• Şerife Nur Akpunar
    Şerife Nur Akpunar Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·3 günde·9/10
    NEVA BULVARI
    Yazar Neva Bulvarı'nı öyle bir betimlemiş ki Petersburg’a gidip Neva bulvarını adım adım dolaşmış kadar oldum. Bulvar bizdeki en kalabalık cadde olması nedeniyle okuyan herkese eminim İstiklal Caddesi’ni anımsatmıştır. Bu caddede herkes en güzel hallerini birbirlerine sunma derdindeler. Sosyal medyada insanların hayatlarını yansıtma şekline benzettim ben bu durumu. Herkesin orada bulunma amacı farklı ama herkes ortak bir noktada toplanıyor, beğenilme arzusu etrafında. Hikâyenin okuduktan sonra bende bıraktığı diğer bir hissiyat ise herkesin aslında göründüğünden ne kadar farklı olduğu. Ressamımızın peşinden gittiği kadının daha üst zümreden, zengin birisi olduğunu düşünürken, teğmenin peşinden gittiği kadını ise daha kolay elde edilebilecek bir kadın olarak düşünmüştüm. Fakat aslında durum tam tersiydi. Ressamımızın âşık olduğu kadın para karşılığında birlikte olabileceği bir kadın çıkmışken, diğer kadın evli bir kadındı. Bir kez daha önyargılarımı çarptı yüzüme bu durum. Ayrıca Gogol’un “Kadından güzelliği alın! Kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerektir.” sözüne değinmeden geçemeyeceğim. Bu kadar sabit düşünceleri olan, aşırı saçma bir tespitte bulunan yazarın önyargıları demek ki benim önyargılarımdan çok daha fazla.

    BURUN
    Gogol'dan bir garip bir hikâye. Burun. Sabah kalktığında burnunun yerinde olmadığını gören adamımız Kovalev (ben voldemort demeyi tercih ederim :d) burnunun peşine düşer. Onu aramak için ilan vermeye dahi kalkar. Karakterimiz, hiyerarşiye çok değer veren, gözü sürekli makamda mevkide olan, insanlara verdiği değeri unvanlarına göre belirleyen bir adam. Unvanları o kadar önemsemesinin sonucu olarak dilinden düşmediği bir 1. Dereceden memur dulu kadınla, 3. Dereceden kurmay subay dulu kadın var ki her onların adını andığında “yeter be adam yeter” diye bağırma isteği geldi. Hikayede yazar burunu, karakterimizin saygınlığını belirleyen bir metafor olarak kullanmış. Karakterimiz onu kaybettiğinde bütün saygınlığını kaybettiğini düşünüyor, çünkü karakterin saygı kavramı çok boş. Burnunu kaybettiğinde tek düşündüğü şey üst mertebeden müşterileri ve onların gözü önünde saygınlığını kaybedecek olması. Nitekim burnunu bulduğunda da burnu 3. Dereceden memur kıyafeti giymiş diye kendi burnuyla bile çekinerek konuştuğunu görürüz. Sırf unvanı var, güzel kıyafetleri var diye buruna inanılmaz bir saygı gösterir.
    Yazar burun üzerinden çok güzel bir toplum eleştirisi yapmış anlayacağınız. Sözlerini de “Kabul etmek gerekir ki pek çok yerde pek çok anlamsızlıkla karşılaşıyoruz... Öte yandan, şöyle derinlemesine düşünecek olursanız, apaçık belli ki bu işin içinde bir iş var ve de bütün bunların bir anlamı... Kim ne derse desin, dünyada bu türden şeyler oluyor, çok seyrek de olsa oluyor.” diyerek bitirmiş. Gerçekten de dünyada çok var bu türden şeyler…

