• 650 syf.
    ·4 günde·8/10
    O, ingiltere krallarının kardeşi, kızı, yeğeni, karısı ve annesiydi; taçsız bir prenses, damatsız bir nişanlı, düğünsüz bir gelindi.

    Henry Tudor, savaş meydanında İngiltere tacını kazandığında, neredeyse 20 senedir savaşlarla bölünmüş ülkesini birleştirmek uğruna, düşman hanedanın prensesiyle evlenmesi gerektiğini biliyordu. Kaderinde York'lu Elizabeth vardı.

    Ancak evleneceği kadın hâlâ ölü bir adama, Henry'nin savaşta alt ettiği düşmanı III. Richard'a âşıktı. Üstelik Elizabeth'in annesi ve İngiltere'nin yarısı, Beyaz Kraliçe tarafından bilinmeze gönderilen kayıp vârisin, hakkı olan tacı almak için döneceği günün hayalini kuruyordu. Henry tahtta yerini sağlamlaştırmaya çalışsa da, York Hanedanı'nın zaferi için dua eden bir İngiltere'de, insanların kalbini bir türlü kazanamıyordu. En büyük korkusu, tahtı elinden almak için bir yerlerde bekleyen bir prensti.

    Genç bir adam ordularıyla İngiltere'ye geldiğinde Elizabeth büyük bir seçim yapmak zorunda kalacaktı. Zamanla sevmeye başladığı kocasının yanında mı olacaktı, senelerdir öldüğünü düşündüğü sevgili kardeşine mi koşacaktı? York'un gülü sonunda evine dönmüştü. Ve Kraliçe, tarafını seçmeliydi.
    (Tanıtım Bülteninden)
  • “Oyunu bir taş eksik oynamayı teklif etti paşam. Önce beyaz, istediği taşı çıkaracak, sonra siyah. Ama siyah, beyazınkinden farklı bir taş çıkarmak zorunda. Gâliba Alman kabul etti. Üstelik bizim adam, misafir diye Alman’a beyazlarla oynama ayrıcalığını da verdi: Bu adam nesine güveniyor?”
    Beyaz taşlarla oynayacağı için sevinen Alman, “Danke!” diyerek en uçtaki ‘a-2’ piyâdesini oyundan çıkardı. Koyulan kaideye göre İhsan Sait farklı bir taş seçmek zorundaydı. Ve İhsan Sait, şah’ını oyundan çıkardı.
    O anda salonda bir uğultu koptu.
    Paşa yaverine sordu:
    “Neler oluyor? Alman neden söyleniyor?”
    “Alman bizim adama, ‘Eğer şah’ınızı oyundan çıkarırsanız, sizi nasıl mat edebilirim?’ diye soruyor.”
    “Bizimki ne diyor peki?”
    “Bizim adam, ‘Bunu nasıl başaracağınızı ben de merak ediyorum,’ diyor.”
    İhsan Oktay Anar
    İletişim Yayınları
  • GÖNÜLSÜZ ŞAHİT


    Küfür sesleri geliyor hep.  Bağırmalar, çağırmalar, anırmalar, hırıltılar, iniltiler… İşlek bir sokağın, kuytu bir binasında ağlayan bir kadın, suçlayan bir koca… Yumruğunu sıkmış, çenesi titriyor. Hak etmediğini söylüyor. Bunun yaşayacağına ölseymiş daha iyiymiş diyor. Kadın mahcup.

    İşlek değil, kuytu bir sokak. Sokağın köşesinde etrafı kolaçan eden bir çift göz, ortasında ise yılların tecrübesiyle arabayı açmaya zorlayan bir çift el. Başarıyor. Bir çift kirli eliyle kullandığı arabaya, bir çift gözü de alıp uzaklaşıyor. Hiç utanmıyor.

    Dar bir sokak. Uzamış bıyıklarını dudağıyla kemirmeye çalışan çirkin bir surat. Cebinden beyaz bir toz çıkartıp uzatıyor. Rengi solmuş, gözleri morarmış, eti çekilmiş, kemikleri belirginleşmiş, hayatı henüz 17 yıldır yaşamış bir fidan eli titreyerek alıyor çirkin suratın uzattığı şeyi. Gözleri parlıyor,  can suyu verilmiş gibi çiçek açıyor fidan. Çirkin surat uzaklaşıyor, genç fidan can suyunu içiyor. Çok susamış, kana kana içiyor. Can suyu tüm hücrelerine yayılıyor, kemikli elleri titriyor, bacakları kasılıyor, gözlerinin feri sönüyor. Ruhu bedenine küsüp terk ediyor fidanı. Fidan pişman.

