• Günümüzde şiiri, şiirden çok da felsefeyi birer ölü sanat durumuna getiren şey nedir, biliyor musunuz? Yaşamdan kopmuş olmaları. Yunanistan, yaşamı ülküleştiriyordu; öyle ki, sanatçının yaşamı bile şiirli bir gerçekleştirimdi; filozofun yaşamı, felsefenin eyleme geçişiydi; böylece yaşama karışırlar, birbirlerinden habersiz olacak yerde, felsefe şiiri besler, şiir felsefeyi anlatır, hayranlık verici bir inandırıcılığa ulaşırlardı. Bugün güzellik etkimez oldu; eylem de güzel olup olmamaya aldırmıyor artık; bilgelik ayrı görüyor işini
  • Bir kimsenin bu dünyadaki görevi nedir? Canlılara merhamet etmek. Mutluluk nedir? Sağlıktır. Sevgi nedir? İyi hisler beslemektir. Bilgelik nedir? Yargılama gücüdür. Benzer şekilde,
    Bela insana bulaşmaya çalıştığında bilgelik onu yargılama gücüyle dağıtır. Bir yargıya varamayanları bela her fırsatta yakalar. Ayrıca,
    Bir kimse aileyi korumak için bireyi, köyü korumak için aileyi, ülkeyi korumak için köyü terk etmeli; ancak bir kimse kendisi uğruna tüm dünyayı terk etmeli. Yine,
    Kolayca elde edilen suyu ve korkuyla elde edilen lezzetli yemeği düşündüğümde, bu ikisinden kolay elde edilenin daha mutluluk verici olduğunu düşünüyorum.
  • 96 syf.
    Protagoras yahut erdem üzerine; Sokratesçi bir sorunun yanıtı nedir ve Platon cevabın neresinde durur?

    • Başlangıçta

    “Zeus adına yemin ederim ki ona para verirsen bilgisini seninle paylaşacaktır. Böylece sen de bilge olursun.” (age s.27)

    Sokrates’in Hippokrates’e yönelttiği bu ifadede onun ince alaycılığını iki yönlü biçimde buluruz. Bilgeyle de bilgiye sahip olmak isteyenle de alay eder ancak bu örtük kalır şimdilik, henüz bilgenin ne söylediğinden yahut bilgiye sahip olmak isteyenin neyi edinebileceğinden haberdar değiliz. Ancak burada vurgunun bir bilgenin bir başkasını da bilge yapabilmesi üzerine olduğunu düşünürsek, bunun ne derece kolaylıkla olabileceği ifade edildiğinde (onu dinlemek yeterli gibi) aşikâr olanın göz ardı edildiğini, bilgelik bu kadar yücelik atfedilen bir sıfat iken ona ulaşmanın bu derece kolay oluşundaki tezatlığa dikkat çekilmektedir. Aşikâr olan ise, madem bilgelik yücedir öyleyse nasıl bu kadar kolaydır ve kolay olandan neden aynı derecede kolaylıkla mahrum kalınır sorusu üzerinden şekillendirilebilir. İkinci yüzde ise Sokratesçi paradoksu sergileyen ironik durum yatmaktadır; tüm bunlar para karşılığında yapılır. Sen de para olduğunda bilge olmak için gerekli tüm olanaklar hazır ve nazır biçimde mevcuttur, öyleyse parayı ver bilge ol. İlk yüzde görünen kolay bilgeliğin yüzünü teşhir etmektedir burada, para ile bilgelik arasında doğrudan ilişki kurarak aslolanın paranın mı bilginin mi el değiştirmesi olduğunu işaret eder bir bakıma. Bu işaret bu biçimde bilgeliği yere çalacağının işaretlerini de verirken, bilgeliği saf tanımına doğru yönlendirmenin de işaretlerini taşımaktadır.

    O hâlde kimdir bu bilge? Sofist olduğu için para verdiğimiz bu adam kim? Onun evine gittiğimizde biz ne olacağız? Hangi sanatın öğretmeni?

    Paraya tekabül eden somut bir karşılığı vurgulamaktadır Sokrates; verdiğimizde alacağımız ne? Yapılan karşılık olarak somut olanı (para) alırken karşısında yarattığı nedir öyleyse, yine somut mudur, öyle ya paramızı verdiğimizde aldığımızdan emin olduğumuz bir şeylerimiz olmalı. Ortada somut bir ölçüt varsa verilen için, alınanın ölçütü nedir öyleyse? Burada Sokrates için ölçüt bariz bir kriter olarak belirmektedir. Bildiği şeyse sofistlerin verdiklerinin (bilginin, bilgeliğin) ölçülemeyeceğini düşünürken, verdiklerinden emin olarak karşılık (para) almalarıdır. O hâlde vermiş de olmalılar, aldıklarına göre. Burada da paradoks yatar, paradoksun sebebi bir bakıma zihinsel emeğin göz ardı edilişine ve zihinsel yaratımın bilindik biçimlerde görünemeyişine dayansa da Sokratesçi paradoksun işaret ettiği yer buraya dokunmaz, onun asıl dokunduğu yer ölçülebilir olanın (henüz demek için erken olsa da-bu yazı için- bilim) ne ile ölçülmekte olduğu, ne olduğu ve alma-verme ilişkisinde mukayesenin dayanaklarıdır.

