• 413 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Bir günün yılları içine aldığı,yaşanılanların içimi kemirdiği bir kitap...
    Sarı-Özek bozkırında bir ölümle başlayıp insanı romanın en derinine çeken,cenaze yolunda yirmidört saat içine bir asrı sığdıran Boranlı Yedigey...
    Bilim kurgunun bozkırla iç içe geçebildiği ve hiçte eğreti durmadığı bir roman bence.Sovyet rejimini ana tema olarak ele alan ve tarihteki efsanelerle harmanlayan yazar,üç beş hanenin hayat sürdüğü unutulmuş küçük bir kasabada,insanların büyük acılarını gözler önüne seriyor.Kitapta anlatılan Mankurt efsanesi insanın ne kadar zalim bir varlık olduğunu ve bu zalimliğin içinde bir annenin tüyler ürperten çırpınışının Ana Beyit mezarlığında son bulan hikayesini de ele alıyor.Kitap konuları ilk anda birbirinden o kadar bağımsız geliyor ki nasıl ve ne ara birleştiğini anlayamıyorsunuz.Bu nedenle ilk sayfalar biraz ağır ilerliyor ve daha sonra elinizden bırakamayacak derecede ilginizi çekmeye başlıyor.
    Hikayede insanların birbirine duyduğu güzel hisler,büyük imkanlara sahip olunmasa bile aslında heşeyin mümkün olabileceğini kanıtlar gibi.
    Keyifli okumalar...
  • Sarı-Özek'i işgal eden Juan- Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmiş. Satılanlar şanslı sayılırmış çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar ülkelerine dönerek Juan-Juanlar'ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasınu yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu  yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve buradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna "Deri geçirme işkencesi" derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde  kıvranarak ölür yada hafızasını tamamen  yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan 5-6 kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna başını yere sürtmesin diye bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları dıyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasını diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.
    Juan-Juanlar'ın bir tutsağı mankurt  yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onun en yakınları bile gerek zorla  gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için. Bununla birlikte bir defasında, adı tarihe "Nayman Ana "  olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatılır. Ana-Beyit  mezarlığının adı da buradan gelir "Ana- Beyit", 'ana barınağı, ana huzuru' demektir.
    Sarı-Özek'in kızgın güneşine 'mankurt' olmaları  için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş - altı kişiden ancak bir ya da ikisi  sağ kalırmış. Onları öldüren açtık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin  güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalıların saçları fırça gibi sert olurdu zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonun tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juan'lar işkencenin 5.günü sağ kalan varmı? diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ  kalmışsa amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle  zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle pazarlarda, güçlü kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel hür bir insanın ölümü için ödenecek bedel den üç kat fazla olurmuş.


    Juan-Juanlar aslında Hunlar dır. Çinlilerin Hunlar'a taktıkları isimdir. Kelime anlamı olarak "küçük zayıf böcekler" dir.
  • .Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
    Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
    Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur
    Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur

    Dokuzuncu Osmanlı hükümdarı olan Yavuz Sultan Selim, devlet-i aliyenin başına geçmeden önce -şehzadelik- yıllarında satrançla yakından ilgilenirdi. Satranca merak salan Şehzade Selim diğer alanlarda olduğu gibi satranç alanında da kendini bir hayli geliştirir.

    Şehzade Selim bu oyunda ustalaşırken İran bölgesinde de satrancın revaçta olduğunu öğrenir. Satranç adına kendisinde olan meziyetlerin Şah İsmail’de de var olduğunu öğrendiğinde bir yolunu bulup Şah İsmail’le oynamayı ve Şah’ın meziyetlerinden faydalanmayı kafasına takar.

    Şehzade Selim Şah İsmail’le oynamayı kafasına koyduktan sonra işi gücü bırakıp tebdil-i kıyafetle(gezgin bir abdal kılığında) İran’a gider. İran’a varır varmaz hanlarda, kervansaraylarda satranç oynamaya başlar ve önüne geleni yener. Oynadığı herkesi yenerek bayağı ün salan Şehzade Selim’in ünü kısa bir sürede Şah İsmail’e kadar gider.

    Şah bu ünlü satranç ustası dervişi duyunca, çağırın bir de benimle oynasın der. Böylece Şehzade Selim Şah’ın huzuruna çıkar ve düello başlar.