    PORTRE
    Hikâye kıskançlığın, hasetin insanı nasıl tükettiğini, nasıl ölümcül bir hastalık olarak insanın benliğine yapıştığını ve eninde sonunda gözlerini, elinde ne var ne yok aldığı insanın hayatına diktiğini yüzümüze çok çarpıcı bir şekilde vurmuştur.
    “Manevi huzur mu yoksa maddiyat mı önemlidir? Dünyevi zevkler arasında kendimizi kaybetmek bizi tatmin eder mi?” Hikâye bu sorularla bize paranın mutluluk getirip getirmediğini de sorgulatmıştır. Yeteneklerimizin bizi nereye götüreceğini iyi analiz etmemiz gerektiğini, onlara ne ölçüde sahip çıkmamız gerektiğini önemle vurgulamıştır.
    Ayrıca yazar, yeteneği olduğu halde bu yeteneği şan, şöhret ve servet uğruna körelten sanatçılara çok güçlü bir eleştiri yaparak sanatçının saf, temiz, her türlü kötülükten uzak kalması gerektiğini savunmuştur. Sanatçının ruh hali kirlendiğinde tuvalin çok daha fazla kirli görüleceğini hissettirmiştir bizlere. Ki hikâyenin alt metninde yazar, portrelerin hangi ruhla yapıldıysa o ruhu yansıttığına olan inancını bizlere geçirmiştir. Asyalı kıyafet giyen tefecinin portresini çizen sanatçı, portreyi adamın yüz çizgilerinden ve gözlerinden çok etkilenerek adeta büyülenerek yapmıştır ve resmini yazarın deyimiyle doğayla büsbütün uyum içerisinde yaratmıştır. Resmî yaparken büründüğü ruh halinin kasvetli ve korkmuş olması belki de resme bakan herkesin bu duygulara sürüklenmesinin temel sebebidir. Hâlbuki aynı sanatçı kendini kapatıp bir aziz gibi yaşayarak kendini tüm dünyevi kötülüklerden arındırdığında yaptığı İsa’nın doğumu tasviri ile insanlarda nasıl da biz mucize etkisi yaratmıştır. Resimdeki yüzlerden yayılan kutsal hava bakan herkesi büyülemiştir. Bunun nedeninin, sanatçının resmi yaparken büründüğü hissiyat olduğu kesindir.
    Nitekim yazar sanatçının huzur dolu ilahi bir tutkuyla sanat yapması gerektiğinin altını iyice çizmek için bu düşüncelerini portreyi çizen sanatçı aracılığıyla dillendirmiştir. “Neyin var, neyin yoksa sanat uğruna feda et: onu her zaman tutkuyla sev: Dünya hırsı kokan bir tutkuyla değil, sessiz, dingin, huzur dolu ilahi bir tutkuyla! Bu ilahi tutku olmadan insan dünya üzerinde yükselemez ve insanlara huzur veren büyüleyici sesleri çıkaramaz. Çünkü yüce sanat yapıtının yeryüzüne inmesi, herkese huzur, sükûn vermek içindir. Onun ruhta yarattığı şey sızlanma değildir; çünkü ezgili dualar mırıldanarak sonsuzcasına Tanrı’ya doğru akan bir ırmaktır o.”

    PALTO
    Gogol’dan bir muhteşem eleştiri daha. Hikayeyi çok çok beğendim. Karekterimiz Akaki Akakiyeviç yeni bir paltoya sahip olduğunda en az onun kadar sevinip, acaba paltosuna bir şey mi olacak korkusu yaşadım her sayfada. Keşke hiç yaşanmasaydı fakat maalesef tahmin ettiğim gibi oldu, paltosu çalındı ve en az karekterimiz kadar kahroldum.
    Karekterimizden biraz daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse iş arkadaşlarının kendisiyle dalga geçmesine, zorbalığa giren şakalarına, aşağılamalarına tepki vermeyen, sessiz, sakin, etrafındakilerin onu silik biri diye tanımlayabileceği bir memur kendisi. Hayattaki tek uğraşı ona verilen yazıları temiz çekmek. Hayatının sıradanlığına alışmış bir insan, hatta öyle ki müdürü ona daha basit ama daha değerli bir iş verdiğinde dahi bu sıradanlığı bozmamak adına tekrar yazıları temize çekme görevine devam etmek istemiş. Yani hayatında olağanüstü hiçbir durum olamayan, gözlerinde yaşadığına dair bir ışıltı olmayan, ruhu olduğuna bin şahit gerektiren bir adam. Ta ki bir hayat amacı belirleyene kadar. Yeni bir palto alabilmek. Bu amaç uğruna çok kararlı bir yapıya bürünüp, hayatında alışmış olduğu çoğu şeyi değiştiriyor. Artık bir amacı olduğu için, bu amaca yaklaştığı her gün gözlerine bir ışıltı geliyor, yüzünden ve duruşundan siliklik ve sünepelik hızla kayboluyor. Ve amacına ulaştığında belki de hayatının en mutlu gününü yaşıyor. Nitekim paltosu çalındığında da elindeki her şey alınmış gibi hissediyor, eski ruhsuz halinden daha kötü bir ruh hâline bürünüyor. Çünkü eskiden ruhsuz olan adam yeni bir palto umuduyla ruh kazanmış, paltosunun elinden yitip gitmesiyle de kazandığı o ruh paramparça olmuş durumda.
    Yazar, Akaki ve palto ilişkisi üzerinden bir insanın hayat amacı edinmesi durumunda nasıl da hayata sıkı sıkı bağlandığını çok başarılı bir şekilde yazıya dökmüş. İnsanın elinden bu hayat amacının alınması durumunda da nasıl eskisinden de kötü bir duruma düşebileceğini çarpıcı bir şekilde anlatmış. Ayrıca yine sağlam bir bürokrasi eleştirisi yaparak aynı iş yerinde çalışan insanlarda dahi var olan gelir eşitsizliğine, üst mevkidekilerin alt mevkidekileri canları isteyince ezebilmesine lanet okutturmuştur.

