• Kentin dışındaki iş mahallesinin üzerinde dumanlı, isli hava her gün fabrikanın düdüğüyle titrer, uğuldardı; bu çağrıya uyanan, uyku sersemliğini üzerlerinden henüz atamamış asık yüzlü insanlar kül rengi küçük evlerinden sokağa ürkmüş tahtakuruları gibi boşalır, sabahın ayaz alacakaranlığında çamurlu sokakta fabrikanın yüksek taş duvarlarına doğru yürürlerdi; fabrikanın duvarlarındaki kare biçiminde onlarca göz vıcık vıcık çamurlu sokağı aydınlatarak işçileri kayıtsız bir özgüvenle beklerdi. Uykulu seslerin hırıltılı bağırışları duyulur, hava kaba küfürlerle dolar, fabrikaya doğru yürüyenlere karşıdan değişik sesler, makinelerin ağır gürültüsü, buhar uğultuları gelirdi. Asık suratlı, dimdik, kapkara bacalar mahallenin üzerinde kalın sopalar gibi yükselirdi.
    Maksim Gorki
    Sayfa 11 - Can
  • Siyah fraklı beyler salonda, kimi tek başına, kimi birkaç kişilik gruplar halinde dolaşıyorlar, tıpkı temmuz sıcağında açık pencere önünde kelle şeker kıran yaşlı kilerci kadının ufaladığı ışıltılı şeker parçacıklarına konup kalkan sinekler gibi salonun bir orasında, bir burasında görünüyorlardı.
  • 71 syf.
    ·1 günde·6/10
    ​İncelemiş olduğum kitabı, Okuma Üzerine; 72 sayfadan oluşan, bölümler halinde olmayan ve deneme türünde yazılmış bir kitap. Kitabın ilk 25 sayfası yazarın çocukluğundaki okumalarını, okumaya olan tutkusunu ve okuma ortamını göstermesi bakımından oldukça önem arz etmekte. Küçük yaşlarda başlayan okuma serüveninde, bu arzusunu ve onu olumsuz etkileyen dış faktörleri üstün gözlem yeteneğiyle uzun uzun ve ustaca tasvir ediyor. Ayrıntılara inmek söz konusu olduğunda, bazen ayrıntılarda boğulmak tehlikesinin yakınlarında gezdiğini söylemek de yanlış olmaz. Bir cümleyi bazen tekrar tekrar okumanızı, algılayabilmenizi gerektirecek kadar yoğun bir anlatıma sahip Marcel Proust. İnce bir kitap olmasına rağmen içerisindeki cümleleri anlayabilmek ve yorumlayabilmek, 200 sayfalık bir kitabı okuduğum zamanla eşdeğerdi neredeyse. Başka bir ifadeyle beyin mesaisi yaptığımı da söyleyebilirim. Yazar, benim de merak ettiğim soruları soruyor ve cevaplarını da genellikle alıntılar yaparak veriyor: Okumak nedir? Niçin okumalıyız? Hangi kitaplar bizlere neyi hissettirir? Yazar kime denir? Ve belki de en önemlisi, nasıl okumalıyız, okumanın evrene, insana ve insanlığa kattığı şey nedir? Bunun çok fazla cevabı var fakat burada Marcel Proust’un da kitap üzerinde durduğu iki önemli noktaya değinmek yararlı olur:
    • Zihni en görgülü haline kavuşturması.
    • Tinsel hayata kapı açması
    ​Kitabın kapağını biraz daha aralayıp Proust’un okuma üzerine düşüncelerine geçelim. Kitabın uzunca bir kısmında, 7 ile 24. sayfaları arasında, anlattığı çocukluk zamanındaki okuma ortamı, bizlere aristokratik bir aileden geldiğini sezdirebiliyor. Yemek hakkında birkaç sayfa sürecek kadar yazıyor. Yemek yemenin onu, okumadan alıkoyduğunu, bir an önce bitmesini istediğini anlatarak, okumaya adeta aşkla bağlı olduğunu bize, en azından bana hissettiriyor. “Okumaya, ne yazık ki son verecek olan yemeğe hâlâ iki büyük saat vardı.” (s. 9). “Bazıları daha fazla beklemeden, masaya, önceden otururdu. Bu bir felaketti çünkü bu davranış sonradan gelenlere çoktan öğle olduğunu düşündürtecek ve ailemi, ‘Hadi, kapa kitabını, yemek yiyeceğiz.’ gibi öldürücü sözleri söylemeye yöneltecek kötü bir örnekti.” (s.10). ​