    Söz konusu olan erdemdir eserde; erdem verilmektedir ve alınmaktadır. Öyleyse gayet iyi bilinen bir şey olmalıdır bu ve verildiği de kolaylıkla gözlenebilmelidir. Sokratesçi indirgemeleri bu sebebe dayandırmamız kolaycılığa kaçmak anlamına gelebilecek olsa da bunu yapmamız erdemin alınma/verilme ilişkisini de düşündüğümüzde kaçınılmaz olmaktadır da. Sokrates bir bakıma bu yüzden bu denli kolayca görünenin yine kolayca ne olduğunun tanımlanmasını ve sınır hatlarının keskinleştirilmesini ister. Basit indirgemelerle sınar erdemi, basit tanımlara büründürür, çelişkileri basitliklerle ele alır ve yönlendirir. Çünkü dayanakları basittir ona göre verilmekte olanın. Ona göre ise verilmeye kalkışılan ölçülemez, dahası öğretilemez dahası kolaylıkla devredilemez. Eserin nihayetinde bu ilişki büyük ölçüde yer değiştirse de, erdem bilgiye, bilgi öğretilebilir olana, öğretilebilir olan ölçülebilir olana (bilime) dönüşse de dönüşümün hedefi onu öncelikle saf hâle getirme arayışıdır. Bahsettiğiniz erdem bilgi değildir demektedir başlangıçta.

    • Erdem hangi yolla geçer yahut devredilir?

    “ Perikles şuradaki çocukların babasıdır. Yalnızca öğretmenlerin öğretebilecekleri şeyleri bilmesine karşın, kendi bilgeliğini onlara aktarmadı, hatta diğer insanlardan da bir şey öğrenmelerini engelledi. Bununla da yetinmeyerek, çocuklarını kendi başlarına erdeme ulaşıp ulaşamayacaklarını görmek için onları sahipsiz hayvanlar gibi yalnız bıraktı.” (age s.37-38)

    Atina’nın ulularından Perikles neden böyle davranmıştır peki Sokrates’in dediğine göre? Madem erdem bu denli arzu edilebilir ve toplum için elzemdir ve yine bu kadar da kolay devredilebilir bir şeydir öyleyse kentin yöneticisi neden bu şekilde davranıp da işleri bozar gibi bir eyleme girmektedir. Kendi işlerini de kolay kılmak adına da olsa çocuklarını erdemli kılmak yolunu seçemez miydi Perikles? Bizimle aynı şeyi düşünmeyen bu adamın maksadı ne öyleyse, üstelik kendi işini de zorlaştırmakta bize göre.

    Kuşkusuz Perikles de erdemin, erdemli insanlarla etkileşimde bulunarak gelişebilir olduğunu bilenlerden biriydi. Onun kendi başlarına ulaşmalarını istemesindeki maksadın erdemin bizatihi bireyin failliğini gerektirmesi, erdem sahiplerinin ise ikinci derecede öneme haiz bir kaynak olduğunu düşünmekte olduğu şeklinde çıkarımda bulunabiliriz. Erdemli kişiler bize örnek teşkil edebilirler, işimizi kolaylaştırabilirler de lâkin erdemli olmak ancak ve ancak bireyin failliği ile mümkündür. O yüzden devredilemezdir, o yüzden aktarmamıştır çünkü aktarılamazdır.

    Üstelik çocuklarını sahipsiz hayvanlar gibi yalnız da bırakmıştır Perikles. Faillik de tek başına yeterli görünmemektedir ona, sahiplik sınanma durumlarından alıkoyan bir engel teşkil etmektedir. Erdem sınanmalıdır da, sınanma durumlarında faillik aslolan anlamıyla belirginleşecektir.

