• "İnsan yandığı vakit yürek gövdenin içinde değildir de, gövde yüreğin içindedir belki.."
    İnsan, heba denilen felakete uğramadan önce yansır kendine, yansımalı belki de..
    Her bir kırılışında dağılmalı kederle, acı çekmeli, neden acı çektiğini bilmeden kimsesizce kalmalı kendinde..
    Sonra bir baba yaratmalı kendince ona sığınmalı "sığınmak" salt gelse de kimilerine bir baba işte, sarılmalı o bedene.. Ne de olsa mutluluk zor mesele.. "İnsanı hep hafiflettiği söylenir ama bence sevinmek ve neşelenmek yorucu bir şey" Öyle tabi ya ne zaman neşelensem ardı arkası kesilmeyen bir yorgunluk birikiyor yüreğimde. Sanki "sen misin mutlu olan" diye vuruyor kazmayı kalpime . Kazma ki içi keder dolu, elem dolu ..Güneş de almış başını gidiyor bu günlerde. "Güneş sessizliği insanın genzini yakacak kadar ısıtıyor..."diyor Hasan Ali'de belki de Ziya söylemiştir diye gidiyorum işte bende o sessizliğe..
    Ziya; Heba'nın baş düşmanı.. Rüyada Binnaz Hanım dolduruyor bir bardağa içini, "al Ziya diyor bak gör ben onca yıl çalıştım bu bina var ya benim eserim ama sor Ziya ne haldeyim.." Çocukluğu koşuyor ardına "katilsin sen ziya" nasıl öldürürsün maviyi bir kuşun kananında demeye kalmadan saati çıkıyor dakikaların arasından. Kader, keder oluyor gözlerimizin buğusundan.. Bu anlarda arar ya insan en çok annesini.. "Bildiğim şu ki, ben her defasında derinliği kestirilemeyen karanlık bir uçuruma yaklaşıyormuşum hissiyle yaklaşırdım annemin yanına."İşte bir annenin gözlerinden düşmek gibiydi bizimkisi de. Yine yalnız ve hep yalnız...
    Sürüyorum gönlümü satırlara tam gözlerimi kapatacakken Ziya çıkıyor asker edasıyla karşıma.. Askeeeerrr demeye kalmadan bir tokat serpildi insanfsız insan sıfatlılardan.." Gördüğü hatalar yüzenden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak için dayak atıyordu sanki." Ağlama ziya, yıkma kendini, onurunu derken " Neticede, hakimler yıllarca orduya hizmet eden sicili temiz bir komutana mı yoksa senin gibi iki haftalık acemi bir ere mi inanırlar bilemiyoruz." evet bilemiyoruz neden adalet adını aldığı yerden hüküm vermiyor bize...bu yüzden mi bize zulüm edenlere karşı hep gülmek zorunda bıraktı hayat
    ..Sonra gerçek nedir diye arar olduk içimizde.. " Biliyor musun Ziya, bu yaşadıklarımız bana gerçek değilmiş gibi geliyor. Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir." diyor Ziya.. kendi çocuğunu öldürdüğü kuşun ahında saklarken buluyor kendi gerçeğini de..
    Bu kitabı elimden bırakmamak için o kadar uzun sürede okudum ki, sırf bitmesin diye geri dönüp yaşamak istediğim bölümler oldu. Bir bölümünü kimi zaman parkta okurken kimi zaman trenin penceresinden bakarken... Tam da oturduğum yerin karşısında ,okuduğum satırlardan birinin altını çizerken, karşımda alnı çizili bir Ziya.. Tam da ineceğim noktaya gelmişken durdu tren, arkamı döndüğümde o yaşlı amcayı göremedim. belki de metafordu kim bilir.. Yazacak o kadar çok şey var ama sessizliğe sığdırıyorum satırlarımı bundan sonrasına. Çünkü ben yaşadım Ziya'yı dilerim sizlerde yaşar ve yaşatırsınız her zaman bu büyülü rüyayı..
    Her insan Heba olacağını bilerek gelir bu dünyaya.Ve bir gün bi karaltıda alacak beni Ziya gibi yanına..
    Keyifli Okumalar dilerim..Ve bana bu kitabı hediye eden gönlü güzel insan Metin Pir ( Von Kleist ) en içten dileklerimle teşekkürlerimi sunarım..
  • Çaresizlik çok kötü, çaresizliğe muhtaç bırakılmak ise insanlık dışı!
    Çünkü çaresizlik karşısında yapılan her seçim "kötünün iyisi" dahi olsa bu onu "iyi" yapmaz. Kabul görülen "iyi'ye" alıştıramaz.

    Kitabı okurken, iki düşünce arasında mekik dokuyup durdum.

    Sevmek iyi mi, yoksa kötü mü?

    Dostoyevski'nin beni sürüklediği ilk düşünce;
    Sevmekten, ölmek  suç değil.
    Sevildiği için ölmek ise sevenin suçu. Bazen ağır gelir sevilmek, sevenin taşıdığı yükün altında sevilen can verir.
    Ya da
    Sevmek de suç değil, sevilmekte. Seven, sevdiği için memnun.
    Sevilen ise bu kadar çok sevildiğine şaşkın o yüzden yaptıklarında bir mantık aramak doğru değil. Bundan şikayet etse, korksa, üzülse, tiksinse, nefret dahi etse siz hep bardağın dolu tarafından bakın çünkü sınırlarını zorlayacak kadar çok sevmişsinizdir. Ve verdiği her tepki size karşı bir hayranlık beslediğini gösterir.
    Sevin, insanı insan yapan sevgisidir. Karşılıksız bile olsa körü körüne bağlanıp yine de sevin, hep sevin. Ağlarken sevin, gülerken sevin, inanırken
    Sevin, bir ömür sevin. Sevmekten zarar gelmez.

    (Bu arada, sevgi de mantık yoktu öyle değil mi?)