    Odasını, odasının penceresinden gördüklerini ve sokağı da uzunca tasvir eder. Odasını hiç beğenmez ve niçin beğenmediğini anlattığı, 14 – 20. sayfalar arasındaki detaylarla şaşkınlığa uğrayabilirsiniz. Betimleme nasıl yapılır sorusunu hiç sormaz ya da yanıt aramaz ama siz, kitap boyunca bunun nasıl yapılabileceğini, size sıradan gelebilecek, hiç dikkatinizi bile celp etmeyecek şeylerin nasıl sıra dışı bir anlatımla okuyucuya sunulabileceğini görürsünüz. Kendi söylemiyle, okumadan söz etmek isterken, kitaplardan başka her şeyden söz etmiştir, çünkü okumaları sırasında kendisiyle konuşanlar kitaplar değildir ve ekler: “Ama belki okumaların bende birbiri ardına bıraktığı hatıralar benim okurumda da uyanacaktır, bu çiçekli ve sapa yollarda zaman kaybetse de okuma adı verilen özgün psikolojik edim, zihinde yavaş yavaş yeniden yaratılacak ve böylece benim belirtmem gereken kimi düşünceleri kendine aitmiş gibi izleyebilecek güce sahip olacaktır.” (s. 27).
    Proust’a göre okuma saati, seçilmiş bir saat değildir. Evine biraz uzaktaki parkın yeşilliğinde derin bir sessizliğin yaşandığı ortamda da olabilir bu, evdekiler uyur uyumaz yaktığı mumun ışığında da okumaya kendini bırakabilir.
    ​Çocukluğundaki okumaların tasviri 25. sayfada verilen ilk gençlik yıllarındaki fotoğrafla son bulur ve artık okuma üzerine düşüncelerini alıntılar üzerinden anlatmaya başlar. İlk atıf Ruskin’edir. Ruskin’in, Kralların Hazinesi kitabında ileri sürülen düşünceyi özetleyecek cümleyi Descartes’in sözüyle verir: “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.” ve Descartes’in bu sözü üzerinden Ruskin’i eleştirir: “Fransız filozofun zaten biraz kuru bu düşüncesini belki Ruskin bilmiyordu ama görkemleriyle en sevdiği ressamın peyzajlarını aydınlatan sisleri andıran İngiliz sislerinin eriyip, Apollonvari bir altına karıştığı konuşmasının her yerinde karşılaşılan şey gerçekte bu düşüncedir.(…) Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa bir konuşmaya indirgenemez; bir kitapla dost arasındaki asıl farklılık, bilgeliklerinin büyüklüğündeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimidir; okuma, konuşmanın tersine, yalnızlığımızı sürdürürken yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek, esinlere açık olmaya ve zekânın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam ederek, her birimizin önceden iletilmiş bir başka düşünceyi iletmesidir.” (s.29-30). Bu durumun, okuma düşüncesinin kaynağına kadar gitmekle mümkün olabileceğini ve okuma işlevinin sınırlarının da onun özel niteliklerinin doğası ile ilgili olduğunu söyler sonrasında. Proust’a göre bu özel niteliklerin neler olduğunu bulmak amacıyla çocukluktaki okumalara inilmelidir. Yani çocukluk zamanındaki okumalarını bu kadar derin olarak anlatmasının nedeni, sonrasında sorduğu soruya önceden cevap vermek içindir.
    Okumayı nasıl tanımladığını daha önceden alıntıladığım bölümden hareketle özetlersek “Kişinin yalnızken önceden belli olan bir düşünceyi, müdahalesiz ve esinlere tamamen açık olarak, kendi zekâ sınırları içinde algılama süreci” şeklinde niteler. Yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliğinin başlayacağını savunur 34. sayfada da.
    ​Kitaplar bizlere rehberlik etmelidir ama edemez bazısı da. Hani derler ya “Bana balık verme, tutmasını öğret.” aynı o misâl… Proust buna da parmak basıyor ve okumanın tinsel hayatın eşiği olabileceğini, oradaki yolu göstereceğini ama yolu oluşturmayacağını vurguluyor. Yine de tinsel çöküntülerin patolojik denebilecek bazı durumlarındaki insanlar için okumanın bir tür iyileştirici bir disiplin olduğunu belirtir. Böyle durumlarda kitapların bazı sinir hastalıkları için ruhsal tedavilerine benzer rol oynadıklarını ifade eder.