    Erdemin ölçüldüğü alan hayatın orta yeridir öyleyse; yokluklarla da yoksunluklarla da çetin koşullarla da sınanır ve nicel olmayan bir ölçüme tabi tutulur. Elbette salt olumsuz koşullar değil erdemi sınayan varlık da, kolaylıklar da ve yolunda giden işler de sınar erdemi. Ancak aç ve zayıf olanın onurdan bahsetmesinin güçlüğü gibi, tok ve güçlü olanın da onurdan bahsetmesi güçtür, ikisi de gücün edimselliği ifadesinden uzaktadır, biri yoksunken biri sahipken uzaktır ona. İkisi de kendi kudretini sağlayan olanaklar olarak güçten bihaber gibi durabilir, üstelik bundan haberdarken, güçsüzlüğünün ve güçlülüğün farkındadırlar ama onur bu ilişkide onlardan ayrı gibi durmaktadır da. Güçsüz olduğu için onursuz olduğunu düşünen birine karşılık, güçlü olduğu için onurlu olduğunu düşünen birini koyabiliyoruz yine de ancak gücü atfettiğimiz yer iç olanakların dış olanaklar tarafından doğrudan belirlenimi biçiminde bu kez. Güç dış bir şeyle orantılı olarak artmakta ya da azalmakta, güce dair sahiplik bir nicel sahipliğe de dönüşmekte. Güç belirleyen olarak doğru yerde bulunmasına karşın, belirlenenle ilişkisinden dolaysız biçimde ayrılmakta da ve dışsal bir olanak hâline gelmekte, bildiğimiz anlamda tekniği kullanmaya dönüşmekte. Fail gücün yaratıcısıdır, tekniği yaratandır, sahip olandır. Güç ona dışsal bir olanakla verilmemiştir, dışsal olanaklar buna etkide bulunan bir nedenken (kolaylaştıran yahut zorlaştıran), o olanaklara karşın hareket edendir. Rüzgârın savurduğu yaprak gibi değildir onun hareket edişi, rüzgâra karşın direnendir ve rüzgârla birlikte hareketine biçim verendir, yine de savrulabilir ve rüzgârın etkileri gözlenebilir üzerinde.

    Bu sahipsiz bırakış yüzleşmenin birebir gerçekleşmesini istediği içindir Perikles’in. Kendi olanaklarını yaratan bir faili arzu etmektedir. Kent için gereken faillerdir, kuralları öğrenenler ve uyanlar değil sadece. Bu noktada Protagoras da çok farklı düşünmez Sokrates’ten, hatta daha çok onun düşünceleridir bu, o yüzden eserin sonundaki yer değiştirmede taşlar yerine oturur da. Bu kısmı ucu açık olarak bırakacağım şimdilik ve sonradan tamamlayacağıma dair söz de vermiyorum hatta söz vermiyorum. Herkesin bu faillikten payını aldığını düşünen ve payını da artırması gerektiğini düşünmektedir Protagoras.

    • Peki ya erdem nedir ve bir yüzün parçaları olarak erdem

    “ -…Şimdi erdem bir bütün ve doğruluk, ölçülülük, dindarlık gibi şeyler onun alt parçaları mıdır? Ya da biraz önce söylediğin gibi bu tür erdemler aynı şeyin birbirinden farklı isimleri midir? ...
    -Sokrates! Sorunun yanıtı basit. Erdem bir bütündür ve diğerleri de onun alt parçalarıdır.
    -Yani yüzdeki parçalar olan ağız, burun, göz, kulak gibi parçalar mı yoksa altın yığınının taneleri gibi mi?
    - Sokrates! İlk örnek daha iyi, yüzdeki diğer parçalar gibi.” (age s.48-49)

    Erdem tanımlanmaya çalışırken Sokrates ve Protagoras arasında geçen ve yine önemli bir ayrımı işaretleyen yerlerden biri burası. Daha sonra erdemin diğer parçaları olan sanat ve cesareti de dâhil ederek Sokrates bunları ayrı ayrı ve birbirlerine tezatlık durumlarında da ele alacaktır. Ona göre her parça ilişkiselliklerinden soyutlanarak, yalın özler olarak ele alınabilir, alınmalıdır. Statik tanımlara ulaşmaya çalıştığını görürüz buradan sonra gelişen kısımlarda onun ve geçişliliklere de kapılarını kapatır.

    Protagoras yüzün parçaları olarak ifade etmeyi doğru bulurken kesin biçimde onları bir arada tutan bağa (faillik diyebiliriz buna yahut failin imkânları) da onların birbirleriyle ilişkileri içerisinde anlamının tecelli edecek oluşuna da ve bu anlamın salt bir indirgemeye tabi tutulamayacağına da vurgu yapmaktadır. Sokrates ise indirmeye çalışacaktır, altın yığınının taneleri bunu işaret eder ve altın yığınının tanelerini tartıştığı kişiye betimletmeye çalışacaktır. Kısa yanıtlarla birbirinden ayırma durumları ve çelişkiye sürükleme durumlarını yaratmak da kolay olacaktır. Dolayımı reddediş nedeniyle konuşma biçimleri üzerine tartışma cereyan edecektir aralarında. Sokrates dolaysız ifadeyi aramaktadır, o hâlde karşısındaki kişi sadece bu budur demelidir. Özdeşlik ve ayrım net olarak belirlenmelidir. Protagoras’ın çektiği alanda tartışmaz o yüzden Sokrates, çünkü ona göre özdeşlik ve ayrımın sınır çizgileri belirler anlamı. Bir şey başka bir şeye benzemez biçimde farklı kılınmalıdır, oraya kadar götürülmelidir, öze kadar.