    BİR DELİNİN ANI DEFTERİ
    Sanırım delilere zaafım var. Don Kişot’tan sonra en sevdiğim deli Aksentiy İvanoviç oldu. Hikâyeyi okuduktan sonra bir kez daha delileri kıskandım. Düşünsenize delirme hakkını kullanıyorsun ve istediğin kişi olabiliyorsun. Hatta bir İspanya Kralı bile. Kimse size inanmazsa ne yazar, sonuçta siz bir kere İspanya Kralı olduğunu ilan etmişsiniz. Yaşasın delilik, yaşasın Hazar Beyi taraflarından gelen gerçek beyin.
    Belki de Gogol’u en iyi anlayabileceğiniz hikâyedir. Kendisi hayatının sonlarında delirmiş ve kafa karmaşıklığına dayanamayarak intihar etmiştir.
  • 198 syf.
    ·9/10
    Kitap mutluluk hormonlarını akademik bilgiler vermeden güzel örnekler ve hikayelerle anlatıyor. Psikiyatristlerin herhangi bir hastalıkta öncelikli olarak yaptıkları psikoeğitimdir, psikoeğitimin genel yaklaşımı da hastanın o andaki durumu anlayabilmesi için gerekli olan bilgileri anlaması kabullenmesidir. Bu kitapta da basit bir şekilde mutluluğun nörofizyolojisi anlatılmaya çalışılmış. Mutluluk hangi hormonların sonucunda oluşur ve bu hormonlar hangi durumda daha çok salınır.

    SPOİLER kısma gelirsek bu kısmı birçok yerde görebileceğiniz için burayı okumayla kitaptan aldığınız keyfin azalması gibi bir durum olacağını tahmin etmiyorum ama kesin okuyacaksanız kitabı bitirdikten sonra göz atmanızı tavsiye ederim.

    Dopamin bir hedef koyup onu gerçekleştirdiğinizde ve bir ihtiyacınızı giderdiğinizde salınır. Bunun için bir şey yapasınız olmadığında da basitten zora doğru hedefler belirleyin ve harekete geçin. Başlangıçta istemeseniz bile sonrasında istek ve motivasyon da gelecektir. Depresyona davranışsal ekolde yaklaşım da bu şekildedir. HAREKETE GEÇ!

    Endorfin acıyı hissetmeyi engeller, salınması ise kasların şaşırtılarak çalışmasıyla olur, zorlayıcı antremanlar da bu konuda işlevsel, genel olarak herhangi bir depresif hastaya önerilen haftada 3 gün 30 dakika üzerine tempolu yürüyüş-koşudur.

    Oksitosin bağ kurma ve güvende hissetme ile ilişkili olan hormondur en aktif olduğu zaman anne ve emzirdiği bebeği arasındadır. Masajın oksitosini artırdığı ve birileriyle güven ilişkisi kurmanın da oksitosini artırdığı bilinmekte.

