• Nâgehân geldi bir eksikli dedi târîhin
    Âh kim kıydı felek Nefî gibi üstâde
  • YAMAN DEDE KİMDİR?

    Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum esnaflardan iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanımefendinin oğlu Diyamandi 1887 yılında dünyaya gelir. Henüz on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç eder. İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebinde yapan küçük Diyamandi, 1901de Kastamonu İdadisi(lise)ne girer. Yedi yıllık idadiyi birincilikle tamamlar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını takarlar.

    Bir Rum çocuğuna neden molla lakabı takılmış, gelin Yaman Dedenin kendi ağzından dinleyelim:

    “Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

    “Bişnev in çün şikayet mî küned
    Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned

    Kez neyistân ta mera bübrideend
    Ez nefirem merd ü zen nalideend”

    “Dinle neyden ki hikayet etmede
    Ayrılıklardan şikayet etmede”

    Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.”

    FARKINDA OLMADAN MÜMİN OLMAK

    Farsça dersinde başta Mesnevî olmak üzere Şark İslam Klasiklerinden beyitler ezberleyen, Din Dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu halde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi İlmihal bilgilerini, Rasûlullah’ın hayatını, inanç esaslarını öğrenen Diyamandi, farkında olmadan içindeki aşk ile mü’min olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta, bir taraftan tıpkı Farsça edebi metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer, gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum, okul, arkadaş ve aile çevresinde halen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.

    Arapça metinlerle birlikte hadis-i şerif ve bazı ayetleri de ezberlemeye başlar. Yazdığı beyitler, edebiyat hocasının gözünü doldurur. Hocası bir şiirini şu mısralarla övecektir: “Aferin yavrum güzel, hem de pek güzel. Aferin yavrum güzel gerçekten çok güzel… Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel (Allah Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın.)”

    GENÇ BİR AVUKAT

    Liseyi birincilikle bitiren Diyamandi, Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alır. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder. İstanbul’da Hukuk mektebine giren Yamandi Molla, fakülteyi bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu esnada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayet bulmuş, lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadeti çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevi ve şerhlerini (açıklamalarını) kısa sürede okur. Bir yandan devlet kademesinde görevine devam ederken diğer yandan şiir çalışmaları sürmekte, Ankara Radyosunda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yapmaktadır. Bu programlar, devrin gazete yazarları ve ediplerinin dikkâtini çeker. Kısa sürede edebiyat ve ilim çevrelerinde yer edinir.

    AŞIKLAR KÂBESİ

    Mevlevîler arasında Konya; Aşıklar Kâbesidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda sık sık Konya’ya sefer eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlilerindendir artık. Biri İstanbul’a gelse ve “Ben Konya’dan geliyorum” dese Yaman Dede “Demek Sultanımızın şehrindesiniz” der; alır, yedirir, içirir ikram eder!… Konya ve Mevlânâ onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıdır.

    MÜSLÜMANLIĞINI İLANI

    1942 yılından itibaren, başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlamıştır. Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Mevlana konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta, Ramazanda gizli oruçlar tutmaktadır. Kızı ve eşi inancından habersizdir. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” der hatıratında. Avukatlıktan çok zamanını lise derslerine, gençliğin manevi aşkı tanımasına ayırmaktadır. 15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alarak nüfus idaresine ismini ve yeni dini İslam’ı tescil ettirir. Bu sırada 55 yaşındadır. Kırk yıldır sakladığı yeni kimliğini kuşanmış, ama o saatten sonra da aile içi sancı başlamıştır.

    CEKETİ ALIP ÇIKMAK

    Üsküdar’daki evinde bir kış gecesi durumu kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an feryadı basarlar. Haber Patrikhaneye kadar ulaşır. Dönemin Hıristiyan din adamları, ya Hıristiyanlığa dönmesi ya da karısından boşanması konusunda baskı yaparlar. Karısı bu ikilem karşısında kararlı bir tutum sergileyemez. Yaman Dede, zor ama cesur bir karar alır. Evden ayrılacak, yalnız yaşayacaktır. Yerde dizlere kadar kar, havanın keskin ayaz olduğu bir Şubat gecesi ailesini toplar ve: “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..” Ceketini alıp çıkmıştır artık. Üsküdar, Selamsız yokuşundan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. Kendi ifadesi ile özgürdür artık.

