• 479 syf.
    ·5 günde
    Bu bir inceleme değildir, ben de zaten inceleme yazmam.

    Kafam... beynim... hissetmiyorum boynumdan üstünü, oyuna geldim. Dedim ki Oğuz Atay denildiği kadar yoktur, yormaz, üzmez, ağlatmaz, kızdırmaz, yaşatmaz yazdıklarını; iyi yazardır o dedim. Tehlikeliymiş, bilememişim. Hikmet, Sevgi, Bilge üçgeninden yorgun argın çıktığımda albay, dul kadın, Hikmet üçgeninde buldum kendimi. Sonra üçgenler birleşti prizmaları oluşturdu ben içinde hapsoldum, gerçek nedir oyun nedir çakışır mı, iç içe midir, teğet mi; kim dedi bunu bu bunu dedi mi Hikmet gecekonduda mı yoksa Sevgiyle evindeki kanepede mi, yazılanlar söylendi mi söylenenler yazılmalı mı yazılmalı evet yazılmalı da yazılanların söylendiği meçhul: önemi ne? Son yemek son sevişme, Bilge Sevgi: Bilgenin içindeki bilgisizlik, Sevginin içindeki sevgisizlik ya da hayır ismiyle müsemma olup da karşıtı içeremeyen bedenler kişilikler ve aralarında Hikmet. Hikmet? Bilgelik. Bilge? Here Bilge comes. Sevgi ve bilgi aynı kadında vücut bulamayınca iki ayrı bedende sevmiş ideal kadınını Hikmet. Ya da hiç sevmemiş de o siyah çoraplı kadını sevmiş. Olur mu? Saçmalama Yağmur. Tamam, Hikmet’im. Albayım. Albay? Gerçekliği sorgulanmış en son olmayışına ikna olduğumuz albay mı evet o albay e peki o albay en son Hikmet’ten daha gerçekti. Hikmetin gerçekliğini niye sorgulamadık ki sanki, bıraksaydık kitabı, olmaz mıydı? Olması şart mıydı, şarttı. Oldu, olmak istemediği şekilde oldu, provasız ve olabilecek ihtimalleri bilmeksizin bir telaş ve şaşkınlıkla. Anlayamadı Hikmet anlaşılamadı da tamam anlaşılamadı da dur bi neyi anlayamadı, şunu anlayamadı: insanlar nasıl hiç çalışmadan ezberlemeden şartları değerlendirmeden yaşıyordu işte bunu anlayamadı. Birisi bir başkasına bir şey dediğinde vereceği cevabı hem de tam kendisi olmayı başararak nasıl verebiliyor, hayat oyun değil mi? Oyunlara çalışılmaz mı insanın metni olur, rolü olur -öyle herkes istediği gibi davranamaz, bencilce- gireceği zaman olur girmeyeceği zaman olur ama gireceği zaman olursa zaten girmeyeceği zaman da olur. Olmaz, böyle yaşanmaz. Çalışılmadan ve dayanaksız bir güvencesi, bunların hepsinin yazılı olduğu bir ansiklopedi olmadan. Filozoflar da halt etmiş en temel şeyler üzerine yazmayarak, benim burdan bakkala giderkenki yol üzerinde karşılaşabileceğim milyon tane şeye hazırlıksız yakalanabilirim hep onlar yüzünden. Ah bir yazsalar pijamanın önce üstü mü çıkarılmalı altı mı, yoksa çoraplar mı. Bilemeden yaşıyoruz hep bunları. Ya da hayat oyun değil. Gel de sen bunu Hikmet’e anlat. Anlatabilirsen. Anlatamazsın çünkü o yorgun ben de yorgunum hepimiz yorulduk, biraz dinlensek dinlendirsek aklımızı, en değerli varlığımızı. Tabii en değerli varlığı aklı olacak çünkü tüm kavgalarını tartışmalarını sevmelerini gidişlerini gelişlerini karşı çıkışlarını hepsini aklında yaşamış, ya neresi olacaktı? Onu yıpratmamak adına yavaş hareket edilmeli hem düşünceler de acıtmaz o zaman. Belki. Umarım. Bir umut. Neye umut? Sevilmeye, belki. Aranmaya. Kapı çalışlarında bir farklı atan kalbinin beklediğini alabilmesine karşı umut. Rastgele, şans eseri değil gayet aklı başında ona gelmeyi isteyerek, ihtiyaçları olduğundan değil sadece öyle istedikleri, görmeyi diledikleri, sohbetini özledikleri ve konuşmasını dinlemek istedikleri için. Öyle bir geliş. Yok saymadan, göz ardı etmeden, devamı gelirse eş anlamlılarıyla devam edecek bir şekilde onun da hayatlarının içinde olduğunu göstererek. Hayatlarının, oyunlarının değil. Çünkü hayat oyun değil. Kelimelere de çok anlam yüklemeye gerek yok, kelimeler işte. Yazarın beyin acıtmasını telepatiyle kendi zamanında ve ilerisinde yapamayacağını keşfetmesiyle bu kitabı yazmakta kullandığı araçlar: kelimeler. Bu kadar.

    O değil de, Oğuz Atay okumak ne zormuş.
  • 336 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Kör olmak, herkesi eşitledi. Aslına bakarsanız hepimiz insan oluşumuzla zaten eşittik. Kör olmak sadece görme duyumuzu etkiledi, körlük ise hep bizimleydi. Kitapta duyusal bir körlükten bahsediliyor gibi görünse de böyle olmadığı ilerleyen sayfalarda anlaşılıyor. Körlük bana kalırsa bir insan olma durumu. Çünkü meydana gelen olayların hiçbiri kör olmakla ilgili değil hep insan olmaktan. Kötü olmaktan. Ben körlük kelimesini incelemem boyunca "insanın kötülüğü " anlamında kullanacağım. Çünkü bence insanlar herhangi bir felakette hatta felaket bile olmaksızın olağan bir durumda da bu hale gelebilirler ve belki de çoktan bahsedilen haldeyiz.

    İncelemeye başlamadan önce söylemek isterim ki kitaptan bahsettiğim kısımlar bulunmakta. Kitabı henüz okumamış olanlar eğer ki rahatsız oluyorlarsa şimdiden inceleme okumayı kitabı okuduktan sonraya ertelemeliler.

    İncelemeye başlamadan bir diğer husus :)
    Teşekkürler Batuhan! ( Batuhan Güneş ) Israrla bu kitabı oku dediğin, ısrarla bu incelemeyi istediğin ve ısrarsız bu güzel arkadaşlık için. Okusan seversin demiştin, ben çok sevdim bu kitabı. Sevdiğim şeyler hakkında konuşmakta zorlanırım ve söylediğim şeyler de az çok okunana layık olsun isterim. Umarım güzel bir inceleme olur.


    Anlatımı, kullandığı dilin etkileyiciliği ve sembolleri ile Saramago tekrar tekrar okumak istediğim bir yazar oldu bu kitapla. Ki bu okuduğum ilk Saramago kitabıydı. Kitabın dış özellikleriyle ilgili olarak noktalama işaretleri beni rahatsız etmedi. Hatta bence çok güzel bir yaklaşım. Neden kalabalık etmişiz ki onca işareti yazımıza dedim kendime. Bir nokta bir virgülle de anlatılabiliniyormuş her şey.

    Ölüm ve körlük

    "Körlük bulaşmaz, ölüm de bulaşmaz buna rağmen herkes ölür." Bu söz hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Nasıl ki ölmek hepimiz için geçerli ve gerçekse körlük de öyledir. Herkes insan olmakla zaten körlüğü de içinde barındırır. Insan kötüdür ve bu yalnız kendisinden kaynaklanır. Kitabın sonunda doktorun karısının da söyleyeceği gibi "biz kör olmadık" ve ben devam edecek olursam " zaten hep kördük."

