• Divan; İslamî edebiyatta şairlerin yazdıkları kendi şiirlerini alfabetik sırasıyla bir araya getirdikleri kitabın adıdır. Divanlar şairlerin adıyla birlikte söylenirdi. Mesela Divan-ı Bakî, Divan-ı Fuzulî, Divan-ı Hafız diye adlandırılır ve her gazelin son beytinde muhakkak şairin adı geçerdi. Hz Mevlana’nın Divanı’na; elli bine yakın beyti ihtiva eden çok büyük ebatta bir kitap olduğu için Divan-ı Kebir denmekle beraber, Divan-ı Şems-i Tebrîzî de denmiştir.
    Hz. Mevlana’nın “Âşıklar Divanım” diye adlandırdığı bu mübarek kitabı bazı araştırmacılar; “Şemsî” diye anarlar. “Büyük Divan” anlamına gelen Divan-ı Kebir Hz. Mevlana’nın heyecanla, gönül coşkunluğuyla söylediği ilahî aşk şiirlerini toplayan kitabının özgün adıdır. Çoğunluğu Farsça olmak üzere, Arapça, Rumca ve Türkçe şiirlerde yer almaktadır.
    Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Hâlbuki Divan-ı Kebir, en eski nüshaya göre 44834 beyittir. Rubaî’sindeki 353O beyit bunun dışındadır. Rubaî beyitlerini de dâhil edersek, beyit sayısı elli bine yaklaşmaktadır.
    Mevlana Divan’daki birçok gazellerde Mesnevî hikâyelerini özetlemiştir. Mesnevi’sindeki konuların birçoğu Divan’da da geçmektedir. Divan ile Mesnevi üslup, ifade ve konu bakımından aynıdır; yalnız bu iki eserde tarz ve vezin farkı vardır.
    Mevlana hem Mesnevi’sinde hem Divan’ında Horasan ilinin halk Farsçasını kullanmıştır. Nasıl yaşayışında halktan ayrılmamışsa sözü de özü gibi halkla birleşmiştir. Halktan ayrı söz söylememiştir... O halkın kullandığı örfî mecazları, atasözleri, onun şiirlerinde pek çoktur. Halk gelenekleri, inançları onun şiirini ören ana temalardandır. Böyle olmakla beraber, ”amiyanelik” hiç yoktur.
    Mevlana gazellerinin sonlarında, kendi adı yerine hep Şems-i Tebrîzî adını kullanmıştır. Nadir olarak bazı gazellerinde, Selahaddîn-i Zerkubî adını anmış bazen de “Hâmuş” lakabını kullanmıştır.
    Bu durumu bilmeyenler, Divan-ı Şems-i Tebrîzî kitabında bulunan şiirleri Şems’in yazdığını zannederler. Hz. Şems’in şiiri yoktur, onun sadece Makalât isimli bir eseri vardır.
    Zaten Mevlana, Şems ile buluşmamış olsaydı, o coşkun, heyecanlı şiirleri içeren Divan-ı Kebir de meydana gelmezdi. Nitekim Hz. Mevlana “Tebrizli Şems bana İskender gibi, taç, taht, saltanat verdi de ben mana ordusunun başkumandanı oldum” demiştir.
    Şems Mevlana’da kendini gördü. Mevlana da Şems’te kendini gördü, onlar birbirine ayna oldular. Birbirlerinin hakikatini gördüler ve birbirlerine âşık oldu. Şems ne Hak’tır, ne de Mevlana; her ikisi de birer kuldur, ancak arif bir şairin dediği gibi, “Allah adamları hâşâ Hak değillerdir ama Hak’tan da ayrı değillerdir.” Onun için Mevlana kendi şiirlerinde hep Şems’i yâd etmiştir. Bu yüzdendir ki kitabı’nın adına “Şems Divanı” denmiştir. Mevlana, Şems mahlasını kullanmıştır amma, aslında Şems yoktur. Hak vardır. Çünkü Şems-i Tebrizi bir bahanedir, asıl Allah sevgisi vardır.
  • .Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
    Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
    Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur
    Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur

    Dokuzuncu Osmanlı hükümdarı olan Yavuz Sultan Selim, devlet-i aliyenin başına geçmeden önce -şehzadelik- yıllarında satrançla yakından ilgilenirdi. Satranca merak salan Şehzade Selim diğer alanlarda olduğu gibi satranç alanında da kendini bir hayli geliştirir.

