi kendi olmalı, içine bakmalı, oldum dememeli
    -hiçbir zaman tam olmamalı-, hep huzursuz olmalı ki ilerlemeli, mutsuz -huzursuz demek daha doğru- olmalı ki mutluluğu keşfedebilme, görünce tanıyabilmeli,
    yürümeli, hiçbir yere varamamak ve sonunda içine dönmek için yürümelidir.


    İnsanın tarifini veremiyoruz, koşuuun!

    1 su bardağı sevgi, 3 çorba kaşığı merhamet, 1 tatlı kaşığı saygı, bir tutam merhamet...

    #40707664


    #40610463



    Sevgiyle.
    Keyifli okumalar.
  • 191 syf.
    ·10/10
    Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
    Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
    Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!

    İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu ve ben bu incelemeyi kitabı henüz daha yeni bitirmiş gibi yazabiliyorum. Çünkü beni derinden etkilemiş ve Proust'u sevmeye teşvik etmişti.

    Son sene, dananın kuyruğu kopacak artık. Toplasanız 6 hocamız var. Birinden tez alacağım ama ben seçmiyorum. Kura çekilmiş, liste belirlenmiş. Kapıya astılar o gün. Kalbim yerinden çıkacak, çünkü sömürgeleşme üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. "Allahım!" diyorum, "N'olur Nur Melek hoca olsun!" Listeye bir baktım, alttan dersini aldığım, senelerce birbirimizi anlayamadığımız, dünyanın en titiz, sınavlarında en detaycı hocalarından biri ve bilin bakalım, kadın hangi konuda uzman? Tabi ki PROUST! "Eyvah!" dedim, "Zeynep sen zor mezun olursun!" Tezi vereceğim dönem, tez hocamın bölüm dersinde hangi dersi işlediğimizi tahmin edersiniz. Bir dönem boyunca Proust'u anlamaya çalıştık. Dönemin sonlarına doğru inanılmaz keyif aldık. Bu keyfin temellerinden biri, işte incelemesini yaptığım bey, Alain de Botton'dur. Dönem başladı benim el ayak titriyor. Yüzmüşüm yüzmüşüm kuyruğunun bile ucundayım. Gittim okula, çaldım kapıyı, girdim içeri. "Hocam," dedim, havadan sudan sohbet ettim. Saygıda asla kusur etmeyen bir öğrenci olarak sordum, "Tez konusu olarak ön gördüğünüz bir şey var mıdır?", "Yok" dedi. Lan şimdi Proust seçsem bir dert, seçmesem ayrı bir dert. "Tamam." dedim çıktım odadan. Romain Puertolas çok meşhur oldu o ara. İlk Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu çıktı sonra Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, patladı bu kitaplar. Aldım okudum, ben de beğendim. Hocaya hediye götürdüm, o benden çok sevdi. "Sevgili Zeynep Can, isterseniz, tezinizi bu yazar üzerine yazabilirsiniz." diye e-mail gönderdi. Tereyağından kıl çektiğimi sandım ama kitabın Fransızcası çok zordu, bir sürü kelime oyunu vardı. Kitaba karar vermiştim ama tezin konusunu bir türlü bir araya getirip toparlayamıyordum. Bu tez işinden bunaldığım bir gün, attım kendimi sokağa gittim Dost Kitabevine. Rafta Proust'un genç halini, farklı renklerde görünce "Bu ne ya? Komik duruyor. Ehuehuehuehu." diye içimden geçirip şöyle bir bakayım dedim. Birkaç sayfaya baktıktan sonra elimde bu kitapla çıktım oradan ve doğru evin yolunu tuttum. Bu arada da derslere gidiyordum, kitabı okumaya başlamadan önce bu 19.yy Proust dersleri bana ne kadar sıkıcı geliyorsa, okuduktan sonra tam tersine, bir o kadar keyif aldım. Ders arasında okurken, tez hocam görmüş ve alıp kitabı okumuş. Sonraki birkaç derse nedense tam katılım sağlamak gibi bir aptallık ettim. Birkaç hafta sonra mail kutuma tez hocamdan gelen bir mail düştü, şöyle yazmış: "Sevgili Zeynep Can,
    Botton'un kitabını okuduğunuzu gördüm ve merak edip ben de aldım. Derse katılımlarınızdan kitabı beğendiğinizi düşünüyorum ve en az ben de sizin kadar beğendim. Proust'u bu kadar iyi ve edebi bir dille anlatan yazar sayısı çok az. Kitabın diğer öğrencilere de faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konu hakkında derste bizlerle küçük bir paylaşım yapmak ister misiniz?"
    Hadi yiyorsa "Yok yea, bana göre değil o işler hocam." de. Çünkü gerçekten bana göre değil. Ben toplum önünde konuşmaktan ve öğretme yetisinden aciz bir insanım.
    "Tamam hocam bana iki hafta müddet verin.
    Saygılar,
    Zeynep Can"
    Yazdım yolladım. Eşşekler gibi çalıştım bu kitaba. Hocanın verdiği Fransızca pasajlarla birleştirip anlatımı kuvvetlendirecek ögeleri tek tek çıkardım. Açık söyleyeyim Kayıp Zamanın İzinde 'yi hiçbir zaman tam anlamıyla bitirmedim. Umarım bir gün buna cesaretim olur. Benim hoşuma giden, kibar, nazik, naif Albertine her zaman kalbimin baş köşesinde oturur ve ne zaman dara düşsem, alır kendisinden bir pasaj okurum. İki hafta müddet sona erdi, derse girdik. Elimde bu kitap var, birkaç yerini özellikle işaretlemişim, bir de hocanın derste verdiği birkaç önemli pasaj. Ben anlatmaya başladım, kah tüm sınıfın yüzünde bir gülümseme oldu, kah hüzünlendiler. Keza kitabı okurken aynı mimiklere ben de sahip olmuştum, Botton Proust'u o kadar güzel anlatmıştı ki, onun acısını ve mutluluğunu onla yaşamayı bahşetmişti adeta okuruna. Ertesi hafta hemen hemen herkesin elinde bu kitap vardı. Şimdi benim okuduğum bölüme gidin, ilkin öğrencilere Proust'u sevip doğru anlamaları için hocam hala bu kitabı öneriyor.
    Benim için büyük bir nefret, şehvet dolu bir aşka dönüştü desem, abartmamış olurum. Tüm bu olaylardan sonra tezimi Proust üzerine yazdım ve bir Proust profesöründen tahmin edebileceğinizden çok çok daha yüksek bir not aldım. Bu tezi 1 ay içinde yazdığımı ve diğer 78 sayfalık tezimi çöpe attığımı düşünürsek Alain de Botton'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