    Başta söylediğim gibi körlük ve insanın kötülüğünü özdeşleştiriyorum. Bu kelimeye bu anlamı yüklememe gelecek olursak bence insan kötüdür. Ne olduğu, neden ve nasıl yöneldiğini bilmediği iyilik insanda baskın değildir. İyi olmak doğal olan değildir, samimi değildir bence. Iyi olmak sürekli hedefleniyor ve iyiliye kendiliğinden ve kolayca ulaşılamıyorsa bence bu ona yabancılığımızdan, kötülüğümüzün nispeten daha büyük oluşundan. "Kötülük her zaman en kolay yapılan şeydir." Kötüyü anlatmak da hep daha kolay olmuştur. Kötü insanın içindedir. Kötü olmak gerçektir ama olmaması gerektiğine inanılandır çünkü iyi olmak üzerine sürekli baskı altındadır insan. Bu baskılar ortadan kalkmadıkça insan kendi olamaz, kendi gibi davranamaz.

    Hep bana kalırsalı cümleler kuruyorum. Çünkü bunları temellendirecek bilgi birikimine sahip değilim henüz. "Şu kişinin de dediği gibi " diyemiyorum. Bunu yapabilmek için bol bol okuyorum. Şimdi yaptığım "bence"lerle dolu incelememi ilerde daha sağlam temellere dayandırarak tekrar yazmak çok isterim.

    İnsan bencildir.

    "Bir salgında suçlu aranmaz, herkes kurbandır." Ama kimileri daha az kurbandır. Bunlar ilk kurbanlar dışındakilerdir çünkü onların hala kaçma şansı vardır. İlk yapmak istedikleri kaçmaktır. Kaçma şansından önce ise düşündükleri yok etmek olabiliyor. Sanıyorlar ki böcek ölürse zehir de kalmaz. Ama bu böyle değil. Özellikle de salgının konusu körlükse.

    Hükümet ve askerler

    "Körler ülkesinde de tek gözlüler kral olur." İnsanın olduğu yerde mutlaka otoriteler doğar. Insan kendisinden az da olsa daha güçsüz birini gördüğünde hemen kıskacı altına almak ister. Sahip olduğu bir gücü vardır ve bununla hem korkuyu hem güveni besler. O varken ne kadar güvende hissediyorsanız o olmadığında da bir o kadar korkacaksınızdır. Bu otorite size uymanız için kurallar listelerler. Uymadığınızda mutlaka sizi korkutacağı silahı hazırdır. Bazen ateşli bir silah, bazen açlık, bazen soğuk...

    Hayvan gibi

    "Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak" için elimizden geleni yapalım. Tamam ama insan gibi ne demek? Bana kalırsa "insan gibi" ifadesi çok idealize edilmiş. Yapılan eylemi bir insan yapıyor ve biz bunu hoş görmüyorsak demek ki burada insan gibi yapmamak lazım o hareketi. Hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım çünkü o yöne evrilmeye çok müsaitiz. Bir de haddimiz mi diye düşünmeye gerek duymadan onları kirlilikle, arsızlıkla, vahşilikle, kötü işler yapmakla suçlarız. Hayvanlara kendimizde gördüğümüz kötü özellikleri yakışırtırırız. Özellikle de bizi kimsenin görmediği yerlerde hayvanlaşırız en çok. Kimsenin bizi görmediği, bilmediği bir yerde iyi olmak için üstün çabalara girmeyiz.

    Sapkınlık

    Biz hayvanlardan aklımızla ayrılıyoruz,güdülerimizi ne kadar kontrol edebildiğimizle ve bunu her ortamda sağlayabilmekle. O kurulan ahlaksızlar koğuşu kitapta en rahatsız edici yerlerdendi bence. Kadınlara karşı bu tavır kabul edilemezdi. Bu konuda fazla şey söyleyemeyeceksem de makas ile biten azabın ve yangınla kül olan o yapının ardından bakınca üzgün değilim. Bana kalırsa helak oldular ve olmalılardı.

    Doktor, asker, papaz ve insanlar

    Doktor kör olduğunda, asker ve papaz da kör olduğunda artık kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı bellidir. Artık doktorun tedavisine kimsenin ihtiyacı yok ve bu körlük durumuna bir çözüm varsa doktorun da buna ihtiyacı var. Kapıda bekleyen askerler ne zaman ki sadece kendilerini düşünmek zorunda kaldılar o zamandan sonra güvenilirlikleri de kalmadı anlayışları da. Papaz ise o beyaz boyalarla bir yandan aydınlattı gözlerdeki karanlığı bir yandan kararttı geleceğe duyulan bütün aydınlık bakışları. Artık ne ben varım ne güvendiğiniz diğerleri ne kilise ne Tanrı diyordu. Herkes, her şey kördü artık. Herkes kendi başının çaresine bakmalıydı.

    Yaşama bu sıkı bağlılık

    Insanlarla ilgili benim en çok düşündüğüm şey şu: Neden ümitsizliğe kapılmadılar, neden ölmek istemediler, neden vazgeçmediler yaşamak için mücadele etmekten? Yalnızca yaşlı kadın "hayatımda ilk kez ölümü düşünüyorum" demişti. Onunki hayattaki yalnızlığındandı galiba. Bizim ise yaşamak arzusu sınırsız içimizde. Çaresiz kalsak, yalnız kalsak, sonumuz ne olacak bilmesek de ısrar ediyoruz bir nefes daha solumak, bir ritim daha duymak için.

    İstisna görmek

    Saramago: "İstisnası olmayan kural yoktur." diyor. Ben bu istisna sözcüğüne kitap bağlamında iyi insan gözüyle bakıyorum, kör olmayan insan. Çünkü herkes kör. Arada kör olmayan biri varsa da insan öldürebiliyor. Düşünün ki tek görebilen insan, adam öldürüyor. Kendi de dediği gibi belki en kör kendisi.
    Kavga körlüktür, adam öldürmek körlüktür. Körlük olmasa dediğimiz şeylerdir, olmasın istediğimiz şeylerdir. Körlük bizi tam olarak tanımlayan kelime diyemiyorsam da insan da kördür işte. Kör olmadığı zamanlar olmuş mudur ya da bundan sonra olacak mıdır bilmiyorum.

    Görünüme göre kötülük

    Körlüğün sınırı olamayacağı gibi yüzlerde de çerçevelenemez. Iyi veya kötü olmanın görünüşle hiçbir alakası yoktur. Eğer olacaksa böyle bir şey şundadır, biz iyi insanları güzel görme eğilimindeyiz. Demek istedigim şey kötülük her çehrede yer bulabilir.

    İnsan

    İnsan sahip olduğu her şeyin nankörüdür. Şükretmek nedir bilmez, yanan ışığa, gören göze, bir parça ekmekten yayılan kokuya.. Kör olmadan önce hayran kalmaz, aç olmadan önce minnet duymaz. Sınırlı olan şeyler için canla başla savaşır elindekilerinin ise hiç kıymetini bilmez.Insan acizdir. Sorunlarıyla tek başına baş edemez. Anlatsa anlatamaz, anlatmasa taşıyamaz. Bazen susarak anlaşılmak ister çünkü tarifi olmayan duyguları anlatmaya çalışmak onları basitleştirmekten başka bir şey değildir. Bazen anlatmak gözden akan yaştır. O gözyaşını yere düşmeden tutabilen insanlar yok artık. Çünkü hepsi kör oldu. Örgütlenmek ise tek çözüm ama en zoru da yine bu. Her köşe başında başka başka insanlar. Hepsi birbirinden aciz ve birbirinden muhtaç durumda. Bir araya gelmeleri, el ele vermeleri çok zor. Çünkü bunu yaptıklarında kuru ekmeklerini ikiye bölmek zorunda kalacaklar.

    Kadınlar

    Yazar " kadınlar birbirlerinin içinde yeniden doğarlar" diyor. Doktorun karısı öylesine seçilmiş biri değil bence. Çünkü kadın her yere yetmeye çalışan, derleyen toparlayan kişi rolünde burda da. Oysa bir kör gibi davranabilirdi hiçbir şeye dahil olmadan sadece kendini ve eşini gözetebilirdi. Birleştirici bir güç olarak karşımızda. Bu kadınla bir olan birlik olan da genelde diğer kadınlar. Ben bu kadında derin bir bilgelik görüyorum. Ulaştırıcı değil yönlendirici olmasıyla herkese kendi olması için fırsat verdi. Her yere ulaşmaya çalıştı. Herkese yetmeye çalışırken kendi de günden güne tükendi. Yine de en güçlü karakterdi kesinlikle.

    Merak ediyorum tek kör olmayan kişi bir erkek olsa bu kitabın seyri nasıl değişirdi?

