• En sevdiğiniz filmden en sevdiğiniz replik( bir tane olmak zorunda değil )
  • Arkadaşımın tavsiyesi ve büyük bir beklentiyle aldığım kitabı , okumak için kendimce en uygun zamanı bekledim. Genelde ıkı gün içinde bu kalınlıkta bir kitabı bitiren ben söz konusu bu kitap olunca iki günde 100 sayfa bile ilerleyemedim. Kitabımızın konusu Hindistanda başlayıp yayılan bir salgın. Okudukça anlam vereceğim beklentisiyle zor da olsa ilerlesem de salgının neden başladığı , nasıl yayıldığı , neden herkesde aynı etkileri ortaya çıkarmadığı, İnsanların önce gölgelerini ( gölge de kaybolur mu demeyin oluyormuş her nasılsa) sonra hafızalarını kaybetmelerinin ( gölgeyle hafızanın bağlantısını da anlamlandıramadım ) neden bunca saldırganlığa sebep olduğu gibi bir sürü sorum havada kaldı benim için. Kurgu olarak beni içine çekememesinin yanında olayların çok yavaş ilerliyor olması da daha fazla tahammül edemememe sebep oldu. Mine urgan' ın bi sözü var "Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu ? Canım Fethi Naci'nin bu cümlesinden sonra başladığım her ne ise hoşlanmadığım yerde bırakmaya karar verdim.Kitabı da, insanı da" diyor. Okumak benim için bir serüven. Kendimi dinleyebildiğim, ortamdan ,kendimden ,herkesten uzaklaşabildiğim bir kaçış okumak benim için. O yüzden ben de fazlasıyla katılıyorum Mine Urgan 'a ve bana birşey kattığını düşünmediğim ya da verim alamadığım ya da anlamak, birşeyler çıkarabilmek için kafa yorduğum , samanlıkta iğne aradığım bu serüveni yarı da bırakıyorum. Devam edebilmeyi isterdim beni bir o kadar yorup aynı zamanda okuma hızımı düşürüyor olması ile benim için verimsiz bir okuma bir o kadar da zaman kaybı oldu. Fantastik ,bilim kurgu sevenlere hitap eder umarım. Verimli okumalar...
  • Usta ne olacak bu harbin sonu?
    Iyi olacak iyi
    Alayi birak usta sahi ne olacak halimiz
    Iyi olacak yemekli vagonda Rakı içicez
    Peki kim kazanacak?
    Onuda biz
    Ustakizmazsan bi sorum daha olacak?
    E sor
    Şu gordugun raylar dolanirmi butun dunyaya?
    Dolanir
    O zaman hudutlarda sorgu sual olmasa raylarin ustune saldinmi makinayi dunyanin bir ucundan bir ucuna gezeriz
    Him
    Dsniz dedinmi dibi bulur
    E gemilere bineriz
    Tayyare daha iyi
    He he he ben tayyareye binemem usta anamin vasiyeti var
    Tayyareye binme diyemi?
    Hayir hayatinda karincayi dahi incitme diye
    Ulan sen ne hafizin oglusun
    Bisey olmaz ulan yinede bineriz tayyareye adam öldurmek icin degil gokyuzunde pufur pufur sefa surmek icin
    Hele sen bi atesi sungule...
  • 535 syf.
    ·Puan vermedi
    Birden fazla kez yazdım bu değerlendirmeyi, bilemedim çünkü; kırmadan dökmeden, kalemimi hoyratlaştırmadan nasıl izah edebileceğimi bilemedim.
    “Defterler” 535 sayfa, siz bunu peşinen ikiye bölebilirsiniz, zira orijinal metinleri de kapsıyor. Yani, yazanının elinden çıktığı şekli, kitaba dahil edilmiş. Raf fiyatı 43 lira. O kadar çok sorum var ki, maalesef bir kısmını törpülemem ya da yumuşatmam, çeşitli denemelerime rağmen mümkün olmadı, ben de içimden geldiği gibi soruyorum.
    Kimdir mesela Nilgün Marmara? Niçin günlüklerine kadar basılıp kitaplaştırılmış? Ölmeden önce edebiyatımıza hangi eserleri kazandırmış? Birebir tanışıklık ve arkadaşlık içinde olduğu ünlü yazarlarla nerede tanışmış, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk liste uzayıp gidiyor. Ölüm yaşı 29 olan biri için biriktirilen bunca insanın menşeini merak ediyor, ama esaslı bir kaynak bulamıyoruz.
    Defterler, eşi Kağan’ın iş için gittiği Libya’nın Tobruk kentinde başlıyor. Marmara da eşinin yanında birkaç ay geçirip oradan eşe dosta bolca mektup gönderiyor. Temize çekilmeden önce de defterlere yazılıyor. İlk 200-220 sayfa bu mektuplardan oluşuyor (yine sayfa sayısını ikiye bölün) . Yazılan kişiden kişiye üslup farklılığıyla anlatılan şey hep aynı. Evin içine dolan kum, evdeki fareler, çöl ve onun birebir söylemiyle “şantiyedeki gerzek karılar”. (Diğer birkaç çalışanın eşi) . Mektubun adresi x kişi isimsiz bir arkadaşsa, dil “gerzek kelimesi Gerze’den mi gelir” şeklinde yuvarlanırken, ünlü bir şaire yazılıyorsa şu yazardan şu makaleyi okudun mu diyerek form buluyor. Elbette alıntıyı da ekliyor. :)