    Kitabın bana kattıkları dışında yapabileceğim birkaç yorum daha var. Eğer gerçekten Kayıp Zamanın İzinde'yi bitirmek istiyorsanız Mehmet Emin Özcan 'ın dediği gibi sabah 9, akşam 5 mesai yapmanız gerekli. Bu kitaptan kopmamak ve doğru anlamak için önemli bir tavsiye. Arzu Etensel İldem bu iki ciltlik kitabın çevirmeni için "gidip elleri öpülesi" demişti, bunu buraya yazmamın sebebi, bu aralar sitede ciltlik yayının sayfalarından, kalınlığından ve harflerinin küçük olmasından dolayı çok zor okunduğuna dair fazla eleştiri görmem. Ben bu ciltlere sahip olmama ve tüm cildi okumamama rağmen, arasından istediğim metni kolayca bulup okuyabiliyorum. Bu kişisel bir durum teşkil etse de, bu şekilde eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Ve son olarak benim Proust'a aşık bir hocam vardı. Beni de kendisi gibi aşık etti. Gülser Çetin gibi hocaların herkesin hayatında olması mümkün değil ama onun sayesinde Botton'a sığınıp Proust okumayı sevdim ve Proust'u doğru anlayan insanlardan biri oldum. Gülser hoca biz Türklerin kötü bir özelliğinden söz etti çoğu zaman; biyografi okumak. Ne yazık ki okuduklarımıza göre yazarı yargılamak kaçınılmaz oluyor. Bu kitap bize yazarı yargılamak için değil, onu anlamak için belgeler sunduğundan bir biyografiden fazlası. O yüzden kitabı beğendiğini düşünüyorum.