    Serotonin depresyon tedavisinde en çok kullanılan antidepresanların ilk hedefidir. Yaptığınız işle gurur duyma ve sosyal olarak üstün veya iyi hissetme de serotonin salınımını artırır. Yüksek standartlar yıpratır ve serotonin salınımını engeller.

    Son olarak 45 gün/6 hafta konfor alanından çıkıp yeni bir hobiye başlamayı tavsiye ediyor. Basit ve hayatınız için gerekli bir alışkanlık belirleyin ve başlarda mutlu etmese bile gün atlamadan her gün belirlediğiniz alışkanlığı yapmaya devam edin 45 gün sonra keyif almaya da başlarsınız yaptığınızdan diye kitabı bitirmiş.

    Kitabın içeriği dışında da belli cümleler eklemiş olabilirim. Bir psikiyatrist olarak tavsiye ederim.
  • Mutluluk tarifi zor yapılan bir hâldir. Çünkü mutluluğu genellikle hazla karış­tırıyoruz. Bu yüzden hâlinden memnun olma ve onu sürdürülebilme hâlinde ta­nımladığımız mutluluğa erişilmesi pek mümkün gözükmüyor. Mutluluğun TDK sözlüğünde çok feci bir tanımı var, “İnsa­nın bütün arzu ve isteklerine kesintisiz olarak ulaşabilme hâli” diye nitelemiş ama böyle bir mutluluk yok. Mutluluğa geniş baktığınızda insan beyni ve orga­nizması mutlu olma üzerine kurgulan­mamıştır. Çünkü zihinsel yapımız mut­luluk arayışı üzerine kurgulanmıştır. Şu anda mutluyum dediğimiz her hâl bizi kısa bir süre sonra sıkıyor.
    Hayatımızda her şey yolunda gider­ken bile bir eksiklik ve yokluk hissiyatı yaşarız. Bizler sorunsuzluk hâlinde bile sorunları büyüten bir yapıya sahibiz. Me­sela şu anda çocuk yetiştirme konusun­da bu sorun karşımıza çok çıkıyor. Sınav gibi basit bir şeyi, dünyanın en önemli mevzusuymuş gibi büyütüp çocukların önüne koyuyoruz. Bu yüzden çocuklar in­tiharın eşiğine gelebiliyor. Hayat devamlı bir anksiyete ve stres içerisinde gerçek­leşiyor. Başarılı olunca mutlu olacağız diye, adına başarı dediğimiz bir şeyin pe­şinde koşuyoruz. Başarının da ne oldu­ğunu kimse bilmiyor.
    (Prof. Dr. Sinan Canan-dünyabizim.com-söyleşi)
  • 128 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Otelde çalışmanın çalışma saatlerinin belli olmaması, bayram yüzü görmemek gibi dezavantajları olduğu kadar avantajları da var. Bunlardan biri de birbirinden farklı insanlarla iletişim kurmak. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından insanlarla, kültürlerle tanışma fırsatı yakalıyorsunuz otelde çalıştığınızda. Ben de değerli bir insanla tanışma fırsatı buldum bu sayede. Daha önce kitaplarından hiç haberimin olmadığı Ayla Yazgan ile karşılaştırdı beni kader. Dört yıldır çalıştığım otele yılda bir kere gelir kendileri. Her geldiğinde, eksik olmasın, yeni çıkan bir kitabını hediye eder bana. Aramızda usta-çırak ilişkisi var. O, edebiyat kulesinin tepesine çıkmış biri, ben ise kuleye yükselen basamakların henüz yarısındayım.
    Ayla Hanım otele geldiğinde çoğu zaman yeni çıkacak kitabını hazırlar. Odasına çekilip kendini kitaba verir. Eğer kitabını bitirmişse başka yazarların kitaplarını okuma faslına geçer. Dolayısıyla okuma ve yazma eylemi her daim sürer Yazgan’ın. Son nefesine kadar okuyup yazacaktır da sağlığı elverdiği ölçüde.
    “Sen seversiz bu romanı Aziz.” diyerek uzattı bana imzaladığı kitabını. Ben zaten onun romanlarının hepsini severek okumuştum. Yaşam Yolu, Saltanat Ateşinde Enver, Yıldızına Tırmanırken derken son çıkan Kış Güneşim romanını okurken de keyif aldım, heyecan duydum. Yazar bu kitabında MS hastası bir kızın başından geçenleri anlatıyor. (MS hastalığı beyin ile omurilik arasındaki iletişimin zayıflamasından kaynaklanan bir hastalık anladığım kadarıyla.)
    Bilinç akışı tekniğine göre kaleme aldığı Kış Güneşim’i haberlerde MS hastası bir kadının sırf bu hastalığından dolayı eşiyle arasının bozulmasını ve eşinin boşanma davası açmasıyla yaşadığı sıkıntıları dinleyince yazmaya karar veriyor Yazgan. Romanın merkezine de MS hastası bir kadını oturtuyor.