    İkinci düşünce ise;
    Amannn, aşk-meşk, sevgi ne bunlar? Ben bu dünyaya bir kere geldim bir daha gelmeyeceğim. Bu su götürmez bir gerçek. Ne diye birini bu kadar çok seveyim ki hem bu kendime yaptığım bir haksızlık olmuş olmaz mı? İnsanın benliğini unutmasının ne gibi bir avuntusu olabilir. Onu anımsadığım her saati her anı başka şekilde değerlendirebilirim ve bundan dolu dolu şeyler de çıkarabilirim. Yaşayıp mutlu olmam için birini sevmeye ihtiyacım yok, bi ölümlüye bu kadar bağlanmak beni aptal yapmaz mı? Yapar tabi. Aptal değilim, olamam.
    Biri tarafından  sevilmek de istemem. Aptal olmayı reddettiğim gibi, aptal biriyle muhatap olmayı da reddederim.


    Ah, Dostoyevski ah;
    Kafam karmakarışık. Kitaplarındaki tılsım o kadar kuvvetli ki, birbirinden tamamıyla ayrı iki düşünceye, körü körüne, ayrı ayır bağlanıyor insan. Duygudan duyguya sürüklüyor. Tam bir fikri benimsemişken, savunduğun fikri beklemediğin anda yerden yere vurabiliyor. Biz Okuyucular ise aklımızla dalge geçildiği için kızarıp bozarıyor haliyle. Kim ne derse desin İnsanüstü bir varlık.

    Kitap çok güzel, hatta bittiği için üzüldüm bile diyebilirim. Okuyucuya kesinlikle bir şey katacağına inanıyorum ve tavsiye de ediyorum. Okuyacak olan arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
  • Suç ve Ceza

    Dostoyevski Suç ve Ceza'da, hakikaten iltifata tabii bir kişilik analizi yapmış. Özellikle başkahraman Raskolnikov'un ve diğer karakterlerin koşullar karşısında değişen ruh hallerini bize ustalıkla tasvir etmiş, tabii ki, okurken tüm bu psikolojik analizlere insanın hayran kalmaması mümkün değil. Diğer yandan kitapta, okuyucuyu, sadece olay örgüsüyle ve tasvirlerin estetiğiyle yetinemeyecek okuyucuyu üzerine saatlerce düşündürecek, araştırma yaptıracak sorularla doldurmaktadır. Okuyucuyu; suçun ne olduğunu, toplumlardan topluma, kişilerden kişilere, zamandan zamana, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka suçun anlamının değişip değişmeyeceğini, ahlaki kuralları sorgulatacak kadar ileriye götürmektedir. Ben diğer kitaplarında olduğu gibi, Suç ve Ceza'da da inanın ki, hem tasvirleri olsun, hem olay örgüsü olsun, hem kişilik analizleri olsun, hem de bazı ahlaki kavramlar üzerine uzun uzun düşündürücü niteliği olsun, ustamıza bir kez daha şapka çıkartıyorum. Önceki kitaplarında olduğu gibi Suç ve Ceza'da da, yine ezilen insanların, yoksullukların, bataklıkların, kararmış hayatların, derin derin acıların örneklerini bolca görebiliyorsunuz.

    Kısacık kitabı özetlemem gerekirse:

    Romanın başkahramanı Raskolnikov,hukuk fakültesinden ayrılmış, içine kapanık, kalabalıkları sevmeyen, kimle olursa olsun karşılaşmaktan kaçınan, herkesten kopmuş; üzerindeki yırtık pırtık kıyafetlerle sokakta dolaşacak, odasının kirasını ödeyemeyecek, günlerdir ağzına tek lokma koyamayacak kadar fakir; kiraladığı dolabı andıran, basık rezil bir odada derin bir iç sıkıntısıyla düşüncelere gömülerek yaşayan, giderek psikolojisi daha da dibe vuran,özünde yardımsever ve duyarlı genç bir öğrencidir. Raskolnikov aylardır tüm ezici koşullarının verdiği hastalıklı ruh halleriyle daracık odasında boğuşmaktadır. Ve tüm bu süreç içerisinde; sadece çoğalmak ve geçerli yasaları korumak için yaşayan sıradanlar, boyun eğenler,köle ruhlular ve yeni bir söz söyleyebilmek için yasaları çiğneyebilecekler, yüce ve soylu ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökebilecekler, yasa koyucular şeklinde insanları ikiye ayıran bi teori oluşturmuştur. Bu teoriye göre de, ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökmek gibi önünde duran her türlü engeli kaldırmak konusunda olağanüstü insanlar kendilerince haklıdır ve bu onlara göre suç değildir. Sözgelimi, zamanında boğazlanarak öldürülmüş kimi dehaların, başka bir zamanda heykelleri dikilmiştir. Kahramanımız öğrenimini tamamlamak, yoksul ailesine yük olmamak ve onlara bulundukları ezici koşullardan kurtarmak, insanlığa yarar sağlayabilmek gibi soylu, yüce amaçlar taşıyordur. Ancak, bu amaçları gerçekleştirebilmesi için bir miktar paraya ihtiyacı vardır. Ailesinden yadigar bazı eşyaları; faizle rehin alan tefeci bir kocakarıya satmaktadır. Bu tefeci kocakarı da, kitabın tanımladığı üzere, hastalıklı, kötü, sürekli kız kardeşine eziyet eden, neden yaşadığını kendisi de bilmeyen, yoksulları soyan, kimseye yararı dokunmadığı gibi zararlı olan, sermayesini de öldükten sonra manastıra bağışalayacak, zaten kendiliğinden geberip gidecek aşağılık bir bittir. Öte yandan, sokaklar destek göremediği için yok olup giden, insanlığa yarar sağlayabilecek yoksullarla, yoksulluklarla doludur. Bu yaşamasıyla sadece diğerlerine eziyet eden aşağılık kocakarıyı öldürüp paralarını insanlığın faydası için kullanmak doğrusu akıllıcadır. Raskolnikov da, bir aydır bu tefeci kadını nasıl halledebileceğini düşünmekte, onu öldürmeyi aşağılık bulmakla beraber kendisini bu amaçtan alıkoyamamaktadır. Nihayet bir gün paltosununa içine diktiği ilmikten çıkardığı baltayla kocakarıyı öldürür ve bir takım mücevherler çalıp kaçar. Kocakarıyı eli ayağına dolanarak soymuştur ama kendisini bundan sonra altüst edecek, halisünasyonlarla, kabuslarla, titreme nöbetleriyle dolu hastalıklı zor bir hayat beklemektedir. İster istemez pişmanlık nöbetleri geçirip suçunu itiraf etmek zorunda kalır; çünkü hristiyan ahlakıyla büyümüş masum kişiliğini öldürmüştür, kendini öldürmüştür. Dolayısıyla da teorisine göre kendini bir bit saymış, sıradan insan olarak görmüştür.