    Oysa Protagoras’ta özden bahsedemeyiz, Yüzün parçaları olarak erdemin özünü taşıyan şey failin eyleyişidir ve yüzün parçalarının ilişkiselliğidir. Burada onu indirgeyebileceğimiz bir yer yoktur ve yine de bu hâliyle öğretilebilir çünkü burada da edinim mevcuttur. Göz görür evet ama kulağın işittiği yere yönelir de, bunu kulak yaptırmaz, buna göz de meyletmez tek başına, ikisinin bir arada oluşları da buradan mekaniki bir ilişki doğurmaz. Tene batan oktandır acıyı taşıyan sesin ifadesi ve sadece bu sebeple değildir, ok da vardır okun karşısında bulunmuş olmak da.

    Sokrates ısrarla parçalar arasında benzerlik ve farklılıklar ilişkisi kurmak istemektedir ya o ya da o değil. İkiliklerin belireceği alan önümüzde açılmaktadır. İkilikler üzerinden bir tahayyül.
    Protagoras ise failliği tarafındadır işin, doğruluk doğru olmaktan ayrı bir şey değildir. Her eylem ayrı ayrı ele alındığında Sokratesçi farka (ayrı kılan fark) tekabül etse de Protagorasçı bütünlükte bu biçimiyle farkın yeri yoktur, statik bir fark yoktur, tümüyle kuşatılabilse bile yoktur, orada canlı bir şey gezinmektedir. Protagorasçı bir farktan bahsedecek olsaydık eğer, bu eyleyenin yarattığı fark olabilirdi, onu belirgin kılan ya da var kılan fark, edimsel olan ve eyleme geçen.

    Sokratesçi düzlemde Protagoras’ın bir yeri yoktur hâliyle ve o düzlemde çelişik olmaktan başka şansı da yoktur, Sokrates’te anlam önceden gelir, fail onu alır, Protagoras’ta ise ayrı bir durum cereyan eder. Öncelik de bize göre önce oluştur ve anlam da ya yeniden yaratılır ya da yeni yaratılır ve bu ilişkisellik içerisindedir. Ona göre yan yana gelen şeyler aynı oldukları için değildir sadece aralarındaki fark da anlamın asıl yaratıcısı değildir.

    • Sokrates’in es geçtiği ve ikilikler üzerine

    “ - Tamam, doğruluk ve dindarlık arasında benzerlik vardır. Zaten iki şey arasında her zaman benzerlik ilişkisi kurulabilir. Yani beyaz ve siyah ya da sert ve yumuşak arasında bile, bunlar birbirlerine zıt şeyler olsalar da belirli bir oranda benzerlik vardır. Biraz önce yüzdeki parçaların farklı özellikleri olduğunu ve birbirlerine benzemediklerini söylemiştik. Fakat bunlar arasında da belirli oranda benzerlik vardır. İsteseydin bunu ispatlayabilirdin, öte yandan bence aralarında benzerlik bulunan şeylere benzer, farklılık bulunanlara da benzemez demek, ilişki az olsa da yanlış olacaktı.
    - Nasıl yani! Doğru ve dindarlık arasındaki ilişki, küçük bir benzerlik ilişkisinden mi ibaret?
    - Aslında tam olarak bu şekilde değil ama senin zannettiğinden farklı.
    - Anlaşılan o ki bunu konuşmaktan hoşlanmıyorsun. O zaman konuyu değiştirelim…” (age s.52-52)

    Eserle ilk karşılaştığımda yine tam burada Sokrates’e nefret duymuştum aynı hissiyat yine geçerli. Fark ve benzerliği o kadar basite indirger ve Protagoras burada açıklamasını sunduktan sonra, kendi hoşlanmadığı bir alanı terk eder, bunu da karşısına yükleyerek yapar ve bir daha asla buraya dönmemek üzere es geçer burayı, üstelik tam zıddı temayülde ikiliklere ilişkin kısım gelir buradan sonra. Benzerlik ilişkilerinin bulanık sularında onun görebileceği berrak bir şey yoktur. Dahası neyin benzer kıldığıyla da ilgilenmez ve acemi bir biçimde ayırma işine girişir.

    Aslında Sokrates benzerlik bulunan şeylere benzer değil doğrudan özdeş dahi demektedir de, farklılık ise tümüyle ayrı kılmaktadır. Öyle ki bu kısmın az sonrasında vereceği örnekler birbiriyle asla ayrım ilişkisine tabi değildir, zıt olarak görünseler dahi.

