Dayanılmaz bir ağırlık var içimde; sanki göğsümün tam ortasına yerleşmiş, ne ileri gitmeme izin veriyor ne geri dönmeme. Yapamıyorum. Gerçekten yapamıyorum artık. Her denediğimde biraz daha eksiliyorum kendimden. Sanki ben, kendimi tüketmenin en yavaş yolunu seçmişim de fark etmeden yürümüşüm bu yolda.
Karşımdaki insanın gözlerinde yorgunluğu görüyorum. O yorgunluğun sebebi benmişim gibi… Belki de gerçekten öyle. İnsan kendi karanlığını başkasına bulaştırabilir mi? Bulaştırıyorsam, istemeden, bu beni suçlu kılar mı? Yoksa zaten içimde hep var olan bir şeyin taşması mı bu?
“Bu kadar mıyım?” diye soruyorum kendime. Cevap gelmiyor. Sessizlik bazen cevaptan daha ağır oluyor. İnsan, kendi içinde yankılanmayan bir soru kadar yalnız hissedebilir mi?
Güneş doğuyor, biliyorum. Herkes için doğuyor. Ama bana değmiyor sanki. Işığın bile seçici olduğu bir yerdeyim; bana uğramadan geçip gidiyor. İçimde bir zamanlar var olan o küçük aydınlık… onu ne zaman kaybettim, hatırlamıyorum bile. Belki fark ettiğimde zaten çok geçti.
Ve biliyor musun y. yine de, garip bir şekilde… içimde iyi kalan tek şey sensin. Bu da ayrı bir yük aslında. Çünkü insan, elinde kalan son şeyi de kaybetmekten korkuyor. O yüzden sana yaklaşamıyorum bazen. Böyle sönük hâlimi görürsen canından can gider, biliyorum ama sarıp sarmalarsın da onu da biliyorum. Ağlamam için omzunu verirsin onu da biliyorum ama ben verdiğin o omzunda ağlamayı bile beceremem.. Sanki en basit insani şeyler bile bana fazla karmaşık.
Ben yoruldum… ama daha kötüsü, başkalarını da yoruyorum. İşte bu düşünce, hepsinden daha ağır.
Ne yapacağım ben bu seni anlatan her şeyle? Ne yapacağım ben bu her şeyde olan izlerinle? Ne yapacağım ben yokluğunla? Yokluğunla başa çıkamıyorum, haberin yok. Sobe değil bu sefer.. çünkü sen yoksun ve ben, ilk defa, seni bulamayacağım bir yerdeyim
Geçen yıl yine bir 1 Nisan’dı…
İnsanların gülüşlere sakladığı küçük yalanlar günü.
Biz ise o günü bile ciddiye alacak kadar gerçektik.
Şaka yapmayı unutmuştuk.
Zamanın içinden geçerken birbirimize tutunmayı,
Gülmeyi, susmayı, aynı anda aynı şeyi hissetmeyi biliyorduk ama
Şaka yapmayı unutmuştuk.
“Olsun,” demiştin,
“Seneye yaparsın…”
İçimde tarifini koyamadığım bir ürpertiyle
“Seneye olmayız ki,” demiştim.
Sen…
Zamanı bile küçümseyen o sakin sesinle
“Tüm zamanlar bizimken,
Nasıl seneye olmayacağız?” diye karşılık vermiştin.
İşte o an
Sana inanmak,
Zamana inanmaktan daha kolay gelmişti bana.
İnandırdın beni…
Birlikte çoğalan yarınlara,
Adımızı taşıyacak uzun senelere,
Hiç eksilmeyecek bir “biz”e.
Şimdi…
Zaman hâlâ akıyor.
Takvimler değişiyor.
1 Nisanlar yine geliyor.
Ama sen yoksun.
Ben varım…
İçimde, her gün biraz daha derinleşen o sessiz sızıyla.
Senin gidişinin bıraktığı, adı konulamayan o boşlukla.
Ve en çok da
Her şeye rağmen hâlâ bir yerlerde
Senin “seneye” dediğin zamana inanmak isteyen kalbimle…
Ama artık biliyorum;
Bazı yokluklar
Zamana değil,
İnsanın içine yerleşir. Hiç geçmeyecek bir acıyla
Ve sen…
Benim içimde hiç geçmeyecek bir zamansın.. verdiğin acıya rağmen.