    İlk oyunda; Şah’ın oyun tarzını öğrenmek isteyen Şehzade Selim kısa bir sürede yenilir. Tabi Şah buna çok şaşırır. Saraya kadar herkesi yenip ün salarak gelen bir derviş nasıl olurda böyle basit hataları göremez diye düşünür, bunda bir iş olduğunu anlar ve bir oyun daha ister.

    Şah İsmail’in oyun tarzını görmek için ilk oyunda bilerek yenilen Şehzade Selim, ikinci oyunda çok kısa bir sürede Şah İsmail’i mat eder.

    Mat olan Şah İsmail sinirlenir ve:

    -Bre derviş! Hiç şahlar mat edilir mi? der.

    Genç şehzade hemen cevabı yapıştırır:

    -Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim de tavrım ona göre olurdu.

    Bunun üzerine Şah İsmail iyice sinirlenir Şehzade Selime bir tokat atar. Fakat karşısındakinin yarım akıllı bir derviş olduğunu düşünerek bir kese altın verip yollanmasını emreder.

    İşte tam da huzurdan ayrılacakken bu beyit dökülür Şehzade Selimin dudaklarından:

    "Şehzade Selim yediği tokadın acısını unutmaz ve Sultan olarak Çaldıran’da Şah’ın karşısında tekrar çıkar. Şehzade iken satrançta yendiği Şah’ı, Sultan olup Çaldıran’da tekrar yenen Yavuz Sultan Selim savaştan sonra Şah’a bir mektup gönderir. Mektupta şehzade iken yediği tokadın acısını aldığını söyleyip ekler: Atacaksan tokadı, böyle atacaksın."
  • Divan; İslamî edebiyatta şairlerin yazdıkları kendi şiirlerini alfabetik sırasıyla bir araya getirdikleri kitabın adıdır. Divanlar şairlerin adıyla birlikte söylenirdi. Mesela Divan-ı Bakî, Divan-ı Fuzulî, Divan-ı Hafız diye adlandırılır ve her gazelin son beytinde muhakkak şairin adı geçerdi. Hz Mevlana’nın Divanı’na; elli bine yakın beyti ihtiva eden çok büyük ebatta bir kitap olduğu için Divan-ı Kebir denmekle beraber, Divan-ı Şems-i Tebrîzî de denmiştir.
    Hz. Mevlana’nın “Âşıklar Divanım” diye adlandırdığı bu mübarek kitabı bazı araştırmacılar; “Şemsî” diye anarlar. “Büyük Divan” anlamına gelen Divan-ı Kebir Hz. Mevlana’nın heyecanla, gönül coşkunluğuyla söylediği ilahî aşk şiirlerini toplayan kitabının özgün adıdır. Çoğunluğu Farsça olmak üzere, Arapça, Rumca ve Türkçe şiirlerde yer almaktadır.
    Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Hâlbuki Divan-ı Kebir, en eski nüshaya göre 44834 beyittir. Rubaî’sindeki 353O beyit bunun dışındadır. Rubaî beyitlerini de dâhil edersek, beyit sayısı elli bine yaklaşmaktadır.
    Mevlana Divan’daki birçok gazellerde Mesnevî hikâyelerini özetlemiştir. Mesnevi’sindeki konuların birçoğu Divan’da da geçmektedir. Divan ile Mesnevi üslup, ifade ve konu bakımından aynıdır; yalnız bu iki eserde tarz ve vezin farkı vardır.
    Mevlana hem Mesnevi’sinde hem Divan’ında Horasan ilinin halk Farsçasını kullanmıştır. Nasıl yaşayışında halktan ayrılmamışsa sözü de özü gibi halkla birleşmiştir. Halktan ayrı söz söylememiştir... O halkın kullandığı örfî mecazları, atasözleri, onun şiirlerinde pek çoktur. Halk gelenekleri, inançları onun şiirini ören ana temalardandır. Böyle olmakla beraber, ”amiyanelik” hiç yoktur.
    Mevlana gazellerinin sonlarında, kendi adı yerine hep Şems-i Tebrîzî adını kullanmıştır. Nadir olarak bazı gazellerinde, Selahaddîn-i Zerkubî adını anmış bazen de “Hâmuş” lakabını kullanmıştır.
    Bu durumu bilmeyenler, Divan-ı Şems-i Tebrîzî kitabında bulunan şiirleri Şems’in yazdığını zannederler. Hz. Şems’in şiiri yoktur, onun sadece Makalât isimli bir eseri vardır.
    Zaten Mevlana, Şems ile buluşmamış olsaydı, o coşkun, heyecanlı şiirleri içeren Divan-ı Kebir de meydana gelmezdi. Nitekim Hz. Mevlana “Tebrizli Şems bana İskender gibi, taç, taht, saltanat verdi de ben mana ordusunun başkumandanı oldum” demiştir.
    Şems Mevlana’da kendini gördü. Mevlana da Şems’te kendini gördü, onlar birbirine ayna oldular. Birbirlerinin hakikatini gördüler ve birbirlerine âşık oldu. Şems ne Hak’tır, ne de Mevlana; her ikisi de birer kuldur, ancak arif bir şairin dediği gibi, “Allah adamları hâşâ Hak değillerdir ama Hak’tan da ayrı değillerdir.” Onun için Mevlana kendi şiirlerinde hep Şems’i yâd etmiştir. Bu yüzdendir ki kitabı’nın adına “Şems Divanı” denmiştir. Mevlana, Şems mahlasını kullanmıştır amma, aslında Şems yoktur. Hak vardır. Çünkü Şems-i Tebrizi bir bahanedir, asıl Allah sevgisi vardır.
  • Ya Rabbi, beni huzurundan saf ve tertemiz olarak gönderdin; huzuruna, dünyadan gönderdiğin gibi dönmek istiyorum. Bunu nasip et.
  • 413 syf.
    ·3 günde·8/10
    ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.''
    TOLSTOY