    Doktorun karısından sonra benim en çok dikkatimi çeken karakter gözyaşı yalayan köpek. İlk ortaya çıktığı andan itibaren onu hiç sevmedim. Ismi bile itici aslında gözyaşı yalayan köpek, gözyaşıyla beslenen köpek. Gözyaşına acıdan akar gözüyle bakarsak insanların acılarıyla beslenen bir karakterdi benim gözümde. Sadece kendi menfaati- karnının az çok doyması- için vardı. Onun dışında yok oluyor, başkalarına takılıyordu.

    İsimlerimiz, sıfatlarımız

    Körler arasında isimler de sıfatlar da bir işe yaramaz. Bence yazar kişilere isim vermek yerine onlara uygun lakaplar bularak "insan"a çok daha uzaktan bakmıştır. Böyle olunca aileleri, dini ve siyasi görüşleri, sosyal statüleri geri planda kalmış ve kim oldukları kimden geldikleri önemsizleşmiş oldu. Ben bu lakaplar arasında en çok " sen nereye gidersen ben de oraya diyen kadın" tamlamasını sevdim.

    İlk kör, hep kör adam ve diğerleri

    İlk kör adam bence hep kördü. Gözleri açıldığında bile kendinden başkasını görmeyen bencilliğiyle körlüğüne devam etti. Karısı bazı zamanlarda kocasına karşı baskınlaşsa da topluluk içinde çok pasif ve çok geri plandaydı. Koyu renk gözlüklü kız çok özveriliydi ama bence doktorun karısı olmasa kendi köşesine çekilir ve pek bir işe girişmezdi. Yine de geldikleri noktada büyük rol oynadı doktorun karısına yardımlarıyla. Gözü siyah bantlı yaşlı adam sadece içinde bulunduğu anı yaşamak düşüncesindeydi. Geleceğe yönelik düşünceler içinde değildi. Gözlerinin görmesini bile o kadar istemiyor gibiydi. Ufak bir bölümde tanıklık etmiş olsak da koyu renk gözlüklü kızın komşusu yaşlı kadına çok üzüldüm. Onun yalnızlığına, yalnız bırakılışına, sessiz sitemine, kırgınlığını hoşçakalın demeyerek gösterişine ve hazin ölümüne. Şaşı gözlü çocuk bana insanın unutkanlığını çağrıştırdı. Ilk başta anneden başka söz söylemezken sonrasında bundan tamamen vazgeçmesi ve kaldığı yere sağladığı uyumla insanın her şeye alışabileceğini simgeliyor bence. Ben doktoru sevemedim. Çok pasif buldum, güçsüz ve işe yaramaz. Karısına bile destek olmak konusunda çok yetersizdi. Kısaca karakterler üzerine de düşüncelerim bunlar.


    Hükümetin deyimiyle " beyaz felaket"in beyazı gitti ama felaketi hala bizimle kaldı.
  • Bilgelik, kesinlikle çok fazla şey bilme, çeşitli kaynaklardan ansiklopedik bilgiler veya gözlem yoluyla çok sayıda deneyim biriktirme anlamına gelmez.

    Bilgelik, belli bir zihinsel olgunluğa sahip olma, sorgulayıcı bir tutumla sahip olunan bilgileri anlamlı ve ilkeli bir hayat doğrultusunda sağlıklı kullanma, hayatı iyi okuyup doğru ve anlamlı bir şekilde yorumlama anlamına gelir.


    (Prof.Dr Ahmet Cevizci)
  • 240 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    ***
    ÜLKEMİZİ KALKINDIRMAMIZ İÇİN NE YAPMAMIZ GEREKİYOR? Sorusunun cevaplarını bulabileceğimiz bir kitap.
    Suomi yani "bataklıklar ülkesi"
    Kitabın ilk yayımlanma tarihi 1923
    "Artık işe koyulmanın vakti geldi" "Hem öğrenmek hem de öğretmek zorundayız." (sayfa:9)
    "Toplumun eğitimli kesimlerinin halkı bilinçlendirmesine hizmet için seferber edilmesinin gerekli olduğu düşüncesini taşımalıyız" (sayfa:10)
    "... Ben daha vatanının çıkarları ile maaş, madalya ve diğer şeyler arasında seçim yapmak durumunda kalınca vicdan kavramını unutan sayısız insanı saymıyorum bile" (sayfa:39)
    "Finlandiya zorla hiçbir şey elde edemez, onun tek kurtuluşu eğitimdir." (sayfa:39)
    "Süratle değişen zamanın taleplerine uyum sağlayarak, bir fikir hareketine önderlik etmek sadece güçlü iradeye sahip insanların yapabileceği bir şeydir." (sayfa:45)
    "İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır." (sayfa:49)
    "Mane tekel fares!
    Bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz! Böcekler gibi, önemsiz, kişisel uğraşlarınızın ve dertlerinizin batağı için de kıvranmayınız. Bunun yerine devletin temellerinin yenilenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yöntemini düşününüz." (sayfa:56)

    "Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir." (sayfa:57)

    "Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor:
    “Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler, Napolyonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.” (sayfa:58)

    "Ülke yoksuldur, hem de her açıdan. Fakat çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgi bakımından çok zengindir" (sayfa:69)

    "Bu başarıların (resim, heykel, mimari) ülkenin sahip olduğu asgari olanak ve kaynaklarla elde edildiğini unutmamak lazım. Zira Finlandiya zengin bir ülke olmadığı gibi, vatandaşları da varlıklı değiller. Burada yetenek arayışına çıkarsanız, umduğunuzu bulamayabilirsiniz, çünkü nüfus üç milyonun altındadır. Yine de, bir bütün olarak ele alırsak, Finlandiya'nın imrenilecek bir refah müzesi olduğu ifade edilebilir." (sayfa:75)
    "Bu başarının sırrı nedir? ... Farklı çalışma tarzları... Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir. Baskı altında, isteksizce, tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir. (sayfa:75)

    "Finlandiyalılar "Okul bizim temel zenginliğimizdir. Rusların sahip olduğu Ural dağlarının zengin maden yatakları, Sibirya'nın altın rezervleri bizde yok. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. ...bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz" demektedirler." (sayfa:79-80)

    "Ülke halkının Suomi ismi ile adlandırıldığı Finlandiya vatandaşlarının dürüstlüğü ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Finlandiya'da -Suomi'de bizzat bulunmamış bir şahsın Fin dürüstlüğünü anlaması ve böyle bir şeye inanması çok zordur. Benzer dürüstlük örneğine Finlandiya dışında hiçbir yerde rastlayamazsınız." (sayfa:83)

    "Nispeten genç bir ülke olan Finlandiya bütün bu başarıları 70-80 yıllık azimli bir çalışma sonucu elde etmiştir. Eriştikleri yüksek uygarlık düzeyi bütün halkın ortak eseridir. (sayfa:83)
    [Dipnot: Finlandiya'nın kuruluşu 6 Aralık 1971, Rusya tarafından kabul edilişi 4 Ocak 1918]
    [Dipnot: Kişi başına milli gelir 2017 verilerine göre; Finlandiya 42,612 dolar, Türkiye 9,826 dolar]

    Finlandiya'nın günümüze kadar süregelen gelişiminde aktif bir rol oynayan papazlara şöyle sesleniyor:
    "Halka canlı, gerçek vaazlar verin. Halka, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın. (sayfa:94)

    Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yapılan piskoposlar toplantısında söz alan Snelman şu sözlerle kurtuluşun yöntemini tarif ediyor:
    "Kendi vicdanınız, halkınız ve Tanrı önünde dürüst olmak istiyorsanız, çevrenizde suçlu aramayın. Bilimi, felsefeyi ve aydınları suçlayarak ikiyüzlülerin bugüne kadar yaptığını sizler de tekrarlamayın.
    Kendinizi suçlayın!
    Kendinizi tedavi edin!
    Halka öğretmeniz gerekenleri önce kendiniz öğrenin!" (sayfa:96)

    Snelman, eğitim süreçlerinde türlü kesimlere misyon biçmiştir. Bu mevkidekilerin de en az diğerleri kadar çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. En başta öğretmenler, din adamları, yöneticiler, subaylar ve şu göndermeyi yaptığı memurlar.
    "Din adamlar ve öğretmenler gibi, memurlar da halkın eğitimi ve kültürel gelişiminden sorumludurlar." (sayfa:102)