    Delilik ve bilgeliği karşıtlar olarak ele alır ilkin, güçle zayıflığı ve hız(lılık)la yavaşlığı da ele alır örnek olarak ve her şeye sadece bir karşıt tanımlar. Oysa bilgeliği ve deliliği akılla ilişkinin bir derecesinin tezahürü olarak görebiliriz ve yine güçlü olmakla zayıf olmayı da güç ile ilişkinin bir derecesinin tezahürü olarak görebiliriz. Daha doğrusu burada Sokrates’in öz farklılığı gibi sunduğu karşıtlıklar arasında mevcut olan fark sadece derece farklılıklarıdır, özsel bir karşıtlığın ifadesi olmaları mümkün değildir. Derece farklarını ise öz farklılıkları gibi görmek, ikilikler üzerinden tamamen yanlış bir yolda kendimizi de kontrol edemeden doludizgin sürüklenmemizi getirecektir. Ona göre güçle yapılan güçlülüğün, zayıflıkla yapılan zayıflığın bir sonucudur, güçle bir ilişkinin sonucu asla olmadığı gibi, güçle zayıflık arasında benzerlik ilişkisi de mevcut değildir, ondaki daha düşük bir yeğinliği asla görmez. Sokratesçi ikiliklerin en yanlış biçimde yüzünü açığa çıkardığı yerdir burası. Üstüne ilişkiler üzerine konuşmayı terk ederek yapar bunu. Hızlı ve yavaşta benzer olan şeyin hareket etmek olduğunu görmemek, aralarındaki farkın hız farkı olduğunu görmemek tuhaf kaçsa da.

    “ Bir şeyin zıddı yapılıyorsa, aslında onun zıt ilkeden yapıldığını da söyledik.” (age s.53)

    İkilikleri mevcut kıldığında hâliyle zıt ilkeleri de mevcut kılar, her ne kadar zıt olanın ne olduğunu açık seçik ortaya koyamasa da bunu yapar ve tehlikeli olan bir yer açar önümüzde. Aristo mantığı olarak bildiğimiz; evet-hayır,1-0, A-A’ ikilikleri sunan alan önümüzde açılır, nispilik ötelenir, kesinlik alınır kısmilik örtülür. Ona göre sıcaklık ve soğukluk ayrı derecelendirilir dememizde bir yanlışlık olmaz hatta, çünkü zıt ilkelerden kaynaklanırlar, güneşe yakınlığın bir önemi yoktur, kuzeyli ya da güneyli olmamızın bir önemi olmadığı gibi bu ilişki karşısında. Geçişler de yok edilir bu durumda. Doğru akımda 0 yokluğa tekabül ederken, alternatif akımda yine yokluğa ancak sadece bir geçiş noktasına tekabül eder ve sinyalin salınım hızı yükseldikçe 0’ın yokluğu belirsizleşir ama vardır da. Bulanık mantık alanı ise daha farklıdır, bir şey bu olmakla birlikte başka bir şeyi de taşır içinde. Saf hâller vardır ancak var olanlar dereceli bir saflık ilişkisi içindedir.

    • Yanlış ve sonradan gelene dair

    “ - Baştan başlayalım, yanlış bir şey yaparken dikkatli davranan biri var mıdır?
    - Olabilir.
    - Dikkatli davranmak iyi düşünmek midir?
    - Evet.
    - Yani iyi düşünmek demek, yanlış yaparken akıllıca davranmaktır değil mi?
    - Doğru diyelim.
    - Peki, bir insan yanlış yaparken başarılı olursa mı yoksa olmazsa mı akıllıca davranmış olur?
    - Başarılı olursa.” (age s.55)

    Bir eylem ne zaman yanlış adını alır yahut yanlış olduğunu düşündüğümüz bir şey midir yaptığımız? Ona bu adı ne zaman veririz ya da biz buna bir ad verir miyiz o esnada? Bir gereklilikten ötürü hareket ediyorsak şayet Sokrates’in buradaki maksadı nedir?

    Sokrates’e göre dikkatlilik, iyi düşünmek, akıllıca, başarılı gibi ifadeler yanlış ile yan yana gelemez, gidişat artık olduğumuz üzere bunu işaret eder bize. İyi de yapmakta olduğumuz şeyi bize o esnada iyi geldiği/olumlu etkilediği için mi yaparız yoksa iyi ve kötünün Sokratesçi özlerini düşünüp de mi yaparız. Tüm bu ifadelerin Sokratesçi yanları mıdır eylem anındaki anlamlarını belirleyen? İyilik ve kötülük nerede belirginleşir? İyi ve kötü ifadesini kimde bulur? Bir kez ikiliklerin daha önce belirttiğimiz kör tehlikesine kapıldığımızda bu soruların zaten önemi yoktur ve bir Sokratesçi bunu sormaz da. İyilik ve kötülük benimle çok ilgisi olmayan (yaptığımın sonradan aldığı adla ve bana yansıyan sonuçla değil, benimle ilgisi olmayan) dışsal bir hâl alır. Ölçüm tezgâhında tartılırım ve bana iyi gelen ya da zorunlu olduğunu düşündüğüm eylemi yapmamın iyi ya da kötü bir adı vardır ve işin tuhafı bu beni ilgilendirmemektedir.