    Baş karakter Esinti MS hastalığından muzdarip olduğu için kendini hep eksik bir insanmış gibi hissediyor. İnsanların kendisine acınacak bir insanmış gibi davranması hoşuna gitmiyor. Aslında bakıma muhtaç biri. Kendine yardım edecek birine ihtiyacı var her daim. Gelgelelim bu durum hep iç sıkıntılar, buhranlar, gelgitler yaşamasına yol açıyor. Hastalığından dolayı mı insanlar ona yaklaşıyor, yoksa sevdiklerinden dolayı mı bir türlü kestiremiyor. Sürekli ikilem içinde bir dalgalanıp bir duruluyor.
    Beden rahatsızlığı hayatının doğal akışını kimi zaman sekteye uğratsa da âşık olma duygusunu yitirmemiş bir karakter Esinti. Nişanlısı Demir’le uzun süren birlikteliğinden sonra aynı zamanda Demir’in de arkadaşı olan ressam Mete Ay’a kaptırıyor gönlünü. Esinti can yoldaşı, her kötü anında yanında olan Demir’e ihanet edip etmemek konusunda çoğu zaman ikilemde kalsa da aşkı seçip Mete ile devam ediyor yoluna. Çünkü Demir gibi değil Mete. Söz gelimi Demir gibi sürekli hastaymış muamelesi yapmıyor kendisine. Mete ona kadınlığını hissettirirken Demir, vicdanı elvermediği için huzurevine bırakmak istemediği anne ve babasına bakmak zorunda kalan bir evlatmış gibi muamele ediyor. Demir bu ihaneti kaldıramıyor aldatılmış hissine kapılarak. Nikâh anı çiftin gününü zehir ediyor. Her şeye rağmen Esinti ile Mete evleniyorlar. Ama Esinti Mete ile beraberken de mutluluğu, huzuru bulamıyor. Mutluluğun kıyısında gezmek yetmiyor ona. Mutluluk denizinin kıyısında gezerken hemen bir adım ötedeki denize girememenin sancılarıyla, hayal kırıklıklarıyla çalkalanıyor hayatı.
    Kitaptan birkaç tane güzel söz paylaşarak devam edelim.
    “Çünkü tutkular çabuk alev alan benzin ateşine benzerler. Yakar, kül eder, bir anda da sönerler.”
    “Ama siz kadınlar pervaneye benzersiniz, heyecan ararken kendinizi yakacak ateşe koşarsınız.”
    Yazgan, MS hastalığı üzerinden bir kadının halet-i ruhiyesinde ortaya çıkan değişkenliği, savrulmaları satır aralarına ustaca serpiştirmiş. Gerçi sadece MS hastası bir kadın değil, sağlıklı bir insan da yaşıyor dört mevsimi. İnsanların ruh durumu çok çabuk değişebiliyor. Aynı gün içinde dört mevsimi yaşadığımız zamanlar yok mu hiçbirimizin? Söz gelimi hep mutlu olamıyoruz, hep mutlu olamadığımız gibi hep hüzünlü de değiliz. Her zaman başımızdan aşağı kaynar sular dökülmüyor, kimi zaman zevkten dört köşe olduğumuz gelişmeler de yaşıyoruz. Dalgalı bir seyir izliyor manevi durumumuz gün içerisinde.
    Kitapta karakterlere toptan baktığımızda çok da mutlu olmadıklarını görüyoruz. Esinti Demir’i terk ederken arkasında büyük bir enkaz bırakıyor, Demir birlikte vakit geçirmekten mutluluk duyduğu can arkadaşı Mete’nin hiç umulmadık hamlesiyle yıkılıyor, Mete’nin ilk evliliği istediği gibi yürümüyor, Esinti’nin annesi Gülperi nikâhlı eşini aldatıp yasak aşk yaşıyor ve bu yükün altında kalamayıp intiharı seçiyor, yine Esinti’nin babası yaptığı ikinci evlilikte de gün yüzü göremiyor. Hayat gibi inişli çıkışlı ruh hâlleri var hepsinin. Ama tamamen mutlu, tuzu kuru diyebileceğimiz bir karakter yok. Zaten Yazgan’ın romanlarındaki ana karakterler genel olarak çok da mutlu değildir. Yarattığı ana karakterler tozpembe görmez hayatı ya da tozpembe bir dünya görüşü olan karakterler seçmez. Bu açıdan gerçekçidir. Mutluluğun geçici, acıların ise kalıcı olduğunun farkındadır. Yarattığı kadın karakterler kendi hayatından izler taşır. Mücadele ve acı içinde geçmiştir hayatı. Normal, sakin, huzurlu, mutlu bir hayatı olmamıştır. Bu yaşantısı da yazdığı romanlara yansımıştır. Zaten hangi yazar vardır ki yapıtlarında kendi hayatının izlerinden parçalar taşımıyor olsun?
  • Sürekli konuşulan, popüler olduğu kadar hakkında birçok yanlış bilgilerin de olduğu bir konudan bahsedeyim bugün. Bağırsaklarımız ve midemizde yaşayan bakteriler ve onların ruh sağlığımıza etkisi.