    İçeriği ise aile fertlerinden tutun, edebiyat dünyasındaki birçok insanın Proust'a bakış açısını kapsıyor. Mesela kardeşi Robert onun için "Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyabilmek için, insanların ya hasta olmaları ya da bacaklarını kırmaları gerekiyor. Yeni alçıya alınmış bacaklarıyla ya da akciğer iltihaplanması teşhisiyle yataklarında yatarken bir de Proust'un o uzun, yılankavi cümleleriyle savaşmak sorunda kalıyorlar." diyor. Virginia Woolf, Proust yüzünden bunalımlara giriyor çünkü hiçbir zaman onun kadar iyi yazamayacağını düşünüyor. Proust'un John Ruskin 'e olan hayranlığı en ince detayına kadar işlenmiş, zira ben Proust'un Ruskin'in kitaplarını çevirdiğini bu bölümden öğrendim. Benim en sevdiğim bölümler ailesiyle ilgili olan kısımlardı. Bu bölümlerde babasının kadınların sağlığı için yazdığı kitaplardaki görseller mevcut, ki o dönemde kadınların korse giymesine karşı çıkan ilk tıpçılardan biri Prosut'un babası.

    https://i.hizliresim.com/gr9GvR.jpg

    Botton'un tüm kitaplarındaki görsellik hakimiyeti zaten beni oldum olası etkiliyor. Proust'un en uzun cümlesini anlatmak için çok güzel bir görsel tasarlanmış.

    https://i.hizliresim.com/gr9G5O.jpg

    Ve durumun ciddiyetini anlatmak için şu cümleyi kurmuş: "Bu cümlelerden en uzunu beşinci ciltte yer alıyor. Tek aralıkla standart ölçülerde bir metin olarak yazıldığında, dört metreden biraz daha kısa; yani bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta."
    Biliyorsunuz artık incelemelerin sonuna Nachos'lu bir fotoğraf ekliyorum. Bu sefer tüm ısrarlarıma rağmen gelmedi. Sanırım o da Proust'u ilk görüşte sevmeyenlerden. O yüzden kedimi değil kendimi koydum ve benim için bu kitabın özelliği olan yönünü gösterdim. Tonlarca post-it yapıştırdığım nadir kitaplardan çünkü o benim başucu kitabım ve ara ara okuma gereksinimi duyuyorum.

    https://i.hizliresim.com/8aNr6V.jpg

    Bu kitap aynı zamanda size bir kitabı nasıl okumanız gerektiğiyle ilgili çok güzel tavsiyeler sunuyor. Mesela: "Başkalarının kitaplarını, kendi hissettiklerimiz anlamak için okumalıyız."
    Bu kitap sayesinde Proust'u sevmez ya da doğru anlayamazsanız, bana yazın. Birebir tartışalım bu konuyu.
    Umarım bu kadar zor bir yazarı anlamanızı ve sevmenizi sağlar, size kılavuzluk eder, güzel hanımlar ve bir takım adamlar. Keyifli okumalar.
  • 88 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu bir öykü kitabı ve toplamda beş öyküden oluşmakta;
    1)Yatak
    2)Nihat
    3)Fotoğraf
    4)Veysel'in Kanatları
    5)Şeytan Uçurtması

    İlk öykümüz Yatak,ismiyle tamamen bir bağ içersinde,bir çocuğun yatağıyla kurduğu bağı anlatan sıcacık bir eser. Eski köylerdeki yatakları bilir misiniz ?işte bu yatağından bir türlü kopamayan bir çocuğun, gençliğine kadar bu yatağa özlemini çok güzel kelimelerle anlatmış yazar. Sonrasında pamuğun tarlada nasıl toplandığından tutunda fabrika aşamasına kadar sıcak üslubuyla sarmalamış yazar bizleri...
    Bu öyküyü okurken aklıma çocukluğumda gittiğim köy evleri geldi. Genelde ahşaptan iki katlı olup altinda hayvanların barındığı şirin evlerdi. Biz geceleri yattığımızda küçük deliklerden hayvanları gözetlemeye bayılırdık. Tabi bu evlerin kötü bir yanı kendine has kokuları olurdu,ama zamanla bu bile güzel gelirdi inanın...