    Önce kolej sonra İngiliz Dili ve Edebiyatından mezun, dile yazarlara, yaşı tecrübesi elverdiğince hakim. Yine genç yaşta intihar eden Sylvia Plath üzerine yazıyor bitirme tezini. (Hayranı demeye gerek var mı bilemedim) Kelimelerle oynuyor, bazen bilinçli olarak deforme ediyor, kendince tekrar yoğurup şekillendiriyor, böylece kendine has bir dil yaratma gayreti de var. Libya onun için bi nevi inziva, kendini dinleme yeri. Dönebilir, kalabilir bu bir zorunluluk değil, yine bilinçli tercih. Hep aynı ortamda yapacak bir şey bulamadan, durağan bir hayat yaşananın sıkıntısını anlarım. Bir kişiye üç kişiye neyse artık, olduğu yerdeki rahatsızlıklarını, ortamı anlatmasını anlarım, fakat; defalarca defalarca aynı şeyi ufak tefek farklarla bu kadar çok kaleme almasını anlamakta yetersiz kaldım. Mektuplar bitince yazdığı oyun başlıyor, o da elli altmış sayfa kadar (ikiye bölün lütfen). Oyunun ismi, bir oyun yazıyorum söylemi, neredeyse oyunun kendinden daha uzun. İki kişilik oyunda, oyuncular çırılçıplak olacak, ismi “Sırttaki Mor Yürek, Sırtındaki Yürek, Sırt Kalp, Sırt Yürek, Sırtlan Yüreği” vs vs. Yaşasaydı oyunu sahnelenir miydi? Nasıl bir başarı sağlardı? Yine soru işareti.
    Oyun sonrası çöl döneminde okuduğu kitapları değerlendiriyor, notlar alıyor. Bazılarını ben de okuduğum için, tekrar okusam satır satır söyleyeceğim başka sözler de olacak. Hele okuduğum için net bildiğim Freud’un “Totem ve Tabu” kitabı, madde madde özet çıkarılmış, muhtemelen ezbere katılmak istenen kısımlar listelenmiş. Okuduğu her yazardan, her eserden etkilendiğini özgün kalmakta zorlandığını gördüm, kaldı ki onun kalemini, tesirinde kaldıklarından arındırmak için, bir okuma listesi oluşturup süzmek, karşılaştırmalarla mümkünsüz değil. Gençtir heyecanlıdır, çok okuyanın kendini çevresel faktörlerden ya da okuduklarından izole edip, ari bir dil oluşturması zordur, bu benim bile kitapları değerlendirirken çekindiğim durum. Nerdeyse anı anına okuduğu eserleri paylaşma konuşma, karşılıklı eleştirme arzusu belki onu her okuduğunu, yazdığına yansıtır hale getirmiştir. Ben bunu hep genel olarak, yeni öğrendiği kelimeyi olur olmaz her yerde kullanan çocuk literatürü olarak değerlendiriyorum. Yaşamı boyunca yayımlanmış eseri yok, eşi şiir yazdığından haberim yoktu demiş (kimler neler demiş? Ölümü dahil pek çok spekülatif şey var) Oysa mektup yazdığı şahıs şairse, şu şiirimi de ekliyorum diyerek, onlara şiirlerini göndermiş. Aldığı notlar arasında rüyaları da var, tutulan bir günlük dahi olsa, rüyamda babamla ilişkiye giriyordum diye “ensest” ilişkinin neden kişisel kalsa bile, kayıt altına alındığını yine anlamlandıramadım.
    Çok mu yazdım acep :)
    Neyse sona geliyorum. İntihar mektubunun da yer aldığı kitapta, eşine şiirlerini yayımlatabileceğini söylüyor. Sevdiklerinden, canından geçmiş birinin, ölmeden önce şiirlerini daktilo edip, intihar notuna iliştirmesi yine yeni bir soru işareti.
    Daha da yazmamak için tutuyorum kendimi. Son iki sorumdan ilki, neden kitapların eşinin soyadı ile basılmadığı. Edebiyat camiasında en az bir kitabı olsa ve o kitapla tanınırlık kazansa? İkinci ve son sorum verdiğim 43 lira nereye gidiyor? Marmara kitaplarının geliri nasıl değerlendiriliyor.
    Kitabı tavsiye listeme almadım. Sevenlerini üzmemek için de, birçok düşüncemi içime attım. Ama şunu anladım ki, gerekli çevreye sahipsen, edebi başarın/başarısızlığın ne olursa olsun, öldükten sonra bile ünlendirilebilirsin.
    Saygılarımla..