    Alıntılarım(Alıtnıları toparlayıp bilgisayara geçirmek uzun sürdüğü için sayfalardan bulabildiklerim):

    "Her şey insanoğlunun elindedir ama yine de sırf korkaklığı yüzünden her fırsatı elinden kaçırıyor... Bu artık bilinen bir gerçek... Acaba insanlar en çok neden korkarlar? Doğrusu ilginç bir soru. İnsanlar en çok atacakları yeni adımdan, söyleyecekleri yeni sözden kısacası alışkanlıklarını terk etmekten korkarlar..."

    "Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek..."

    "İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içimiz rahat olmadı mı gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!"

    "Konuşmak istediler ama, konuşamadılar... Gözleri yaşlıydı, ikisi de solgun, ikisi de bitkindi; ama bu hastalıklı, solgun yüzlerde, daha şimdiden yenilenmiş bir geleceğin, yeni bir yaşam için dirilmenin şafağı parlamaktaydı. Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreğine tükenmez bir hayat kaynağı olmuştu."

    "İnsanlar basit ve üstün olarak ikiye ayrılırlar. Basit olanlar, yalnızca insan cinsini üretmeye yarayanlardır, diğerleri de yeni bir şey söyleyebilmek isteğiyle doğmuş, üstün insanlardır. Toplum muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip, onlara tapıyor… İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve nüfusu çoğaltırlar. İkincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler."

    "Sonra herkesin akıllı olmasını beklemenin çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini."

    "Öyle bir sınıra gelirsin ki, onu aşamazsan, mutsuz olursun, o sınırı aşarsan, belki o zaman daha da mutsuz olursun!""

    "Ancak büyük insanlar büyük acılara katlanabilirler."

    "Ne demektir şapka? Ben gidip bir şapkayı satın alabilirim, değil mi? Ama, ya şapkanın altında duran şeyi? İşte onu hiçbir yerden satın alamam!"

    "Ben kaftanımı yarıya bölüp komşuma versem, ikimiz birden yarı çıplak kalırız... Bilim ne diyor: Dünyada herkesten çok kendini sev çünkü dünyada herşey kişisel çıkara dayanır. Eğer bir tek kendini seversen , işini gerektiğince yaparsın, kaftanın da bölünmeden bütünüyle senin üzerinde kalır. Ekonomi bu bilimsel gerçeğe şunu ekliyor: Toplumda ne kadar insanın işleri yolund aolursa, diğer bir deyişle kaftanlar ne kadar bütün kalırsatoplumun temelleri de o kadar sağlam ve genel gidiş o kadar yolunda olur. Böylece ne oluyor. Yalnız kendim için kazanmakla herkes için de kazanmış oluyorum...""(Kapitalist Ahlak)

    "“Hepiniz birer gevezeden ve farfaracıdan başka bir şey değilsiniz! Küçücük bir acınız olsa, on paralık yumurtası için ortalığı birbirine katan tavuklara dönersiniz! Üstelik burada bile başka yazarların düşüncelerini çalansınız! Ruhlarınızda bağımsız bir yaşamdan iz bile yok! İspermeçten yapılmış yaratıklar! Damarlarınızda da kan yerine serum dolaşıyor! Hiçbirinize inanmıyorum! İlk işiniz, ne pahasına olursa olsun insana benzememektir.”"(razumihin)

    ""Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?"

    "Estetik kaygısı, güçsüzlüğün en önemli belirtisidir!.."

    "Dünyada açık yüreklilikten daha zor ve övmeden daha kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilik gösterirken içten olmak zorundasınız daima, ama birini överken içten olmadığınız fark edilse dahi yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü sözlerinin en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve toplumun her sınıfından insanlar için bu değişmez. Överek, her kızı baştan çıkarabilirsiniz, namus simgesi olarak nitelendirebileceğiniz birini bile."

    "İnsanlar ne tuhaf varlıklar! Kimse, içinden mucize olduğuna inansa bile bunu itiraf etmez! Siz bile tesadüftür diyorsunuz! Kendilerine ait düşüncelere sahip olmak onları müthiş korkutuyor!"

    "İnsan boğulmamak için nasıl da saman çöpüne bile sarılabiliyor!"

    ''Ağlayan birine ağlaması için ortada bir neden bulunmadığını mantık yoluyla anlatır ve kanıtlarsanız, artık ağlamaz... Öyle değil mi ?
    O zaman yaşamak çok kolay olurdu., dedi Raskolnikov."

    "Böylesine çok sevilmek, ona tuhaf bir acı vermişti. Gerçekten de çok tuhaf, korkunç bir duyguydu bu."

    "O zaman şunu anladım, Sonya. İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir."

    "Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların kesinlikle aptal olduklarını biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra şunu anladım ki Sonya, herkesin akıllı olmasını beklemek çok uzun sürecek...Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara o hükmedecek, bunu biliyorum. Bunu biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, ataksa haklı olan da odur. Aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koruyucu olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeğin farkında olmayan kördür!"

    "Bir tek şey için çağırdım seni ve bir tek şey için geldim buraya, beni bırakmaman için. Beni bırakmayacaksın değil mi Sonya?"

    "Ben bir düşünceyi, yani tohumu ekerim.. Bu tohumdan, bir gerçek filizlenir."