    HOCALARIN HOCASI

    Azınlık okulları yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsünde de Farsça derslerine girer. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Emin Işık, İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi gibi pek çok öğrenci Farsça’yı ondan öğrenir. Mevlana’yı onun gözyaşları içinde verdiği derslerden tanırlar. Allah, Rasûlullah, Mevlana, Konya, Aşk deyince hüzün çöken, hemen ağlamaya başlayan ikinci bir kişinin görülmediği bu zatların beyanlarından anlaşılmaktadır.

    Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi, Yaman Dede ile ilgili hatırlarını şöyle anlatıyor:

    İLGİNÇ DAVRANIŞLARI

    Çoğunlukla içe dönük bir hayat süren Yaman Dede, çevresi ile haberleşmede daha çok mektubu kullanır. Büyük fikir adamları ve sanatçılarla olduğu kadar, ders verdiği azınlığa mensup öğrenciler, liseli gençlere de mektuplar yazmıştır. Bunlar edebi ölçüde kıymetli nasihat ve söz sanatları yüklü metinlerdir. Her hafta Pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı adet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp ziyaretine önem verir. Konyalı Dr. Ali Kemal Belviranlı, ahbaplarından birkaç kişi ile Yaman Dedeyi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey. Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde bu naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede, birden yatağından fırlar, cezbeye gelerek, semazenler gibi dönmeye başlar. Eşi Hatice Hanım içeri girerek:

    “Lütfen okumayın… N’olur kesin… Yakında kalp krizi geçirdi. Bu cezbeyi kaldıramaz.” diye rica etmek zorunda kalır. Bir dönem sevgi kavramını kullanan Mason teşkilatına üye olur Yaman Dede. Kendisinden herhangi bir konuda ilmi rapor hazırlaması istenir. O da safça tutar İslamiyet’in üstünlüklerini anlatan bir rapor yazar. Ertesi gün dedeyi locadan ihraç ederler!…

    İKİNCİ EVLİLİĞİ VE VEFATI

    Dostlarının teşvik ve tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la hayatını birleştiren Yaman Dede, eski karısı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir. 1962 yılına gelindiğinde çok hasta olmasına karşın Acıbadem’deki evinden Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsüne derslere gelmeye devam eder. O artık paltosu içinde zayıf, ceset gibi solgun, 75 yaşın yorgunluğuyla bedenini sürüyerek yürümektedir. 3 Mayıs 1962 Perşembe günü “Ölüm asûde bir bahardır” diyerek Hakka yürür. Öğrencileri ve yüzlerce seveninin omzunda Karacaahmet Mezarlığına defnedilir.


    http://www.islamveihsan.com/...man-dede-kimdir.html


    *Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel
    Allah Manevi sevinç ve ilhamlarınızı artırsın, daim kılsın inşallah.
  • MESNEVÎ

    Mevlânâ'nın Mesnevî'si "mesnevî”34 tarzıyla yazıldığı için bu adla anılmaktadır. Mevlânâ, Mesnevî'sinde eserini "Mesnevî" / "Hüsâmî-nâme" / "Saykalü’l-ervâh” (Ruhların Aynası) gibi sıfatlarla anmasına rağmen, ona özel bir isim vermemiştir. Buna rağmen Mesnevî-yi Ma’nevî eserin tam ismi olarak kabul edilir; Mesnevî-yi Şerîf ismiyle de bilinir.

    Mesnevî, Mevlânâ'nın en yakın mürid ve dostlarından Çelebi Hüsâmeddîn'in ricâsı üzerine yazılmaya başlanmıştır, Rivâyete göre, Çelebi Hüsâmeddîn bir gün Mevlânâ'ya, âşıkların (müridlerin) Hakîm Senâîinin, Ferîdüddîn-i Attâr'ın kitaplarını okuduklarını, gönlünün buna râzı olmadığını; onlar için tarîkati ve tasavvufu anlatan bir eser yazma zamânının geldiğini arz etti. Esâsen aynı şeyler Mevlânâ'nın da aklından geçen düşüncelerdi. Mevlânâ sarığının arasından Mesnevî’nin ilk on sekiz beyitinin yazılı olduğu bir kâğıt parçası çıkardı ve Hüsameddîn Çelebi'ye uzattı. Mevlânâ râzı olmuştu, fakat bir şartı vardı: O söyleyecek, Hüsameddîn Çelebi yazacaktı. H. Çelebi bunu canla başla kabul etti ve hemen işe koyuldular.35 Gece gündüz demeden, Mevlânâ söylüyor, Hüsâmeddîn Çelebi yazıyordu. Böylece birinci cilt tamandandı (660/1262).36