    İnsan nasıl eyler? İyilik ve kötülük nedir sorularıyla boğuşmadan bırakıyorum burada çünkü sıkıldım ve dışarı gidip aylak aylak dolaşmak istiyorum.

    İşin burasından sonra daha konuşacak çok şeyimiz var ama; olan ve olmakta olan üzerine, haz ve hazzın belirleyiciliği üzerine çarpıcı ayrımlar mevcut ve irdelenebilir. Benimse bunları zaten düşündüğüm için yazma niyetim kalmadı. Yazı dilinden anlaşılacağı üzere de sona gelirken artık derinlik açmaktan vazgeçtim. Eksik yanlarıyla birlikte tartışma zeminini yeterince aralar diye düşünmekteyim yine de…

    Hasan Suphi ve Hüseyin yoldaşlara...
  • -Platon'a sorarlar: "Aşk nedir?"
    -Platon: "O bir Ruh hastalığıdır." der.
    "Hastalıkların hepsi bedende başlayıp ruha sirayet eder; oysa yalnızca aşktır ki, önce ruha isabet eder, sonra bedene yayılır.

    (Bilgelik Hikâyeleri 2, Cevdet Kılıç)
  • Aziz Augustine: Güzel ve iyi olanın bütününe duyulan tutku, aşağı seviyedeki arzuların tamamından vazgeçmeden var olamaz. İnsanın hayatta kaç farklı şeyi arzuladığını bilirsin. En iyiye olan tutkuya ulaşmadan önce bütün bunları hiçe saymayı öğrenmelisin ki, bu da kişinin ona faydası olmayan bir şeyi buna rağmen sevdiğinde onu daha az sevmemesi anlamına gelmektedir.
    Petrarca: Bu görüşün ne demek istediğini anladım.
    Aziz Augustine: Bana söyler misin, tüm tutkularını söndüren, söndürmeyi bırak, ruhunu akıl ile bastıran ve, “Artık vücudumla işim kalmadı, zamanında bana zevkli görünen şeyler benim gözümde bayağılaşmıştır. Artık daha soylu bir mizacın keyiflerinin peşindeyim,” demeye cesaret edebilecek kaç kişi vardır?
    Petrarca: Böyle adamlar gerçekten az. Hakkında beni uyardığın zorlukların ne olduğunu şimdi anlıyorum.
    Aziz Augustine: Bütün bu ihtiraslar söndükten sonra, sönene kadar değil, söndükten sonra, dilekler ikmal edilmiş ve özgürlüğe ermiş olacaktır. Çünkü ruh kendi asaletiyle bir tarafından cennete yükseltildiğinde, diğer tarafı cismin ağırlığı ve dünyanın cazibeleriyle aşağıya çekilecektir ve böylece aynı anda hem yükselmek hem de alçalmak isteyip zıt taraflara çekilecek ve hiçbir yere varamayacaktır.
    Petrarca: Peki bir kişinin ruhunun zincirlerini kırıp yükseldikten sonra o diyarlara ulaşması için yapması gereken şey nedir o zaman?
    Aziz Augustine: İlk örnekte de söylediğim gibi, bu amaca ulaşmak ölüm hakkında derin derin düşünmek ve ölümlü doğamızı hafızamıza kalıcı olarak yazmaktan geçer.
    (…)
     
    Aziz Augustine: Doğanın derinliklerinde nasıl bir neşeyle dolandığını hatırlıyor musun? Bazen kendini bir çayırlığa atıp dere sularının kayalar üzerindeki çağlayışını dinlerdin; bazen de bir tepenin ucuna oturup ayaklarının altında uzanan ovayı seyre dalardın; yine zaman zaman, öğle vakti vadinin birinde ağaçların altında kestirip sessizliğin tadını çıkartırdın. Asla boş durmayıp kendi ruhunda derin düşüncelere dalardın ve aslında arkadaşlarınla beraberken olduğundan daha yalnız sayılmazdın. Aynı Vergilius’un yaşlı adamının kendini anlatması gibi:
     
    Krallar kadar zengin gün batımında,
    Mutludur o küçük kulübesinin yolunda,
    Masanın üzerinde birazcık yiyecek,
    Çayır çimenden geldi, ne karşılık ne emek.
     
    Gösterişsiz yerine döner, sahip olduğun iyi şeylerden hoşnut, kendini ölümlü insanların en zengini ve mutlusu olarak görmez miydin?
     