    "Oysa herkesin, mesela kadınların, konuşacak çok şeyi vardır. Yine sosyeteden insanlar, salon adamları her zaman konuşacak bir şey bulurlar, bizim gibi orta hallilere , yani düşünen, aydın kişilere gelince; nedense hep utanırız, bir türlü konuşamayız. İlgi alanlarımız mı farklı, yoksa birbirimizi aldatamayacak kadar dürüst müyüz?"

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği bütün acıların önünde diz çöktüm."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Pyotr Petroviç, toplum içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı. Böyleleri bulundukları ortamlarda, kendilerine uygun olmayan en küçük bir olayda, ellerindeki bütün kozları kaybeder ve ortamı şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler."

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Kadınların hiç hoşlanmıyor görünmelerine rağmen, bazen aşağılanmaktan çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi insan denen varlık genellikle aşağılanmaktan çok, pek çok hoşlanır. Ama kadınlar için bu, özellikle böyledir. Hatta yalnızca bunun için yaşadıkları bile söylenebilir."

    ''Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.''
    Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi ''Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.''"

    "Vicdanı olan, hatasının da bilincindeyse, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır."

    "İnsanları doğru değerlendirebilmek için ilk önce önyargılarımızdan kurtulmamız lazım."

    "Rodion Romanoviç'in yazısında insanlar 'olağanüstüler' ve 'sıradan olanlar' diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur. Çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Olağanüstü insanlara gelince, bunların her türlü suçu işlemeye, kanunları çiğnemeye hakkı vardır. Çünkü onlar olağanüstü insanlardır."

    "Canlı varlık için yaşam gereklidir, canlı varlık makinelere boyun eğmez, canlı varlık kuşkucudur, canlı varlık gericidir. Oysa bunda bir ölü kokusu var, istersen kauçuktan da yapabilirsin böylesini. Ama cansızdır, iradesizdir. Köle ruhludur, hiçbir zaman isyan etmez."

    "Genel olarak yeni tanıştığınız biri, anlatacaklarınızı gereğinden fazla bir ilgi ve ciddiyetle dinlemeye kalkarsa, hele anlatacaklarınız size göre, karşınızdakinin gösterdiği derin ve ilgi ve ciddiyetle karşılaştırılamayacak kadar basit ise, bu durum sizi fazlasıyla tedirgin eder."

    "O akıllı bir adam, ama akıllıca davranabilmek için yalnızca akıl yetmez ki..."

    "Ah sizi aşağılık insanlar! Nefret eder gibi seviyorlar. Ah, hepsinden nefret ediyorum!"

    "Şimdi bütün bunlar sanki bir başka dünyaya ait şeyler... Hem de uzun zamandan beri... Zaten etrafımdaki her şeyde, aslında bu dünyaya ait değillermiş gibi gelen bir şeyler var."

    "Evet, belki namuslu bir insansın; ama namusluyum diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan... Hem böyle olmakla birlikte, (kendin de hatırlıyorsun bunu) senin de ufak tefek bazı numaraların olmadı mı? Gerçi bunlar öyle namussuzca işler değildi, ama olsun! Oysa kafandan neler geçiyordu."

    "Ben yalanı severim! Yalan, bütün diğer varlıklara karşı insanı üstün kılan tek özelliktir! Yalan söyleyerek gerçeğe ulaşırsın! Ben yalan söylediğim için insanım. Önceden on dört kez, hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır ve bu kendine göre onurlu bir iştir. Oysa biz kendi aklımızla bile yalan söylemeyi beceremeyiz! Bana bir yalan söyle, ama bu yalan kendi yalanın olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendi söylediğin bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insan, ikincisinde ise bir papağan olursun! Biz neyiz şimdi? Biz istinasız hepimiz; bilimde, ilerlemede, düşüncede, buluşta, istekte, liberalizmde, akılda, tecrübede, her şeyde, her şeyde daha kolej hazırlık sınıfındayız! Başkalarının aklıyla yetinmek hoşlarına gidiyor, alışmışlar bir kere!"

    "Güç gerek bana, güç! Güçsüz hiçbir şey olmaz! Oysa güç bile ancak güçle elde edilebilir."

    "Denginiz değilim efendim, dengesizim...''"

    "Ama kardeş, tabiata yön veren biz insanlar değil miyiz?! Öyle olmasaydı insanoğlu kör inançlar okyanusunda boğulur giderdi. Bir tek büyük adam ortaya çıkmazdı. 'Vicdan, ödev' gibi bazı laflar ediliyor. Bunlara karşı bir şey söylemek istemiyorum, ama bu kavramları nasıl anlamalıyız?"

    "İnsan sevdikleri için bunu yapabilir, kendi hayatını boş verir! Yeter ki sevdiği varlık mutlu olsun."

    "Ayrıca birini tanıyabilmek için ona son derece dikkatli, ön yargılardan sıyrılarak yaklaşmak lazım, aksi takdirde daha sonra düzeltilmesi güç bazı yanlışlara düşülebilir."

    "İnsanoğlu denen aşağılık yaratık her şeye alışıyor!
    Dalıp gitmişti. "Ya yanılıyorsam?!" diye haykırdı elinde olmadan. "İnsanoğlu aşağılık bir yaratık değilse? O zaman her şey ön yargıdan, boş bir korkudan ibaret demektir ve hiçbir engel yok, böyle de olması lazım!""

    "Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama bu, hayaletlerin başkalarına değil de yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil."

    "Ayrıntılar çok önemli!.. Ayrıntılar mahveder her zaman her şeyi..."

    "Sevgili dostum fakirlik ayıp değildir doğru. Ama sarhoşlukta erdem değildir. fakat sefalet ayıptır efendim ayıptır. İnsan fakir de olsa ruhundaki asaleti koruyabilir. Sefalete düşen birini sopayla toplumun dışına atmazlar daha da alçaltabilmek için süpürürler."

    "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!"

    "Dünyada açıkyüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur."