  • 408 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Emily Bronte “Uğultulu Tepeler”. İpucu vermeden, açık etmeden nasıl fikrimi beyan ederim diye düşündüm, düşündüm düşünmesine de, fikrimi sakınarak bahsetmek istediğim bir kitap değil bu, bilakis kalemimi özgürce oynatmak istiyorum. Yani tercihe göre yazdıklarımı buradan sonra, okur ya da okumazsınız.. Bronte’nin 1840’lı yıllarda yazdığı Victoria dönemi eserinin, arka kapakta “orta sınıfın yükselişini de simgeleyen ve gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı” olduğuna değinilir. Bu kısmı, aşktan ne anladığınıza göre, değişir. Tabi yükselişten de..
    İki komşu çiftlik, her iki çiftlikte bir kız bir erkek/ bir kız bir erkek ikişer kardeş, onlara ek evlatlık alınan Heathcliff karakteri, kitabın ilk yarısının ana kadrosunu oluşturuyor. Aynı evde büyüyen evlatlık ve Catherine, birbirine düşkün iki çocuktan gençliğe geçtiklerinde, kadın başkarakter, tercihini sevdiği adamdan değil, yan çiftliğin oğlundan yana kullanır, bunda da herhangi bir baskı yoktur. Kendine çok daha yakışan bir eşleşme olduğu kanısındadır, hem kültürel hem maddi. İkilinin asabi, kötücül karakterleri kitaba satır satır kasvet olarak akar. Heathcliff intikam duygusuyla “sevdiği kadından değil, kocasından” onun görümcesi isabella’i kandırıp evlenir. Maksat sadece işkence etmektir, ki bunu gerçekleştirirde. Onun eşine davranış şekli, ondan bahsederken kullandığı kelimeler vs okurken çok sabrımı zorladı. İki çiftlik arasındaki coğrafyada geçen eser, zaten yer olarak tamamiyle izoledir, emektar hizmetçinin başka bir hizmetçiyle karşılaşmasını aktardığı kısa kasaba sahneleri dışında, karakterleri hiçbir zaman kalabalıklar içinde görmeyiz. Bu bağlamda orta sınıfın yükselişini temsil etmesini de anlamlandırmakta güçlük çektim, zira balolar, partiler, sosyalleşme amaçlı konuk ağırlamalar, keza giyim kuşam vs diye giden bir sınıf atlama listesi, veri olarak yok elimizde, konu edilen paranın el değiştirmesiyle sınırlıysa onu bilemeyeceğim. Hemen hemen tüm hikaye, hizmetli Nelly ağzından aktarılır, ikili üçlü diyalogların akışa katkısı yok denecek kadar azdır. Bu özellik de okur ve eser arasında soğuk bir alan yaratır. Karakterler birebir iletişim halinden uzak olunca, az ya da hiç olmayan içses yoksunluğu, kasvet duygusunu perçinler. İklim koşulları dahi buna uygundur. İsmiyle müsemma “Uğultulu Tepeler”.
    Şiirsel aşk, büyük aşk, gelmiş geçmiş en büyük aşk, öyle mi gerçekten?. Tema okuyucuya, aşk diye kodlansa da, bana göre ölüm. Neredeyse tüm karakterler kelebek gibi, herhangi bir sebep dahi gösterilmeksizin ölüyorlar. Yo hayır bi salgın hastalık da söz konusu değil, muhtemelen buna sebep keder. Şayet kederden ölünüyorsa, bu kitapta bolca var. İkinci yarıda ise karşımızda kuzenler var, ilk yarıda karakter kadrosunu oluşturan liste, erken ölümlerin haricinde devam eder. Doğan çocuklar büyür ve ilk kalıp yinelenir. Yine iki çiftlik yine yine yine, bu tekrarlanan kalıptan, hatta yine şımarık, huysuz, asabi vs diye giden karakter özelliklerinden de hoşlandığım söylenemez. Çağdaş bir eser olsa, kuzenler arası bu denli aşklaşmaya dokunmasını, eyvahlar olsun, ensest ilişkiden aşk mı olur derdik, lakin dönemin koşullarıyla değerlendirip diyemiyoruz. Bir de Heathcliff’in sevgilisinin mezarını açması vs var ki; ona da nekrofil demek mümkün olmuyor. Sonuç itibariyle sempati duyup, sevebileceğiniz, evet aşk dediğin böyle olmalı diyebileceğiniz bir eser olur mu? Benim için olmadı. Çok daha esaslı bir sorum var, hem kendime, hem size. Şayet yazar, kadınların koşullar gereği hiç eser veremediği o dönemde yazmış olmasaydı, hayatı da neredeyse kitap gibi izole ve bilinmezler içinde karanlıkta kalmasaydı, eserin basılmasının hemen ardından ölmeseydi (evet ardışık sorular).. Bu kitap bir klasik olur muydu? Bu niteleyene göre değişen hikaye “gelmiş geçmiş en büyük aşk” olur muydu?
    Saygılarımla..
  • 360 syf.
    ·4 günde·8/10
    ‘’ Adaletin yok. Benimse dünya kadar sorum var‘’