    Bu kitabımız da bir yolculukla başlıyor. Dostluğun timsali denebilecek kadar birbirine sımsıkı bağlı iki kişinin, yaşanan kötü bir olay üzerine çıktığı yolculukla. Şartlar nedir? Koşulların zorluğu nasıl atlatılır diye pek bir düşünceye dalmadan, yapması gereken en önemli şeyleri atlamayıp hiçbir şeyi göz ardı etmeden çıkılan bir yolculuk. Ne olabilir ki derseniz bu şartlar; Sarı-Özek bozkırının amansız mevsimleri derim. Çetin kış şartlarında günlerce yağan kar altında, evlerine hapsolmuş insanlar düşünün. Yazın sıcağında, kavuran güneşten biraz da olsa kurtulmak için ne içine girilecek bir göl, ne de içinden testilerce taşınıp, kana kana su içilecek bir kuyusu var. Hayır, tabii ki teknoloji falan yok. İkinci dünya savaşından biraz sonrası. Ne elde var ne de avuçta. Herkes sefil, herkes darlıkta. Bu şartlara göğüs germenin, diri kalmanın tek yolu birlik olmak. Aile gibi olan bir avuç insanın dayanışmasının ve hayata tutunmasının hikayesi. Tek gelir kaynağı Boranlı Tren istasyonu. Ekmek tekneleri. Kazangap bu ekmek teknesinin direği. Yıllarını, emeğini, her şeyini bildi bileli buraya bağlı olarak yaşayan ve şartlara aldırış etmeden hayatta kalan amansız biri. Yedigey ise onun sayesinde buraya yerleşiyor ve hayatının en büyük travmasını Kazangap sayesinde atlatıyor. İşte yolculuğumuza başlamadan önce bilmeniz gerekenler bunlar.


    Kazangap; yiğit, babacan, herkesçe sevilen, saygı duyulan ve Boranlı tren istasyonuna ömrünü vermiş bir işçi.
    Yedigey; savaşta geçirdiği günlerin etkisini Kazangap sayesinde atlatan, duygusal yönü daha ağır basan, insanlara yardım etmeyi seven, fedakar biri.
    Karanar; dillere destan bir soydan gelen ve örnek teşkil edecek kadar eşsiz bir deve.