    Mesnevi’nin ikinci cildine hemen başlanmadı. Çünkü bu esnâda Çelebi Hüsâmeddîn'in hanımı vefat etmişti. İkinci cilde, iki yıl aradan sonra, 662/1264 yılında başlandı ve fâsıla verilmeksizin, 666/1268 yılına gelindiğinde Mesnevî'nin VI. ve son cildi 37 tamamlanmıştı. 38 Yazılan yerler Mevlânâ'ya arz ediliyor, gerekli düzeltmeler yapılarak metinlere son şekli veriliyordu.

    Mesnevî, hikâyelerden oluşmaktadır. Mevlânâ, tasavvufî düşüncesini ve tarîkat anlayışını bu kısa, bazan da uzun hikâyeler yoluyla aktarmaktadır ki, bilhassa kısa hikâyecilik modern edebiyatta bile çok tutulan39 bir edebî yazım türüdür. Bu tür eserler İslâmî kültürün bir parçası mâhiyetindedir.

    Hakîm Senâî'nin (v. 525/1131) Hadîkatü’l-Hakîkat'i,
    Ferîdüddîn-i Attâr'ın (v. 627/1230) Mantıku’t-Tayr'ı,
    Şeyh Sâdî-i Şirâzî'nin (v. 691/1292) Bostan ve Gülistan'ı ve İlâhî-Nâme'si40

    gibi eserler Mevlânâ'nın Mesnevî'si ile aynı türdendir. Ancak, Abdülbâkî Gölpınarlı Mesnevî'nin diğerlerinde olmayan üç özelliği hâiz duğunu belirtir.
    1-Mesnevî'de beyitler arasında konu bütünlüğü vardır. Beyitler rastgele söylenmiş ve o anda kaleme alınmış şairâne ilhamlar değildir. Dolayısıyla, Mesnevî beyitleri belli bir maksat için söylenmiştir.
    2-Mesnevî'de diğerlerinin tersine, şiir vezne değil, aksine, vezin şiire uymak zorundadır.
    3-Dil tamâmiyle halk dilidir 41

    Mesnevî'de hikâyelerin düzenli olarak nakledildiği gözlenmez. Bir hikâyeye başlanır, araya başka bir hikâye girebilir; önceki hikâyeye geçilir... sonunda o hikâye arada başka hikâyeler veya anlatımlar girmiş olduğu halde tamamlanır.42 Hikâyelerin bir dış yüzü, bir de orada verilmek istenen mesaj vardır ki, Mevlânâ'nın Mesnevî'den maksadı da hikâyelerin bu iç yüzleridir. Bir başka ifâde ile onun hikâyede kullandığı unsurlar, vermek istediği mesaj için birer semboldür. 43 Aslında Mevlânâ herkesin bildiği konuları, belki de herkesin bildiği hikâyelerle dile getirir, fakat asıl önemli olan Mevlânâ'nın hikâye içinde yakaladığı ve vermek istediği mesaj ile o hikâyeleri edebî ve ebedî kılan yorumlarıdır. Şu da var ki, Mesnevî sadece didaktik (öğretici) bir eser değildir. Orada dînî, ahlâkî ve tasavvufî fikirler ve tarîkat usûl, âdâb ve erkânı; insanı kimi zaman heyecanlandıran, coş turan, ilâhî muhabbetin doruklarına ulaştıran, kimi zaman da duygulandıran, ağlatan, vuslat ateşiyle kavuran formlarda sunulur. Mesnevî'nin her türlü kültür birikimini yansıtması dolayısıyla, istisnâsız herkes onda kendinden çok şey bulduğunu derinden hisseder. Mesnevî, spiritüel (rûhânî) bir kitap, beşerî ve ilâhî bir komedi (komedya?), İslâm tasavvuf şiirinin doruğudur. Bu öyle bir eserdir ki, beşerî varlığın kökeni, düşünce ve hayâtı üzerinde yapılacak olan genel bir inceleme için gerekli unsur onda eksik değildir. 44 Onu okuyanlar veyâ dinleyenlerden her biri, kendi kabiliyet ve nasîbine göre ondaki derin mânâlı hikmetlerden, nüktelerden rûhânî zevkler, ledünnî işâretler alacaklardır.45

