• Neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? Öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra Tanrı meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın, meselelerini; ayrıca tin (ruh) meselesini ve daha binlerce başka meseleyi… Bir tek Benim kendi meselem hiçbir zaman Benim meselem olmamalıymış! “Tuh o egoiste! Yazıklar olsun, yalnızca kendini düşünene!”

    Peki, kendi davaları için Bizden emek harcamamızı, bu davalara kendimizi adamamızı ve bunlardan coşku duymamızı bekleyenler, bizzat kendi meselelerini nasıl ele alıyorlar, görelim bakalım!

    Sizler Tanrı hakkında oldukça esaslı bilgilerin tellallığını yapmayı biliyorsunuz, binlerce yıl boyunca “Tanrı’nın derinliklerini araştırdınız” ve onun yüreğini okudunuz, öyleyse o Tanrı’nın Bizim hizmet etmekle yükümlü tutulduğumuz “Tanrı’nın Davası”nı nasıl yürüttüğünü de pekâlâ anlatabilirsiniz. Zaten Tanrı’nın yapıp ettiklerini de örtbas ettiğiniz yok. Peki, nedir onun davası? Bakalım o da, Bize reva görüldüğü gibi, kendi dışındaki bir meseleyi, örneğin hakikat ve sevgi meselesini benimsemiş midir? Siz bu yanlış anlama karşısında öfkeleniyor ve hakikatin de sevginin de elbette Tanrı’nın meselesi olduğunu, dolayısıyla sevginin de hakikatin de Tanrı’ya yabancı bir mesele sayılamayacağını, esasen Tanrı’nın hakikat ve sevginin ta kendisi olduğunu vaaz ediyorsunuz bize. Tanrı’nın kendi dışındaki bir meseleyi destekleyip ileriye taşıyarak, bizlerin zavallı solucanlara benzeyebileceği varsayımı sizi öfkelendiriyor. “Tanrı hakikatin ta kendisi değil mi ki, hakikat meselesinin peşine düşsün?” Tanrı sadece kendi meselesiyle uğraşır, ama zaten o, her şeyin içinde her şey olduğu için, her şey de onun meselesidir! Ama Biz, her şeyin içinde her şey değiliz ve bizim davamız da küçük ve önemsizdir; bu nedenle biz “üstün bir davaya hizmet etmek” zorundayız. –Açıkça görülüyor ki, Tanrı sadece kendi meselesiyle ilgileniyor, sırf kendiyle uğraşıyor, sırf kendini düşünüyor, gözünde sadece kendi meselesi var; onu hoşnut kılmayan her şeyin vay haline! O, kendinden daha üstün birine hizmet etmiyor, sadece kendini tatmin ediyor. Onun davası –tamamen egoist bir davadır.

    Peki, meselesini kendi meselemiz olarak benimsememiz gereken insanlığın durumu nedir? Onun meselesi de bir başkasının meselesi midir ve insanlık üstün bir davaya mı hizmet etmektedir? Hayır, insanlık sadece kendi çıkarına bakar, insanlık sadece insanlığı desteklemek ister, insanlığın meselesi gene bizzat insanlıktır. Gelişebilmek uğruna, bireyleri ve halkları gaddarca hizmetine koşar, sonunda ihtiyaçları karşılandığında da minnet borcunu ödemek üzere, onları tarihin gübre yığınına atar. O halde insanlığın meselesi de –tamamen egoist bir dava değil midir?

    Kendi davasını bizim üzerimize yıkmak isteyen herkesi bir bir ele alıp, onun aslında Bizi değil de kendini önemsediğini, bizim iyiliğimizi değil de kendi iyiliğini amaçladığını kanıtlamaya gerek duymuyorum. Diğerlerini de siz bir inceleyin bakalım! Hakikat, özgürlük, insaniyet ve hakkaniyet meseleleri de, sizin coşkuyla dolup onlara hizmet etmenizden başka bir şey ister mi?

