• Bilgelik, kesinlikle çok fazla şey bilme, çeşitli kaynaklardan ansiklopedik bilgiler veya gözlem yoluyla çok sayıda deneyim biriktirme anlamına gelmez.

    Bilgelik, belli bir zihinsel olgunluğa sahip olma, sorgulayıcı bir tutumla sahip olunan bilgileri anlamlı ve ilkeli bir hayat doğrultusunda sağlıklı kullanma, hayatı iyi okuyup doğru ve anlamlı bir şekilde yorumlama anlamına gelir.


    (Prof.Dr Ahmet Cevizci)
  • BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE
    ÜLKEMİZİ KALKINDIRMAMIZ İÇİN NE YAPMAMIZ GEREKİYOR? Sorusunun cevaplarını bulabileceğimiz bir kitap.
    Suomi yani "bataklıklar ülkesi"
    Kitabın ilk yayımlanma tarihi 1923
    "Artık işe koyulmanın vakti geldi" "Hem öğrenmek hem de öğretmek zorundayız." (sayfa:9)
    "Toplumun eğitimli kesimlerinin halkı bilinçlendirmesine hizmet için seferber edilmesinin gerekli olduğu düşüncesini taşımalıyız" (sayfa:10)
    "... Ben daha vatanının çıkarları ile maaş, madalya ve diğer şeyler arasında seçim yapmak durumunda kalınca vicdan kavramını unutan sayısız insanı saymıyorum bile" (sayfa:39)
    "Finlandiya zorla hiçbir şey elde edemez, onun tek kurtuluşu eğitimdir." (sayfa:39)
    "Süratle değişen zamanın taleplerine uyum sağlayarak, bir fikir hareketine önderlik etmek sadece güçlü iradeye sahip insanların yapabileceği bir şeydir." (sayfa:45)
    "İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır." (sayfa:49)
    "Mane tekel fares!
    Bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz! Böcekler gibi, önemsiz, kişisel uğraşlarınızın ve dertlerinizin batağı için de kıvranmayınız. Bunun yerine devletin temellerinin yenilenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yöntemini düşününüz." (sayfa:56)

    "Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir." (sayfa:57)

    "Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor:
    “Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler, Napolyonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.” (sayfa:58)

    "Ülke yoksuldur, hem de her açıdan. Fakat çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgi bakımından çok zengindir" (sayfa:69)

    "Bu başarıların (resim, heykel, mimari) ülkenin sahip olduğu asgari olanak ve kaynaklarla elde edildiğini unutmamak lazım. Zira Finlandiya zengin bir ülke olmadığı gibi, vatandaşları da varlıklı değiller. Burada yetenek arayışına çıkarsanız, umduğunuzu bulamayabilirsiniz, çünkü nüfus üç milyonun altındadır. Yine de, bir bütün olarak ele alırsak, Finlandiya'nın imrenilecek bir refah müzesi olduğu ifade edilebilir." (sayfa:75)
    "Bu başarının sırrı nedir? ... Farklı çalışma tarzları... Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir. Baskı altında, isteksizce, tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir. (sayfa:75)

    "Finlandiyalılar "Okul bizim temel zenginliğimizdir. Rusların sahip olduğu Ural dağlarının zengin maden yatakları, Sibirya'nın altın rezervleri bizde yok. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. ...bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz" demektedirler." (sayfa:79-80)

    "Ülke halkının Suomi ismi ile adlandırıldığı Finlandiya vatandaşlarının dürüstlüğü ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Finlandiya'da -Suomi'de bizzat bulunmamış bir şahsın Fin dürüstlüğünü anlaması ve böyle bir şeye inanması çok zordur. Benzer dürüstlük örneğine Finlandiya dışında hiçbir yerde rastlayamazsınız." (sayfa:83)

    "Nispeten genç bir ülke olan Finlandiya bütün bu başarıları 70-80 yıllık azimli bir çalışma sonucu elde etmiştir. Eriştikleri yüksek uygarlık düzeyi bütün halkın ortak eseridir. (sayfa:83)
    [Dipnot: Finlandiya'nın kuruluşu 6 Aralık 1971, Rusya tarafından kabul edilişi 4 Ocak 1918]
    [Dipnot: Kişi başına milli gelir 2017 verilerine göre; Finlandiya 42,612 dolar, Türkiye 9,826 dolar]

    Finlandiya'nın günümüze kadar süregelen gelişiminde aktif bir rol oynayan papazlara şöyle sesleniyor:
    "Halka canlı, gerçek vaazlar verin. Halka, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın. (sayfa:94)

    Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yapılan piskoposlar toplantısında söz alan Snelman şu sözlerle kurtuluşun yöntemini tarif ediyor:
    "Kendi vicdanınız, halkınız ve Tanrı önünde dürüst olmak istiyorsanız, çevrenizde suçlu aramayın. Bilimi, felsefeyi ve aydınları suçlayarak ikiyüzlülerin bugüne kadar yaptığını sizler de tekrarlamayın.
    Kendinizi suçlayın!
    Kendinizi tedavi edin!
    Halka öğretmeniz gerekenleri önce kendiniz öğrenin!" (sayfa:96)

    Snelman, eğitim süreçlerinde türlü kesimlere misyon biçmiştir. Bu mevkidekilerin de en az diğerleri kadar çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. En başta öğretmenler, din adamları, yöneticiler, subaylar ve şu göndermeyi yaptığı memurlar.
    "Din adamlar ve öğretmenler gibi, memurlar da halkın eğitimi ve kültürel gelişiminden sorumludurlar." (sayfa:102)

    Kışlaları okul gibi çalıştırmaktan bahsediyor Snelman:
    "Ordu halkımızın tatmin edici ve iyi düzeyde eğitim alabileceği, sorumluluk duygusunu geliştirebileceği bir okul olabilir. Unutmayın, ülkenin en ücra köşelerinden binlerce sağlıklı genç, hayatlarının en parlak döneminde askere çağrılmaktadır.
    Onları ailelerinde ve günlük işlerinden kopararak, uzun bir süre için binlerce askerin bir arada yaşadığı kışlalara kapatıyorlar. Burada onları besleyip giydiriyor ve bütün ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çoğu zaman gereğinden fazla çalıştırıyorlar, fakat bu gençler evlerine döndüklerinde askerde edinmiş oldukları alışkanlık ve beceriler kendilerine bir fayda getirmiyor." (sayfa:105)

    Kışlalar hakkındaki anlayışın değişerek, insanlar tarafından nasıl ifade edildiğini de şu sözlerle anlayabiliriz:
    "-Davranışlarınıza dikkat edin, kışlada değilsiniz!
    -Kışla gibi kokuyor.
    -Kışla onu bozmuş...
    -Kışla onu düzeltti.
    -Kışla onu yetiştirdi." (sayfa:107)

    Birçok subay, her bir askerin evine döndükten sonra vatanına nasıl hizmet edebileceğinden bahsediyor:
    "Yeni hayatın habercileri olun, Gidin ve ailenizin yaşadığı ücra köşelerde insanların uyutulmuş zekâsını uyandırmaya gayret edin. Barışçıl bir hamlenin -kültürel kalkınma ve aydınlanma hamlesinin- muhafızları, neferleri olun." (sayfa:110)
    "Kışlaya birer cansız ağaç parçası gibi geldiniz, ama şimdi yanınızda canlı bir ışık, güçlü ve her şeye kadir bir sıcaklık da götürerek evinize dönüyorsunuz." (sayfa:112)

    Kitap okumak önemlidir ve gereklidir. Finlandiya'nın reçetesine bol miktarda "okumak" yazıyor zaten Snelman. Fakat salt olarak kitap okumanın tek başına bir iş olmadığını, eğitimini aldığı teorinin pratiğe dönüşmesi gerektiğini de şu sözlerle açıklıyor:
    "İnsanlar bu şekilde kendilerini kandırıyorlar. Günlerini, aylarını hatta yıllarını uydurma olayların anlatıldığı romanları okuyarak geçiriyorlar. Bir iş yaptıklarını sanıyorlar, ama ülkede kültür emekçileri yok. Halkın zekâsı derin bir uykuda, cehalet, kaba davranışlar ve yoksulluk giderek artmaktadır. Ülke sürekli fakirleşmekte, ekonomik, manevi ve zihni açılardan iflasa sürüklenmektedir. Zamanında belli alanlarda eğitim almış ve ülkenin kendilerinden yardım beklemeye hakkı olduğu insanlar bugün neredeler? Kendileri eğlenceli, aptal hikâyeleri okumaktan sarhoş olmuşlar." (sayfa:117)