    Kışlaları okul gibi çalıştırmaktan bahsediyor Snelman:
    "Ordu halkımızın tatmin edici ve iyi düzeyde eğitim alabileceği, sorumluluk duygusunu geliştirebileceği bir okul olabilir. Unutmayın, ülkenin en ücra köşelerinden binlerce sağlıklı genç, hayatlarının en parlak döneminde askere çağrılmaktadır.
    Onları ailelerinde ve günlük işlerinden kopararak, uzun bir süre için binlerce askerin bir arada yaşadığı kışlalara kapatıyorlar. Burada onları besleyip giydiriyor ve bütün ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çoğu zaman gereğinden fazla çalıştırıyorlar, fakat bu gençler evlerine döndüklerinde askerde edinmiş oldukları alışkanlık ve beceriler kendilerine bir fayda getirmiyor." (sayfa:105)

    Kışlalar hakkındaki anlayışın değişerek, insanlar tarafından nasıl ifade edildiğini de şu sözlerle anlayabiliriz:
    "-Davranışlarınıza dikkat edin, kışlada değilsiniz!
    -Kışla gibi kokuyor.
    -Kışla onu bozmuş...
    -Kışla onu düzeltti.
    -Kışla onu yetiştirdi." (sayfa:107)

    Birçok subay, her bir askerin evine döndükten sonra vatanına nasıl hizmet edebileceğinden bahsediyor:
    "Yeni hayatın habercileri olun, Gidin ve ailenizin yaşadığı ücra köşelerde insanların uyutulmuş zekâsını uyandırmaya gayret edin. Barışçıl bir hamlenin -kültürel kalkınma ve aydınlanma hamlesinin- muhafızları, neferleri olun." (sayfa:110)
    "Kışlaya birer cansız ağaç parçası gibi geldiniz, ama şimdi yanınızda canlı bir ışık, güçlü ve her şeye kadir bir sıcaklık da götürerek evinize dönüyorsunuz." (sayfa:112)

    Kitap okumak önemlidir ve gereklidir. Finlandiya'nın reçetesine bol miktarda "okumak" yazıyor zaten Snelman. Fakat salt olarak kitap okumanın tek başına bir iş olmadığını, eğitimini aldığı teorinin pratiğe dönüşmesi gerektiğini de şu sözlerle açıklıyor:
    "İnsanlar bu şekilde kendilerini kandırıyorlar. Günlerini, aylarını hatta yıllarını uydurma olayların anlatıldığı romanları okuyarak geçiriyorlar. Bir iş yaptıklarını sanıyorlar, ama ülkede kültür emekçileri yok. Halkın zekâsı derin bir uykuda, cehalet, kaba davranışlar ve yoksulluk giderek artmaktadır. Ülke sürekli fakirleşmekte, ekonomik, manevi ve zihni açılardan iflasa sürüklenmektedir. Zamanında belli alanlarda eğitim almış ve ülkenin kendilerinden yardım beklemeye hakkı olduğu insanlar bugün neredeler? Kendileri eğlenceli, aptal hikâyeleri okumaktan sarhoş olmuşlar." (sayfa:117)

    Snelman'ın futbola bakış açısı da çok ilginç:
    "Ben sizlerin -genç Finlandiyalıların, sadece Macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim, ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmenizi istiyorum.
    Sokrates'in resmini arayıp bulun ve meşhur Herkül heykeliyle karşılaştırın. Sokrates portresinde bilge bir insanın kafası, beyin için mahfaza görevi gören büyükçe bir alın hemen göze çarpmaktadır. Sanki beyin alnın içine sığmıyor, orası bu kadar büyük bir beyin için çok dardır. Sokrates'in alnı ve kafası böyle görünmektedir.
    Şimdi de Herkül'ün heykeline göz atın. Her şeyden önce eski Yunan efsanelerinin bu büyük kahramanının kudretli, ağır ve kaslı vücudu bizi hayrete düşürmektedir. Güçlü bedeni taşıyan kütük gibi muazzam bacakları gemi halatı gibi düğümleniş kol kasları, geniş omuzlar, kabarık göğüs kafesi ve mandayı andıran boyun. Ve boynun üzerinde orantısız derecede küçük bir kafa, dar ve ensiz bir alın. Bütün bunlar büyük bir fiziki gücün belirtileridir, bu gücün kesinlikle entelektüel veya manevi bir yönü yoktur. Herkül muazzam bir vücut yapısına, sağlam kemiklere ve kuvvetli kaslara sahip birisidir, fakat kendisinin büyük bir zekâ, güçlü bir maneviyat ve ruh timsali olduğu söylenemez." (sayfa:121)

    Çocukların eğitimiyle ilgilenmeyip onları başıboş bir şekilde bırakan ebeveynler için Snelman şöyle söylüyor:
    "Açık söylemek gerekirse, çocuklar anne ve babaları ve çok sayıda teyze ve amcaları ile birlikte aynı evde yaşasalar da, bir yetim gibi büyümektedirler. Onları çok iyi yedirip giydiriyor ve sağlıkları ile ilgileniyor olabilirler, fakat çocuğun zekâsı ve kalbinin temizliği konusunda çok az kafa yoruyorlar. Hakikaten, çocuklarımızın şimdikinden daha kötü olmamalarına hayret etmek gerek." (sayfa:124)

    "Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya çalışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir"
    (Lev Tolstoy- sayfa:127)

    Şımarık ve tembel çocuk yetiştiren ebeveynler! Eserinizle bir gün karşılaşacaksınız!
    "Çocuklar aileleri ile birlikte yaşadıkları müddetçe, bu 'hayat dersi' kendilerine aşılanmaya çalışılıyor. Bunu yapmak isteyen kimdir? Anne ve babalar! Çocuklar ve gençler egoist duygularla büyümekte, sadece kendilerini beğenmektedirler. Sığ ve fakir ruhlu bu insanlar aynı zamanda tembel, ahlaksız ve şehvet düşkünü birer sapık olarak toplum hayatına dahil olmamaktadırlar.
    Sonuç olarak, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye -vatanına, insanlara, emeğe, büyük fikirlere, anne babasına ve nihayet kendisine- saygı ve sevgi duymayan insanlara dönüşüyorlar.
    Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
    Ne pişirirseniz, onu yersiniz." (sayfa:128)

    Peki, Finliler ne yaptı?
    "Fin aile yapısı değişmeye ve hem zekâ hem de maneviyat açısından yeniden şekillenmeye başlamıştı." (sayfa:129)

    Yarvinen'in halk üniversitesinin profesörlerine seslenişi:
    "Bilim insanları sahip oldukları bilgileri de alarak, insanların ulaşamayacağı yüksek zirvelere çıktılar. Kitaplar ve gazeteler halkın anlamadığı karmaşık ve ağır bir dille yazılıyor." (sayfa:150)
    Eski Yunanlılar zamanında bilge Sokrates, yıllar boyunca meydanlar kalabalık halk toplulukları ile hayatın yüksek gerçekleri ve güzellik konusunda sohbetler yapmıştır. Halkı aydınlatacak benzer şahıslar neden bizde yok? (sayfa:151)