    Mesnevî altı ciltten ve 25.600 civârında beyitten oluşur. Mehmet Zeren'in tesbîtine göre toplam âyet ve hadîs yorumları hâriç, 264 hikâye, kıssa, olay... anlatılmaktadır.

    Mesnevî Şark-İslâm Edebiyâtı'nda çok üstün ve eşsiz bir yere sâhiptir. Şark kültürünü şiir hâlinde sunan muazzam bir kültür hazînesi ve kaynağıdır. 47 Kendisinden sonra "Mevlevî Edebiyâtı” adıyla anılan bir edebiyat türünün doğmasında büyük pay sâhibidir.48 Anadolu'da yazılan en eski Türk eserlerinde, Mesnevî'nin te'siri çok büyük ölçüde göze çarpar.49

    Umûmiyetle muhtevâsı ve mesajları ile herkesin beğeni ve takdîrini cezbetmesi sebebiyle, Mesnevî'yi okumak ve okutmak bilhassa Osmanlı kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuş, Dârü'l-Fûsûslarda Fusûsu'l-hikem okutulduğu gibi, Dârü'l-Mesnevîlerde ve Mesnevî-hânelerde de kültürün yüksek seviyeden bir parçası hâline gelen Mesnevî kırâati "Mesnevî-hân” pâyesini taşıyanlar tarafından nesilden nesile aktarılmıştır. Eskiden vâizlerin anlattıkları konuda âyet ve hadîs zikrettikten sonra mutlakâ Mesnevî'den de bir beyit zikretmesinin gelenek hâlini aldığı ve cemâatin vâizden bunu beklediği söylenir. Mesnevî, Osmanlı kültürüne öylesine nüfûz etmişti ki, Osmanlı'nın son, Türkiye'nin ilk dönem kuşağından olan ünlü şâir Yahyâ Kemâl, önceki nesillerin medeniyetinin, hayat tarzının ne olduğu kendisine duğunda, bu soruya Mesnevî’nin kültürümüz içerisindeki önemini yerini veciz bir şekilde dile getiren şu cümlesiyle cevap verir:

    "—Medeniyetimiz, pilav ve Mesnevî medeniyeti idi."

    Ecdâd, pilav yiyerek maddî cihâd için güç toplarken, tasavvufta buyük cihad diye tarif edilen nefsle mücâhede için ise gıdâsını Mesnevi'den alıyordu.50

    Sözlerimizi bir Mesnevî nüshasının dış kabına yazılan şu ifâdeler le bitirmek istiyoruz:

    Ben, Mesnevîyi ezberlemek için söylemedim; bilakis, bir mânâ merdiveni olarak, Hak âşıklarını göklerin tepesine çıkarmak için söyledim. Mesnevî hakîkat mi'râcımn merdivenidir.51

    Onunla gönül âleminin doruklarında seyran edilir. Gönül arzularına onunla nâil olunur.


    ¬------------------------------------------------------------------------

    34. Edebî bir nazım türü olarak mesnevî, her beyiti birbiri ile kafiyeli manzûmelere denir. Mesnevîde iki mısra aynı kafiyededir; vezin bakımından beyitler arasında birlik vardır, fakat beyitler arasında kafiye açısından birlik şart değildir. Yani, gazel gibi, kasîde gibi her beyitin sonunda revî ile biten kafiye bulundurmak mecbûriyeti yoktur. Bunun için nazım şekillerinin en kolay "tanzim edilenidir, (Fazla bilgi için bkz, Tâhirü'1-Mevlevi, Edebiyat Lügati haz.; Kemal Edip Kürkçüoğlu, İstanbul-1999, s; 99.)