    Işıklı bir cadde. Sağa yanaşıyor bir araç. Vitrin tasarımını iyi yapmış bir kadın yaklaşıyor araca. Adam kadını süzüyor. Çoluğumun, çocuğumun rızkını vereceğim bari değsin diye pür dikkat inceliyor. Pazarlık yapıyorlar. Kadın kendine özel silahlarını kullanmaktan çekinmiyor, adam esriyor. Arabaya atlayıp devam ediyorlar,  adam heyecanlı, kadın buruk. Adama bakıyor midesi bulanıyor, kendine bakıyor midesi ağzına geliyor. Çocukluğu geliyor aklına, annesinin öpe okşaya büyüttüğü bu bedenin nasıl bu hale geldiğini düşünüyor. Kime kızıp, neye küfredeceğini bilemiyor. Herkese lanet okuyor.

    Palmiyeli bir bulvar. Mavi camlı plazanın tepesinde orta yaşlı bir zayıf. Omuzları çökük şekilde Işıkları izliyor, geçen arabaları saymaya çalışıyor, arada bir de kafasını kaldırıp bana bakıyor. Bir muhakeme içinde… Yo, yo bir karar aşamasında… Yapamadım diyor. Yokuşları aşamadım, düzü hiç göremedim. Zayıfım ben, hayat ise çok güçlü. O kazandı, ben kaybettim ve gidiyorum şimdi …  İşte gidiyor. Zayıf Adam hayata karşı havlu attı.