    Kitabın "Karokep" bölümünde "Yarvinen" adlı tüccarın küçük esnaflıktan Tatlı Krallığına yükselişi anlatılıyor. Burada hem müthiş bir girişimcilik dersi veriliyor hem de Yarvinen'in harekete geçmesini sağlayan roman, Robinson Cruose'un etkisi göze çarpıyor. Robinson, Yarvinen'e esin kaynağı olmuş.
    Robinson Cruose hikâyesi, yükselmek isteyen halklar için bir bilgelik kaynağı, ders kitabıdır.
    "Robinson Cruose dünyadaki en büyük kahramandır. Bütün diğer kahramanlardan -Romullar'dan, Sezarlar'dan, Napolyonlar'dan üstündür. Robinson, bir kültür devriminin, bu yolda verilen emeğin kahramanıdır, yılmayan ve yaratıcı bir iradenin canlı örneğidir.
    Robinson Cruose, İngiltere'nin, Kuzey Amerika'nın elde ettiği gücü ve şöhreti anlamanın anahtarıdır. Robinson, yeryüzündeki sevinçlerin peygamberi ve havarisidir. Leopardi'den, Schopenhauer'dan Hartmann'dan yüz gömlek üstün bir bilge, daha iyi bir hayat için verilen mücadele kazanılacak zaferin müjdecisidir.
    "Yorgun veya hastalık derecesinde zayıf beyinlerin ürettiği zekice fikirleri bir tarafa bırakın" diyor Robinson. "Gerçek hayatı ele alalım, mesela, ben buna bir örnek olabilirim. Fırtına denizde gemiyi alabora etmişti. Bırakın vatanınızı, uygarlığın olduğu herhangi bir kara parçasına bile çok uzaktasınız. Her tarafta göz alabildiğince uzayıp giden meçhul bir deniz. Bütün yolcular arasında sadece bir genç hayatta kalmıştır. Dalgalar kendisini ıssız bir adaya atmıştır, aç ve çıplaktır. O ne yaptı peki, öldü mü? Umutsuzluğa kapılarak intihar mı etti? Robinson zorlu bir çalışmayla parçalanmış gemiden kurtarabildiği malzemeleri adaya çıkardı, kendisine ev yaptı. Buğday tarlası ekip, biçmeye başladı, vahşi keçileri evcilleştirdi. Daha sonra ilkel kabilede yetişmiş bir insanı uygarlıkla tanıştırarak, kendisine yardımcı ve arkadaş yaptı. Kısacası, rahat ve ferah içinde bir hayat kurdu.
    Bunları bir genç, yalnız başına ve ıssız bir adada gerçekleştirdi.
    "Finlandiyalı kardeşlerim! İki milyonluk halkımız, yani bizler, genç bir delikanlı olan Robinson'dan daha mı zayıf, aciz ve beceriksiziz?"
    Sayın profesörler, din adamları, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç Suomi'nin evlatları, aydın kesimimizin değerli temsilcileri! Sizler neden kendi halkınızın içinde birer Robinson olmak istemiyorsunuz? Robinson ıssız adada ilkel bir insanı, bir yamyamı yetiştirerek, onun şahsında kültürlü bir arkadaş ve yardımcı edindi. Sizlerse yaşadığınız büyük kentlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müzelerin duvarları arasında oturarak, kendi halkınızın temsilcisi olan milyonlarca insanın cahil, ayyaş ve kaba, neredeyse, ilkel ve vahşi olduğunu söyleyip sızlanıyorsunuz.
    Robinson'un hayalini önünüze alın ve yaşadığınız dünyaya karşı yaklaşımınızı tekrar gözden geçirin." (sayfa153-154-155)

    İnanç istismarcılarına gelsin bu kısım:
    "Sabır, ihtiyaç ve yokluklar karşısında kaderine razı olmak halk kitlelerinin doğal bir görevi olarak kabul edilmeye başlanmıştır."
    "Halkın dayanma gücünü dini bir vecibeye dönüştüren kişiler, dini de sabır dini olarak görmeye başladılar." (sayfa:169)
    İnsanlar arasındaki ayırımı bahçe-orman şeklinde açıklıyor:
    "Bahçenin her tarafında kum dökülmüş temiz, kuru ve hoş patikalar bulunur. Patikalar boyunca çiçekler, meyve ağaçları ve çalılar ekilir. Çayırlarda biten otlar düzenli olarak biçilmekte, akşamları sulanmaktadır. Köşelerde etrafı güller ve salkım bitkileri ile sarılmış pergolalar var. Fıskiyelerden su akmakta, orada burada heykeller göze çarpmaktadır. Ağaçların gölgelediği yolların kenarlarında rahat banklar bulunmaktadır. Her bir ağaç ve çiçek, en küçük ayrıntısına kadar düşünülmüş ve dikkatli bir çalışmanın izlerini taşımaktadır.
    Ormanda ise farklı bir manzara hakimdir. Her şey bakımsız ve kendi başına bırakılmış, kaderine terk edilmiştir. Ağaçlar ve çalılar tohumlar nereye düştüyse, oracıkta biterek büyür. Yer yer geçilmez fundalıklara rastlanmaktadır. Fırtınanın devirdiği ağaçlar düştükleri yerde kalarak, çürümekte. Yol ve çığırlar birbirine karışmış ve düzensizdir, bu yolları temizleyip düzenleyecek kimse yoktur.
    "Bahçe, halkın üst kesimlerini temsil etmektedir"
    "Halk ormanında ise daha çok doğanın yaşam koşulları geçerlidir." (sayfa:170-171)

    Yaban romanında Ahmet Celal'in köylüler hakkındaki düşünceleri ve bunun sebebi olarak Türk aydınını görmesi, bu kısımla benzerlik taşımaktadır.
    "Ülke nüfusunun büyük bölümünün cahil ve kaba olduğunu görmek ve buna tahammül etmek utanç verici bir durum. Kendisi eğitimli olan ve kültür güneşinin ışığıyla aydınlanan herkes bu durumdan sorumludur." (sayfa:171)

    Ülkedeki eğitim faaliyetlerini yürüten ve politikasını belirleyen devlettir.
    "Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan bir kötülüktür... İlkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları toprakların zenginliklerinden faydalanmamalarıdır." (sayfa:172)

    "Ülkede, halk kitleleri gerektiği gibi eğitildiği takdirde, birer sağlıklı emekçi olarak topluma hizmet edebilecek kaç ayyaş bulunduğunu tahmin edin. Ülkemizdeki cahillerini tembellerin, nihayet, suçluların sayısını belirlemeye çalışın. Şahsiyetin şekillenmeye başladığı çocukluk ve gençlik yıllarında bu insanlar hayatın karanlık ormanlarında yalnız başına bırakılmışlar; hâlbuki o dönem kendilerine düzgün bir eğitim verilseydi, birçoğu vatanın değerli evlatları olarak yetişecekti." (sayfa 173)

    Bizler, başka ülkelerin ders saatlerini ve okulda geçen gün sayısını karşılaştırıyoruz. Kendimizde de yaklaşık olarak benzer sayıların olmasını istiyoruz.
    "Bizler -genç halklar, Almanlar, Fransızlar ve İngilizlere göre, iki, üç hatta on kat daha fazla çalışmalıyız. Önce onlara yetişmeli, daha sonra da onları geçmeliyiz. (sayfa:177)

    L. McDonald... adlı papazın dini duygulardan uzak bir anlayışın ateistlik ile benzerlik taşıdığını çarpıcı şekilde ifade ediyor.
    "İnsanlar günlük hayatlarında ateisttirler. İnanç olarak ateist değiller aslında, Tanrı'nın fikirlerini inkâr etmiyorlar; çok fazla Tanrıları var ve onlara tapıyorlar. Fakat ilahi duygudan yoksunlar, kalplerinde Tanrı'ya ihtiyaç hissetmiyorlar. (sayfa:196)

    "Bizim halkımızı oluşturan yüz binler de günlük hayatlarında benzer şekillerde ateisttirler. Tanrı'yı ve dini temelde inkâr ettiklerini söylemek doğru olmayacaktır. İşin aslı şu ki, insanlar Tanrı hakkında düşünmüyor ve ondan bahsetmiyorlar. Tanrı'nın ve dinin günlük yaşamlarında herhangi bir rolü yoktur... Kurumuş nehirler de böyledir, uzun süre susuz olsalar da, "nehir" diye anılmaktadırlar. Bizim "kuru" insanlarımız da bu nehirlere benzer." (sayfa:197)

    Üniversite sınavını kazandığımı öğrenince, ben de bütün test kitaplarımı yakmıştım. Demek ki yakmaya kıyamayacağımız kitaplarla yetişmemişiz. Yahut yakılmasının en ufak bir kıymeti olmayan kitaplar okumuşuz. Mc Donald tespit etmiş.
    "Liselerde öğrenciler imtihanlar bittikten sonra bir araya gelerek, ders kitaplarını özel bir törenle yakıyorlar. Neden acaba, bunun anlamı nedir?
    Çünkü ruhen ölü okullarımız öğrencilerin beynini canlı düşünceler yerine kuru ve sıkıcı okul kurallarının cansız tozuyla doldurmaktadır. Okullar öğrencilerde bilgilenme arzusu uyandırmamakta ve bilimsellik yaklaşımını geliştirememektedir.
    Okulun temel görevi öğrencilerin bilimi anlamaları ve ona değer vermelerini sağlamaktır. Fakat okul bu görevini yerine getiremiyor." (sayfa:199)