    Bütün bu meseleler kendilerine hararetle biat edilmesinden fazlasıyla yararlanırlar. Adanmış vatanseverler tarafından korunan bir halkı gözlemleyin! Vatanseverler, kanlı çarpışmalar sırasında ya da açlık ve sefalet yüzünden ölürler; bu, halkın umurunda mıdır? Halk ölenlerin çürümüş bedenleriyle gübrelenip beslenen o toprak üzerinde “dal budak salar, çiçek açar!” Bireyler, “halkın yüce davası” uğruna can vermişlerdir, halk ise onların ardından minnettarlığını dile getiren birkaç söz söyler –ve parsayı toplar. İşte Ben karlı egoizm diye buna derim.

    Bir de “kendi tebaasına, kullarına” şefkatle kol kanat geren şu sultanı gözlemleyin bakalım. İşte o, özgeciliğin ta kendisi değil mi, kendini her an tebaası için feda etmiyor mu? Tabii ya, “tebaası’ için. Hele sen onun kulu olmadığını, kendi kendinin kulu olduğunu göstermeyi bir dene de neler olacağını gör bakalım; onun egoizminin elinden kendini kurtardığın için zindana atılırsın. O hâlde sultan da davasını kendinden başka hiçbir şey üzerine kurmaz. O, kendisi için her şeyin içinde her şeydir, kendisi için biriciktir ve “onun tebaası, kulu” olmadığını söyleme cüretini gösteren hiçbir kişiye tahammül etmez.
    İşte bu çarpıcı örneklerden, en iyi durumdaki kişilerin egoistler olduğu sonucunu çıkarmıyor musunuz? Ben kendi adıma bunlardan bir ders çıkarıyorum ve bundan böyle kendi çıkarımı gözetmeden o büyük egoistlere hizmet etmektense, bizzat bir egoist olmayı istiyorum.

    Tanrı ve İnsanlık, davasını hiçbir şey üzerine kurmaz; yani kendinden başka hiçbir şey üzerine. Keza ben de, tıpkı Tanrı gibi, kendi davamı kendim üzerine kuruyorum, çünkü ben diğer herkes için bir hiçim, çünkü ben kendim için her şeyim, çünkü ben kendim için biriciğim.
    Eğer Tanrı ve İnsanlık, sizin ısrarla ileri sürdüğünüz gibi, kendileri için her şeyin içinde her şey olmaya yetecek bir içeriğe sahipse, ben de bundan daha az bir içeriğe sahip olmadığımı, kendi “boşluğumdan” yakınmayacağımı duyumsuyorum. Ben boşluk anlamında bir Hiç değilim, ben yaratıcı bir hiçim ve bir yaratıcı olarak bu hiçten, her şeyi kendim yaratıyorum.
    O halde tamamen bana ait olmayan davalar defolsun gitsin başımdan! Siz davamın en azından “iyi bir dava” olması gerektiğini düşünüyorsunuz değil mi? İyi nedir, kötü nedir? Benim meselem, ben kendimim ve ben de ne iyiyim ne de kötü… Her ikisinin de benim için bir anlamı yoktur.
    Tanrısal şeyler Tanrı’nın meselesidir; insani şeyler ise insanın… Benim meselem, ne tanrısaldır ne insanî; hakikat, iyilik, adalet, özgürlük vs. de değildir, sadece ve sadece benim olandır ve genel olmayıp, tıpkı benim biricik olduğum gibi, o da biriciktir.

    Benim için benden daha önemlisi yoktur. Yani hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 15-18)
    Max Stirner
    Sayfa 18 - Kaos Yayınları
  • Niçin yazıyoruz? Nedir erkeği kalemi elimize alışımızın? Yazar, önce bunları düşünerek masaya oturan kişidir.
    Nuri Pakdil
    Sayfa 9 - Edebiyat Dergisi Yayınları
  • Peygamber deyince ilk aklınıza gelen nedir? Sakal bırakmak, sarık sarmak, cübbe giymek, oturarak yemek yemek, misvak kullanmak ya da namazın sünnetleri, Öyle değil mi?
    Biz peygamberin sakal-ı şerifini, hırka-i saadetini, şemail-i şerifini öne çıkardık. Yeryüzünü, gökyüzünü mucizât-ı ahmediyye ile doldurduk. Lakin onun risaletini, getirdiği ölümsüz ilkeleri göz ardı ettik. İnsanlar hırkasını ziyaret için birbirlerini çiğniyor. Lakin onun Kur’an’ı uygulama metoduna, sünnet-i seniyyesine, sırtlarını dönüyorlar. Hz. Aişe annemize iftira atan, sonrada öldükten sonra peygamberin gömleği ile kefenlenmeyi tavsiye eden Abdullah b. Ubeyy’e halimiz ne kadar da benziyor. İslamı bin bir hurafe ve iftira ile dolduruyoruz, sonra da onun sakalını öperek paçayı kurtarmaya çalışıyoruz.