    Bağırsakların ilginç bir özelliği vücuttaki diğer tüm organlardan farklı olarak kendi başına karar verebilen bir organ olmasıdır.

    Enterik sinir sistemi (ESS) bağırsaklar, mide, pankreas vb gibi organların etrafındaki otonom sinir sistemi olup, merkezi sinir sisteminden (MSS) bağımsız olarak çalışır ve kendi kararlarını verir. ESS sempatik ve parasempatik sinir sistemlerini ciddi biçimde etkiler.

    En önemli fonksiyonlarından birisi de bağışıklık sistemi üzerindeki hayati rolüdür. İçerisinde 500 milyon nöronu barındıran sistem olan ESS (neredeyse omuriliğimizdeki nöronlar kadar) bilgi toplama, kas kontrolü, ani karar verme gibi birçok fonksiyonu gerçekleştirir.

    Bağırsaklarımızda bizlerle birlikte yaşayan milyarlarca bakteri, iyi ve kötü bakteriler olarak gruplandırılırlar. Dışkımızın yarısı bu bakterilerden oluşturur. Tahminen 500 farklı tür yaşamaktadır sindirim sistemimizde ve toplamda 1-2 kilo civarındadır. Yüzde 99´u 30-40 farklı türde bakterilerden oluşur.

    Bu bakteriler farklı gıdalarla beslenirler. İçimizdeki bakteri florasını korumak, beslenme kaynaklarımızın farklı türlerden oluşması ile mümkündür. 1800´lü yılların başlarında Amerikalı bir doktorun araştırmaları,William Beumont, karın ve bağırsak sağlığı ile ruh sağlığı arasındaki bağı irdelemektedir. Son yıllarda bu konu sadece diyetisyenlerin ve gastroentrologların değil psikiyatristlerin de ilgi odağı olmaktadır.

    Kabaca mutluluk hormonu da diyebileceğimiz serotoninin neredeyse tamamı karın ve bağırsak sisteminde bulunur. Serotonin, sinir hücreleri (nöronlar) arasında elektrik sinyalleri taşımakla görevli bir nörotransmitterdir. Bağırsak hareketlerini, açlık tokluk hissini, büyüme hızını denetler. Depresyon, saldırganlık veya atıllık, cinsel güdü, uyku düzeni ve stres ile yakın ilişkisi olduğu belirlenmiştir.

    Devamı için

    https://panikataksite.wordpress.com/...-de-ikinci-beyin-mi/

    Hasan Durna, uzman psikoterapist, yazar.