    Elimde tuttuğum rengini çokta sevmediğim bu sarı kalem ile bir nöbet gecesinde inceleme yazmaya niyet ettim. Fakat sanırım bir kaç satır bu amaca pek hizmet edemeyecek. Hayatımın yine kırılma noktalarından birinin içerisindeyim. Sektör değişikliği, iş değişikliği, eğitim sektöründen sağlık sektörüne geçiş hem ruhen hem bedenen biraz bocalamama neden oldu. Üç gün iyiysem iki gün hasta dolaşıyorum. İşe sağlam gidip grip olmuş gibi kemik ağrısı ile eve dönüş yapıyorum öyle düşünün. Koridorda ayaküstü sohbet ettiğim Üroloji doktorumuz Haluk Bey ‘’Henüz hastanedeki mikroplara ve ortama vücudun alışmadı, bize bakma bizim vücudumuz kaşarlaşmış’’ demişti. Adam ne de haklıymış. (Bu tarz amiyane bi tabiri de duruşu, karakteriyle paçalarından adeta asalet akan bu adam nasıl telaffuz etti hayret. Günün çıkmazıydı:) Yani kısacası bu ruh ve beden halinde pek kitap okuyasım gelmediği gibi, doğal olarak inceleme yazmaya da bi isteğim olmadı.