    "Yalan sevimli bir şeydir, çünkü insanı gerçeğe ulaştırır. Hayır, burada insanın canını sıkan şey, yalnız yalan söylemeleri değil ama kendi yalanlarına kendilerinin de inanmalarıdır."

    vs vs...
  • Cengiz Dağcı'nın 1958-1959 yılları arasında kaleme aldığı Moğolların önderi Cengiz Han'ın hayatını anlatan bir roman. Cengiz Han'ın diğer adıyla Temuçin'in hayatını anlatan roman, babası Yesügey Bahadır'ın hükümdarlığından başlayarak Cengiz Han'ın zorluklarla geçen yaşantısından bir kesit sunuyor okurlara.
    *** Kitapları sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bundan sonraki kısım ipucu (spoiler, sürprizbozan) içerir. Kitabı henüz okumayanlar bu kısmı atlayarak bundan sonraki bölümü okusun lütfen.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitap Cengiz Han'ın babası Yesügey Bahadır'ın hayatından bölümlerle başlıyor. Yesügey Bahadır Ak Tatarların önderi Temuçin Üge'yi esir alır ve kendi topraklarına getirir. Kendi ordasına geldiği sırada hanımı Yulun Eke'nin doğum yaptığını öğrenir Yesügey Bahadır. Bebek elinde kanlı bir bezle doğmuştur. Oğlunun adını Temuçin koyar. Şamanlara göre bu çocuk ilerde Moğol topraklarına hükümdar olacaktır. Çocuğu olduğunu öğrenen Yesügey Bahadır bu mutlu haber üzerine Temuçin Üge'yi serbest bırakır, kendi ülkesine dönmesini emreder. Yesügey Bahadır'ın hanımı Yulun Eke, Merkitlerin önderi Çılaydı Eke'nin hatunudur. Ancak Yesügey Bahadır, Yulun Eke'yi kaçırmış kendi hatunu yapmıştır. Moğol ulusu Yulun Eke'ye çok değer verdiğinden ona 'Bulut Ana' denmektedir.
    Ak Tatar ulusundan Kargun Batır, oğulları Birge ve Kaltugay ile beraber Merkitlerin önderi Çılaydı Eke'den yardım ister. Yesügey'in Temuçin Üge'nin ordasını bastığını, onu alıkoyduğunu, düşmanın ortak olduğunu söyler. Ancak Yesügey Bahadır'ın gücünün farkında olan Merkit önderi, savaşçı andaları Tukta Beyci ve Haata kabilesi önderi Hatay Darmala'yla konuştuktan sonra kendisinden zaman ister ve ona sabırlı olmasını söyler. Tukta Beyci, Çılaydı'ya on - on beş yıl beklemesi gerektiğini, yıllar sonra Yesügey'in gelinini kaçırarak ondan intikam alacağını söyler.
    Temuçin'in, Kasar, (anneleri farklı olan) Bektar ve Belgütay adında kardeşleri vardır. Kardeşlerinden Bektar, Temuçin'e düşmanlık beslemektedir. Bu durumun farkında olan Temuçin babasına durumu fark ettirmemektedir. Temuçin'in amacı bir gün Moğol uluslarını birleştirmektir.
    Temuçin 13'üne bastığında Yesügey Bahadır, Temuçin'i evlendirmek için eş aramaya koyulur. Kendi ulusundan biriyle evlendirmeye niyeti yoktur Yesugey'in. Çünkü Moğol ulusu kurt postu giydiklerinden kötü kokmaktadır. Yanına oğullarını alıp yola koyulurlar atlarıyla. Ungır Ordasından Dai Seçen'le karşılaşırlar. Dai Seçen karşısına çıkan Yesügey'in oğluna eş aradığını öğrenince kızını Temuçin'e vermek ister. Dai Seçen onları misafir etmek ister. Kendi çadırına götürürken Ak Tatarlarla karşılaşırlar. Tatarlar onları coşkuyla karşılar ve çadırlarında ağırlarlar. Yesügey başta şüphelense de Dai Seçen'den ötürü kendisine zarar gelmemiştir. Dai Seçen daha sonra onları kendi çadırına götürü ve kızı Bortay'la tanıştırır. Yesügey ufak tefek ancak güzel olan bu kızı beğenir. Temuçin'in kızı daha iyi tanıması için oğlunu orada bırakır ve oğullarıyla birlikte kendi topraklarına geri döner. Geri dönüş yolunda Ak Tatarlar Yesügey'i kendi çadırlarına davet ederler ve Yesügey'i zehirlerler. Haberi alan Temuçin ordaya geri döner. Babasının öldüğünü öğrenir. Orda başsız kalır. Taycuutların önderi Targutay Kurulduk bu durumdan faydalanarak Moğolları kendi tarafına çeker. Kendini Moğolların önderi ilan eder. Moğollar onun saflarına katılır. Temuçin ve ailesi yalnız bırakılır. Dağılan Moğol uluslarını bir araya getirmek hayalinde olan Temuçin'i yalnız bırakılmak üzer. Moğolları tekrar kendisine tabi etmek ister ancak bunun ilk yolunun kendi çadırını yola koymak olduğunun farkındadır. Kardeşi Kasar'a birlikte bir gün kendilerine düşmanlık eden Bektar'ı öldürürler. Bunu öğrenen Yulun Eke çok üzülür. Bektar'ın ölümünden sonra Belgütay, Temuçin ve Kasar'la dost olur. Ordaları yavaş yavaş büyür. Ordaya yeni yeni atlar katılır. Bir gece Temuçin'in çadırına yüzü gizli biri gelir. Targutay Kurulduk'un çadırına doğru geldiğini haber verir. Kaçmasını söyler. Targutay Kurulduk, Temuçin'i gelişmesinin önünde engel olarak görmektedir. Onu ortadan kaldırmak ister. Temuçin kaçar. Ormanda gizlendiği bir sırada tuzağa düşer. Esir edilir. Boyunduruk takılır boynuna. Targutay Kurulduk'un ordasındaki meydanda boynunda boyunduruk yatarken Moğol bir ana gelir omuzbaşlarına bez koyarak yaralarını sarar, ona et verir. Targutay'ın ordasında misafir olan Yesügey'in eski dostu Sorgan Şira'nın ona yardım edeceğini söyler. Dediği gibi de olur. Temuçin'in başına bir çocuk koyarlar ona göz kulak olması için. Temuçin bir yolunu bulur, çocuğu öldürür ve kaçar. Targutay'ın emrindekiler her yerde onu arar. Temuçin Onon Nehri'ne girerek saklanır. Targutay'ın adamları onu bulamaz ve geri dönerler. Temuçin, gece vakti Sorgan Şira'nın çadırına gider ve yardım ister. Sorgan Şira ona yardım eder. Oğulları Çıla ve Çınba yün dolu bir at arabasıyla yola çıkar. Arabanın içinde yünlerin altında Temuçin yatmaktadır. Yolda Targutay'ın savaşçılarıyla karşılaşırlar. Dayılarının Targutay Kurulduk'un andası Dodo Kıray'ın yanında olduğunu, arabanın arkasındaki atın ona ait olduğunu atı ve yünü ona götüreceklerini söylerler ve onları atlatırlar. Bir müddet gittikten sonra yedekteki atı da Temuçin'e vererek ayrılırlar. Temuçin kendi çadırlarının bulunduğu yere Burhan Kaldun Dağı'na gider. Ailesini bulur. Ailesi Temuçin'in döndüğüne inanamaz. Temuçin, dağın yakınında bulunan Gölyalgu'ya taşınmaya karar verir. İki gün sonra da taşınırlar. İki hafta sonra Targutay'in ordasından kaçanlar Temuçin'in çadırlarına katılır. Yulun Eke'ye Temuçin'in Targutay'ın elinden kurtulduğu haberini getirir. Ancak karşılarında Temuçin'i görünce şaşırırlar. Yesügey'in eski demir ustası olan Çalmay da bir gün Temuçin'in çadırlarına katılır. İyice genişler Temuçin'in ordası.