    ​Kitapların gerçek dostlarımız olduğunu, bireyler arasındaki dostluğun geçici ve samimiyetsiz, okuma ile kurulan dostluğun ise kalıcı ve daha samimi olduğunun altını çizer: “Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimî bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. (…) Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak gerçekten istediğimiz içindir. Moliere’in söylediğine tam tuhaf bulduğumuz ölçüde güleriz; bizi sıktığında sıkılmış görünmekten korkmayız ve onunla birlikte olmaktan gına geldiğinde ne dehası ne de ünü onu aniden yerine koymaktan bizi alıkoyamaz. Bu katışıksız dostluğun atmosferi, sözden daha katışıksız olan sessizliktir. Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak, eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. O katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.” (s. 48 -49). Proust gibi düşünenlerin az olmadığı kanısındayım. Bazen insan ilişkilerimizde sahte dostluklar kurabiliyoruz, “Şöyle söylersem şunu düşünür mü, böyle yaparsam yanlış anlar mı, sırf o istediği için görüşmemiz gerekiyor ama ben istemiyorum, söylesem kırılır mı vs.” gibi iç sesler eksik olmaz kimi zaman fakat kitap öyle mi? Hiçbir zorunluluğumuz yokken sevdiğimiz için okuruz, o an daha fazla okumak istemiyorsak yerine koyar sonra okuruz, anlatılanlar bizim fikirlerimizle çelişiyorsa tartışırız, eleştiririz, tüm bunlara rağmen kafamızda şöyle bir soru olmaz: “Bu yaptıklarıma ve söylediklerime kırılmadın umarım.” Kalıplaşmış bir ifadeyle, kitaplar bizim gerçek dostlarımızdır.
    ​Zihnin en görgülü hâli… İfadenin büyüsünü hissedebiliyorsunuz, öyle değil mi? Zihnin en görgülü hâli nasıl oluşur? Elbette sadece okuma ve bilme yoluyla… Duyarlığımızın ve zekâmızın gücünü ancak kendi içimizde, ruhsal yaşamımızın derinliklerinde geliştirebileceğimizin farkında mıyız?
    ​Büyük yazarlar neleri, niçin okur? Onların tercihinin antik çağ yazarlarına yönelik olduğunu söyleyerek edebiyatın ağır toplarını, topa tutar: “Kendi çağdaşlarına pek "romantik" gelenler bile klasiklerden başka pek bir şey okumuyordu. Victor Hugo söyleşilerinde okuduğu kitaplardan söz ettiğinde, sık sık geçen adlar Moliere, Horatius, Ovidius ve Regnard'ın adlarıdır. Yazarların en az kitabı olanı ve eseri tamamıyla modernliğin ve yaşamın içinde olduğundan bütün klasik mirası reddetmiş görünen Alphonse Daudet, durmadan Pascal'ı, Montaigne'i, Diderot'yu ve Tacitus'u okur, alıntılar ve konu ederdi. Hatta belki klasik ve romantik arasındaki neredeyse yarı yarıya yorumdan oluşan ayrımı yenileyerek şunu da diyebiliriz ki, romantik olan okurlardır (akıllı okurlar, elbette), oysaki ustalar (hatta romantik denen ustalar, romantik okurların gözde ustaları) klasiktir. Bunlar, artık yaşamayan geleneklerin ya da hissediş biçimlerinin hatırasını koruyan yürürlükten kalkmış dillerin bütün güzel biçimlerini, bugünkü hiçbir şeyi andırmayan ve zamanın, üzerlerinden geçerken, hâlâ renklerini güzelleştiren tek şey olabildiği, süregelmekte ısrar eden geçmiş izlerini içerir.” (s. 53- 55). Buna karşılık, klasiklerin en iyi yorumcuları “romantikler” dir. Gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir, çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. Rastlantı sonucu en güzel kitapların eski yazarlar tarafından yazıldığını varsayarlar ve bu hiç kuşkusuz olabilir. Çünkü okuduğumuz eski kitaplar, çağımıza oranla çok geniş olan geçmişin bütününden seçilmiştir.
    Okuma Üzerine, bizlere sunduğu farklı bakış açıları, okumaya yeni bir soluk getirmesi, özgünlüğü, çarpıcı tespitleri, büyük düşünürlerin okumalarını dile getirmesi yönüyle bu konuda yazılmış önemli bir yapıt. Bu kitabı özellikle kitap kurtlarının, okumayı yaşamlarının içine yerleştirmiş kişilerin ve okumaya profesyonelce yaklaşanların okumasını tavsiye ederim, şayet kitap okumaya yeni başlayan birisi için başka bir kitap okumak istememesine neden olabilecek kadar derin anlatımlı olduğunu da daha önce ifade etmiştim.
  • 224 syf.
    ·12 günde·7/10
    Eskiden insanların tv gibi net gibi iletişim araçları olmadığı gibi kolay kolay seyehat imkanları da yoktu. Hal böyleyken dönemin insanı için dünya henüz keşfedilmemiş Amerika gibidir.