    Oysa O peygamber olmadan önce de sakallıydı. Kıyafetlerinin Ebu Cehil’in, Ebu Süfyan’ın kinden pek bir farkı yoktu. O, Allah şekillerinize bakmaz, amellerinize, kalbinize bakar diyordu. O temiz ve güzel giyinmeyi severdi. Temizlik imandan gelir derdi. Yeni bir elbise giydiğinde sevinir ve şükrederdi. Güzel kokular, parfümler kullanırdı. Misafiri geldiğinde en güzel elbisesini giyerdi.

    O misvak kullanmayı değil, dişleri temizlemeyi emrederdi. Bugün herkesin ortasında sünnet gerekçesiyle kocaman bir sopa parçasıyla dişlerini ovan birini görse kesinlikle men ederdi. O bugün burada olsaydı, en kaliteli elektrikli fırçayı ve macunu kullanırdı. Herhalde lokantada üç parmakla, kaşık, bıçak kullanmadan yere bağdaş kurup, oturarak yemek yemezdi. Yolculuk yapacağı zaman getirin devemi, merkebimi demezdi. Onu anlamak için insanları asr-ı saadet’e götüremezsiniz. Ya ne yaparsınız? Onu bu çağa taşırsınız.

    Onun sünneti; güzel ahlaktır. O en güzel ahlaka, yaradılışa sahip bir insandır. Güzel ahlak ibadetlerinizdeki eksikliği tamamlar, lakin fazla ibadet ahlak eksikliğinizi tamamlamaz derdi.

    Onun sünneti; doğruluktur. O daha Rasulullah olmadan emin olmuştu. O peygamber olmadan öncede ahlakıyla Müslüman dı. Ona düşmanları da Muhammed’ül-Emin diye hitap ederdi.

    Onun sünneti; sevgi ve merhamettir. İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez derdi. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız derdi.

    Onun sünneti; aile ve çocuk sevgisidir. Sizin en hayırlınız ailesine en iyi davranandır derdi. Çocuk kokusu cennet kokusudur derdi.

    Onun sünneti; Tabiat sevgisidir, Kimin elinde bir fidan varsa, kıyamet bile kopuyor olsa onu eksin derdi. Taif’i fethettiğinde ağaçların kesilmemesini, yeşilliğin korunmasını Taiflilerle yaptığı antlaşma maddeleri içine koyduracak kadar çevreciydi. O, tüm yeryüzü ümmetime mescit kılındı buyurarak, her yerin bir mabet kadar temiz tutulmasını istemişti.

    Onun sünneti; hayvan sevgisidir; siz yeryüzündeki canlılara merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin derdi. Devesine ağır yük yükleyene, ona yüklediğinden daha fazlasını günah olarak sen yükleniyorsun demişti.

    Onun sünneti; insanlarla iyi geçinmek, onlara yardım etmektir. O komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir derdi. Komşusu kendisinden emin olmayan kimse mümin olamaz derdi.

    Onun sünneti; Çalışmaktır, üretmektir, kazanıp, dağıtmaktır. İki günü eşit olan aldanmıştır, çalışan ele cehennem ateşi değmez derdi. Tembelliği, miskinliği günah sayardı.

    Onun sünneti; tevazudur, alçak gönüllülüktür. Ben sizin kralınız değil, sizden biri ve kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum derdi. O insanlara sultanlar gibi kullarım dememiş, Şeyhler gibi müritlerim diye seslenmemiştir. O yanındakilere ashabım, dostlarım derdi.