    35. Mesnevînin ilk cildinin yazılmaya başlandığı tarih kesin olarak bilinmemekle beraber, bunun 659/1260 yılı olduğu tahmin edilmektedir. (Bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celaleddîn s.147, 212.)


    36. Gölpınarlı birinci cildin 656/1258'den önce bittiği kanâatindedir. (Bkz. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddîn, s. 121.)

    37. Burada Mesnevînin "YEDİNCİ CİLDİ" mes'elesinden de bir nebze bahsetmek istiyoruz. Kahir-i ekseriyetle Mesnevî 6 cilt olarak kabul edildiği halde, Mesnevî'ye yaptığı şerhin kıymeti dolayısıyla "Hazret-i Şârih” ünvânıyla anılan İsmâîl-i Ankaravî (Rusûhî Dede) Mesnevînin VII. cildi adıyla bir cild bulmuş (1035/1625) ve onu şerhetmiştir. Ancak, onun bulduğu ve şerh ettiği bu VII. cild, aralarında A. Avni Konuk (bkz. Konuk, A. Avni, Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Müzesi Ktp., nr.: 7668, VI. cild, 28. Defter, s. 5) ve B. Fürûzânfer'in de yer aldığ (bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 214-217) Mesnevî ve Mevlânâ uzmanları tarafından şiddetle reddedilmiş ve bu cildin Mevlânâ'nın bir eseri ve Mesnevînin bir devamı olamayacağı çeşitli yönlerden delillendirilmeye çalışılmıştır. (Bu konudaki tartışmalar ve fikirler için bkz. Yetik, Erhan, İsmâîli Ankaravî, Hayatı Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri, İstanbul-1992, s. 68-75.)

    38. Fürûzânfer bu bilgiyi Sahîh Ahmed Dede'ye istinâden verir. (Bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 212.) Ancak, bu tarih üzerinde de şüpheler vardır. Zîrâ, Mesnevî tamamlandıktan sonra Mevlânâ'nın yorulduğu ve daha sonra da hastalanıp vefat ettiği rivâyet edilir ve bu tarih ile Mevlânâ'nın vefat târihi arasında 5 yıl gibi uzun bir süre vardır. Bu da Mesnevînin mezkûr tarihte bittiği konusundaki şüpheleri artırmaktadır.

    39. Ayan, Gönül, "Mesnevî ve Kısa Hikâyecilik” 5. Millî Mevlânâ Kongresi Tebliğleri, Konya-1992 s, 57.

    40. Bu tercümenin önsözünde Abdülbâkî Gölpınarlı, Attâr’ın hikâye tarzı ile Mevlânâ'nın ki arasında bir kıyaslamada da bulunur. (Bkz. Gölpınarlı, Abdülbâkî, İlâhî-Nâme (Önsöz), İstanbul-1985, s. XI vd.)

    41. Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik, İstanbul-1953, s.441-442.

    42. Mehmet Zeren Mesnevî’nin her ci1dinde geçen hikâyeleri biraraya getirmiş ve yınlamıştır. (Bkz. Zeren, Mehmet, (hazırlayan), Mesnevi'de Geçen Bütün Hikayeler , İstanbul-1998

    43. Mevlânâ üzerindeki araştırmaları ile ünlü Nicholson'a göre Mevlânâ'nın bu sembolizminin ilk örneklerine ünlü İranlı sûfî Ebû Saîd-i Ebu'l-Hay’da rastlanmaktadır, (Bkz. ocak, A Yaşar, Osmanlı İmparatorluğu'nda Marjinal Sûfilik: Kalenderîler, Ankara-1992, s. 22.)

    44. Meyerovitch, a.g.e., s. 11.

    45. Şefik Can, a.g.e., s. 376.

