BETÜL GKDMR profil resmi
237 kütüphaneci puanı (Geçen ay: 7)
228 okur puanı
27 Ara 2018 tarihinde katıldı.
  • BETÜL GKDMR paylaştı.
    Dünyayı korkuyla değil, sevgiyle ileriye taşı.
    Arun Gandhi
    Sayfa 171 - Altın Kitaplar
  • “Neden yanımda değilsin?”
    Sanki bir yandan sürekli kanayan yarasını eliyle bastırırken bir yandan da senden yardım ister gibi acı, çaresizlik ve hayal kırıklığı vardı yüzünde. Ayaktaydınız. Birazdan olduğu yere yığılacak kadar solgun, yorgun, dermansız bakıyordu. Akşamüstü tenhalığında, tam üç kelimelik, tahrip gücü yüksek bir el bombası düştü aranıza. Paramparça oldu yüzün. Kulakların sağırlaştı patlamanın gürültüsünden. Ondan sonrasını göremedin, duyamadın. Ortalığı uğursuz bir sis bulutu kapladı. Aranıza suskunluk girdi. Aranıza kaçışlar girdi. Aranıza sitem, sefer saatlerine geç kalmanın huzursuzluğu, üç parça giysi, vedalar, vedalar, vedalar, nihayetsiz, bitmek bilmeyen, aranıza gücenmeler...
    Arkanı dönmüş yürüyordun. Onun yüzündeki ifadeyi merak ettin. Arkandan nasıl baktığını. Sevdiği adam giderken, arkasından bakan üzgün kadınların yüzü; kırık ayna, soluk fotoğraf, kitap arasında kurutulmuş çiçek, yağmur yüklü bulut ve gücenmiş ve incinmiş ve dargın başka başka şeyler. Sevdiği adam giderken, kapıda kalan kadınların yüzü. Eşikte kalmış. Ne içeride ne dışarıda. Eşikte. Evin, hayatın, aşkın, öfkenin, özlemenin, hep beklemenin eşiğinde.
    Kapının eşiğinde durmuş bakarken senin gittiğini sanıyor. Sen de öyle sanıyorsun. Bindiğin vapur hareket edince git gide görünmez olan kıyıdaki evlerin ölgün ışıklarına bakarak uzaklaşıyorsun. Uzaklaşıyorsun fakat gidemiyorsun. Kalbin orada, aklın orada, kazağa sinmiş kokun orada, birlikte söylediğiniz şarkılardan kalan sesler orada, içtiğiniz sigaraların dumanı orada. Gidemiyorsun. Çünkü aynasında yüzün var. Çünkü hâlâ bir fotoğrafın saklı kitaplığın arasında bir yerde. Çünkü sen... Çünkü gitmek...
    Karanlık bir denizin ortasında gibisin. Nerede olduğunu bilmiyorsun. Sıkışıp kaldığın yokluk duvarlarından kimsenin haberi yok. İki dünya arasında, masallarda bile anlatılmayan bir kuytu yere düştün. Kendi sırrına. Işıklar söndü. Etrafına bakınmaktan vazgeç. Kendi sırrında kaybolan insanlar; kökleri kurumaya yüz tutmuş çam ağacı, kör kedi, çırpındıkça nefesi tükenen balık ve ölmeye yüz tutmuş başka şeyler.
    “Ben düşüyorum!”
    Telefonda mı söyledi bunu, yoksa üst üste yazdığı birkaç mesajın arasına mı sıkıştırmıştı? Hatırlamıyorsun. Hatırladığın tek şey, o lafı duyduğun anda karnına saplanan çocukluk ağrısı. Seni çok dövdükleri yere giderken peşine takılan çocukluk hayaleti. Seni orada unutup gittikleri korku tüneli. Çocukluk. Kapıları tutan bezirgân başı. Ölmüş usta. Yaralı dizler.
    Düşüyorum dediği anda yanında olman gerekmez miydi? Nasıl uzadı aranızdaki mesafe? Hep oradaydı da sen mi göremedin? Duyar duymaz ayağa kalktın, odanın içinde birkaç adım attın, herkes meraklı gözlerle sana bakıyordu, kötü şeyler olduğunu gizledin odadakilerden; düşerken elini sana uzatan bir kadının acısının altında kaldın, vücudun kaskatı kesildi acıların enkazında. Onun için yapabildiğin yalnızca bu mu? Odanın bir ucundan diğer ucuna, birkaç telaşlı, sıkıntı yüklü adım. Sen de düştün. Odadakilerin görmediği bir yere. Özrün, tesellin, sığınağın, masumiyetin hepsi bu kadar. Birkaç adım. İçine akan birkaç damla gözyaşı.
    Ertesi gün buluştunuz. O mu seni çağırdı sen mi onu çağırdın bilmiyorsun. Bunun bir önemi kalmıyor yan yana geldiğiniz andan itibaren. Yan yana geldiğiniz andan itibaren bütün ekmekler taze, bütün gelinler güzel, bütün kayıplar geri dönmüş. Yan yanasınız ve şehir bir atlıkarınca kadar göz alıcı. Yan yanasınız ve bütün çöller Leyla.