    Snelman'ın futbola bakış açısı da çok ilginç:
    "Ben sizlerin -genç Finlandiyalıların, sadece Macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim, ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmenizi istiyorum.
    Sokrates'in resmini arayıp bulun ve meşhur Herkül heykeliyle karşılaştırın. Sokrates portresinde bilge bir insanın kafası, beyin için mahfaza görevi gören büyükçe bir alın hemen göze çarpmaktadır. Sanki beyin alnın içine sığmıyor, orası bu kadar büyük bir beyin için çok dardır. Sokrates'in alnı ve kafası böyle görünmektedir.
    Şimdi de Herkül'ün heykeline göz atın. Her şeyden önce eski Yunan efsanelerinin bu büyük kahramanının kudretli, ağır ve kaslı vücudu bizi hayrete düşürmektedir. Güçlü bedeni taşıyan kütük gibi muazzam bacakları gemi halatı gibi düğümleniş kol kasları, geniş omuzlar, kabarık göğüs kafesi ve mandayı andıran boyun. Ve boynun üzerinde orantısız derecede küçük bir kafa, dar ve ensiz bir alın. Bütün bunlar büyük bir fiziki gücün belirtileridir, bu gücün kesinlikle entelektüel veya manevi bir yönü yoktur. Herkül muazzam bir vücut yapısına, sağlam kemiklere ve kuvvetli kaslara sahip birisidir, fakat kendisinin büyük bir zekâ, güçlü bir maneviyat ve ruh timsali olduğu söylenemez." (sayfa:121)

    Çocukların eğitimiyle ilgilenmeyip onları başıboş bir şekilde bırakan ebeveynler için Snelman şöyle söylüyor:
    "Açık söylemek gerekirse, çocuklar anne ve babaları ve çok sayıda teyze ve amcaları ile birlikte aynı evde yaşasalar da, bir yetim gibi büyümektedirler. Onları çok iyi yedirip giydiriyor ve sağlıkları ile ilgileniyor olabilirler, fakat çocuğun zekâsı ve kalbinin temizliği konusunda çok az kafa yoruyorlar. Hakikaten, çocuklarımızın şimdikinden daha kötü olmamalarına hayret etmek gerek." (sayfa:124)

    "Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya çalışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir"
    (Lev Tolstoy- sayfa:127)

    Şımarık ve tembel çocuk yetiştiren ebeveynler! Eserinizle bir gün karşılaşacaksınız!
    "Çocuklar aileleri ile birlikte yaşadıkları müddetçe, bu 'hayat dersi' kendilerine aşılanmaya çalışılıyor. Bunu yapmak isteyen kimdir? Anne ve babalar! Çocuklar ve gençler egoist duygularla büyümekte, sadece kendilerini beğenmektedirler. Sığ ve fakir ruhlu bu insanlar aynı zamanda tembel, ahlaksız ve şehvet düşkünü birer sapık olarak toplum hayatına dahil olmamaktadırlar.
    Sonuç olarak, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye -vatanına, insanlara, emeğe, büyük fikirlere, anne babasına ve nihayet kendisine- saygı ve sevgi duymayan insanlara dönüşüyorlar.
    Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
    Ne pişirirseniz, onu yersiniz." (sayfa:128)

    Peki, Finliler ne yaptı?
    "Fin aile yapısı değişmeye ve hem zekâ hem de maneviyat açısından yeniden şekillenmeye başlamıştı." (sayfa:129)

    Yarvinen'in halk üniversitesinin profesörlerine seslenişi:
    "Bilim insanları sahip oldukları bilgileri de alarak, insanların ulaşamayacağı yüksek zirvelere çıktılar. Kitaplar ve gazeteler halkın anlamadığı karmaşık ve ağır bir dille yazılıyor." (sayfa:150)
    Eski Yunanlılar zamanında bilge Sokrates, yıllar boyunca meydanlar kalabalık halk toplulukları ile hayatın yüksek gerçekleri ve güzellik konusunda sohbetler yapmıştır. Halkı aydınlatacak benzer şahıslar neden bizde yok? (sayfa:151)

