Malum, insan kendini kurban olarak konumlar. Yaşamının sorumluluğunu almadan, ‘Onun yüzünden, bunun yüzünden’lerle kendine acıyarak yaşar. Kendini bir zavallı, birtakım kişi ve durumların acınacak sonucu olarak görmeye alışmıştır. Şimdi söyle bana, böyle birini kim sever ki ? Acınacak halde olan ve öyle kalacağına da inanılan birini kim sever ki ? Acımak başka şeydir, sevgi başka şey. Böyle birine ancak acınır ve acımak, içeriği son derece yanlış anlaşılmış düşük bir duygudur. İçinde sevgiden eser yoktur. Aksine içeriğinde kendine yabancılaştırmak, aşağı görmek ve hatta uyandırdığı suçluluk duygusu sebebi ile o acınandan kurtulmayı istemek vardır. İşte insan da kendine acıdıkça, her gün baş başa olduğu bu kişiye yani kendine yabancılaşarak, suçluluğunu besleyen varlığından sadece kurtulmak istemekte ve ısrarla, bilinçsizce kendini sabote etmektedir. Kendilik nefretinin kaynağı, en büyük belamız olan kendini kurban görme hastalığıdır.
En yargıladığımız insanın dahi inandıklarına bir an olsun inansak, aynen onun gibi davranırız. İnançlarımız ne ise oyuz çünkü. Mesele şu ki, zihnin elinde neye inandığımızdan habersiz savrulup duruyoruz.