    Haydi şimdi dillere destan Karanar'ı süsleyip çıkalım yolculuğumuza.
    Bu yolculukta nelerle karşılaşacağız bir bilseniz. Yola çıkarken savaş yıllarına gidiyoruz. Kahramanlarımızın savaş zamanı neler yaptığına dair bilgiler de böylelikle edinmiş oluyoruz. Biraz daha zaman geçiyor şehre bir yabancı geliyor. İşte Tolstoy'un dediği iki olay da gerçekleşiyor ve hikayenin en tatlı kısmı burası. Aslında yabancı ve ailesi sürülüyor desek daha doğru. Savaş yıllarının etkisini kötü üzerinden atamayan ve gidecek başka hiçbir yeri olmayan bir aile. Öyle dolu dolu yaşıyorlar ki. Öyle dört elle sarılıyorlar hayata. Emek verip çabalıyorlar evlatları, tek geçim kaynakları için, insanın imrenmemesi olanaksız. Bu hikayenin de en güzel yerlerine onları yerleştirmiş yazarımız. Keşke öyle devam etseydi. Elbet bu güzel günler bitiyor, ve tatsızlıklar boy gösteriyor. Düşünce yapısının değişik olduğu, farklı rejimlerin boy gösterdiği dönemlerde yaşamanın en acı halini gördüm ben bu kitapta. Görmez olaydım. İnsanın, okuduğu kelimelerle bile acı çekmesi bile mümkünmüş. Ben o dönemde acı çektim.

    Biraz daha ileriye gidiyoruz, yaşadığımız enkazın yıkıntılarının altından ne çıkarırsak kardır diyoruz. Daima güzellik, iyilik peşinde hareket ediyoruz ama musibetler yakamızı bırakmıyor bir nefes alamıyoruz. Türlü türlü hikayeler öğreniyoruz. Kitabın en sevdiğim diğer bölümleri diyebilirim. Mankurt kime denir? Ana-Beyit mezarlığının hikayesi ve Raymanlı-Aga efsanesi. Kitabı okuyacak olanlar, bunları başlarda sürekli duyacaksınız. Ama gerçekten hikayenin anlatılışına kadar bekleyin. O zaman yaşayacaksınız ve o acılar sizin de yüreğinizde iğne ucu gibi saplanıp kalacak.

    Yolculuğumuz nasıl geçiyor nasıl bitiyor diye merak ediyorsanız, ben de merak ediyorum. Tam olarak bitirmek için diğer kitabını okumamız gerekiyormuş.
    Cengiz Han'a Küsen Bulut

    Yazarın, böyle yürek burkan olayları nasıl bu kadar akışkan bir hale getirdiğine şaşırdım. Okuduğum diğer yazarlara göre çok farklı bir akıcılığı vardı kitabın ve kültürleri olsun, halkın yaşadığı zorluklar olsun, ne kadar çeşitlilik olursa olsun yazar hepsini ustalıkla bize aktarmış. Her okuduğum cümlede sanki daha fazla kitap beni içine çekiyordu ve kitapla gitgide daha çok bağlandım. Uzak kaldığımda ise acaba kitabın karakterleri şimdi ne yapıyor diye meraklandım. Böyle içli dışlı oldum okurken kitapla. Eminim içine giren herkesin imreneceği dostluklar, çekeceği acılar, tadacağı mutluluklar var bu eserde.


    Cengiz Aytmatov ile tanışmak için çok güzel bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Bu kitabın ismi başka bir şey olamazdı bence. Böyle güzel işlenmiş olayların değerini anlatacak en güzel isim Gün Olur Asra Bedel
  • KIYMETİ BİLİNMEYEN ŞAHESER
    Niçin Yeni Bir Tercüme

    Avrupa ve Amerika'daki fikrî ve teknik gelişmeleri çok yakından takip eden ve Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin eserlerini okumaktan da büyük haz alan bir dostumdan dinledim: "İstanbul'a Batı'dan falan düşünür geliyor, filan yerde konferans verecek haberini alınca, giriş ücreti bin dolar gibi yüksek bir rakam olmasına rağmen, gidip dinledim. İki saat süren o konferansta elin o anlı şanlı düşünürü bize ne anlattı bilir misin?... HZ. Mevlana Celaleddin-i Rumi'nın FİHİ MÂ FİH'ini... Ne Mevlana Celaleddin-i Rumi'nın adını andı, ne de eserinin. Fakat bütün dedilderi o eserden derlenmiş, allanıp pullanıp bize sunulmuştu.