    Kitabın "Karokep" bölümünde "Yarvinen" adlı tüccarın küçük esnaflıktan Tatlı Krallığına yükselişi anlatılıyor. Burada hem müthiş bir girişimcilik dersi veriliyor hem de Yarvinen'in harekete geçmesini sağlayan roman, Robinson Cruose'un etkisi göze çarpıyor. Robinson, Yarvinen'e esin kaynağı olmuş.
    Robinson Cruose hikâyesi, yükselmek isteyen halklar için bir bilgelik kaynağı, ders kitabıdır.
    "Robinson Cruose dünyadaki en büyük kahramandır. Bütün diğer kahramanlardan -Romullar'dan, Sezarlar'dan, Napolyonlar'dan üstündür. Robinson, bir kültür devriminin, bu yolda verilen emeğin kahramanıdır, yılmayan ve yaratıcı bir iradenin canlı örneğidir.
    Robinson Cruose, İngiltere'nin, Kuzey Amerika'nın elde ettiği gücü ve şöhreti anlamanın anahtarıdır. Robinson, yeryüzündeki sevinçlerin peygamberi ve havarisidir. Leopardi'den, Schopenhauer'dan Hartmann'dan yüz gömlek üstün bir bilge, daha iyi bir hayat için verilen mücadele kazanılacak zaferin müjdecisidir.
    "Yorgun veya hastalık derecesinde zayıf beyinlerin ürettiği zekice fikirleri bir tarafa bırakın" diyor Robinson. "Gerçek hayatı ele alalım, mesela, ben buna bir örnek olabilirim. Fırtına denizde gemiyi alabora etmişti. Bırakın vatanınızı, uygarlığın olduğu herhangi bir kara parçasına bile çok uzaktasınız. Her tarafta göz alabildiğince uzayıp giden meçhul bir deniz. Bütün yolcular arasında sadece bir genç hayatta kalmıştır. Dalgalar kendisini ıssız bir adaya atmıştır, aç ve çıplaktır. O ne yaptı peki, öldü mü? Umutsuzluğa kapılarak intihar mı etti? Robinson zorlu bir çalışmayla parçalanmış gemiden kurtarabildiği malzemeleri adaya çıkardı, kendisine ev yaptı. Buğday tarlası ekip, biçmeye başladı, vahşi keçileri evcilleştirdi. Daha sonra ilkel kabilede yetişmiş bir insanı uygarlıkla tanıştırarak, kendisine yardımcı ve arkadaş yaptı. Kısacası, rahat ve ferah içinde bir hayat kurdu.
    Bunları bir genç, yalnız başına ve ıssız bir adada gerçekleştirdi.
    "Finlandiyalı kardeşlerim! İki milyonluk halkımız, yani bizler, genç bir delikanlı olan Robinson'dan daha mı zayıf, aciz ve beceriksiziz?"
    Sayın profesörler, din adamları, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç Suomi'nin evlatları, aydın kesimimizin değerli temsilcileri! Sizler neden kendi halkınızın içinde birer Robinson olmak istemiyorsunuz? Robinson ıssız adada ilkel bir insanı, bir yamyamı yetiştirerek, onun şahsında kültürlü bir arkadaş ve yardımcı edindi. Sizlerse yaşadığınız büyük kentlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müzelerin duvarları arasında oturarak, kendi halkınızın temsilcisi olan milyonlarca insanın cahil, ayyaş ve kaba, neredeyse, ilkel ve vahşi olduğunu söyleyip sızlanıyorsunuz.
    Robinson'un hayalini önünüze alın ve yaşadığınız dünyaya karşı yaklaşımınızı tekrar gözden geçirin." (sayfa153-154-155)

    İnanç istismarcılarına gelsin bu kısım:
    "Sabır, ihtiyaç ve yokluklar karşısında kaderine razı olmak halk kitlelerinin doğal bir görevi olarak kabul edilmeye başlanmıştır."
    "Halkın dayanma gücünü dini bir vecibeye dönüştüren kişiler, dini de sabır dini olarak görmeye başladılar." (sayfa:169)
    İnsanlar arasındaki ayırımı bahçe-orman şeklinde açıklıyor:
    "Bahçenin her tarafında kum dökülmüş temiz, kuru ve hoş patikalar bulunur. Patikalar boyunca çiçekler, meyve ağaçları ve çalılar ekilir. Çayırlarda biten otlar düzenli olarak biçilmekte, akşamları sulanmaktadır. Köşelerde etrafı güller ve salkım bitkileri ile sarılmış pergolalar var. Fıskiyelerden su akmakta, orada burada heykeller göze çarpmaktadır. Ağaçların gölgelediği yolların kenarlarında rahat banklar bulunmaktadır. Her bir ağaç ve çiçek, en küçük ayrıntısına kadar düşünülmüş ve dikkatli bir çalışmanın izlerini taşımaktadır.
    Ormanda ise farklı bir manzara hakimdir. Her şey bakımsız ve kendi başına bırakılmış, kaderine terk edilmiştir. Ağaçlar ve çalılar tohumlar nereye düştüyse, oracıkta biterek büyür. Yer yer geçilmez fundalıklara rastlanmaktadır. Fırtınanın devirdiği ağaçlar düştükleri yerde kalarak, çürümekte. Yol ve çığırlar birbirine karışmış ve düzensizdir, bu yolları temizleyip düzenleyecek kimse yoktur.
    "Bahçe, halkın üst kesimlerini temsil etmektedir"
    "Halk ormanında ise daha çok doğanın yaşam koşulları geçerlidir." (sayfa:170-171)

    Yaban romanında Ahmet Celal'in köylüler hakkındaki düşünceleri ve bunun sebebi olarak Türk aydınını görmesi, bu kısımla benzerlik taşımaktadır.
    "Ülke nüfusunun büyük bölümünün cahil ve kaba olduğunu görmek ve buna tahammül etmek utanç verici bir durum. Kendisi eğitimli olan ve kültür güneşinin ışığıyla aydınlanan herkes bu durumdan sorumludur." (sayfa:171)