    İkinci öykümüz Nihat, küçük yaşta babası tarafından terkedilmiş bir çocuk o.Annesine gelince,şöyle tarif ediyor yazar; güzelliğinin yanı sıra,melekler kadar iyi oluşundan söz ettiler sonra; dürüstlüğünden, sessizliğinden ve kibarlığından söz ettiler. Öyle ki sonunda adam sanki kadının bu özelliklerine dayanamayıp kaçmış gibi oldu benim gözümde...
    Nedendir bilmem ama iyi kadınların kaderidir terk edilmek. Belkide ödüldür onlar için bu ve belkide bu kadınlara ceza olmaktan kaçar bu erkekler kimbilir. Ama bir gerçek varki olan masum biçare çocuklara olur her defasında. Ya bir anne eksikliği ya bir baba sessizliği pençeleri arasına alır. Bazende her ikisinden de mahrum kalır yavrucaklar... Soran olmaz hallerini ve dertlerini,dünyaya gelip gelmek istemediklerini sormadiklari gibi...

    Üçüncü öykümüz fotoğraf,öykümüz zaten çok kısa ve haliyle ben içeriğini anlatsam öyküyü okumuş gibi olacaksınız ve ben bu kadar hazıra konmanıza göz yumamam. Şöyle bahsetmek istiyorum,diğer iki öyküden çok farklı,bir Anadolu kasabasında tesadüf eseri karşılaşan beş insanın sıcacık bir o kadarda güldüren keyifli anıları. Öleceği tarihi hesaplayan bu insanların kendi mezarlarını kazmaları ve bu mezarlarda arada bir yatmalarını ürpererek ve kahkayla okuyacaksınız. Evet evet yanlış duymadınız...
    Eğer yazan kişi Hasan Ali Toptaş sa her şey mümkün...

    Dördüncü öykümüz Veysel'in Kanatları,küçük bir kasabada bir kahvehanede masa başında harap olan insanlık konu edilmiş. Kumar oynamanın yasak olduğu bu kasabada tüm yasakları ayaklar altına alıp oynanan kumarın nelere mal olduğunu anlatan bu öykü,diğer öykülerden daha çok anlam barındırıyor içerisinde. Nedendir bilmem ama bu yasaklar biz insan oğluna hep cazip gelmiş ve felaketimize sebep olmuştur. Bu öykümüz de bunun en acı örneğine şahit olacaksınız.

    Beşinci ve en son öykümüz Şeytan Uçurtması,bir çocuğun gözünden annesizligin derin bunalımlarının anlatıldığı duygu yüklü bir öykü. Üvey anneyle yaşayan ve küçük kardeşine kıskançlık öfke barındıran küçücük kalbin sevgi arayışının kısa bir anlatısı...

    Gecenin Gecesi öykünün geldiği yeri yeniden konuşan bir kitap. “Onun atı daha gurbete çıkmadan ürkütülmüştür,” denilmişti Toptaş için. Bu kitapta da gurbete çıkanlar var. Gurbeti külfet, külfeti azap belleyenler var. Ve herkes eve dönüyor sonunda.

    “Şimdi sen, öyleyse bütün bunları neden yazdın, diyeceksin belki. Doğrusu, neden yazdığımı ben de bilmiyorum. Demek, yorganı omuzlarıma doğru çekip, bu yatak beni öldürecek dedikten sonra yazının içinde uyuyakalmışım.”

    Keyifli okumalar...

    Gecenin Gecesi
    Hasan Ali Toptaş
    Everest yayınları
    Sayfa:88
  • Birinci fotoğraf; Katolik Kilisesi'ndeki #pedofili vakalarını, ikinci fotoğraf; Tayland'da, turizmde seks işçisi olarak çalıştırılan çocukları, üçüncü fotoğraf; Suriye'deki çocuk savaşçıları, dördüncü fotoğraf; organ mafyasının her yıl yüzlercesini katlettiği #çocukları , beşinci fotoğraf; Amerikan silah yasası nedeniyle silahlanıp, okullarda katliam yapan çocukları ve altıncı fotoğraf; fastfood sektörünün, #obezitenin pençesine bıraktığı çocukları temsil ediyor.
    Çocukların tertemiz dünyalarını kirletmeye devam ediyoruz
    Sosyal medyayı daha #faydalı hale getirmek ve bir parçacık #farkındalık yaratmak için PAYLAŞIN

    https://i.hizliresim.com/oVW51Q.jpg
  • Yazar: NigRa
    Hikaye Adı : Ödünç Zaman
    Link: #31909913
    Müzik Parçası : Primavera

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum. Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."
  • https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum.  Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."