    Neyse bu gecelik zinciri kırıyorum. Ve incelememe başlıyorum. Kafka ‘nın Şato adlı kitabını bitirdiğimde sanırım Modern Klasikler Dizisinden 18. Kitabımı da geride bırakmış oldum. Takıntılı bir karakter olduğum için iki üç seferdir pek sevemediğim ya da arada kaldığım eserler çıksa da hepsini okumaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Mozart ve Deyyuslar ‘ı okuduğumda resmen eziyet çektim desem abartmış olmam. Bitsin diye kitabın sayfalarının içine bakıyorum; arada başka şeylerle ilgilenip dönüyorum belki algım değişir yok ki ne yok, birkaç bölümünü neyse ki anladım biraz güldüm de fenalık geçirmedim. İyi bir müzik bilginiz yoksa benim gibi sadece bitirmek için okursunuz diyorum ve konuyu esas kitaba çeviriyorum.

    Aslında Kafka ‘ya hayranlık derecesinde bir ilgim, alakam yok ama beni cezbeden karamsarlığı ona kayıtsız kalmamamı sağlıyor. Hani derler ya mesafeli olsa da bir ilişkimiz var. Ama tam olarak nedendir bilmem okuduğumda beklentimi pek karşılayamıyorum. Belki popüler kültür dayatmalarına kurban giden yazarlardan olduğu için çıtayı tepelere çıkarmışımdır bilemiyorum. Ama Dava kitabında kitabın içine düştüğümü sarsıldığımı ve çok etkilendiğimi es geçemem. Çok katmanlı ve filmini izledikten sonra korkutucu bir eserdi bana göre. Konu Dava kitabına gelmişken Şato kitabının konusuyla başlayalım. (Hala incelemeye başlayamamam:) Şato, Dava kitabının ana konusunun ya da temasının üzerine yazılmış bir eskiz çalışması gibiydi. Asla aynı şeyleri farklı karakterlerle anlatmış gibi bir şey zırvalamıyorum. Lütfen sadece cümleye odaklanın. Çıplak anlamda söylüyorum, altında açabileceğim geniş bir ortak yön yok. Dava ‘da isimsiz sadece bir harfle ifade edilen hepimizin o kişiyi yazarın kendisini temsil ettiğini bildiğimiz karakter ve ulaşamadığı bir adalet sistemi vardı, işte Şato ‘da da K. diye ifade edilen şahsın, içindeki dünyanın gizemlerle dolu olduğu bir şatoya atanması ve Kadastrocu olarak ne yapması gerektiğini görevinin detaylarını kitap boyunca asla anlayamadığı bir anlatı, bir çıkmaz var. Görevi hakkında bilgi almak için bir muhatap aradığında olanları ifade ettiği bir alıntıda;

