Çalar saatim şehrin tüm çalar saatleriyle aynı ana kurulmuş gibi çalmaya başladı. Demek ki yataktan kalmak gerekiyor. Ne vardı yanımda ses çıkarmadan uyusa? Uyumadı...
Babamında arabası vardı. İçini temizlerdik, bakımını yapardık, hizmette kusur etmezdik. O ne derse onu yapardık. Babam öyle derdi; sen ona hizmet et ki o da sana hizmet etsin...Makinelere hizmet etmeyi babamızdan öğrendik.
Yine aynı kadınla karşılaştı.Yine aynı şekilde, yarı karanlık sokakta, kendini gizleyip yan yan yürüyor, elinde ki poşeti birileri çekip alacakmış gibi sımsıkı tutuyordu. Üzerine giydiği pardösünün altında ki ışıltılı ayakkabılar, alelacele silinmiş makyaj, üzgün, yorgun ve şişkin gözler onun aslında nereden geldiğini ve neden kaybolma isteği taşıdığını gösteriyordu. Yanağında kakülüyle kapatmaya çalıştığı derin bir yara vardı.Bu kadının yaraları komşu dedikodularında sorgulanıyor, çay saatlerinde yaftalanıyor, akşama doğru hükmü kuruluyordu. Hep böyledir, derin yaralılar , derin yaraları olmayanların konusudur.
Kendi öngörülerime kutsal kitapları, kutsal Meryemi, marangoz İsa’yı ,filozofları, doktorları şahit tuttum. Kendinden sonra geleceklere hikayeler anlatan hikayecileri, sayfalarca yazı yazmayı seven yazarları, ardıç kuşlarını, saksağanları, dağ kekiklerini, andız otlarını şahit tuttum. Ve tabi ki Zeytin’i ve İncir’i...