    McDonald:
    "Önce bilimsellik, sonra bilim.
    Önce sanatsallık, sonra sanat."
    Sanatsallık ve bilimsellik, bilgiye ve güzelliğe ulaşma arzusu bir zemin, bilim ve sanat ise bu zeminde yeşererek büyüyen ve gelişen çiçeklerdir. (sayfa:200)

    "Her şeyi ve Her şeye Hayat Veren'i sev!" (sayfa:201)

    Her şeyi eleştiriyor. Yanlışları biliyor ve söylüyoruz. İyi tamam da, ya sonra?
    "Siz ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz?" (sayfa:202)

    "Herkes, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor, fakat kimse bir şeyler yapmak istemiyor veya yapamıyor. Yapamıyorlar, bir işi becerme yetenek ve istekleri gelişmemiş, kendileri bu yönde geliştirilmemiş ve eğitilmemiştir." (sayfa:204)

    "Hayatı inşa etmeye ne zaman başlayacağız? Sayın bay ve bayanlar, hayatınızın borcunu ne zaman ödeyeceksiniz? (sayfa:209)

    İyi Ruh ve Kötü Ruh arasında geçen konuşmaların içinden bir kısım:
    "Sen büyük fikirlerin taşıyıcısı olan insanları öldürdün ve öldürmeye devam ediyorsun, fakat bu fikirlerin kendisini öldürmeye gücün yetmedi ve hiçbir zaman da yetmeyecek."
    "İşlediğin cinayetler düşünce şehitleri doğurmakta, birçok insanı iyilik ve hakikate götüren büyük fikirlere yaklaştırmaktadır." (sayfa:213)

    Kimlerden bahsediyor sizce?
    "Hepsi karanlığın gönüllü ve çoğu zaman da hevesli uşaklarıdır.
    Hepsi buz gibi soğuk ve arsız, kalp, vicdan ve utanma duygusundan yoksun kişilerdir.
    Onlar hayatın parlak ışıklarını söndürmekle meşguldürler.
    Kendileri ile mücadele etmek, hatta çoğu zaman tartışmak bile kolay değildir. Bu kişilerin kendilerine has, şeytani ve dışarıdan inandırıcı mantık sistemi var." (sayfa:230)


    Cem Yılmaz gösterisinden; +Mesajı neydi gösterinin? +Mesaj, sen ne alırsan o!
    Aha bu kitabın mesajı!!!
    "Başarısız olduğunuzda veya önünüze engeller çıktığında 'Biz denedik, başlattık, mücadele ettik, ama destekleyen olmadı. Her adımımızı attığımızda engellerle karşılaştık, düşmanlık gördük' şeklinde konuşmayın. Hiçbir zaman böyle konuşmayın. Karanlığın kötü ruhu söndürüyorsa, siz tekrar yakın. Işık bir kere sönerse, siz ikinci kere yakın, üçüncü, beşinci, yedinci, yüzüncü, bininci kez yakmaya devam edin"
    "Yakmaktan yorulmayın! Etrafınız tamamen aydınlanana kadar kendiniz yanın, başkalarının da yanması için çaba gösterin. Yürüyeceğiniz yol dikenlidir, hemen başarılı olmaya şartlanmayın. Takdir ve anlayış beklediğiniz bir anda sizinle alay edebilirler. Onur ve şöhret yerine iftira ve nefretle, yardım yerine gizli entrikalar ve hatta açık savaşla karşılaşabilirsiniz. Onlarca, yüzlerce ve binlerce karanlık güç aydınlık emellerinizi söndürmek için çaba gösterecek ve söndürecektir de, ama siz yanmaya devam edin.
    Yanın ve diğerlerini de ateşleyin!" (sayfa:231)

    *Finlilerden bir kesim L.McDonald'ın kitabında bahsettiği şeylere çok kızmış.
    "Bu kitap Fin halkına karşı bir hakarettir. McDonald kendisi İsveçlidir, ayrıca Kont unvanına sahip bir asilzadedir. Biz Finlandiyalılardan nefret eder. Kendisinin Finlandiyalılar hakkında benzer şeyler yazmaya hakkı yok."
    Şeklinde düşünenlerin görüşü yenilmiş ve kazanan Finlandiya olmuş.

    Darısı başımıza...
  • 64 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Rus edebiyatı deyince akla belli isimler geliyorsa, Tolstoy mutlaka ilk gelenlerdendir. Tolstoy’un bendeki karşılığıysa bir bilgedir. Fikirleri ve eserleri sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada O’na belli bir saygınlık kazandırmıştır. Kitapta Gorki’nin anlattıklarına bakarsak ölümü sonrasında Rus halkının tepkileri de bir bilgeyi uğurlama hüznünde olmuş.

    Genel girişten sonra gelelim kitaba; Kitap zaman olarak, Tolstoy’un ağır hastalandığı ve iyileşme sürecini geçirdiği Gaspra’daki dönemi ve Yasnaya Polyana’dan ayrılışı ile ölümü sonrasındaki zamanları temel almakta. Anlatıcımız olan Gorki, Tolstoy’un ağır hastalığı zamanlarında Çehov ve diğer birkaç sanatçıyla birlikte Tolstoy’a arkadaşlık etmiş. Zaten kitapta o dönemde Gorki’nin izlenimleri ve Tolstoy’la yaptığı sohbetler sonrası tuttuğu notların derlenmesiyle oluşuyor. Kitabın sonunda bir de Tolstoy’un ölümü ertesi Gorki’nin yazdığı uzunca bir mektup var. Bu mektupta da yine Gorki’nin Tolstoy’a dair fikirleri ve ortak anıları mevcut. Peki Gorki’nin Tolstoy’a bakışı nedir? Kitabın yönünü belirleyen kilit soru bu. Bir methiye mi? Yoksa yergi mi? Cevap ikisi de değil. Gorki, Tolstoy’a büyük hayranlık duyan ve sürekli O’na gerek zihninde gerekse de şifahen sorular yönelterek Tolstoy’u anlamaya çalışan birisi sadece. Kitap da bu çabanın eseri. Birini ya da bir şeyi tanımanın en basit ve pratik yolu ona sorular sorarak yaklaşmaktır. Aksi takdirde duyulan hayranlık saman alevi gibi geçici, sabun köpüğü gibi boştur. Zira anlamadan kolay öven kolayca da sövecektir. Bu eseri de öne çıkaran taraf Gorki’nin hakkaniyetli yaklaşarak Tolstoy’u öznel bir biçimde değerlendirmeye çalışması. Evet, yeri geliyor övüyor yeri geliyor endişelerini dile getiriyor ve eleştiriyor.

    Gorki’nin notlarından gidecek olursak, Tolstoy’un bahsedilen dönemde en çok söz açtığı konular; Tanrı, köylüler ve kadın, edebiyattansa arada bir bahsediyor.

    O’nu en çok uğraştıran ve açıktan açığa kemiren düşünce, Tanrı düşüncesi. Hatta onun bu konudaki huzursuz ve arayan tavrı yaşamını Kont Tolstoy olmaktan ermiş Leon olma çizgisine taşımıştır (Bu konuyu Tolstoy’dan İtiraflarım kitabında ayrıntılı olarak dinlemek mümkün). Gorki’yse bunu bir türlü anlayamaz. Tolstoy’a bu konuda sürekli farklı sorular sorar. Tolstoy her seferinde karışık, belirsiz cevaplarla deyim yerindeyse topu taca atar. En sonunda Gorki “O’nun, Tanrı’yla çok şüpheli ilişkileri var” sonucuna varır.