    Şehzade Selim bu oyunda ustalaşırken İran bölgesinde de satrancın revaçta olduğunu öğrenir. Satranç adına kendisinde olan meziyetlerin Şah İsmail’de de var olduğunu öğrendiğinde bir yolunu bulup Şah İsmail’le oynamayı ve Şah’ın meziyetlerinden faydalanmayı kafasına takar.

    Şehzade Selim Şah İsmail’le oynamayı kafasına koyduktan sonra işi gücü bırakıp tebdil-i kıyafetle(gezgin bir abdal kılığında) İran’a gider. İran’a varır varmaz hanlarda, kervansaraylarda satranç oynamaya başlar ve önüne geleni yener. Oynadığı herkesi yenerek bayağı ün salan Şehzade Selim’in ünü kısa bir sürede Şah İsmail’e kadar gider.

    Şah bu ünlü satranç ustası dervişi duyunca, çağırın bir de benimle oynasın der. Böylece Şehzade Selim Şah’ın huzuruna çıkar ve düello başlar.

    İlk oyunda; Şah’ın oyun tarzını öğrenmek isteyen Şehzade Selim kısa bir sürede yenilir. Tabi Şah buna çok şaşırır. Saraya kadar herkesi yenip ün salarak gelen bir derviş nasıl olurda böyle basit hataları göremez diye düşünür, bunda bir iş olduğunu anlar ve bir oyun daha ister.

    Şah İsmail’in oyun tarzını görmek için ilk oyunda bilerek yenilen Şehzade Selim, ikinci oyunda çok kısa bir sürede Şah İsmail’i mat eder.

    Mat olan Şah İsmail sinirlenir ve:

    -Bre derviş! Hiç şahlar mat edilir mi? der.

    Genç şehzade hemen cevabı yapıştırır:

    -Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim de tavrım ona göre olurdu.

    Bunun üzerine Şah İsmail iyice sinirlenir Şehzade Selime bir tokat atar. Fakat karşısındakinin yarım akıllı bir derviş olduğunu düşünerek bir kese altın verip yollanmasını emreder.

    İşte tam da huzurdan ayrılacakken bu beyit dökülür Şehzade Selimin dudaklarından:

    "Şehzade Selim yediği tokadın acısını unutmaz ve Sultan olarak Çaldıran’da Şah’ın karşısında tekrar çıkar. Şehzade iken satrançta yendiği Şah’ı, Sultan olup Çaldıran’da tekrar yenen Yavuz Sultan Selim savaştan sonra Şah’a bir mektup gönderir. Mektupta şehzade iken yediği tokadın acısını aldığını söyleyip ekler: Atacaksan tokadı, böyle atacaksın."
  • YAMAN DEDE KİMDİR?

    Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum esnaflardan iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanımefendinin oğlu Diyamandi 1887 yılında dünyaya gelir. Henüz on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç eder. İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebinde yapan küçük Diyamandi, 1901de Kastamonu İdadisi(lise)ne girer. Yedi yıllık idadiyi birincilikle tamamlar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını takarlar.

    Bir Rum çocuğuna neden molla lakabı takılmış, gelin Yaman Dedenin kendi ağzından dinleyelim:

    “Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

    “Bişnev in çün şikayet mî küned
    Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned

    Kez neyistân ta mera bübrideend
    Ez nefirem merd ü zen nalideend”

    “Dinle neyden ki hikayet etmede
    Ayrılıklardan şikayet etmede”

    Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.”