    Hiç şaşırmadım. Çünkü daha önce Paulo Coelho da (korsanlarıyla birlikte ülkemizde bile yüzden fazla basla yapan) Simyacı romanıyla dünya çapında üne kavuşmamış mıydl? O romanının asıl konusu da MESNEVÎ'deki bir hikâyeden alınmamış mıydı? Hatta Türkiye'ye geldiğinde İNSANIMIZIN MESNEVÎ'den habersiz olduğunu görüp hayretini dile getirmemiş miydi?

    Batı'nın en cins kafalarını bile etkileyen ve hayran bırakan bizim kendi öz değerlerimize hak ettikleri ilgiyi aydullarımızın göstermeyişi ve onlardan bir Batılı kadar olsun yararlanma yoluna gitmeyişleri, doğrusu affedilir ve hoş görülür bir şey değil.

    Son Mesnevîhan Şefik Can merhum özetle şöyle diyordu: "Ben bütün Batı klâsiklerini okudum. İnanın hiçbiri Mesnevi'nin topuğuna erişemez!”

    Merhumun sözünde kesinlikle abanma yok. Biz âciz de hemen hemen bütün Batı ve Rus klâsiklerini okuduk. En zirveleri olan Don Kişot'u, İlâhî Komedya'yı, Faust'u, Shakespeare'in eserlerini, Karamazov Kardeşler ve diğerlerini tekrar tekrar okuma ihtiyacı duymazsınız. Fakat MESNEVÎ'yi defalarca okusanız, yine okumak istersiniz. MESNEVÎ, her okuyuşta önünüze yepyeni ufuklar açar, yepyeni teselliler verir. Çünkü ilhamını ötelerin de ötesinden alır. MEVLÂNA hazretlerinin diğer eserleri de öyle.

    FİHİ MÂ FİH, kadir ve kıymetini bilemediğimiz eşsiz klâsiklerimizden biridir. Bu eser Mevlana Celaleddin-i Rumi'nın çeşitli meclis ve ortamlardaki konuşma ve sohbetlerinden oluşan gerçek bir maneviyat ve irfan hazinesidir.

    FİHİ MÂ FİH'i tercüme etmek hiç aklımızda yokken, İslam'ın Güleryüzü 'nün yazarı ve Mevlana Celaleddin-i Rumi hayranı Havva Eva de Vitray-Meyerovitch Hanımın yaptığı Fransızca çevirinin ilk satırlarını okur okumaz dikkatimizi çeken bir şey oldu. Havva Hanım, birinci bölümün girişinde yer alan

    1- Âlimlerin en kötüsü yöneticileri ziyaret edendir; yöneticilerin en iyisi ise âlimleri ziyaret edendir.
    2- En iyi yönetici, bir fakirin kapısında olan, en kötü fakir de bir yöneticinin kapısında olandır”
    İfadelerinin birinci kısmının hadis, ikinci kısmınınsa Arap atasözü olduğunu belirtiyordu. Dilimizdeki FİHİ MÂ FİH tercümelerinin hiçbirisinde bu ayrım yapılmamıştı. Bu bizim oldukça dikkatimizi çekti. O yüzden FİHİ MÂ FİH'i bir kere de Fransızcasından okuma ihtiyacı duyduk. Okurken de dilimizdeki tercümeleriyle sık sık karşılaştırdık.

    Gördük ki, sayesinde İslâm'a girdiği Mevlana Celaleddin-i Rumi 'nın bu eserine Havva Hanım, Eva de Vitray-Meyerovitch verdiğimiz az önceki örnekte olduğu gibi çok emek harcamış, Eserde geçen hemen hemen bütün hadis, beyit ve mısraların kaynaklarını göstermiş. İşlenen konuyla ilgili olarak sık sık MESNEVİ’ye ve Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin DÎVÂN-L KEBÎR'ine göndermelerde bulunmuş. Atasözlerini de belirlemiş. Sayısız dipnot ve açıklamalar koymuş. Gerçekten takdire şayan, ciddi bir çalışma yapmış.