    Tolstoy’un karmaşık düşüncelerinin olduğu ve söz açtığı diğer konu ise kadın konusudur. Bu konuda çok konuşmayı sever, etrafına zorlayıcı sorular sorar, bazen kızar Gorki’yi kızdıracak şekilde kaba ve keskin konuşur. Bazense bu konuda ne kadar pişmanlıkları olduğundan dem vurur. Gorki, kadınlara karşı açıktan düşmanlık tavrı sergilemesi üzerine tahminde bulunur ve der ki:

    “Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence, onları cezalandırmaktan hoşlanıyor… Alabileceği bütün tatları alamamış bir erkeğin düşmanlığı bu, ya da ruhun “gövdenin aşağılık dürtülerine” karşı düşmanlığı. Ama gene de düşmanlık işte, soğuk bir şey, Anna Karenina’daki gibi.” Tabii bu Gorki’nin tahmini. Bu cephe alışın ardında, pişmanlıkları ya da başka nedenler de olabilir.

    Köylüleri sever, onların hayat bilgisi ve yaşam gücü bakımından daha üstün olduklarına inanır ve onlara dair hikayeler anlatır. Konuşurken de köylü deyimleri kullanmayı tercih eder.

    Edebiyat konusundan konuşmaktan hoşlanmayan Tolstoy, yine de bu sohbetler esnasında, birtakım yazarlar hakkında görüşlerde bulunuyor. Yakın arkadaşı Çehov’u severken, Dostoyevski’yi ise mistik doğu felsefesi ve inanışlarına yabancı olduğu için ruhu rahatsız ve karmaşık yazan biri olarak gördüğünü ve ondan pek hoşlanmadığını anlıyoruz. Yine Dickens ve diğer bazı yazarlara dair de yorum ve benzetmelerde bulunuyor.

    Gorki, Tolstoy’a çok büyük saygı duyuyor. Hatta ölümünden sonra kendini öksüz kalmış hissedip ağlayacak kadar. Hayranlığı, Tolstoy’un jest ve mimikleriyle, fiziksel duruşuyla ve zihinsel kararlılığıyla, zekâsı ve bilgece tavırlarıyla, anlattığı konularda muhatabında saygı uyandıracak bir hâle gelmesi ve adeta muhatabı karşısında büyümesiyle daha da artıyor ve Gorki bu konuda şunları söylüyor:

    “Herkes gibi ben de onun, dahi adının en çok yaraşacağı bir kişi olduğunu biliyorum; daha karmaşık, daha karşıt, böyle her yönüyle büyük bir kişi daha yoktur – evet, evet, her yönüyle büyük…-bir kutsal kişinin ermişin yaşamı; ama hiç şüphesiz onun büyüklüğü, kutsallığı insan oluşunda, çılgın, ezici güzellikte bir insan; bütün insanoğullarından biri.”

    Buna rağmen Gorki, yeri geliyor Tolstoy’da nefret ettiği yanlardan ve kendisinde endişe yaratan taraflardan da bahsederek Tolstoy’u eleştirmekten geri durmuyor. Orantısız şekilde aşırı gelişmiş bireyselliğini korkunç bulurken, kadınlar hakkındaki görüşlerine tahammül edemez, din konusundaki vicdanı önceleyen ve insanı sıkıştıran, ona belirli sınırlar çizen anlayışı da dogmatik bir sıkıştırma olarak görür, acı çekmeye yatkın inancını bir türlü kabullenemez. Zaten Gorki’nin Tanrı inancı da yoktur. Bu konuda Tolstoy, Gorki’nin üzerine gittiğinde verecek cevap bulamaz ve zor anlar yaşar. Yani bu konuda epey farklıdırlar.

    Tolstoy, sürekli arayışı, düşünceleri ve acı çekmeye olan inancı nedeniyle mutlu değildir. Sürekli “mutluyum, çok mutluyum, sonsuz mutlu” demesine rağmen cümlesinin sonuna “acı çekmek” i de ekler. Hayatını yakından gözlemleyen Gorki, onun mutlu olduğuna inanmaz ve şöyle der:

    “Ama o hiçbir zaman mutlu değildi, hiçbir zaman, hiçbir yerde; adım gibi biliyorum bunu: Ne “bilgelik kitaplarında” ne “bir atın sırtında” ne de “bir kadının kollarında” buldu “yeryüzü cennetinin” bütün tatlarını. Fazlaca usa bağlı böyle bir şey için, yaşamayı, insanları fazlaca tanıyor.”

    Ana hatlarına değindiğim, kusurlarıyla birlikte verilen bu “huzursuz bilge” yi anıları ve görüşleriyle anlatan kısa kitapla, Tolstoy’a dair birçok konuda fikir sahibi olmak ve O’na biraz daha yaklaşmak mümkün.

    “Sorularında amansız, cevaplarında ise çekingendi, bütün bilge kişiler gibi.”
  • Hoca Ahmed Yesevî, İmam Maturidî veTöre bütün topluma yeniden anlatılmalıdır. Bugün bizi parçalamaya çalışanlara vereceğimiz en sağlam cevaplar bu terkipte hala canlıdır. Alevi-Sünni ayrımı, etnik temellendirmeler yokken bunlar vardı ve bizi güçlü ve yüksek bir insani seviyede tutuyordu. Hele Töre, kültürümüzün en temelindeki hikmete nüfuz edilmesini sağlayacaktır…

    Sadece bir bilinç konusu değil bu Töre bahsi… O sistem, aynı zamanda bir kültürel genetiğe de dönmüş. Yoksa bunca cehil ve dalâlete rağmen ayakta kalınamazdı… Töre aleyhindeki yazılıp çizilenlerin hiç birisi de Töre ile ilgili değildir. Cahilane laflardır.

    Temennimiz en kısa zamanda bu kadîm hayat sırrımızın doğru ve tam anlaşılmasıdır… İhtilaflar doğmadan önceki hikmet geleneğimizde buluşup onu güncellemekle, bir çok tarihsel ve tarafı/taraftarı kalmamış eski ezberlerle çatışma konusu kılınan engel, varlık sebebini kaybedecektir…

    “Kendine gelmek” bu toplum bakımından ne demektir ki?!..TÜRK, “TÖRELİ” DEMEKTİR

    Türkler’in İslamiyet’i kabul etmesinden önce de İslam’a yakın bir inanca sahip oldukları bugün artık biliniyor. Dr. Sait Başer, Türk Tarihi’nde Kut ve Töre kavramları üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. Töre’nin bugün anlaşıldığı mânânın çok dışında bir derinliğe sahip olduğunu savunan Dr. Sait Başer’le konuştuk:

    Özellikle tarih üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Dr. Sait Başer, Türk Milleti’nin tarihinde Töre’nin çok mühim bir yeri olduğunu hatırlatarak “Bugün yaşanan sıkıntıların temelinde devlet anlayışımızdanTöre’nin çıkarılması yatar” diyor. Dr. Sait Başer, Türkler’in tarih boyunca Töre’ye bağlı kaldıklarını ve devletlerini de Töre esasına göre kurduklarını söylüyor.

    Soru: Eski Türkler’in şaman olduğuna dair iddialar var. Siz bunun doğru olmadığını söylüyorsunuz?

    BAŞER: Türkler’in şamanist olduğu iddia edilir, fakat şamanlık bir din değil. Şamanlığın ne olduğunu merhum İbrahim Kafesoğlu Eski Türk Dini adlı çalışmasında anlattı. Orada gösterdi ki, şamanlık bir din değildir, bütün insan topluluklarında tarih boyunca görülen bir takım batıl itikadlar toplamıdır. Yani Hıristiyan dünyasında da, İslam dünyasında da, diğer dinlerin yaşandığı coğrafyalarda da şamanizme atfedilen unsurlar mevcut. Bu cincilik, sihirbazlık, büyücülük karışımı bir şeydir.

    Eski Türkler arasında da, yeni Türkler arasında da bu unsurlar hep vardır. Şimdi nasıl cincilik var, medyumlar var, şamana atfedilen fonksiyonlar bunlardan ibarettir. Eski Türkler’in bir dini varsa bu dinin adının şamanizm olması zaten mümkün değildir. Çünkü şamanizm 19. asırda adı konulan bir şeydir. Daha ziyade Radlof’un Sibirya’da yaptığı araştırmalar sonucunda 19. asır bulgularının bütün tarihe teşmil edilmesi gibi bir hatanın sonucudur.

    Soru: O halde eski Türkler’in dini neydi, veya sizin Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumu’na isimli kitabınızda bahsettiğiniz Töre neydi?