    FARKINDA OLMADAN MÜMİN OLMAK

    Farsça dersinde başta Mesnevî olmak üzere Şark İslam Klasiklerinden beyitler ezberleyen, Din Dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu halde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi İlmihal bilgilerini, Rasûlullah’ın hayatını, inanç esaslarını öğrenen Diyamandi, farkında olmadan içindeki aşk ile mü’min olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta, bir taraftan tıpkı Farsça edebi metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer, gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum, okul, arkadaş ve aile çevresinde halen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.

    Arapça metinlerle birlikte hadis-i şerif ve bazı ayetleri de ezberlemeye başlar. Yazdığı beyitler, edebiyat hocasının gözünü doldurur. Hocası bir şiirini şu mısralarla övecektir: “Aferin yavrum güzel, hem de pek güzel. Aferin yavrum güzel gerçekten çok güzel… Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel (Allah Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın.)”

    GENÇ BİR AVUKAT

    Liseyi birincilikle bitiren Diyamandi, Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alır. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder. İstanbul’da Hukuk mektebine giren Yamandi Molla, fakülteyi bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu esnada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayet bulmuş, lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadeti çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevi ve şerhlerini (açıklamalarını) kısa sürede okur. Bir yandan devlet kademesinde görevine devam ederken diğer yandan şiir çalışmaları sürmekte, Ankara Radyosunda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yapmaktadır. Bu programlar, devrin gazete yazarları ve ediplerinin dikkâtini çeker. Kısa sürede edebiyat ve ilim çevrelerinde yer edinir.

    AŞIKLAR KÂBESİ

    Mevlevîler arasında Konya; Aşıklar Kâbesidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda sık sık Konya’ya sefer eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlilerindendir artık. Biri İstanbul’a gelse ve “Ben Konya’dan geliyorum” dese Yaman Dede “Demek Sultanımızın şehrindesiniz” der; alır, yedirir, içirir ikram eder!… Konya ve Mevlânâ onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıdır.

    MÜSLÜMANLIĞINI İLANI

    1942 yılından itibaren, başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlamıştır. Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Mevlana konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta, Ramazanda gizli oruçlar tutmaktadır. Kızı ve eşi inancından habersizdir. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” der hatıratında. Avukatlıktan çok zamanını lise derslerine, gençliğin manevi aşkı tanımasına ayırmaktadır. 15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alarak nüfus idaresine ismini ve yeni dini İslam’ı tescil ettirir. Bu sırada 55 yaşındadır. Kırk yıldır sakladığı yeni kimliğini kuşanmış, ama o saatten sonra da aile içi sancı başlamıştır.

    CEKETİ ALIP ÇIKMAK

    Üsküdar’daki evinde bir kış gecesi durumu kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an feryadı basarlar. Haber Patrikhaneye kadar ulaşır. Dönemin Hıristiyan din adamları, ya Hıristiyanlığa dönmesi ya da karısından boşanması konusunda baskı yaparlar. Karısı bu ikilem karşısında kararlı bir tutum sergileyemez. Yaman Dede, zor ama cesur bir karar alır. Evden ayrılacak, yalnız yaşayacaktır. Yerde dizlere kadar kar, havanın keskin ayaz olduğu bir Şubat gecesi ailesini toplar ve: “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..” Ceketini alıp çıkmıştır artık. Üsküdar, Selamsız yokuşundan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. Kendi ifadesi ile özgürdür artık.

    HOCALARIN HOCASI

    Azınlık okulları yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsünde de Farsça derslerine girer. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Emin Işık, İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi gibi pek çok öğrenci Farsça’yı ondan öğrenir. Mevlana’yı onun gözyaşları içinde verdiği derslerden tanırlar. Allah, Rasûlullah, Mevlana, Konya, Aşk deyince hüzün çöken, hemen ağlamaya başlayan ikinci bir kişinin görülmediği bu zatların beyanlarından anlaşılmaktadır.

    Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi, Yaman Dede ile ilgili hatırlarını şöyle anlatıyor:

    İLGİNÇ DAVRANIŞLARI

    Çoğunlukla içe dönük bir hayat süren Yaman Dede, çevresi ile haberleşmede daha çok mektubu kullanır. Büyük fikir adamları ve sanatçılarla olduğu kadar, ders verdiği azınlığa mensup öğrenciler, liseli gençlere de mektuplar yazmıştır. Bunlar edebi ölçüde kıymetli nasihat ve söz sanatları yüklü metinlerdir. Her hafta Pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı adet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp ziyaretine önem verir. Konyalı Dr. Ali Kemal Belviranlı, ahbaplarından birkaç kişi ile Yaman Dedeyi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey. Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde bu naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede, birden yatağından fırlar, cezbeye gelerek, semazenler gibi dönmeye başlar. Eşi Hatice Hanım içeri girerek:

    “Lütfen okumayın… N’olur kesin… Yakında kalp krizi geçirdi. Bu cezbeyi kaldıramaz.” diye rica etmek zorunda kalır. Bir dönem sevgi kavramını kullanan Mason teşkilatına üye olur Yaman Dede. Kendisinden herhangi bir konuda ilmi rapor hazırlaması istenir. O da safça tutar İslamiyet’in üstünlüklerini anlatan bir rapor yazar. Ertesi gün dedeyi locadan ihraç ederler!…

    İKİNCİ EVLİLİĞİ VE VEFATI

    Dostlarının teşvik ve tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la hayatını birleştiren Yaman Dede, eski karısı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir. 1962 yılına gelindiğinde çok hasta olmasına karşın Acıbadem’deki evinden Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsüne derslere gelmeye devam eder. O artık paltosu içinde zayıf, ceset gibi solgun, 75 yaşın yorgunluğuyla bedenini sürüyerek yürümektedir. 3 Mayıs 1962 Perşembe günü “Ölüm asûde bir bahardır” diyerek Hakka yürür. Öğrencileri ve yüzlerce seveninin omzunda Karacaahmet Mezarlığına defnedilir.