    Petrarca: Ah, ne günlerdi! Şimdi hepsi gözümde canlandı ve pişmanlıkla ah ediyorum.
    Aziz Augustine: Ne ah etmekten bahsediyorsun? Senin dertlerini yazan kim? Bu aslında uzun süredir kendi doğasının gerçek kanunlarını takip etmeye cesaret edemeyen ve zincirlerini kırmadığı için kendini bir mahkûm olarak gören senin kendi ruhundan başkası değil. Şu anda kontrolden çıkmış bir at gibi seni sürüklüyor ve eğer dizginleri ele geçirmezsen yıkıma götürecek. Yapraklarla dolu ağaçlarından, basit yaşam biçiminden ve kırsal topluluktan açgözlülüğün tahrikiyle bıktığından beri, her defasında şehirlerin gürültülü hayatının ortasına daha da derin saplandın. Yüzünden ve konuşmandan nasıl mutlu ve huzurlu bir yaşam geçirdiğini okuyorum; peki o zamandan beri katlandığın acılar neden? Deneyimin öğretilerine karşı isyankâr olduğun için hâlâ tereddüt içerisindesin.
    Petrarca: Heyhat, zannettiğimden daha biçare haldeyim. Ruhumun hiç farkında olmadığım iki zincir ile bağlı olduğunu mu söylüyorsun?
    Aziz Augustine: Ortada apaçık görünüyorlar, ancak güzelliklerinden başın dönmüş ve onların zincir değil, hazine olduğunu düşünüyorsun ve aynı şekilde elleri ve ayakları altın kelepçelerle bağlı biri gibi onlara keyifle bakıyorsun ve kelepçe olduklarını asla görmüyorsun. Evet, sen de görmeyen gözlerinle prangalarına bakıyorsun ama nasıl bir yanılgıyla! Seni ölüme götüren zincirlerden büyülenmişsin ve en kötüsü, bununla iftihar ediyorsun.
    Petrarca: Bu bahsettiğin zincirler neden oluşuyor olabilir?
    Aziz Augustine: Aşk ve şöhret. (…)
    Aziz Augustine: O [Laura] senin zihnini ilahi şeylere olan sevgiden ayırıp Yaratan’dan çok yaratılanı sevmeye meylettirdi: Ve bu yol seni sadece, hepsinden daha da hızlı bir şekilde, ölüme götürür.
    Petrarca: Yalvarırım hemen yargıya varma. Ona hissettiğim sevgi şüphesiz ki beni Tanrı’yı sevme yoluna götürdü.
    Aziz Augustine: Ancak bu asıl sırayı tersine çevirmiş.
    Petrarca: Nasıl peki?
    Aziz Augustine: Her canlı bizi Tanrı’ya olan sevgimizden dolayı sevmelidir. Ancak senin durumunda tam tersi olarak, yaratılanın çekiciliğine esir olan sen, Tanrı’yı sevmen gerektiği gibi sevmedin. İlahi Sanatkâr’ı sanki bütün çalışmalarında senin sevgi nesnenden daha güzel bir şey yapmamış gibi sevdin ki zaten bedenin güzelliği en son dikkate alınması gereken şeydir.
    (…)
     
    Petrarca: Filozofların tartışadurduğu dünyanın küçücük bir noktadan ibaret olduğu, ruhun sonsuz yıllar boyunca yaşadığı, şanın ne dünyayı ne de ruhu doldurabileceği nevinden zihni güzelliğe duyulan sevgiden uzaklaştırmak amacıyla söylenmiş daha birçok sıradan hikâye biliyorum. Ama iddia ediyorum, eğer yapabiliyorsan bunlardan daha sağlam görüşler üreteceksin, çünkü deneyimlerim bana gösterdi ki bütün bunların tamamı inandırıcı değil, yanıltıcıdır. Tanrı gibi olmayı veya sonsuzluğa ulaşmayı veya cennet ve cehennemi kucaklamayı düşünmüyorum. İnsanların sahip olduğu güzellikler bana yeter. İçimi rahatlatan şeylerin hepsi bunlar. Fani (ben), fani nimetleri ister.
    Aziz Augustine: Eğer dediğin gerçekten buysa yazık sana! Eğer ölümsüz şeyleri istemiyorsan, ebedi şeyleri düşünmüyorsan, sen gerçekten de tamamen yeryüzünün bir parçasından ibaretsin: Senin için her şey bitmiş, hiç umut kalmamış...
    Petrarca: Bakış açımın senin zannettiğin kadar akılsızca olduğunu düşünmüyorum. Burada, aşağıda umut ettiğimiz güzellik hakkında konuşmak gerekirse, bence bunu umut etmek şu anda aşağıda olduğumuz sürece doğrudur. Bir kişi cennetteki daha göz alıcı güzelliklerin keyfini ise oraya vardığında ve dünya güzellikleri için herhangi bir isteği kalmadığında çıkarabilir. Bu yüzden fani insanın öncelikle fani şeylerle ilgilenmesi ve bu geçici şeyleri ebedi şeylerin takip etmesi her şeyin gerçek sıralanışıdır, çünkü ebediyetten tekrar zamana geçmek için bize yol açılmış olmasa da buradan oraya geçmek, bize buyrulduğu şekilde hareket etmek demektir.
    Aziz Augustine: Ah evlat, için boş, orada hiç bilgelik yok! O zaman cennette ve dünyada her zevkin tadını çıkaracağını ve her şeyin her zaman ve her yerde hayırlı ve refah dolu olacağını mı sanıyorsun? Bu yanılgı pek çok kişiyi ziyadesiyle aldattı ve cehenneme bir sürü ruh sürükledi. Bir ayağını dünyada, diğerini cennette tutmak isteyenler ne burada (aşağıda) durabildi ne de göklere yükseldi.
    (...)
     