    Olacak olan oldu, ölecek olan öldü ve bana alakam olmayan tüm bu şeylerin tanığı olmanın hüznü kaldı. Bir de dolaylı yoldan faili olmam. Halbuki şahidi bile olmak istemeyeceğim şeyin nasıl olur da faili ben olabilirdim. Ama onlara göre ben suçluydum. Ne de olsa gündüzün şerri, gecenin hayrından yeğdir. Karanlıktım bir kere. Bu bile bir sebepti onlar için. Kendi içlerindeki karanlığı nasıl da görmüyorlardı. Kendi karanlıklarını benim karanlığımla örtbas etmeye çalışıyorlar ve bu yüzden karanlıklarında boğulmak için en çok beni tercih ediyorlardı. Bir şeyler daha oluyor sokaklarda, caddelerde, kapalı kapıların ardında ama bakmıyorum. Zamanım doluyor çünkü. Güneş ışıyacak birazdan ve herkes muhakemesini gece yapacağı amelleri işlemeye devam edecek. Ben ise ihanetin, ayıbın, zalimliğin, utancın ve zayıflığın gönülsüz şahidi ve faili olmaya devam edeceğim.
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Frances & Nick.
    Nick & Melissa.
    Melissa & Bobbi.
    Bobbi & Melissa.
    Biraz karışık görünüyor değil mi?
    Evet, oldukça karışık.
    21 yaşındaysanız, edebiyatla ilgileniyorsanız, ailenizde bolca sorun varsa bu karışık durum daha da derinleşiyor. Ve tabii evli bir adama aşık olmak da bu karışıklığı çözmede pek kolaylaştırıcı bir etken değil~
    .
    Etik nedir, ne değildir? Sınırları sert bir kabuktan mı ,yoksa geçirgen bir zardan mı ibaret? Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunup; cinsiyetçi rolleri devam ettirmek için elinden geleni ardına koymamak nasıl bir çelişkidir? Kendinden olmayan her noktayı yargılamak, etiketler koyup sonrasında bu etiketleri yenileriyle değiştirmek nedir? Sally Rooney size yasak aşkı anlatıyor görünebilir; ancak benim için bu aşktan da yasaklı olmaktan da fazlasıydı.
    .
    Bobbi karakterinin her bir cümlesindeki derin düşünmeye iten arzu örneğin.
    Diğer yanda Frances ile Nick’in karakter çözümlemeleri ve bu çözümlemelerdeki sağlamlık...
    .
    Toplumsal cinsiyetin,samimiyetin, beyaz daha doğrusu beyazlatılmış kültürün,ideolojik yaklaşımlardaki boşlukların kısacası lafta kolay uygulamada milyon engeli olan şeylerin de irdelenmesini görüyoruz bu ilk eserde. Ki yazarın ilk eseri olduğuna inanmak hayli zor çünkü kendini bilen bir dil mevcut bu kitapta. Neyden bahsettiğinin farkında olan bir dil.
    .
    Yaşıtım olan yazarın diğer eserlerini de merakla bekliyor olacağım.
    .
    Dipnotlarını pek sevdiğim çeviride Pınar Umman, kapak tasarımında ise Sancar Dalman yer alıyor.
  • BİR KÜFÜRBAZIN HÜZÜNLÜ GECESİ
    Nihayet otogar bahçesinin en köşesindeki bu boş bankı bulmuş ve oturmuştu. ‘Şerefsiz servisçi çok hızlı sürmüş olmalı otobüsün geleceği saate henüz 45 dakika var’, diye düşünüyordu. Küfürbaz böyle zaman geçirmesi gereken sıkıcı dönemlerde etrafına bakınır , küfür edebileceği birileri yada bir şeyleri arar ve sonra onlara içinden ana avrat söverdi. Eğer hiçbir şey bulamazsa geçmişe zihinsel olarak ışınlanarak mutlaka bir şeyler bulup çıkarır onlara sövüp sayarak zaman geçirirdi.
    Evet biliyorum bu çok sağlıklı bir şey değil ama küfürbazın diğer tuhaflıklarının yanında bu hiçti. Mesela şu an ayağının dibinde uzanan ve hafiften uyuklayan siyah labrador köpeği Cervantes gibi . Hayır tuhaf olan köpeğin adı değil, ki o ismi , Taksimde üstünde İnstituto Cervantes Estambul yazılı bir tabelanın bulunduğu bir binanın önünden geçerken seçmişti. Hayır ! Asıl tuhaflık köpeğin hayali olmasıydı. Onu küfürbaz , sırf yalnızlığında ona eşlik etsin diye zihninde yaratmıştı.Elbette bir insan da yaratabilirdi ama konuşan ve düşünen bir varlık önünde sonunda psikoza evrilirdi.Bu sebeple, hayali arkadaşını köpek olarak yaratmıştı.Yarı uyuklayan köpek başını hafifçe kaldırıp gözlerini hafifçe birbirine yaklaştırarak köpeklere özgü o şefkat uyandıran bakışla bakıyordu şimdi.
    Sonra bankın diğer tarafına alımlı sarışın bir kadın oturdu.Cervantes hemen kalkıp kadının ve küfürbazın ayaklarına da sürtünerek bankın biraz daha ilerisine çöp kutusunun yanına uzandı ve başını patilerine koyup uyuklamaya başladı.Kadın bunları fark etmeden sigarasını yakıp zeka küpü telefonuyla oyalanmaya başlamıştı.Küfürbaz bir başka sarışını düşledi birden. Cüzdanında siyah beyaz resmini taşıdığı , bu çirkin bedenini dünyaya getirirken ölen dünyanın en güzel sarışınını.Keşke yanında olsaydı.Gerçi babasının sonradan evlendiği ve aslında ona her türlü sevgi ve şefkati gösteren iyi kalpli esmer de güzeldi ama sarışın bir melekti.Ve şimdi , belki de esmeri son kez görebilmek için gecenin bu vaktinde bu otobüsü beklemekteydi.
    Banktan kalktı ve çay almak için garın içindeki kantine doğru yürüdü. Tabii Cervantes peşi sıra kuyruğunu sallayarak takipteydi. Çaycı kağıt bardağına çayı koyarken kafeteryadaki kakafoninin yanı sıra televizyondan yankılanan haberlerin sesi sinirlerinin bam telini titretiyordu adeta.Televizyonun , salaş bir lokantada yedikleri yemekten zehirlenen üç üniversite öğrencisinin hastanede olduğu ile ilgili haberine şöyle hafiften bakar gibi olduğunda otobüsün geldiğini kendi garip jargonu ve megafonik sesiyle duyuran anonsçu adama kulak kabarttı ve gülümsedi otobüs gelmiş , bekleyiş bitmişti.
    O gece sabaha doğru otobüs bir tünel girişinin dış duvarına çarpmıştı. Mola yerinden sonra direksiyona geçen ikinci şoför çok yorgundu. Uyumasına rağmen uykusunu alamamıştı. Çünkü normalde dinlenmesi gerekirken, üniversitedeki oğlu zehirlendiği için onu ziyarete giden, canından çok sevdiği arkadaşını kıramamış ve onun yerine bu sefere gönüllü olmuştu. Küfürbazımız en öndeki koltukta oturuyor ve ayaklarının dibindeki Cervantes’le birlikte mırıl mırıl uyuyordu. Sonra bir an ,bir gürültü ve sonsuz boşluk oldu.Televizyon haberleri şoförle birlikte , bir erkek yolcunun da öldüğünü söyledi.Kimse siyah bir labradordan bahsetmedi.