    Ülkedeki eğitim faaliyetlerini yürüten ve politikasını belirleyen devlettir.
    "Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan bir kötülüktür... İlkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları toprakların zenginliklerinden faydalanmamalarıdır." (sayfa:172)

    "Ülkede, halk kitleleri gerektiği gibi eğitildiği takdirde, birer sağlıklı emekçi olarak topluma hizmet edebilecek kaç ayyaş bulunduğunu tahmin edin. Ülkemizdeki cahillerini tembellerin, nihayet, suçluların sayısını belirlemeye çalışın. Şahsiyetin şekillenmeye başladığı çocukluk ve gençlik yıllarında bu insanlar hayatın karanlık ormanlarında yalnız başına bırakılmışlar; hâlbuki o dönem kendilerine düzgün bir eğitim verilseydi, birçoğu vatanın değerli evlatları olarak yetişecekti." (sayfa 173)

    Bizler, başka ülkelerin ders saatlerini ve okulda geçen gün sayısını karşılaştırıyoruz. Kendimizde de yaklaşık olarak benzer sayıların olmasını istiyoruz.
    "Bizler -genç halklar, Almanlar, Fransızlar ve İngilizlere göre, iki, üç hatta on kat daha fazla çalışmalıyız. Önce onlara yetişmeli, daha sonra da onları geçmeliyiz. (sayfa:177)

    L. McDonald... adlı papazın dini duygulardan uzak bir anlayışın ateistlik ile benzerlik taşıdığını çarpıcı şekilde ifade ediyor.
    "İnsanlar günlük hayatlarında ateisttirler. İnanç olarak ateist değiller aslında, Tanrı'nın fikirlerini inkâr etmiyorlar; çok fazla Tanrıları var ve onlara tapıyorlar. Fakat ilahi duygudan yoksunlar, kalplerinde Tanrı'ya ihtiyaç hissetmiyorlar. (sayfa:196)

    "Bizim halkımızı oluşturan yüz binler de günlük hayatlarında benzer şekillerde ateisttirler. Tanrı'yı ve dini temelde inkâr ettiklerini söylemek doğru olmayacaktır. İşin aslı şu ki, insanlar Tanrı hakkında düşünmüyor ve ondan bahsetmiyorlar. Tanrı'nın ve dinin günlük yaşamlarında herhangi bir rolü yoktur... Kurumuş nehirler de böyledir, uzun süre susuz olsalar da, "nehir" diye anılmaktadırlar. Bizim "kuru" insanlarımız da bu nehirlere benzer." (sayfa:197)

    Üniversite sınavını kazandığımı öğrenince, ben de bütün test kitaplarımı yakmıştım. Demek ki yakmaya kıyamayacağımız kitaplarla yetişmemişiz. Yahut yakılmasının en ufak bir kıymeti olmayan kitaplar okumuşuz. Mc Donald tespit etmiş.
    "Liselerde öğrenciler imtihanlar bittikten sonra bir araya gelerek, ders kitaplarını özel bir törenle yakıyorlar. Neden acaba, bunun anlamı nedir?
    Çünkü ruhen ölü okullarımız öğrencilerin beynini canlı düşünceler yerine kuru ve sıkıcı okul kurallarının cansız tozuyla doldurmaktadır. Okullar öğrencilerde bilgilenme arzusu uyandırmamakta ve bilimsellik yaklaşımını geliştirememektedir.
    Okulun temel görevi öğrencilerin bilimi anlamaları ve ona değer vermelerini sağlamaktır. Fakat okul bu görevini yerine getiremiyor." (sayfa:199)

    McDonald:
    "Önce bilimsellik, sonra bilim.
    Önce sanatsallık, sonra sanat."
    Sanatsallık ve bilimsellik, bilgiye ve güzelliğe ulaşma arzusu bir zemin, bilim ve sanat ise bu zeminde yeşererek büyüyen ve gelişen çiçeklerdir. (sayfa:200)

    "Her şeyi ve Her şeye Hayat Veren'i sev!" (sayfa:201)

    Her şeyi eleştiriyor. Yanlışları biliyor ve söylüyoruz. İyi tamam da, ya sonra?
    "Siz ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz?" (sayfa:202)

    "Herkes, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor, fakat kimse bir şeyler yapmak istemiyor veya yapamıyor. Yapamıyorlar, bir işi becerme yetenek ve istekleri gelişmemiş, kendileri bu yönde geliştirilmemiş ve eğitilmemiştir." (sayfa:204)

    "Hayatı inşa etmeye ne zaman başlayacağız? Sayın bay ve bayanlar, hayatınızın borcunu ne zaman ödeyeceksiniz? (sayfa:209)