    Günlerden bir gün Temuçin'in ordasındaki sekiz at çalınır. Kasar, Taycuutların çaldığını söyler. Temuçin atına atlar ve peşlerine düşer. Birkaç gün sonra azığı güçsüz düşer. Temuçin ne yapacağını bilememektedir. O sırada ormanın ötesindeki geniş otlakta bir gençle karşılaşır, tanışırlar. Gencin Nuhu Boyan'ın oğlu Bogurçı olduğunu öğrenir. Bogurçı, Temuçin'in başına gelenleri öğrenince ona yardım etmek ister. Atların izine ulaşırlar ve atları kaçırmayı başarırlar. Ancak Taycuutlar peşlerine düşer. Kovalamaca esnasında Bogurçı Taycuutlardan bir kişiyi okla vurur. Böylece ardındakileri yavaşlatır. Nuhu Boyan'ın çadırına yol alırlar. Nuhu Boyan, Bogurçı'nın haber vermeden ortadan kaybolmasına kızsa da olanı biteni anladıktan sonra oğlunu Temuçin'in ordasına onun hizmetine gönderir. Temuçin'in ordasına yol alırken muazzam bir manzarayla karşılaşırlar. Moğollar Temuçin'in ordasına geri dönmüştür. Moğollar'ın Temuçin'in ordasına dönmeleri için çabalayan savaşçılara öğüt veren yüzü saklı bir savaşçı vardır. Artık iki yüz çadırlık olmuştur orda. Temuçin bundan sonra Bortay'ı almak istemiştir. Annesi Yulun Eke'ye bu fikrinden bahseder ve yola koyulur. Bortay'ı alır ve evlenirler. Ungırlar da Temuçin'in Targutay'dan kurtulduğunu görünce Temuçin'in ordasına katılır. Temuçin'in ordasında olan gençler rehavete kapılır günlerini günlük güneşlik rahat rahat geçirirler. Günlerden bir gün Merkitlerin önderi Tukta Beyci, Temuçin'in ordasını basar, ortalığı birbirine katar. Yıllar önce verdiği sözü tutar ve Bortay'ı kaçırır. Çılaydı'nın kardeşi Çilger'e verir. Bunun ardından Temuçin, Togrul Han'ın ordasına gidip ondan yardım ister. Togrul Han gönülsüz de olsa yardım eder. Togrul Han adamlarına emir verir. Soğuk bir kış günü Merkit çadırlarının kuzeyinden saldırırlar. Merkit çadırlarında genç - yaşlı, kadın - erkek demeden öldürürler. Bortay'ı kurtarırlar. Bortay hamiledir. Temuçin, Bortay, Çilger'in ordasına geleli altı ay olduğu için çocuğun kimden olduğu bilinmeyeceğinden çocuk erkek olarak dünyaya gelirse adının Moğolca'da kim olduğu bilinmeyen anlamında Cuçi konmasını ister. Kitabın sonlarında Togrul Han'ın adamlarından Yamuga, Temuçin'in yanına gelerek Udutların barış istediğini söyler. Temuçin ise suçluların yok edilmeden bu topraklara barış gelemeyeceğini söyleyerek onları öldürmelerini söyler. Kitabın sonunda Kaltugay'ın iç konuşmasından Temuçin'in çadırına gelerek Targutay'ın peşinde olduğunu kaçmasını söyleyen Moğolları Temuçin'in saflarına katılması için uyaran yüzlü gizli kişinin olduğu anlaşılır. Bunların ardından üç gün sonra hayatta kalan Udutlarla beraber Temuçin kendi ordasına doğru yol alır. Kitap böylelikle sona erer.
    -----------------------------------------------------------------
    Yukarıda kitabın özeti var. Çok keyifle okuduğum bir kitaptı. Tarihi kurgu romanıdır Genç Temuçin. Salt bilgi ağırlıklı kitap okumaktan zevk almayanlar için ideal. Tarihi hikayeleştirerek anlatmış Cengiz Dağcı. Kitabın arka yüzünde Cengiz Han'ın Cengiz Han olmadan 'önceki' badireli hayatını konu alıyor denmiş. Evet, tam da öyle bir kitap. Cengiz Dağcı bu kitabını Ruslar tarafından asla bahsedilmeyen Tatar tarihini araştırması sonucu karşısına çıkan sınırlı sayıdaki kaynakta ve edindiği bilgiler neticesinde kaleme almış. Genç Temuçin, Cengiz Dağcı'nın ilk ve tek tarihi romanı. Esasında devam kitabı olsaymış güzel olurmuş diye düşündüm. Bu kitapta Temuçin'i okuduk. Başka bir kitapta da Cengiz Han'ı okurduk. Oldukça sürükleyici bir kitaptı benim için. İlk başta yavaş ilerlese de sonradan hız kazandı ve merakla okudum. Öncesinde de Cengiz Han hakkında bilgi edinmek için ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan'ın Çengiz Han adlı altmış altı sayfalık kitabını okudum. İki kitaptaki bilgilerde örtüşen kısımlar mevcuttu. Kitapta dikkatimi çeken kısımlardan biri yazım hatalarının düzeltilmemesiydi. Cengiz Dağcı Türkiye Türkçesinde yazarken yanlış yazmış olabilir ya da kaleme aldığı dönemde bazı kelimelerin yazımı TDK'de yazdığı şekliyle belirtilmiş de olabilir. Ancak günümüzde ayrı yazılan kelimeler var. Onlar düzeltilmemiş (kitabın baskısı yeni olduğu için rahat söylüyorum bunları). Bir de kitapta dikkatimi çeken bir nokta var. Sayfa 264'te Tukta Beyci Temuçin'in hatunuyla konuşurken on beş yıl önce Yesügey, Çılaydı Eke'nin hatunu Yulun Eke'yi çaldığı gibi diyerek söze başlıyor. Yalnız burada bir hata varmış gibi geldi, belki de ben mi yanlış hatırladım bilemiyorum. Temuçin13 - 14 yaşlarındayken Yesügey ve oğulları ona hatun bulmak için yollara düşüyorlar. Bortay'ı buluyorlar. Ancak talihsizlikler sonucu evlenemeden Temuçin ordaya geri dönüyor. Kitapta adı geçen olayların ardından dört yıl sonra Bortay'la evleniyor Temuçin. Yani Yulun Eke kaçırıldıktan yaklaşık en az 17 -18 yıl sonra Tukta Beyci sözünü yerine getiriyor. Burada bi hata söz konusu bence. Aklıma gelmişken yazmak istedim. Kitabı okurken haritadan yararlandım, böylece olay örgüsünü daha net kavrayabildiğimi düşünüyorum. Keyifle okuduğum bir kitaptı, devam kitabı olmasını çok isterdim. Cengiz Han'ın hayatını roman türünde anlatan kitaplar biliyorsanız önerilerinizi beklerim. İncelemenin altına yazabilirsiniz. Kitabı tavsiye eder, keyifle okumalar dilerim.
  • *BU YAZI SANA,*
    *EY MÜSLÜMAN..!*