    ‘’ Buraya kadastrocu olarak atandım, ama bu göstermelikti yalnızca, benimle oynadılar girdiğim her evden kovdular, bugün bile hala oynuyorlar benimle…’’

    İçinde bulunduğu çıkmazı böyle ifade eden K; paragrafın devamında ona açtıkları özel meselelerden ondan yardım ister gibi dert yanmalarından önemli biri olduğunu hissettiğini söylüyor. (Uzun olduğu için üşendim yazmaya kendim anlattım :)

    Tabi kitabın başlarında bir ulak K. ya Klamm adında Şato ‘da görevli bir adamdan görevine dair bilgiler içeren bir mektup getiriyor. Bunun üzerine Şato ‘ya gitmek isteyen K yine Şato ‘ya götürülmeyip ulağın evine sonra da köydeki bir hana götürülüyor. Burada Klamm ‘ın sözde metresi olan Frieda ile tanışıp kız tarafından baştan çıkarılıyor. Tam bir TÜRK KIZI MODUNA giren K. (büyük harfle yazdım sebebi yok. Tuco ‘ya özendim sanırım :) Frieda ‘nın handaki konumunu korumak için çevirdiği dolaplardan habersizce evlilik hayalleri kurmaya başlıyor. Olaylar bundan sonra K. ‘nın Klamm ‘a ulaşma çabası (boyunları devrilsin ne çok Klamm ‘lar var… Hey gidi! ) ve Frieda ile kurduğu hayaller üzerine ilerliyor. (Kitabı özetlemeyi hiç sevmiyorum tabii ki kısa kestim )

    Kitabın genel hatlarıyla bir okuyucuda neler düşündürebileceğine ya da daha doğrusu bende neler düşündürdüğüne gelirsem; bir insanın devlet dairelerinde maruz kaldığı ve asla anlam veremediği muamelelerin; evet burayı istediğiniz kadar afilli cümlelerle doldurun, ne biliyim bürokrasi deyin, sistem deyin, hiyerarşik düzenin çarkları deyin; ne derseniz deyin bunların altında ezilen bir insanın yaşadıkları, Şato olarak gösterilen muhtemel devleti temsil eden otoriteye karşı çaresizliğini bir kez daha okumuş oldum.
    Kitapta tahmin edersiniz ki çok iş yaptığını zanneden ama asla hiçbir iş yapmayan memurların dünyasına da yer verilmiş.(işini doğru yapan memurlar tabii ki var şimdi linç girişiminde bulunmayın. Onlar üzerine alınmasın)

    Bu virütiklere dair;

    ‘’ Ah, gerinerek iyi bir uyku çekebilen uykucular için bu yatak şahane olmalı sürekli yorgun olup uyuyamayan benim gibilerine de iyi geliyor, günün büyük bir bölümünü bu yatakta geçiriyorum, bütün yazışmaları buradan yapıp, dilekçe sahiplerini sorguluyorum. Pek de güzel gidiyor. Gelgelelim tarafları oturtacak yer olmuyor, ama onlar bunun üzerinde durmuyorlar. Çünkü oturup da tutanağı tutan memur tarafından azarlanmaktansa, ayakta durmaları ve memurun kendini iyi hissetmesi onlar açısından daha rahat oluyor. ‘’