    BAŞER: Eski Türkler tabiî bir inanışa sahiptiler. Şöyle dememiz daha doğru olur. Türklük dediğimiz kavram bu inanışın mensuplarının sıfatıdır. Bunun herhangi bir ırk adı olmadığı tarihi belgelerden görülür. Türklük bir ırk adı olarak kullanılmıyor. Töre’ye riayet eden insanların aldıkları bir sıfattır. Yani kavimler Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar olabilir; fakat bunlar Töre’yi benimsedikleri takdirde Türk adını alır. Yani eski Türk’ün dini nedir diye arayıp, bunun adının ne olduğu sorulursa bu büyük ihtimalle Töre’dir. Çünkü eski Türkler’de çok kuvvetli bir tek Tanrı inanışı var. Töre’yi benimseyen, ona inanan insana da “Türk” denmiştir. Yani, Türklük, bir dünya görüşüne mensubiyeti ifade ediyor.

    Soru: Töre’nin özellikleri neydi, inanç sistemi olarak?

    BAŞER: Benim yaptığım araştırmalara göre, merkezinde tam manasıyla vahdaniyetçi Kök Tengri inanışı bulunan bir din özelliği vardır… İnsanı en başlangıcındaki ham ve bencil beşeri yapısından alıp, onu bilge yapmak noktasına kadar çıkarmak gayesindeki bir din!..

    Soru: Töre’nin ortaya koyduğu insan, nasıl bir insandır?

    BAŞER: Töre, insanı ana hatlarıyla ikiye ayırır. Birinci kategoriyi, kendi koyduğu isimle söyleyecek olursak, “Yalnguk” diye adlandırıyor. Yalın-guk, yanılan insan, çıplak vahşi demektir. Beşer, insan olmaya aday; ama henüz insan değil manasında. Bir de “Kişilik” diye bir derece koyuyor. Kişiyi de ikiye ayırıyor. Birisine Bey, diğerine de Bilge diyor. Yalnız, Bey’de aranan vasıflar göz önüne alındığında, Bey’de de Bilgelik arandığı için, esas itibariyle kişi denilen kategorinin Bilgelik özelliklerini taşıyan insanlar olduğu görülüyor.

    Yalınguk derecesindeki insana mahsus bir akıl da vardır. Buna “us” denir. Bugün de kullanılmakta olan us kelimesi yalınguka mahsus olan aklın adıdır. Us seviyesindeki akıl, gaflete düşebilen akıldır. Zaten gaflet kelimesi, us kökünden türemiştir. “Usallık” kelimesi, eski Türkçede gaflet demektir. “Usayuk”, gafil kimsedir. Bunun üzerinde bir akıl derecesi daha var, ona da “ök” deniyor. Ök derecesindeki akıl, bilgeliğe muhsus olarak kalır. “Öğüt” dediğimiz, “öğrenmek” dediğimiz kelimeler “ök” kökünden gelen kelimelerdir ve bilgelere mahsus olan akıldan alırlar anlamlarını.

    Soru: Töre ilk defa ne zaman ortaya çıkmış, mensublarının Türk adını alması nasıl olmuştur?

    BAŞER: Töre ile Türk kavramlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü, Türk; Töre’ye uyanın sıfatıdır. Türk tarihinde bilebildiğimiz, Çin kaynaklarına yansıyan ilk vesika Motun devrine aittir. M.Ö. 209’dan itibaren biliniyor. Motun ya da Mao-tun diye bilinen (ders kitaplarımızdaki Mete) Han dönemine ait bir cümle var: Tanrı Kutu Tanhu… Yani, Bildiğimiz ilk vesikada geçen üç kelime var. Bu aynı zamanda ilk üç Türkçe kelime… Birisi Tanrı, birisi Kut, diğeri de Tanhu’dur.. Tanhu hakan demektir.

    Bu, Çince telaffuz içerisinde muhtemelen şekil değiştirmiş bir kelimedir. Ama, Tanrı kelimesini biliyoruz. Kut kelimesini de biliyoruz. Nitekim Kutadgu Bilig’deki 3192. beyit: “Tanrı kadirdir, adildir ve gerçek Töre’yi koyan odur” der. Töre’nin din manasına geldiğini söylememizin bir sebebi de budur. Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib’in 1069’da yazdığı bir eser. Ancak Töre ve Kut kavramları orijinaldir.

    Soru: Türkler’in İslamiyet’i kabulü, Karahanlılar’dan sonra, bildiğimiz kadarıyla her-hangi bir baskı olmadan gerçekleşmiştir. Türkler’in böyle bir inanca sahip olmalarının tesiri var mıdır bunda?

    BAŞER: Kesinlikle vardır bence. İnsanlar yeni kavranılan sistemleri, dinleri mevcut birikimleriyle kavrarlar. Bunun başka bir yolu da zaten yoktur. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihler göz önüne alınırsa, topluca İslamiyet’i kabul ettiğimiz tarih yaklaşık 920 tarihine tekabül eder. Biz İslamiyet’e girdiğimiz zamanlarda İslamî anlayış Hind, İran, ve başka felsefelerle tanıştığı için bir hayli karışmıştı. İslam coğrafyası korkunç bir kaos içindeydi. Hem siyasi, hem itikadi bakımdan korkunç bir karışıklık vardı. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihlerde dikkat ederseniz, genellikle Türkler -dikkat ederseniz genellikle ifadesi yüzde 90’ların üzerinde bir rakamı ifade ediyor- İmam Maturidi’nin koyduğu itikadi sistemi esas almışlardır. Onu benimseyerek girmişlerdir.

    İtikatta İmam Maturidi’yi, Fıkıhta da İmam-ı Azam’ı benimsemişlerdir. Bu benimseyiş, İmam-ı Maturidi’nin seviyesi göz önüne alınırsa (ki çok yüksek bir seviyede kelam üstadıdır.) İlm-i Kelam’ın iki büyük kurucusundan biridir. Bu seviyede bir itikadı benimseyebilmek için Türkler’in, daha önce bu kavramları tanımış olmaları gerekir. Aynca İmam-ı Maturidi’nin Kitabü’t- Tevhid adlı eserinde devrin bütün dini ve felsefi cereyanlarına teker teker cevaplar verilmiş, tenkidler getirilmiş, hangisinin hak, hangisinin batıl olduğu izah edilmiştir. Bu eserde Töre aleyhine tek bir kelime yoktur. Kaldı ki İmam-ı Maturidi henüz Töre’nin bütün heyetiyle yaşamakta olduğu bir devirde ve coğrafyadadır.

    Soru: Peki efendim, bugünkü Türk toplumlarında Töre’nin yeri nedir, nasıl anlaşılmaktadır?

    BAŞER: Bu kadar kısa bir mülakatta Töre’yi hakkıyla anlatmak mümkün değil elbette. Biz bu konuyu bildiğiniz gibi “Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna” isimli eserimizde izah etmiştik. Geniş bilgi arayan okuyucu o kitaptan bulabilir. Töre’nin bir yönü de devletsiz yürürlüğe girmemesidir. O bakımdan Türkler Törelerini yaşayabilmek uğruna devlete kutsiyet izafe etmişlerdir. Türk devletindeki kutsallık fikri, Devlet’in Töre’yi yaşanabilir kılmasından ileri gelir. Dolayısıyla Türk devletleri Töre’nin prensipleri doğrultusunda kurulmuş devletlerdir.

    İşlam’dan öncekiler olduğu gibi, İslam’dan sonraki bütün Türk devletleri Töre esaslı devletlerdir. Osmanlı Devleti de bir Töre devletidir. Bu sadece Cumhuriyet için belki söylenemeyebilir. Bugün 75 yıl geçtiği halde Türkiye’de bir kimlik krizi yaşanması, hangi tip insanın istendiğinin bir türlü kararlaştırılamaması gibi problemlerin sebebi de odur. Töre’mizin ne olduğunu bilememenin sancılarını yaşayan bir toplumuz. Bugün Töre dışlanmış durumda maalesef. Töre denince kız kaçırma, kan davası, lohusa adetleri filan anlaşılıyor.
    Töre’nin cihanşümul adalet ilkesi bize bile meçhul…

    Ekrem Kaftan’ın Sait Başer’le yaptığı ropörtaj, Türkiye, Kültür-sanat, 23.8.1998