    Aziz Augustine: Hangi ayağının üzerinde durmak istersin, bilmiyorum. Kendini kimsesiz bırakmaya meyillisin. Ben kendi açımdan üzerime düşeni yapmış olacağım ve vicdanım rahat olacak. Daha yüksek doruklara yükselemez, ancak alçalabilirsin. Bu yüzden hepsini bir tarafa bırak, kendine baştan aşağıya sahip ol ve başlangıç noktamıza geri dön ve sen farkında olmadan adım adım yaklaşan sonun hakkında derin derin düşün. Perdeyi yırt, gölgeleri dağıt, gözlerini ve zihnini bütün dikkatinle sadece yaklaşana odakla. Hiçbir şey senin dikkatini dağıtamasın. Kâinat, dünya, deniz – hiçbirisi değişim karşısında dayanamaz. Bütün canlıların en zayıfı olan insan ne bekleyebilir ki?
  • Susarak bir kez pişman olunmasına karşın,
    konuşulduğu için on kez pişman olunduğunu
    savunan özdeyiş de bu anlamdadır; niçin?
    Çünkü maddesel bir olgu olan sözlerimiz bizi
    sıkıntılara sokabilir ki bu gerçektir. Ama susmak
    da pek o kadar masum değildir! Hele,
    tehlikelerin en kötüsü olduğu zaman. Susan
    insan aslında kendi kendisiyle baş başa olmak
    zorundadır ve gerçek onu cezalandırarak,
    sözlerinin sonuçlarını üstüne yıkarak onun
    imdadına yetişmemektedir. Bu anlamda
    susmanın bir bedeli yoktur. Ama aynı zamanda
    korkulacak şeyin nerede olduğunu bilen kişi,
    içsel bir yönelimle ve dışta hiçbir iz bırakmadan
    her kötülükten, her hatadan daha fazla korkar.
    İnsanların gözünde tehlike, kaybetme olasılığı
    nedeniyle riske girmektir. Hiç riskin olmayışı,
    işte bilgelik. Buna rağmen hiç riske girmemek,
    bu kadar kolay bir şeymiş gibi kaybedilmiş
    olmasına rağmen riske girerek kaybedilmeyecek
    şeyi kaybetmek ne korkunç kolaylıktır:
    Kaybedilen nedir? Kendin.
  • Gerçekten bakmak
    Yıllar önce arkadaşımla doktorlar caddesinde bir yaz günü gezerken yorgunluğumuzu fark edip bir banka oturalım dedik. Eskişehir i bilenler, bu caddenin kalabalıklığından da haberdardır. Boş bank bulamayınca bir teyzemizin yanına oturduk. Bankın yakınlarnda hep dükkanlar vardır en sevdiğim caddelerden biridir burası. Yakınımızda da bir fotoğrafçı varmış, acele içinde olan gelin ve damadın hızla oraya gitmesiyle fark ettik bunu. Pür dikkat onları izlemeye koyulmuşken o ana kadar sesizlik içinde olan teyzemiz konuşmaya başladı. Çocuklar dedi biliyor musunuz insanlar birbirinin yüzüne gerçekte ne zaman bakar? Bu tarz soruları bilirsiniz cevabı teyzede (yani soranda) olur ve siz de ona acaba nedir diye kafanızdaki soru işaretleri ile bakarsınız. Teyze açıklamalarına başladı biz de tanımadığımız bu kişinin bizimle konuşacak kadar önem verdiği bilgelik dolu sözleri dinlemeye başladık. "İnsanlar birbirinin yüzüne hayatya gerçekten üç kere bakar. Birincisi doğduğunda ikincisi evlendiğinde üçüncüsü ise öldüğündedir " dedi. Bu üçünden evlenenler vardı o gün karşımızda. Ama ne zaman bu üçlüden biri ile karşılaşsam tanımadığım teyzemizin sözleri gelir ve gülümserim o gün karşılaştığım doğum ya da düğünse.