    İyi Ruh ve Kötü Ruh arasında geçen konuşmaların içinden bir kısım:
    "Sen büyük fikirlerin taşıyıcısı olan insanları öldürdün ve öldürmeye devam ediyorsun, fakat bu fikirlerin kendisini öldürmeye gücün yetmedi ve hiçbir zaman da yetmeyecek."
    "İşlediğin cinayetler düşünce şehitleri doğurmakta, birçok insanı iyilik ve hakikate götüren büyük fikirlere yaklaştırmaktadır." (sayfa:213)

    Kimlerden bahsediyor sizce?
    "Hepsi karanlığın gönüllü ve çoğu zaman da hevesli uşaklarıdır.
    Hepsi buz gibi soğuk ve arsız, kalp, vicdan ve utanma duygusundan yoksun kişilerdir.
    Onlar hayatın parlak ışıklarını söndürmekle meşguldürler.
    Kendileri ile mücadele etmek, hatta çoğu zaman tartışmak bile kolay değildir. Bu kişilerin kendilerine has, şeytani ve dışarıdan inandırıcı mantık sistemi var." (sayfa:230)


    Cem Yılmaz gösterisinden; +Mesajı neydi gösterinin? +Mesaj, sen ne alırsan o!
    Aha bu kitabın mesajı!!!
    "Başarısız olduğunuzda veya önünüze engeller çıktığında 'Biz denedik, başlattık, mücadele ettik, ama destekleyen olmadı. Her adımımızı attığımızda engellerle karşılaştık, düşmanlık gördük' şeklinde konuşmayın. Hiçbir zaman böyle konuşmayın. Karanlığın kötü ruhu söndürüyorsa, siz tekrar yakın. Işık bir kere sönerse, siz ikinci kere yakın, üçüncü, beşinci, yedinci, yüzüncü, bininci kez yakmaya devam edin"
    "Yakmaktan yorulmayın! Etrafınız tamamen aydınlanana kadar kendiniz yanın, başkalarının da yanması için çaba gösterin. Yürüyeceğiniz yol dikenlidir, hemen başarılı olmaya şartlanmayın. Takdir ve anlayış beklediğiniz bir anda sizinle alay edebilirler. Onur ve şöhret yerine iftira ve nefretle, yardım yerine gizli entrikalar ve hatta açık savaşla karşılaşabilirsiniz. Onlarca, yüzlerce ve binlerce karanlık güç aydınlık emellerinizi söndürmek için çaba gösterecek ve söndürecektir de, ama siz yanmaya devam edin.
    Yanın ve diğerlerini de ateşleyin!" (sayfa:231)

    *Finlilerden bir kesim L.McDonald'ın kitabında bahsettiği şeylere çok kızmış.
    "Bu kitap Fin halkına karşı bir hakarettir. McDonald kendisi İsveçlidir, ayrıca Kont unvanına sahip bir asilzadedir. Biz Finlandiyalılardan nefret eder. Kendisinin Finlandiyalılar hakkında benzer şeyler yazmaya hakkı yok."
    Şeklinde düşünenlerin görüşü yenilmiş ve kazanan Finlandiya olmuş.

    Darısı başımıza...
  • Rus edebiyatı deyince akla belli isimler geliyorsa, Tolstoy mutlaka ilk gelenlerdendir. Tolstoy’un bendeki karşılığıysa bir bilgedir. Fikirleri ve eserleri sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada O’na belli bir saygınlık kazandırmıştır. Kitapta Gorki’nin anlattıklarına bakarsak ölümü sonrasında Rus halkının tepkileri de bir bilgeyi uğurlama hüznünde olmuş.

    Genel girişten sonra gelelim kitaba; Kitap zaman olarak, Tolstoy’un ağır hastalandığı ve iyileşme sürecini geçirdiği Gaspra’daki dönemi ve Yasnaya Polyana’dan ayrılışı ile ölümü sonrasındaki zamanları temel almakta. Anlatıcımız olan Gorki, Tolstoy’un ağır hastalığı zamanlarında Çehov ve diğer birkaç sanatçıyla birlikte Tolstoy’a arkadaşlık etmiş. Zaten kitapta o dönemde Gorki’nin izlenimleri ve Tolstoy’la yaptığı sohbetler sonrası tuttuğu notların derlenmesiyle oluşuyor. Kitabın sonunda bir de Tolstoy’un ölümü ertesi Gorki’nin yazdığı uzunca bir mektup var. Bu mektupta da yine Gorki’nin Tolstoy’a dair fikirleri ve ortak anıları mevcut. Peki Gorki’nin Tolstoy’a bakışı nedir? Kitabın yönünü belirleyen kilit soru bu. Bir methiye mi? Yoksa yergi mi? Cevap ikisi de değil. Gorki, Tolstoy’a büyük hayranlık duyan ve sürekli O’na gerek zihninde gerekse de şifahen sorular yönelterek Tolstoy’u anlamaya çalışan birisi sadece. Kitap da bu çabanın eseri. Birini ya da bir şeyi tanımanın en basit ve pratik yolu ona sorular sorarak yaklaşmaktır. Aksi takdirde duyulan hayranlık saman alevi gibi geçici, sabun köpüğü gibi boştur. Zira anlamadan kolay öven kolayca da sövecektir. Bu eseri de öne çıkaran taraf Gorki’nin hakkaniyetli yaklaşarak Tolstoy’u öznel bir biçimde değerlendirmeye çalışması. Evet, yeri geliyor övüyor yeri geliyor endişelerini dile getiriyor ve eleştiriyor.