    Muhtemelen zengin amcamız Tolstoy işte bundan mütevellit, gezip gördüğü yerleri dönemin fakirleri için bol bol betimlemiştir diyebiliriz. Klasiklerin çoğunun önemli bir alanını bu sebeple betimlemeler kaplar.

    Daha yakın zamanlara gelindiğinde Kafka olsun Hesse olsun hatta bunlara Musil de eklenebilir daha çok karakterlerin düşünce dünyalarını betimlemeyi tercih etmişlerdir.

    Nereye varıyoruz esasen yazarı, okurun nitelikleri gibi ihtiyaçları da yönlendirebiliyor sonucuna.

    Kazaklar da nitekim Tolstoy için betimleme nedir nasıl yapılır dersi niteliğindedir. Oleninin, ormana ava gidişi bile sırf betimleme yapma amaçlı olabilir.

    Okunur mu okunur.

    Not: https://1000kitap.com/nekedisiznekitapsiz arkadaşımın Kazakların incelemesi altına yorum yazma amaçlı başlayıp sonradan inceleme olarak evrilmiş bir yazımdır.

    Detaylı ve sosyal yönden ele alınmış olan Kübra'nın zengin incelemesini öneririm; #27960883
  • 448 syf.
    ·3 günde·10/10
    Evet bir klasik daha bitti. Uzun süredir listemde bekleyen bu kitabı etkinlik sayesinde okudum. İyi ki de okumuşum. Yazarın Yılanı Öldürseler adlı eserini okurken de aynı hislere kapılmıştım. Mükemmel bir betimleme. Harika bir gözlem. Nobel Edebiyat ödülüne adaylık kazandıran bu eseri okumalısınız. Tavsiye ediyorum.

    İçeriğe geçersek; Anasıyla yaşayan Memed'in Ağasının eziyetleri ile başlıyor. Roman zaten bir başlıyor bir de bitiyor. Bu kadar akıcı, bu kadar zevkli, bu kadar heyecanlı ve bol bol aksiyonlu sanırım daha kitap okumadım. Zaten kitabı bitirme hızım da baya iyi oldu. Sevdiği kızın başkasıyla nişanlanmasıyla daha da sinirlenen Memed artık eşkiya olma yolunda ilerliyor. Gerisini yazmayacağım. :)

    İçerdiği konular ise;
    - Güzel bir Çukurova turu atacaksınız.
    - Çiftçilik, Toprak Ağalığı sistemini tanıyacaksınız.
    - O zamanın insanın yaşadığı çileler ve insanların temiz ruhlarını tanıyacaksınız.
    - Haksızlıklar ve karşısında durma, duramama nasıl olur ? Çok iyi irdeliyor.
    - Aşk ve sevda nedir ? Aşk uğruna neler yapılır, yapılabilir ?
    - Eşkiyalık nedir, eşkiyalığın felsefesi nedir ?
    - Misafirperverlik, yalan, iftira, aşk ve bir çok duyguyu barındıran bu eser tam bir şaheser.

    Diğer kitaplarını da inşallah tez zamanda okuyacağım.

    Ve kitaptaki klişe söz ile bitireyim incelemeyi. "Vay anam vay ! "