    ...
  • 48 syf.
  • 143 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Yaz gelecek. Güneşli bir gün. Sıcaklar bastıracak. Şimdi, inceden inceye, serin bir hava var. Sokağın binbir kokusu: kış boyunca ıslanmış duvarlara güneşin vurmasından yayılan rutubet kokusu, caddede, kapılarını ardına değin açmış birahanelerden yayılan talaş, bira ve kapalı hava kokusu. Bir yaz daha gelecek işte. Yaklaşıyor yaz.
    Bomboş bir öğle vakti. İşe gitmese de olur. Kardeşine uğrayabilir. Beyoğlu'nda, İstiklâl Caddesi'nde, yeni yapılmış yüksek bir yapının ikinci katında, geniş bir işyerinde çalışıyor o. Yapının çevresinde bir açıklık var. Yapı, bütün arsa üzerine kurulmamış, arsanın bir bölümüne oturtulmuş. Bu yüzden, gündüzleri, üç yanından güneş ışığı alabiliyor. Karşıdaki apartmanlar, onun yüksekliğine erişemiyorlar. Beyoğlu'nun eski apartmanları... Gri renkli Rum, İtalyan tarzı yüzyıllık yapılar. O yapıları tanıyor. Birçoğunun, geriye doğru uzayan şaşılası bir derinliği var. Arka yanları yokuşa doğru sarkmış. Eski bahçeler var, orada. Yapılar bahçelerin üzerine uzanıyor. Aralarında dar sokaklar —Beyoğlu'nun daracık yokuşları— aşağılara doğru iniyorlar. Eski Ceneviz sokakları onlar. Yapıların arka pencerelerinden küçük, işlemeli demir parmaklıklı balkonlardan deniz; bahçelerin üzerinden Boğaz'ın bir bölümü ile Marmara Denizi görünüyor. Kardeşinin çalışma yerine vardığında öğleden biraz önceydi. Orada, geniş masalarda çalışan, düzenli genç kadınlar.
    "Otursana."
    İki masa arasında tahtadan bir koltuğa oturdu. Çantasında piposu var. Tütün içebilir.
    "Yemeğe çıkarız, değil mi?" diye soruyor.
    "Tabii. Hemen istediğin zaman."
    "Biraz sonra çıkarız."
    "Ben de geleceğim," dedi karşı masada oturan kız. Kumral, orta boyluydu. Otuz yaşını biraz aşkın. Onu da tanıyordu yıllardır. İstanbul'dan, Beyoğlu'ndan. Eski öğrenci festivalleri, sonra piknikler... Adalarda geçen gölgeli, güneşli, rüzgarlı günler. Gemide ansıyor onu. Artta, güvertede. Sonraları Ankara'da rastladı. Pek bir şey konuşamıyorlardı, ama bir tanıdıktı işte. Bense kırk yaşını aşıyorum.
    "Ama Anjeliki gelmesin," dedi kız.
    "O görmeden çıkarız," dedi kardeşi. Masanın üzerindeki kâğıtları ivecenlikle düzeltiyordu. İnce, uzun bir yüzü vardı. Saçları düz. Çok da uzun değildiler.
    "Biliyor musun, sabahleyin müdürle bir şeyler konuşuyordu. Besbelli beni şikâyet ediyor," dedi kız.
    "Ah, biliyorum. Her işe karışıyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor."
    "Makyajımıza bile."
    "Geçen gün, çeviriler için, 'Bunlar benim işim' dedi. 'Artık benim işime de el atıyorsunuz.' Oysa, değil onun işi. Almanca ne kadar biliyor sanki?"
    "Aman, ne çekilmez kadın," dedi kız. "Elli yaşına gelmiş, genç kız gibi davranıyor."
    "İşi büyütmeyin," dedi. "Kimbilir ne dertleri var. Bilebilir misiniz?"
    Kız başını öne eğdi. Ardından,
    "Biraz sonra çıkarız," dedi. "Şu yazıyı da bitirivereyim."
    Yirmi yıl kadar önce gördüğü Anjeliki'yi düşündü. Kumral saçları vardı, beline madeni bir kemer takmıştı. Balıkpazarı'ndaki kiliseden çıkıyordu. Mumların yandığı loş kilise; cemaatin güzel kızlarından biri: Anjeliki. Madeni tasvirler, ikonlar, kara kutuların üzerine konulmuş, ucuza satılan mumlar. O dönemde varolan kalabalık bir Hıristiyan topluluğu doldurmuştu caddeyi, koyu renkli giysilerini giymişlerdi, kadınların yakalarında, yapma beyaz çiçekler vardı. Anjeliki, Tokatlıyan'ın camlarının önünden geçiyor. Stadt Hamburg Lokantası'nda —sokak arasında küçük, sevimli bir yerdi— akşam yemeklerinde rastladığı Anjeliki. Eski kiliselerde yakılan tütsülerin kokusu daha hafif şimdi.