    Onun sünneti; kimseye yük olmamaktır, kendi işini kendi görmektir. Öyle ki, onun bir defasında insanlardan biat alırken şöyle biat aldığını görüyoruz. Kimse kimseye yük olmasın. Hatta devesinin üzerinde iken düşen kamçısını bile arkadaşından, alıp vermesini istemesin. Kendisi inip alsın. Bilirsiniz o mübarek hayvan ne kadar zor çöker ve ne törenlerle ayağa kalkar değil mi? Onun arkadaşları bir yolculuk esnasında, birisi ben koçu keseyim, diğeri de ben yüzeyim demişti. O da ben güzel ateş yakarım deyip, çalı çırpı toplamaya başlamıştı.

    Onun sünneti içinde yaşadığı Arap toplumunun adetleri, gelenekleri değildir. Onun sünneti hayatın değişmez evrensel ilkeleridir.

    Bugün peygamber deyince aklınıza ilk gelen şey nedir? Onun mucizelerimidir? Kafasının üzerinde daima bir bulut dolaşırmış, taşa bassa izi çıkar, kuma bassa çıkmazmış. Önünü gördüğü gibi arkasını görürmüş. Ellerinden sular fışkırırmış, bir eliyle şak diye ayı ikiye ayırırmış. Gölgesi yere asla düşmezmiş, zira o sırf nurdan imiş. Kafanızdaki peygamber imajı bu değil mi?

    Gerçekten sonrakiler onu övelim derken göğe çıkarmışlar. Kimisi Arş-ı Ala’nın sağ tarafına, Makam-ı Mahmud’a oturtmuş, kimisi mezarında sağ ve diridir demiş. Kimisi kâinat onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı hatta ondan yaratıldı demiştir. Kimisi Allah’ı ona âşık etmiş. Kimisi de onun ruhaniyeti her yerde hazır ve nazırdır demiş. Demiş de demişler.

    O model insan, örnek şahsiyet, bir ölümlü beşer olan peygamber buhar olup uçmuş, bin bir mucize sarmalında kaybolup gitmiştir. Yahudiler peygamberlerine su-i kast düzenleyip öldürmüşler, Hıristiyanlar ise överken İsa’yı tanrılaştırmış ve Dallin’den, sapıklardan olmuşlardı. Maalesef ümmet te Peygamberlerini ilahlaştırma yolunda epey mesafe almıştır.

    Bugün onun ‘tatlı bir anı gibi’ yâd edilmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var!

    Bugün onun övülmeye değil, örnek alınmaya ihtiyacı var!

    Ne zaman biz onu dosdoğru anlayabileceğiz? Onu ne zaman efsanelerden kurtarıp, hayata geri getireceğiz? Sevgili eşi Aişe annemizle yarışan, koşu yapan, sahabesiyle şakalaşan, güler yüzlü, tatlı dilli peygamberi hayatımıza sokacağız?

    Ne zaman bulutlardan yere indirip, peşi sıra gideceğiz? Biz onunla Kuran’ı öğrendik. Kuran’daki Muhammed’i ne zaman öğreneceğiz? Açın onun getirdiği kitabı! Mucizesinden bahseden kaç tane ayet göreceksiniz? Hıristiyanların ‘Kurtarıcı Mesih’ inancı aynen bizlere de geçmiş. Ümmetin kurtuluşu onun şefaatine bağlanmış. O Vesilet’ün-Necat yapılmış. Hâlbuki onun getirdiği son kitap; “Şefaat bütünüyle Allah’ındır” der. Biz ne zaman onunla, sünnetiyle kitabını birleştireceğiz?

    Onu doğru anlamadan getirdiği dini nasıl doğru anlayacağız? Eğer anladıysak neden ümmet bugün zillet ve meskenet içinde, geri kalmışlığın, cehaletin, tefrikanın girdabında boğuluyor? Elli küsur İslam ülkesinin gayr-i safi milli hâsılası neden bir Almanya, bir Japonya etmiyor? Emin olan o peygamberin ümmeti neden bir banka müessesi kadar emin, güvenilir değil, sözüne sadık değil?

    O ben gaybı bilmem, kendime bile fayda ve zarar veremem der. Allah O nebiyi, o nebinin davasını tam bir teslimiyetle destekleyin der bizlere, Biz ise ‘Allahümme salli /Allahım sen destekle’ deriz. Peygamberi desteklemek salâvat okumakla değil, onun getirdiği risalete, tevhide, ölümsüz Kuran prensiplerine sarılmakla olur. Onu çok sevmek ona ibadet etmekle gösterilmez. Tam aksine ona ibadet etmemekle gösterilir. Yalnızca Allah’a ibadet etmekle onu, davasını yani tevhidi desteklemiş, yüceltmiş oluruz.