    46. Mehmet Zeren, a.g.e., s. 5-12.

    47. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddîn, s. 269,

    48. Mevlevî Edebiyâtı hk. bkz, Gölpınarlı, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevilik, s. 441-454,

    49. Köprülü, a.g.e., s. 229.


    50. Bkz. Demirci a.g.e., s.30


    51. Şefik Can a.g.e., s.379
  • 520 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    Kutatgu Bilig, liseden hatırlarız çoğumuz hatta ilk siyasetname olarak geçer ..keşke sadece bu bilgiyle yetinmeyip ders olarak okutulsaymış okulda, 6645 beyitten oluşan bir bilgilenme kitabı.
    Kitapta sıkça geçen "kut" sözcüğü dönemin türkçesinde "tanrı tarafından onanmış mutluluk, şans, talih ve devlet" anlamlarında kullanılmış. İşin özü kut sahibi olmanın ilk şartı güne erken başlamak, güneşle beraber uyanmaktan geçer. Sonrası temiz bakımlı bir dış görünüm ve evet en önemlisi doğruluk ...tüm bunları gerçekleştirirsen kut sahibi olursun aksi halde kut senden kaçar.

    Sadece bunlar yok tabi her konuda bilgi mevcut, amirle olan ilişkiden tutunda, komşuluk ilişkisi, çocuk yetiştirme, misafir ağırlamaya kadar her konuda bilgi var...çok heyecanla ve ilgiyle okudum kesinlikle ve lesinlikle tavsiye ediyorum mutlaka okuyun hatta çocuklarınızın yanında ara ara sesli okuma yapın dinlemiyorlar gibi olabilirler ama kulaklarında iki beyit işitilse o bile kafi...kitap okumanız bol olsun ....
  • 480 syf.
    ·5 günde·10/10
    Herkese Merhabalar,

    Çok çok çok beğendim ,diyerek konuya giriş yapayım :) Katrei Matem , okuduğum üçüncü İskender Pala romanı.."OD"kitabıyla tanışmıştım kendisiyle ve hayran kalmıştım..İkinci kitabı ise yine beğenerek okuduğum "şah & sultan" idi.. Ve Katre-i Matem ( bu, efsane olmuş ama :)) Bitince aklıma direkt şu geldi :"keşke bunun filmi yapılsa.."

    Site'de kitabın incelemelerine şöyle bir göz attım.Genel olarak dilinin ağırlıgından dert yanılmış.Aslında kitabın dili ağır değil,tarihi bir roman olduğu için olayları kavramak zaman alıyor.İçinde geçen beyitler var,onlarında bi çoğunun altına meali yazılmış :) olmayanlar da vardı ama,ki bu beni cok güzel bir maceraya sürükledi..Divan edebiyatındaki beyitler her zaman ilgimi çekmiştir, hemen bi mânasına bakma gereği hissederim.Karşılaştıgım açıklamalar da beni benden alır..

    Beğendigim bir örneği paylaşmak isterim:

    "Şeb-i yeldalâyı müneccimle muvakkit ne bilir
    Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat ?"

    (Yılın en uzun gecesinin hangi gece oldugunu müneccimler ile takvim düzenleyenler asla bilemezler.Onun hangisi olduğunu ancak mübtelâ olmuş aşık bilir."

    Açıklaması olmayan bir beyit vardı, Ahmet paşa tarafından yazılmış.Hemen ne anlama geliyor diye nete baktigimda bir video ile karşılaştim.Ahmet paşa'ya ait olan bu beyitler ,Munir Nurettin Selçuk tarafından bestelenmiş ,hemen açıp dinledim.Muazzamdı..Peşinden Şeyh Galip'in '' fariğ olmam eylesen yüz bin cefâ" adlı eserinin bestesini keşfetme imkani buldum..Atalarımız öyle naif eserler bırakmış ki,fakat ecdâd bundan habersiz..Romanların insanı merak etmeye ,araştırmaya teşvik etmesi bu yüzden çok hoşuma gidiyor. Neyse konuya geri döneyim :)

    Deginmek istedigim bir başka konu daha var, o da şu ; uzun romanları kısa zamanda bitirmek ,eseri tam anlamıyla anlamanıza fayda sağlayacaktır.Yine baktıgım incelemelerdeki okuma süresinin biraz fazla uzatıldıgını düşünüyorum, ne kadar uzarsa o kadar sıkılırsınız,süre uzadıkça olaylar ,isimler ve mekânlar karışmaya başlar ve bağlantı bi yerde kopar, bu da o eseri sıkıcı hale getirir.