    http://www.islamveihsan.com/...man-dede-kimdir.html


    *Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel
    Allah Manevi sevinç ve ilhamlarınızı artırsın, daim kılsın inşallah.
  • “Allah bes bâki heves” mefhumunun anlamı Osmanlıca sözlükte Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir, anlamında kullanılır. Bes; kâfi, yeter, yetişir demektir. Bâki; kalan demektir. Heves ise, nefsin isteği, geçici arzu demektir. Allah bes diyen, Allahü Teâlâ’ya tevekkül etmiş olur. Tevekkül, vekil etmek, işini başkasına havale etmektir. Istılahta ise, Allah’a güvenmek, O’na dayanmaktır.
    Ben bilmez idim, gizli âyân hep Sen imişsin,
    Canlarda ve tenlerde nihayet hep Sen imişsin,
    Âlemde nişan isterdim ben Sana Sen'den,
    Gördüm ki âlemde nişan hep sen imişsin.
    (Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.1)
    Tevekkül, değiştirilmesi insan gücünün dışında olan acı olayların, ezelde takdir edildiğini bilip, üzülmemek, Allah'tan geldiğini düşünerek seve seve karşılamaktır. "Allah bes" diyen, tevekkül eden, O'nu vekil eden kurtulur.
    Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hazretleri: "Güneşin varlığına delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa güneşten yüz çevirme!" der. (Mesnevî, I, beyit, 117)
    Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle: "O evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır ve O her şeyi bilendir." (Hadîd, 57/3)
    "Bes" Farsça'dır. "Allah bes" ifadesinin Arapçası, Hasbiyallah demektir. Hasbiyallah, Allah bana yetişir demektir. Hasbiyallahü ve ni'mel vekilise, Allah bana yetişir, O, güvenilip dayanılan ne güzel vekil, demektir. Hasbünallahü ve ni'mel vekil ise, Allah bize yetişir, O, güvenilip dayanılan ne güzel vekil, demektir. Kur'an-ı Kerim'de, cesur müminlerin, (Hasbünallahü ve ni'mel vekil) dedikleri bildiriliyor. (Al-i İmran 173)
    Allahü Teâlâ, Peygamber efendimize buyuruyor ki:
    "Sana hile yapmak isterlerse, Allah sana kâfidir." [Enfal 62]
    UZAKLARA GİTMEYİN…
    O'nun varlığını anlamak ve bilmek için uzaklara gitmemize gerek yok. Zira Allah bir şeyin var olmasını, meydana gelmesini dilediği zaman ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir. Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde bunu açıkça ifade eden âyetler vardır.
    "O, gökleri ve yeri eşsiz/örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir." (Bakara, 2/117), "Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir." (Âl-i İmrân, 3/47. Ayrıca bk. Âl-i İmrân, 3/59; En'âm, 6/73)
    "Biz varlığımızın delillerini kâinattaki uçsuz bucaksız ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz." (Fussilet, 41/53)
    "Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok deliller vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?" (Zâriyât, 51/20-21)
    EDEBİYATTA "ALLAH BES BÂKİ HEVES" KAVRAMIYLA İLGİLİ SÖYLEMLER
    Büyük mutasavvıf Aziz Mahmud Hüdâî (k.s)
    Hüdâ'ya hamd ü minnet evvel âhir
    Ki oldur zâhir ü bâtında zâhir
    Zuhûru perde olmuştur zuhura
    Gözü olan delil ister mi nura
    Güneş zâhir değil midir karındaş
    Ne var anı görmezse çeşm-i huffâş.
    Muallim Naci de şöyle diyor:
    Allah ki mûcid-i cihandır
    Bin türlü nikabdan ıyandır.
    (Osmanlı Müellifleri, I, 127)
    Kur'ân'da beyan buyrulan bu gerçeği merhum Süleyman Çelebi, milletimiz tarafından doğum, ölüm, nikâh, sünnet gibi merasimlerde çokça okunup dinlenilen ve Mevlid olarak bilinen Vesîletü'n-Necât isimli eserinde şöyle ifade eder:
    Birdir ol birliğine şek yok durur
    Gerçi yanlış söyleyenler çok durur
    Cümle âlem yoğ iken ol var idi
    Yâradılmışdan ganî cebbâr idi
    Var iken ol yoğ idi ins ü melek
    Arş u ferş ü ây ü gün hem nüh felek
    Sun' ile bunları ol var eyledi
    Birliğine cümle ikrar eyledi.
    Kudretin izhar idüp hem ol celîl
    Birliğine bunları kıldı delîl.
    Ziya Paşa da bir beytinde şöyle der:
    Her nesne kılur varlığına hüsn-i şehadet
    Her zerre eder vahdetine arz-ı güvâhî/şehâdet, tanıklık
    Mevlid müellifi Süleymen Çelebi Hazretleri gayet veciz olarak şöyle der:
    Ol dedi bir kerre var oldu cihân
    Olma derse mahvolur ol dem hemân
    Kur'ân'da, "Kuluna Allah kâfi değil mi?" (Zümer, 39/36), Hasbünallâhü ve ni'melvekîl/ Allah bize kâfidir, O ne güzel vekildir." (Âl-i İmrân, 3/173) buyrulur. Bu ayetlerden ilham alan büyük Sûfî Aziz Mahmud Hüdâî şöyle der:
    Ehl-i tevhîd olmak isteyen sivâya meyli kes
    Aç gözün, merdâne bak! Allah bes, bâki heves
    (S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.44)
    İnsanın hevâ ve hevesini terk edip Rabbini tanıması ve O'nun buyruklarına uyması onu yüceltir, kanatlandırır, yücelere uçurur. Mevlânâ ne güzel söylemiş:
    "Ne zamana kadar fânî sevgiliyi kucaklayacaksın? Öyle bir canı kucakla ki, O'na son yoktur. Beden atının üzerinde titreyip durma, in aşağı, yaya yürü. Bedene ait arzulardan kurtul, Allah sana manevî kanatlar versin." (Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.2)
    "Yürüyeceksen sana ayak lütfedene doğru yürü. Bakacaksan sana göz verenin eserlerine doğru bak, onu görmeye çalış." (Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.6)
    Derlenmiştir.
    Zuhur Dergisi, Durak Pusmaz
  • Namaz Zamanı