    Atalarının o güzel "islami" örfleri nelerine yetmedi ki son bir kaç yıldır tuhaf tuhaf şeyler ürettiler..

    Bakın benim bu sözlerim cahillere değil bilakis "İslami düğün (!) yapıp, Asr-ı saadet misali yuvam olsun diye nikahtan keramet bekleyen Müslümanlara.! "

    Allah Rasûlü a.s kızlarına nikah yaptığında *"Gücü neye yetti ise"* misafirlere de o kadarını yedirdi..
    Fakat kimse haşa onu ayıplamadı,abes görmedi..

    Oysa bugünün babaları sırf yarısı çöpe gidecek yemekler dağıttırıp riba/ kredi / faizle ile düğün yapmaya kendini mecbur hisseder hale geldi.
    Çünkü akraba ve konu komşu denilen bir güruh, insanların başına laf/dert oldu..!
    Bu durum Müslüman ahlakına sığar mı soruyorum sizlere?
    Daha en başından "elalem ne der?" Putu ile insanı faize sürükleyen bir nikahtan / evlilikten keramet beklenir mi?
    Ne kerameti bela olur bela!
    (İşte.!Kavgalar,arayışlar,aldatmalar,
    boşanmalar ortada..)

    Avrupa "düğün böyle olur" diye paketleyip önünüze ne koysa sizde aynısını islami bir kılıfla yapmaya çalışıyorsunuz.
    Kaldı ki onlar kiliselerinde sade bir nikahla evlenirken, gelde bizimkilere kabul ettir bakalım.
    Bugün 5-10-20-30 bin liraya 5 saatliğine salon kiralayan birinin yakasında çok el olacak ahirette buda böyle biline..

    6 saatlik kirası 3 milyar olan gelinliğin bedeli ile Arakan'da 3 su kuyusu açılabileceğini biliyor musunuz?
    Ama yok kızımız bi kere evleniyor(!)
    O çocuklarda bir kere ölüyor zaten derim bende size..
    Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?
    Bunu söyleyen iman ettiğiniz Rasulûllah değil mi?

    Her türlü israf yapılır, sonra ortada iki semazen döner, birde o an kimsenin dinlemediği iki ayet okunur alın size İSLAMİ DÜĞÜN..

    Tabi bunun birde düğün sonrası hezimeti var.
    Mesela;
    İslamı benimsemiş bir kadının ne işi olur misafir odası ile? Ayda bir misafir gelecekte görecek diye her hafta temizliğini yaptığı, dağıtmasınlar diye çocuklarını sokmadığı, insanlardan daha değerli eşyaların bulunduğu bir oda..

    Hiçbir zaman anlamadım/anlamayacağım oturma odasının ortasında bardak tabak dolu olan gümüşlük ne işe yarar? Bardak dediğin mutfakta olur,ihtiyaç halinde kullanılır. Salonda tozlanan bardak tabaklar hakikaten ihtiyaç için mi yoksa gelen görsün diye konulan riya kokulu bir gereksinim mi?
    O muhteşem kristalleri salonunda sergilemek kişinin nefsini tatmin etsede gerçekten bu İslam medeniyetinde çok ayıp birşeydir,marjinallik değil bilakis görgüsüzlüktür.!