    Nasıl bugün onun mezarını Müslümanlardan bir tabur asker koruyorsa, maalesef bugün Peygamberi Müslümanların peygamber telakkilerinden, tasavvurlarından korumak zorunda kalıyoruz.
  • Mehdi aleyhisselam.
    Sahih kaynaklara göre "Medine'de doğar ve Mekke'de insanları kendisine biat etmeye çağırır."

    Şimdi yeni bir sahte mehdi türemiş.
    Facebook da doğmuş ve bir internet sitesinden insanları kendisine biat etmeye çağırıyor.
    Bu da nereden çıktı derseniz?
    Dün akşam gelen mesajdan çıktı.
    İsmi lazım değil bir şahıs beni mehdisine inanmaya davet etti.
    Ve tebliğ konuşması falanca sitede diyerek beni ona inanmaya davet etti.

    Onca sahih hadis ve bilgiler mevcutken hangi akla hizmet bu sahtekârlara inanıyorlar.
    Allah hiç mi akıl izan vermedi size!
    Elimizde kuran ve sünnet var.
    Ehl-i sünnet alimlerinin verdiği bilgiler var.
    Siz nasıl olur da bu kadar kör olursunuz!

    Şimdi burada bir mesele daha ortaya çıkıyor.
    Bizim Diyanet İşleri Başkanlığı ne iş yapıyor.
    Onların görevi nedir?
    Bu ve benzeri birçok sapık insanlar zuhur ediyor.
    Bizim diyanette tık yok.
    İlla fetö gibi adnan oktar gibi ülkeye zarar verecek konuma gelince mi uyarılacak gerekli merciler.
    Yılanın başını küçükken ezmek icap etmez mi?
    İnsanların imanı ile adeta dalga geçen bu sahtekârlara kim dur diyecek!
    Yeter artık!
  • 208 syf.
    Ne ara fillerle karıncalar birbirine girdi, ne ara filler sultan, karıncalar köle oldu, ne ara öykünmeler başladı, ne ara fitneci hüdhüdler türedi, ne ara "içimizdeki şeytan" türevi sarıcalar peyda oldu??? Soru çok. Cevap ise basit... Hepsi siz uyurken oldu...
    İnceleme yaparken konuyu açık etmemek konusunda imtina ederim. Az çok bilirler incelemelerimi okuyanlar. Sürprizi bozacak olduğumda da zaten açıkça belirtirim. Ama burada bozulmuş olan veya az sonra bozulacak olan bütün sürprizler, halihazırda yaşadığınız dünyada bozulduğu için bunu tekrar dile getirmekte bir çekince duymuyorum.
    Her şey, hüdhüdler başı Ulukepez denen dalkavuk tüy yumağının başının altından çıkıyor. Gelip filler sultanının kulağına karınca ülkeleri ile ilgili bir şeyler üfleyip fitnenin fitilini ateşliyor. Baştan uyarımızı yapalım, sonradan unutmayalım. Zaten en büyük sorunumuz da bu: Unutmak. Zalim ve zulüm gören mevcut, fakat zalime kızarken ardındaki nifak tohumu eken hain çiftçiyi de hesaba katmak gerek. Olmadık yerden, Amerikanın "demokrasi getirmek" politikasına benzer bir yolla filler, karıncalara karşı atağa geçiyorlar ve cüsse üstün geliyor elbette ki. Sonrası ise tam bir sömürü. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kimse kusura bakmasın. Tarih, siyasetin orospusudur. Hele ki tarihine sahip çıkmayan bir milletin tarihi, her gelenle birlikte iyice ele ayağa düşmeye mahkumdur. Öyle ki kitapta da parmak kadar karıncalar, fillerin atası olduklarına inandırılıyorlar. Yalnız her ne hikmetse, atalar saygı görmekten ziyade asimile ediliyorlar. Nasıl? Tabii ki de özendirme politikası ile... Fillik iyidir, fil gibi fil olun falan derken, özünü kaybeden karıncalar bir bakıyorlar ki hepsi birer fil... İpin ucu kaçınca tabii