    Bu kitabı okumasanız da her zaman bir yerlerde asla ulaşılamayan Klamm ‘ların, aldıkları görevi sadece egosu için kullanan ve sistemin ağzı olan bir çok memurun olduğunu, toplumda bir değil bir çok adım geride kalmış adamların, kadınların topluma yabancılaşmalarının; isimleri bile olmayışının, mevcut düzene aykırı davranışlarının bedelini ayrık otu olarak yaşamaya mahkum edilişlerini zaten biliyorsunuz.
    ‘’Ne tuhaf şey? İnsan anlamakta zorlanıyor. ‘’ (syf203)


    NOT: Sevgili 1k sakinleri bu incelemeyi Aslı İnandık ‘ın da dediği gibi sekizlerce kez görürseniz o güzel suratınızı ekşitmeyin. Gece gece bu incelemeyi yazmam siteye yüklemem benim için büyük, insanlık için küçük bir adım olmuş olabilir :) Esen kalın, uykusuz kalmayın…
  • Size bi sorum var gençler Şimdi Yatsam
    Gece 00.01 geçe kalksam bi sene boyunca uyumuş mu? Olacam :-D
  • Ya ufak bi sorum var mutluluk nedir yada aramızda mutlu olan varmı?
  • Bi arkadaşımla sohbet ediyorum. Konunun sonu hep evlilik. Peki neden evlenmeliyiz? ....... evlenmeliyim, evlenicem veya evlendim. Cümleyi nasıl tamamlardınız?
  • Çok yakın arkadaşım Ece Ak/Duvar/ 'in okurken tüylerimi diken diken eden bir yazısını paylaşmak istiyorum. Okurken gerçekten unuttuğum şeyleri hatırladım. O kadar güzel kaleme almış ki çok farklı bir ruh haline girdim. Sizde de aynı etkinin olması dileğiyle..

    ' ' Az önce hastanede olan bi yakınımı ziyaret gittim. Odadakileri rahatsız etmeyeyim düşüncesiyle kapıdan içeriye kıvrılıp sessizce süzüldüğümde benden daha da sessiz bir ortamın içine girdim. Sadece dışarıdan yağmurun ağaçlara, toprağa, taşa dokunuşunun hafif tınısı geliyordu odada bulunanlara. Yaklaştım.. Refakatçi yenge, mağrur bi tebessümle yüzüme gülüp acısını gizlemeye çalışsada bakışlarındaki ıslak hüzün yüreğindeki sessiz fırtınayı ele veriyordu. Zaman sonra bi köşeye çekilip insanların donuk dalgın gözlerindeki duyguları izledim. En yakınları dışındaki diğer herkes kendini iç hesaba çekmiş bu yaşlarına kadar nasıl neyle hayatını meşgul ettiğini zamanını nereye harcadığını düşünüp, bi yandanda daha bi kaç hafta öncesine kadar dağ gibi dik kök gibi sağlam adamın nasıl böyle bir anda son baharda düşen solgun yapraklar gibi hareketsiz uzandığını anlamaya çalışıyor gibiydiler. İtiraf etmeliyimki böyle yapanlardan biri de bendim. Şimdi buraya kadar okuyanlara bir sorum var. Hayatımızı nelerle meşgul ettiğimizi geri dönüşü olmayan kıymetli zamanlarımızı nerelerde harcadığımızı anlamamız anlayamasakda en azından düşünmemiz için odalarında iki dünya çizgisi arasında yaşam mücadelesi veren insanların arasından mı geçmeliydik?
    Kıymetli zamanlarımızı iyi şeylerde harcamamız ümidiyle.. ''
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Seray şahiner, yine bir yurdum kadını hikayesi anlatıyor. bir yandan çok aşina olduğumuz bir karakter leyla, hemen her gün medyada ölümüyle, yediği dayakla ya da çocukları için verdiği savaşla yer alıyor. bir yandan hiç tanımıyoruz, kabullenmişliği ve çaresizliği, içindeki mizah duygusu bizim empati kabiliyetimizi zorluyor.

    antabus bir çözüm öyküsü değil, orijinal bir sözü de yok. ama akıcı dili ve insan'cıllığıyla bize karşı evden gelen sessiz feryadı, toplumun bireylerinin sorum-suz-luluğunu anlatıyor.