    Kadife kılıflı sandalyeler, üzeri mumlarla dolu tamda yahudi usulu çektikce uzayan masalar. Evde dolaşacak,çocukların oynayacağı alan yok her yer eşya dolu..
    Sonra niye ruhum bunalıyor diye doktor doktor geziyorsunuz..
    Sizin evinizde "size" yer kalmamış ki,elbette bunalırsınız.
    Ev misafire göre döşenmiş..
    Bu evde misafir mi yaşıyor, yoksa siz mi? Misafirde kabul edildiği yok ki..!
    Neden herkes sizi tebrik etsin diye ziyan ediyorsunuz bu güzel ömrünüzü? Bu riya niye.?
    Hiç düşünüyor muyuz acaba Rabbimiz rahmetle bakıyor mu şu evlerimize?

    Bizim ne işimiz olur bilmem kaç parçalık yemek takımları ile..
    Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım;
    Günlük yemek takımı, misafir yemek takımı..
    Günlük bardak takımı, misafir bardak takımı..
    Günlük çatal takımı, misafir çatal takımı..
    Yazdıkça yazarım gelmez bunun sonu..
    Hangi gün, hangi saat kandırıldık biz?
    Neyi çaldılarda bizden,verdiler bu çirkin algıları?

    Peygamber a.s ve ashabı rd öyleydi böyleydi diye her mevlütte ağlaşıyoruz ama bilmiyoruz ki 100 kişide olsalar hepsinin eli aynı kaba uzanıyordu.
    Ashabın 300 parçalık porselenleri yoktu.
    Ama Vallahi isteseler olurdu!
    Allah "altından dağları" peşlerinde sürütmez miydi dileselerdi? Ama onlar dünyaya ve içindekilere tenezzül dahi etmediler..

    Hiç içinizden geçirmeyin ki:
    - Ama Peygamber zamanında fakirlik vardı alamıyorlardı,yapamıyorlardı.

    Güya siz çok mu zengin kadınlarsınız..?
    Her işiniz borçla krediyle olmuyor mu?
    Borçla insan mutlu olurmu bu nasıl psikoloji bozukluğudur.
    Gerçekten zihnimizle oynuyorlar hanımlar.

    Aslında elimizdekilerle yetinsek,bizden daha mutlusu olmayacakken; Her düğün damadı boğazına kadar borca sokarak yapılıyor benim Müslüman ülkemde..
    Misafirler, perdeyle halının uyumunu görsün diye bir adam borca sokulur mu?
    Siz hiç sevdiğinize merhamet etmez misiniz?
    Yazık değil mi sizi Allah'tan emanet olarak alıp, zaten sizin sorumluluğunuz ve namusunuzu korumak için ezilecek olan adamı birde saçma sapan eşya, altın, milyarlık gelinlik borçları ile çıkmaza sürükleyeceksiniz?

    Ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen adamda, akşam size çiçek alma isteği olur mu?
    Aklına hoş şiirler gelir mi?
    Yada sizin yüzünüze bakınca ferahlık bulur mu?

    Burası alice harikalar diyarı değil kızlar kendinize gelin!
    Rasulullah'ın karnına taş bağlatan,Ebu Bekir'in evinde bir çömlek bırakmayan, Musab bin Umeyr'i kefensiz gömdüren dünya!

    Ama pardon!
    Siz bir kere evleniyorsunuz!!!
    Tamda bunu anlatmaya çalışıyorum. Madem bir kere evleniyorsunuz. Öyleyse, kırılacak ve eskiyecek iki parça çaput için hürmetinizi ve sevginizi yok etmeyin!
    Siz yatağa kalbi kırık girip, sofraya gönülsüz oturup, muhabbetinizi yok ettikten sonra inanın evinizin kusursuzluğu sizi ısıtmaz.

    "Aişe'n olayım" demeyi biliyorsanız, dünya da rahat etmeyeceğinizide bilin!
    Çünkü Rasulullah'ın hiçbir hanımının sizin gibi kusursuz birbiri ile uyumlu eşyaları olmadı.
    Bu mübarek kadınlar perdelerle uyumlu, koltuklarla bezenmiş, yumuşacık halılar da gezmedi.
    Bilakis Fatıma rdh annemiz evlenirken, evin içine yumuşak çöl kumu serptiler ki evde gezerken ayakları acımasın..
    Ne babasını zorladı ev eşyası için, nede kocasına:
    - Ben kirada oturmam bana ev al Ya Ali! Dedi..

    Bu yüzden " Zehra" dediler Fatıma annemize yani "Çiçek"
    "Kübra" dediler Hatice annemize yani "Büyük"
    "Hümeyra" olmuştu Aişe annemiz efendisine yani "Güldüğünde hayasından kırmızı yanaklı olan"..

    Nasıl güzel vasıflar,nasıl hoş lakaplar.. Nasıl sevildiler nasıl kıymet gördüler!
    Çünkü onların kocaman yürekleri vardı ki; aşka hürmetleri, Allah'a itaatleriyle dolup taşmıştı.
    Zerrece tenezzülleri yoktu bizim bugün uğruna haramları helal saydığımız dünya metaına..

    Son olarak diyorum ki:
    -Sen kocanı kamçılarken dünya yarışında, cennetin kadınları bunca yokluk içinde yinede "benden razı mısın?" Diye dert yandı kocalarına.

    Aişe annemizin malı mülkü olan bir kocası yoktu ama o öyle bir kadın oldu ki, Rasulullah son vakitlerinde:
    -Cennette sana kavuşacağım ya, ölüm bile güzel geliyor ya Aişe" diye fısıldadı son nefesinde karısının kollarında..

    İşte asıl Mülk böyle bir kadın olup,geçip gitmektir bu dünyadan..

    ~Yağmur Mirzayeva
  • Ne zaman yol alıcaksınız ki!