    Kitabın konusuna gelince, muazzam bir olay örgüsü vardı.Aşk, dostluk,vefâ,sadâkat,isyan,cinayet,entrika,sırların kapsadığı heyecanlı bir macera..Ve bu macerayı güzelleştiren "bir lâle"..Lâle'nin bizim toplumumuz için neyi ifade ettiğini ,neden önem gösterildiğini ,nasıl bu mükemmelikte renklendirilip önemsendiğini öğreneceksiniz..Kurgu kusursuzdu diyebilirim, sadece sonu beni üzdü ,merakta bıraktı.. Bir film izliyormuşumda sonsuz bir reklama girmiş gibi :) umarım bu kitabın bir devamı gelir ,zira merak bırakılmak hiç hoş değil..

    Son olarak şunları söylemek istiyorum, olumsuz yorumlamalar gözünüzü korkutmasın, kitaba hak ettiği değeri vermek biraz da sizin elinizde, keyifle okuyun, keyifle okutun..Selametle
  • Mülemmâ, sözlükte, "renk renk, alacalı olan" anlamına gelmektedir. Terim olarak ise özelikle Fars ve Türk edebiyatlarında Türkçe, Arapça ve Farsça söylenmiş beyit ve mısraların oluşturduğu şiirler hakkında kullanılır. Bir başka deyişle mülemmâ iki farklı dilden yararlanarak,  onları karıştırarak yazılmış bir şiir biçimini ifade eder. İslam düşüncesinde pek çok ismin mülemmâ şiirleri vardır. Bunlar içinde özellikle Mevlana'nın Arapça, Farsça, Türkçe, Grekçe, nadiren de olsa Moğolca ve Ermenice şiirleri dikkat çekicidir. Bu gelen-ek içinde yer alan Hâfızı Şirazî'nin, Divân adlı eserinin ilk gazalinin ilk beyti bir mülemmâdır:

     


    [Elâ yâ eyyuhe's-sâkî edir ke'sen ve nâvilhâ

    Ki ışk âsân numûd evvel velî üftâd müşkilhâ


    Ver ey sakiy kadeh dönsün, içip kansın bütün canlar

    Sanılmışken kolaydır aşk, sonra çıktı ne zorluklar




    Farsçanın şaheserlerinden olan bir metnin ilk beytinin Arapça ile başlaması üzerinde özellikle durulmayı hak eden bir inceliktir. Mülemmâ yazmak basitçe başka bir dilden iktibasta bulunmak değil, her iki dilin gramerini bir başka dilde buluşturmaktır. Farklı vezinleri bozmadan birleştirebilme kavrayışını gerektirir. Bu türden bir dilde usta olabilmek "zü'l-lisâneyn” olmakla mümkündür. Hâfızı Şirazî'nin ilk beytinin bundan öte bir başka yönü daha vardır. Arapça ilk mısra aslında Yezid bin  Muâviye'nindir. Nasıl olup da Yezid'in bir şiirinin Hâfız tarafından kullanıldığı hususu eleştiriye konu olmuş, Divân'a şerh yazan şârihleri de zorlamıştır. Literatürdeki yorumlar içinde  en derece ilgi çekici olanı Ehl-i Şîrâzî'ye aittir: 


    "Bir gece rüyada Hace Hafız'ı gördüm, ona "Ey bilgide ve fazilette hesapsız, bu kadar fazilet ve kemal sahibiyken sen, neden kendini Yezîd'in şiirine bağladın?" Dedi ki "Vâkıf değil misin ki kafirin malı mümine helaldir"


     Bu yorum esasında mülemmâ düşünüşün gramerini de açığa vurur. Ancak Hâfız'ın Divân'ında bundan fazlası vardır: Bütün  metin boyunca kullanılan "muğbeççe, zünnar, meyhane, savmia, şarap, şarap küpü..." gibi mazmunlar yanında, Yezidin şiirine yer vermek açıkçası küçük bir detay gibidir. Büyük ölçüde Zerdüştlük üzerinden devşirilen bu ıstılahlar şekildeki  mülemmâ kadar düşüncenin derin gramerinde yatan mülemmâyı işaret ettirir. Bu derin mülemmâ Hâfızdan önce Farabi, İbn Sina ve daha başkalarınca başlatılan, ve yine çok daha başkalarınca devam ettirilen bir gelen-ek-tir.