    Sy: 33-36
  • 143 syf.
  • 88 syf.
    ·1 günde
  • 128 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Kadın, yatağından sıçrayarak uyandı. İlk, dudaklarına gitti elleri. Yerli yerindeydi dudakları. Gece lambasının sarı ışığı, bir ölü odası vehmi veriyordu odaya. Tuvalet aynasından safran sarısı, korkulu benzini gördü. Sonra iyice büyümüş, ıslak gözlerine baktı. Çok ağlamıştı. Yastığa işlemişti gözünün yaşı. İnsan rüyada ağlar mıydı? Ne berbat bir rüyaydı o öyle. Gerçek gibi.
    “Boynumdan öp.” diyordu adam kadına, “Varsa eğer bir vebali benim boynuma.”
    Öpecek gibi olmuştu kadın. Titriyordu etli dudakları. Nefesi bir daralıp bir açılıyordu. Öpse mührü bozulacaktı dudaklarının. Öpse kirlenecekti baharın masumiyeti baştan başa. Ama “Öp” diyordu adam ısrarla, “işte tam şuradan, şahdamarımın üstünden.”
    Kimdi bu adam, nereden çıkmıştı? Çıyan yeşili gözleri ne korkunçtu öyle. İri burnu, çilli yüzüyle ne çirkin bir adamdı. Nereden tanıyordu kendisini de ta rüyasına kadar gelmişti. Bu nasıl tutarsız bir rüya idi böyle. Ne başı vardı ne sonu. Ne çok boşluk barındırıyordu içinde. Olaylar birbirinden tamamen kopuktu. Şimdi nasıl yormalıydı bu karmaşık düşü? Kime yordurmalıydı?
    Bağ gibi bir yer… İlk bunu hatırladı kadın. Kimsecikler yoktu etrafta. Sanki bütün dünya güneşe göçmüştü. Sanki bütün kurtlar, kuşlar, börtü böcek bir yerlere saklanmıştı. Aynı zerdali ağacına vermişlerdi sırtlarını. Adamın avuçlarındaydı kadının elleri. Ne zaman, hangi cüretle almıştı ellerini avuçlarına? Rüyanın başını hatırlamıyordu kadın. Hatırlayamadı. O an, sadece kalbinin ellerinin attığını duyuyordu. İnce ince ter sızıyordu parmaklarının ucundan. Her boğumda yeni bir pişmanlık boğuluyordu. Adam çıyan yeşili gözlerini çekmiyordu kadının gözlerinden. İnatla “tam şuradan” diyordu, “şahdamarımın üstünden.”
    Sesi dalıp çıkan dereler gibiydi adamın, dupduru. Yüzündeki çirkinlik sesine ve kalbine yansımamıştı her nasılsa. Yumuşacıktı sesi de kalbi de. Bir taşı bile ikna edebilirdi bu incelikle. Etten, kemikten ve duygudan yapılmış bir insan nasıl reddedebilirdi o incecik boynu öpmeyi.
    Bir taş değildi kalbi elbet. İkna olmuştu. Adamın boynuna doğru uzattı dudaklarını. Tam öpecekken… Ağır bir pişmanlığın bağrına taş gibi oturduğunu hissetti. Birden çekti dudaklarını. Bu vebali sırtlanmaktansa varsın değmesindi o ince boyuna dudakları. Bilmesindi o hazzı. Oysa adam bütün masrafı kabule hazırdı: “Varsa eğer bir vebali benim boynuma.” Öpse miydi acep?

    S:91-92
  • 128 syf.
237 kütüphaneci puanı (Geçen ay: 7)
228 okur puanı
27 Ara 2018 tarihinde katıldı.
2019
604/730
83%
604 kitap
160.648 sayfa
73 inceleme
48 alıntı
2 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 2. sırada.

Okuduğu kitaplar 604 kitap

  • Tuhaf Dergi Sayı: 26
  • İstanbul Büyüsü
  • Ellerin Elime Değdiği Zaman
  • Sihirli Mucizeler
  • Bilinmeyen Sular
  • Ona Çok Benziyorum
  • Gidiyorum Bu
  • Deli Kurt
  • Kurtlarla Koşan Kadınlar
  • Deniz Feneri

Okuyacağı kitaplar 51 kitap

  • Atatürk
  • Ama Hangi Atatürk
  • Nar Ağacı
  • Lavinia
  • Birlikte İyi Hissetmek
  • Anadolu'nun Şifreleri
  • Ay Tiradı
  • Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Psikoloji Fikri
  • Kral Kaybederse
  • Toprak Ana