    Gorki’nin notlarından gidecek olursak, Tolstoy’un bahsedilen dönemde en çok söz açtığı konular; Tanrı, köylüler ve kadın, edebiyattansa arada bir bahsediyor.

    O’nu en çok uğraştıran ve açıktan açığa kemiren düşünce, Tanrı düşüncesi. Hatta onun bu konudaki huzursuz ve arayan tavrı yaşamını Kont Tolstoy olmaktan ermiş Leon olma çizgisine taşımıştır (Bu konuyu Tolstoy’dan İtiraflarım kitabında ayrıntılı olarak dinlemek mümkün). Gorki’yse bunu bir türlü anlayamaz. Tolstoy’a bu konuda sürekli farklı sorular sorar. Tolstoy her seferinde karışık, belirsiz cevaplarla deyim yerindeyse topu taca atar. En sonunda Gorki “O’nun, Tanrı’yla çok şüpheli ilişkileri var” sonucuna varır.

    Tolstoy’un karmaşık düşüncelerinin olduğu ve söz açtığı diğer konu ise kadın konusudur. Bu konuda çok konuşmayı sever, etrafına zorlayıcı sorular sorar, bazen kızar Gorki’yi kızdıracak şekilde kaba ve keskin konuşur. Bazense bu konuda ne kadar pişmanlıkları olduğundan dem vurur. Gorki, kadınlara karşı açıktan düşmanlık tavrı sergilemesi üzerine tahminde bulunur ve der ki:

    “Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence, onları cezalandırmaktan hoşlanıyor… Alabileceği bütün tatları alamamış bir erkeğin düşmanlığı bu, ya da ruhun “gövdenin aşağılık dürtülerine” karşı düşmanlığı. Ama gene de düşmanlık işte, soğuk bir şey, Anna Karenina’daki gibi.” Tabii bu Gorki’nin tahmini. Bu cephe alışın ardında, pişmanlıkları ya da başka nedenler de olabilir.

    Köylüleri sever, onların hayat bilgisi ve yaşam gücü bakımından daha üstün olduklarına inanır ve onlara dair hikayeler anlatır. Konuşurken de köylü deyimleri kullanmayı tercih eder.

    Edebiyat konusundan konuşmaktan hoşlanmayan Tolstoy, yine de bu sohbetler esnasında, birtakım yazarlar hakkında görüşlerde bulunuyor. Yakın arkadaşı Çehov’u severken, Dostoyevski’yi ise mistik doğu felsefesi ve inanışlarına yabancı olduğu için ruhu rahatsız ve karmaşık yazan biri olarak gördüğünü ve ondan pek hoşlanmadığını anlıyoruz. Yine Dickens ve diğer bazı yazarlara dair de yorum ve benzetmelerde bulunuyor.

    Gorki, Tolstoy’a çok büyük saygı duyuyor. Hatta ölümünden sonra kendini öksüz kalmış hissedip ağlayacak kadar. Hayranlığı, Tolstoy’un jest ve mimikleriyle, fiziksel duruşuyla ve zihinsel kararlılığıyla, zekâsı ve bilgece tavırlarıyla, anlattığı konularda muhatabında saygı uyandıracak bir hâle gelmesi ve adeta muhatabı karşısında büyümesiyle daha da artıyor ve Gorki bu konuda şunları söylüyor:

    “Herkes gibi ben de onun, dahi adının en çok yaraşacağı bir kişi olduğunu biliyorum; daha karmaşık, daha karşıt, böyle her yönüyle büyük bir kişi daha yoktur – evet, evet, her yönüyle büyük…-bir kutsal kişinin ermişin yaşamı; ama hiç şüphesiz onun büyüklüğü, kutsallığı insan oluşunda, çılgın, ezici güzellikte bir insan; bütün insanoğullarından biri.”