    Bütün bunları görünce, Havva Hanım'ın bu tercümesini de dikkate alarak FİHİ MÂ FİH'i dilimize bir de bizim aktarmamızın iyi olacağını düşündük.

    Tercümeyi yaparken elbette en başta EEva de Vitray-Meyerovitch 'in (Eva dö Vitre-Meyeroviç) Le Livre du Dedans adıyla yapılan Fransızca çevirisini, kendi kitaplığımızda bulunan Tahran baskılı tarihsiz (pek çok kelimenin dipnotlarla açıklandığı) Farsça FİHİ MÂ FİH kitabını ve Dr. İsa Ali el-Âkûb'un Kitâbu FİHİ MÂ FİH üst başlığı ve Ehâdîsü Mevlâna Celâleddin Rûmî / Şâiru's-Sûfiyyetü'l-Ekber (en büyük sûfi şair Mevlâna Celâleddin Rûmî'nin sözleri) alt başlığıyla yaptığı Arapça çevirisini kullandık. Ahmed Avni Konuk 'un*, Abdülbaki Gölpınarlı 'nın ve Meliha Ülker Anbarcıoğlu 'nun çevirilerini de tercüme sırasında masamızdan eksik etmedik. Ara sıra A. J. ARBERRY tarafından yapılan İngilizce çevirisine de göz attık.

    Tercümenin geniş kesimlerce anlaşılabilmesi için elden gelen gayreti gösterdik. Farsça, Arapça ve Fransızcasındaki dipnotlar ile dilimizdeki çevirilerin dipnotlarını da dikkate alarak metindeki kapalı kısımları mümkün olduğunca anlaşılır hâle getirmeye çalıştık.

    Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin bu eseri, MESNEVÎ'si veya DÎVÂN-I KEBÎR'i gibi kendisinin söyleyip yazdırdığı bir eser değil, herhangi bir yerdeki konuşması sırasında dinleyiciler tarafından tutulan notlardan oluşan bir kitap. Sohbeti esnasında orada bulunan birinin bir davranışı, bir sözü, birinin gelmesi veya birinin meclisten çıkması sırasında söylediği sözler dahi kayda geçirildiği için, metinler arasında birbiriyle ilgisiz konuların bulunması okuyucuyu şaşırtmamalıdır.

    Daha önceki çevirilerde birinci fasıl, ikinci fasıl veya birinci bölüm, ikinci bölüm ifadeleri kullanılırken, biz Arapçaya yapılan tercümedeki gibi bölüm nurnaralarıyla birlikte ana ve ara başlıklar da koyduk.

    FİHİ MÂ FİH'in ne demek olduğuna gelince, "içinde her şey var”, "içinde içindekiler var", "her şey ondadır", "içerdiğini içerir", "ne varsa onda var” gibi birçok anlam yüklenmiştir. Aslında esere bu isim Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi tarafmdan verilmemiş, bu konuşmaları derleyenler tarafından daha sonra Muhyiddin-Arabi hazretlerinin FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE'sinde geçen şu dörtlükten ilham alınarak konmuştur:

    İçinde içindekilerin olduğu bir kitaptır
    Mânâları açısıdan da muhteşemdir
    İçindekileri dikkatle incelediğinde
    Onda incinin bulunduğunu görürsün!

    Net ve anlaşılır olması için hayli emek harcadığımız bu tercümenin okuyucuların gönüllerinde manevî meltemler estireceğine yürekten inanıyoruz. Tenkit ve uyarılarınız olur sa, baş göz üstüne!
    Cemal Aydın.
    Sultanahmet, 26.01.2015



    * Anbarcıoğlu'nun tercümesi daha ilk yayınlandığında Gölpınarlı eserdeki çeviri hatalarını yazıp belirtmişken, düzeltilmeden ve gerekli tashih yapılmadan -ki akıl almaz tashih ve tercüme hataları var— hâlâ neden yayınlanıyor, anlayabilmiş değiliz. Meselâ, M.E.B. yayını 253. sayfada, "Bu mâna bâtıl ehli (yanış anlayışlılar) olanlarla muhakkiklerin verdiği mânadır" deniliyor. Bâtıl ehli değil, bâtın ehli olacak. Daha ne yanlışlar...