    Ey imam, namaza başlarken Allâhu ekber demenin mânâsı şudur: "Allâh'ım, biz senin huzûrunda kurban olduk." Kurban keserken Allâhuekber dersin işte, öldürülmeye layık olan nefsi kurban ederken de bu söz söylenir. O esnada beden İsmail, can da Halîl İbrahim gibidir. Can, bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbîr getirince Beden şehvetlerden, hırslardan kurtulur, namazda "Bismillahirrahmânirrahîm" demekle kurban olur gider. Namaz kılanlar, kıyâmette olduğu gibi, Allâh'ın huzûrunda saflar halinde dururlar, sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar.

    Namazda gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek, kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allâh'ın huzûrunda ayakta durmağa benzer. Cenâb-ı Hakk; "Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın? Ne kazandın, ve bana ne getirdin?" diyecek. Ömrünü ne ile, ne işlerle, ne gibi ibâdetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin? Sana verdiğim rızkı, kuvveti, gücü ne ile yok ettin? Gözünün nûrunu nerede tükettin? Beş duygunu nerelerde kullandın?

    Gözünü, kulağını, aklını, irâdeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetlerini, neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünyada neyi satın aldın? Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim. Onları sana ben bağışladım; onlar ne oldular?" Allâh'ın huzûrunda bunun gibi derde dert katan yüz binlerce haberler, sualler gelir.

    Namazda kıyamda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır, utancından iki büklüm olur ruküa varır. Utancından ayakta durmağa gücü kalmaz, ruküda: "Subhane rabbiyel-azîm" diyerek Allâh'ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler.

    Sonra o kula Hakk'tan ferman gelir; "Başını kaldır da sorulan sorulara cevap ver." denir. Kul utana utana başını ruküdan kaldırır; fakat, dayanamaz; o günahkar, utancından yine yüz üstü yere kapanır.

    Ona tekrar; "Secdeden başını kaldır da, yaptıklarından haber ver." diye ferman gelir. O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama, dayanamaz yine yılan gibi yüz üstü düşer.

    Cenâb-ı Hakk; "Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını kıldan kıla, birer birer senden soracağım" diye buyurur.

    Allâh'ın heybetli hitabı, onun rûhuna te'sir ettiği için, ayakta duracak gücü kalmamıştır. Bu ağır yük yüzünden ka'deye varır, dizleri üstüne çöker. Cenâb-ı Hakk ise; "Haydi söyle, anlat." diye buyurur.

    "Sana nimet vermiştim, nasıl şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim, onunla ne kâr elde ettiğini göster." Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin rûhlarına ve meleklere selam verir. Onlara niyâzda bulunur da der ki: "Ey mânâ pâdişahları, bu kötü kişiye şefaat edin, bu günahkarın ayağı da, örtüsü de çamura battı." Peygamberler selam veren kula, derler ki: "Çâre ve yardım günü geçti, gitti. Çâre dünyada olabilirdi, orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etmedin, öğünler geçti.

    Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin; git, bizi üzme, bizim kalbimizi kırma."

    Kul yüzünü sola çevirir, bu defa akrabalarından yardım ister, onlar da ona; "Sus." derler. "Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini bizden çek de kendi cevâbını Allâh'a kendin ver." derler.

    Ne bu taraftan, ne o taraftan bir çâre bulamayınca, o çâresiz kulun gönlü, yüz parça olur.

    O herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duâya başlar."Allâh'ım, herkesten ümidimi kestim. Evvel ve ahir kulunun başını vuracağı, sığınacağı sensin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur." Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda, kesin olarak işin böyle olacağını anla... Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar, yâni namazdan mânen yararlan, yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi, Allâh'ın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.

    Kaynak: Mevlânâ, Mesnevi, Trc, Şefik Can, Cild II, s. 188-190, Beyit: 2143-2175