tepeden müdahale geliyor ve "öykünmenin de bu kadarı fazla, siz ancak bizim izin verdiğimiz kadar filsiniz. Geri kalanınız hep karınca" diyorlar. Bu arada aşama aşama ayrıştırmalar, birbirine kırdırmalar, dilini özünü unutturmalar ve aralarından en ihanete yatkınları kendi safına çekmeler... Vay yavrum vay... Üstad mı özene bezene yazmış, biz mi özene bezene oynuyoruz bu senaryoyu belli değil. Ulukepez denen gagası kırılasıcanın her gagasını açışı, yeni bir yıkım dalgası sanki. Borazanlar, fillik okulları, propaganda yayınları, hatta ve hatta yürekten biat etmeleri ve gerekirse canları pahasına çalışmaları adına, karıncaların övülüp yüceltilmeleri... Filler de eskiden karıncaymış değil mi, tabii tabii. Sevinin karıncalar, içinizden bir lider çıktı!
    Hüdhüd kuşları ve fillerin yanında, ibret alınması gereken bir diğer unsur ise tabii ki de sarıca karıncalar idi. "Ancak hor görülenler, zayıf olanlar, hırslılar, karıncalıktan çıkmış olanlar ki soylarına hayınlık ederler." diye söylediğinde sultan, aslında tehlikenin nerelerden geleceğine az çok vakıf oluyoruz. Bir olma bilincinin yerleşmediği her toplum, böylesi bir kırılmayı yaşamaya namzet demek ki. Peki bunun çözümü nedir derseniz bunu ben bilmiyorum. Belki de siz de bilmiyorsunuz. Ama bunu onlar biliyorlar ve bunu çok da güzel kullanıyorlar. Bu arada borazanlar demişken, borazanlardan, dünya hayatının boşluğuna dair verilen telkinler, nasıl da dini alet ederek insanları kıt kanaat geçinmeye tamah ettirmeye benziyor değil mi? Okumazsanız bilemezsiniz... Eğitim şart.
    Onca şey yazdık, kitaba adını veren Kırmızı Sakallı Topal Karıncadan bahsetmedik değil mi? Ondan bahsetmeye lüzum mu var? O, kendini bir yıkım dalgasının içinde kaybeden topluluğun içinde, gözü gerçekten başkasını görmeyen bir nefer. Biz bu karıncayı bilge kişilik olarak kabul etsek de, akıntıya kapılıp giden güruh bu türlü kişileri sadece felaket tellalı, gelişimin önüne engel ve dahası, kendi soyuna hain dahi ilan edecek ve yerin dibine sokacaktır.
    Bu tip kitaplara ben "distopik fabl" demeyi tercih ediyorum. Bu tabiri Hayvan Çiftliği kitabından sonra düşünmüştüm ama siz siz olun, distopik fabllarınızın masal tadında bitmesini istiyorsanız, gözünüzü açın, uyumayın. Karıncalar gözünü açtı mı? Onu da kitabı okuyarak öğreneceksiniz artık ;)
  • "Peki nedir bu fermansızlık, bu ne cürettir?"

    Hiç kimsede ses yoktu, ufalanmışlar da toz bulutuna karışıp yitmişlerdi sanki.

    "Vaktiyle size olacakları söylememiş miydik?" diye devam etti Yavuz Padişah, "saltanatımız müddetince devamlı seferler yapılacaktır. Sıkıntılar çekilecektir. İslam birliği sağlanana kadar at sırtından inilmeyecektir, dedik, o zaman kabul ettiniz. Rahat yüzü göremeyeceksiniz, dedik, görmeyelim, dediniz. Aylarca, hattâ yıllarca sürecek uzun seferlerde sıkıntılar çekeceksiniz dedik, çıkarız, dediniz. Bu şartlarda bize biat ettiniz. Peki, şimdi ne oldu? Yarı yoldan niçin döner, niçin padişahınıza asi olursunuz?"

    "Hâşâ, Padişahım!"

    Başları önlerine düşmüştü. 'Hâşâ' diyor, kendilerini affettirecek başka bir kelime akıllarına gelmiyordu. Az önceki çılgınlıktan eser kalmamıştı.