    tüm erkeklerin kötü olduğu -birazcık iyi bi abi var- ve ülker abla gibi nefis bir karakter barındıran öykü kitabı. okuyunuz efendim.
  • SORUNUN ESARETİ...
    Yağmurun sesinin içimin tellerini ıslattığı bu günde yapacak hiçbir şey yok ne yazık ki. Şöyle nette bir sörf yapayım dedim, içim daha da karardı. Dünyanın her yanı savaş tehdidi altında, bir yerlerde barış anlaşmaları, diğer tarafta savaş anlaşmaları. Arada kalanlar ise maalesef ölüm yolcuları. Ülkemize sığınmış bulunan Suriye’li mültecilere gün geçtikçe de bakış açımız değişmekte. Sınırımızda ki gelişmeler elbette hepimiz için tedirginlik kaynağı, ancak insanlar neden savaşır? Bunun birçok sebebi olabilir ancak hiçbir sebep “Özgürlük” kadar önemli değildir. Özgürlük denilen şey, çok şey de feda etmeyi gerektirebilir. Hatta ölmeyi de…
    Vakti zamanın birinde develer tellal iken pireler berber iken, masal bu ya; İki hükümdar varmış, gün gelmiş devran dönmüş kader bu hükümdarları bir savaş meydanında karşılaştırmış. İki tarafın ulaklarının karşılıklı gitgelleri iki hükümdarı savaşmaktan vazgeçirememiş. Savaşın en kanlı canlı zamanında kaybedeceğini anlayan hükümdarın biri savaşı daha fazla uzatmaya, daha fazla can kaybına gerek olmadığına hükmederek teslim bayrağını çekmiş. Bunu gören galip hükümdar savaşı bitirmiş. Ortalık normale döndükten sonra kaybeden komutanı huzuruna çağırmış. Elleri, ayakları zincirlerle bağlanan hükümdar huzura çıkarılmış. Savaşı kazanan hükümdar:
    “Sen iyi bir adamsın. Savaşı kaybedeceğini anladın teslim oldun. Sana bir soru soracağım bunu bilirsen özgürsün, bilemezsen sana istediğin kadar mühlet vereceğim soruyu bil, özgürlüğünü al.” Demiş.
    Meraklanan mağlup komutan “soru ne ola ki?” diye sormuş.
    “Söyle bakalım kadınlar ne ister? Bu soruyu bil özgürlük senin” demiş.
    Mağlup komutan gevrek gevrek gülmüş “bunda bilmeyecek ne var ki?” demiş.
    “Söyle o zaman, kadınlar ne ister?”
    “Para”
    “Hayır”
    “Altın”
    “Hayır”
    “Güzellik”
    “Hayır”
    “İlgi”
    “Hayır”
    “Mutluluk”
    “Hayır”
    “İyi bir eş”
    “Hayır”
    Mağlup komutan ne sormuş ise, cevap “hayır” oluyormuş. Daha fazla ne cevap vereceğini bilememiş.
    “Ne söylediysem hayır diyorsunuz. Başkaca söyleyeceğim yok” demiş.
    “İşte sana sınırsız mühlet, git ve bu sorunun cevabını bana bul ve getir. Onu getir ve özgür ol.”
    Mağlup komutan serbest bırakılmış. Bu sorunun cevabını bulması o kadar zor değil diyerek kendini teselli etmekteymiş. Daha saraydan ayrılır ayrılmaz önüne çıkan ilk kişiye soruyu sormuş ancak aldığı cevapların neredeyse hepsi kendi cevaplarıymış. Para, pul, şan, şöhret, ilgi, mutluluk, güzellik, eş, dost, akraba… Bunların hiç biri beklediği cevaplar değilmiş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları takip ederken bizim komutan bedbaht bir halde saçı sakalı birbirine karışmış, yol arşınlamaktan bitap düşmüş ayakları, genç olmasına rağmen ağaran saçlarıyla umutsuz biçare yurdun her karış toprağında adım atmadık yer nerdeyse bırakmamış. Kaçması için hiçbir engel yokken daha doğrusu kaçmasına bile gerek yokken bile esaretten kurtulamamaktaymış. Soru onu yıllar geçtikçe kendine köle etmiş. Ne üst başına bakar olmuş, ne hayattan bir tat alır olmuş. Bir gün ırak bir ülkenin köy bile denmeyecek bir kasabasında ihtiyar bir adam bu bedbahtı buyur etmiş.
    “Merhaba hemşerim kimsin, nerden gelip nereye gidersin?”
    “Sorma beyim, ben bir bedbahtın tekiyim, öyle bir esaretim var ki yıllar yılı bundan kurtulamamaktayım.”
    “Hayrolsun inşallah, söyle bakalım neymiş seni böyle esir eden?”
    “Ne sen sor ne de ben diyeyim. Bunun cevabı yok ki?”
    “Olmaz öyle şey sen bi de bakalım.”
    “Allah aşkına söyle beyim, kadınlar ne ister?”
    Adam bir süre düşünmüş öyle bir düşünme ki adam ağzını açıp tek kelime edememiş. “Gördün mü beyim senin de verecek bir cevabın yok.”
    “Var” demiş adam.
    Gözleri parlayan bizim bedbaht hemen atlamış “Nedir bunun cevabı söyle de kurtar beni bu illetten.”
    “Senin sorunun cevabı kaf dağının tepesinde saklı, git ara, bul.”
    Bizim bedbaht yine bir umutla yollara düşmüş günler günleri, haftalar haftaları eskitmiş. Zamanın birinde kaf dağına ulaşmış. Ancak zirve o kadar yüksekteymiş ki çıkmaya cesareti kalmamış. Uzun uzun düşündükten sonra “ha böyle yaşamışım, ha da bu uğurda ölmüşüm ne fark eder ki” diyerek zirveye tırmanmaya başlamış. Bilmem kaç gün sonra bulutların arasında ki zirveye ulaşmış. Zirve de bir tane derme çatma bir ev bulunmaktaymış. Bedbaht ağır aksak adımlarla kapıya yaklaşmış. İçerisi aşırı derecede çirkin kokmaktaymış. Ancak bizim bi çare geri dönüşün olmadığını bilerek “Kimse yok mu?” diye seslenmiş. İçeriden bir homurdanma gelmiş.
    “Kimsin sen?”
    “Ben diyarı rum bir memlekette esir düşmüş bir bedbahtım.”
    “Ne istiyorsun?”
    “Allah hakkı için bir sorum var onun cevabını almaya geldim”
    İçeriden çirkin mi çirkin, üzeri eski püskü elbiseli bir yaşlı bir kadın belirmiş.
    “Soru ne ki seni buralara kadar savurmuş?”
    “Kadınlar ne ister?” sorum budur.
    Çirkin kadın bir süre düşünmüş:
    “Bunu sana söylerim de bir şartım var?”
    “Kabul” demiş bizim bedbaht şartı duymadan, dinlemeden.
    “Benimle evleneceksin!”
    Bizim bedbaht verdiği cevaptan pişman olmuş ancak yapacak bir şeyi de yokmuş.
    “Kabul, böyle yaşamaktansa seninle yaşamaya razıyım”
    Çirkin kadın “Ben günün 12 saati güzel, 12 saati çirkin olurum. Mademki beni kabul ettin söyle bakalım beni gündüz mü güzel görmek istersin, yoksa gece mi?”
    Bir süre düşünen bizim bedbaht seni nasıl olsa çirkin ve güzel olarak göreceksem gündüz ya da gece ne fark eder sen nasıl istersen öyle olsun?”
    Kadın anında güzelliklere bürünmüş.
    Yanına kadının alan bizim bedbaht şehrinin yolunu tutmuş. Bir zaman sonra hükümdarının karşısına çıkmış. Onu karşılayan hükümdar:
    “Ey dostum, nice oldu sen gideli nasıl bir haber var mı? Buldun mu sorunun cevabını?”
    “Buldum!” demiş bizim bedbaht.
    “Söyle bakalım kadınlar ne ister?”
    “Kadınlar özgür iradelerini kullanmak ister!” diye cevaplamış mağlup komutan.
    “Hadi o zaman artık sende özgürsün, git ve özgürlüğünü yaşa.”
    Adam güzel karısıyla beraber uzun yıllar mutlu mesut yaşamış.

    Diyeceğim o ki, savaşlar özgürlükler için yapılıyorsa eyvallah ama birileri hırsları için savaşıyorsa işte onlar dünyanın kahrolası zalimleridir.

    Hayri ÖZDEMİR
  • Bir sorum var görenler cevap verebilirlerse çok sevinirim. Bu seri olan kitaplar birbirlerinin devamı mı acaba sırasıyla mı okumak gerek yoksa ben bi seriden istediğimi okusam aralarındaki bağı kaçırmış mı olurum??? Daha önce hiç seri okumadım bilmiyorum beni aydınlatan olursa çok memnun olurum.