    Buna rağmen Gorki, yeri geliyor Tolstoy’da nefret ettiği yanlardan ve kendisinde endişe yaratan taraflardan da bahsederek Tolstoy’u eleştirmekten geri durmuyor. Orantısız şekilde aşırı gelişmiş bireyselliğini korkunç bulurken, kadınlar hakkındaki görüşlerine tahammül edemez, din konusundaki vicdanı önceleyen ve insanı sıkıştıran, ona belirli sınırlar çizen anlayışı da dogmatik bir sıkıştırma olarak görür, acı çekmeye yatkın inancını bir türlü kabullenemez. Zaten Gorki’nin Tanrı inancı da yoktur. Bu konuda Tolstoy, Gorki’nin üzerine gittiğinde verecek cevap bulamaz ve zor anlar yaşar. Yani bu konuda epey farklıdırlar.

    Tolstoy, sürekli arayışı, düşünceleri ve acı çekmeye olan inancı nedeniyle mutlu değildir. Sürekli “mutluyum, çok mutluyum, sonsuz mutlu” demesine rağmen cümlesinin sonuna “acı çekmek” i de ekler. Hayatını yakından gözlemleyen Gorki, onun mutlu olduğuna inanmaz ve şöyle der:

    “Ama o hiçbir zaman mutlu değildi, hiçbir zaman, hiçbir yerde; adım gibi biliyorum bunu: Ne “bilgelik kitaplarında” ne “bir atın sırtında” ne de “bir kadının kollarında” buldu “yeryüzü cennetinin” bütün tatlarını. Fazlaca usa bağlı böyle bir şey için, yaşamayı, insanları fazlaca tanıyor.”

    Ana hatlarına değindiğim, kusurlarıyla birlikte verilen bu “huzursuz bilge” yi anıları ve görüşleriyle anlatan kısa kitapla, Tolstoy’a dair birçok konuda fikir sahibi olmak ve O’na biraz daha yaklaşmak mümkün.

    “Sorularında amansız, cevaplarında ise çekingendi, bütün bilge kişiler gibi.”
  • Hoca Ahmed Yesevî, İmam Maturidî veTöre bütün topluma yeniden anlatılmalıdır. Bugün bizi parçalamaya çalışanlara vereceğimiz en sağlam cevaplar bu terkipte hala canlıdır. Alevi-Sünni ayrımı, etnik temellendirmeler yokken bunlar vardı ve bizi güçlü ve yüksek bir insani seviyede tutuyordu. Hele Töre, kültürümüzün en temelindeki hikmete nüfuz edilmesini sağlayacaktır…

    Sadece bir bilinç konusu değil bu Töre bahsi… O sistem, aynı zamanda bir kültürel genetiğe de dönmüş. Yoksa bunca cehil ve dalâlete rağmen ayakta kalınamazdı… Töre aleyhindeki yazılıp çizilenlerin hiç birisi de Töre ile ilgili değildir. Cahilane laflardır.

    Temennimiz en kısa zamanda bu kadîm hayat sırrımızın doğru ve tam anlaşılmasıdır… İhtilaflar doğmadan önceki hikmet geleneğimizde buluşup onu güncellemekle, bir çok tarihsel ve tarafı/taraftarı kalmamış eski ezberlerle çatışma konusu kılınan engel, varlık sebebini kaybedecektir…

    “Kendine gelmek” bu toplum bakımından ne demektir ki?!..TÜRK, “TÖRELİ” DEMEKTİR

    Türkler’in İslamiyet’i kabul etmesinden önce de İslam’a yakın bir inanca sahip oldukları bugün artık biliniyor. Dr. Sait Başer, Türk Tarihi’nde Kut ve Töre kavramları üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. Töre’nin bugün anlaşıldığı mânânın çok dışında bir derinliğe sahip olduğunu savunan Dr. Sait Başer’le konuştuk:

    Özellikle tarih üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Dr. Sait Başer, Türk Milleti’nin tarihinde Töre’nin çok mühim bir yeri olduğunu hatırlatarak “Bugün yaşanan sıkıntıların temelinde devlet anlayışımızdanTöre’nin çıkarılması yatar” diyor. Dr. Sait Başer, Türkler’in tarih boyunca Töre’ye bağlı kaldıklarını ve devletlerini de Töre esasına göre kurduklarını söylüyor.

    Soru: Eski Türkler’in şaman olduğuna dair iddialar var. Siz bunun doğru olmadığını söylüyorsunuz?

    BAŞER: Türkler’in şamanist olduğu iddia edilir, fakat şamanlık bir din değil. Şamanlığın ne olduğunu merhum İbrahim Kafesoğlu Eski Türk Dini adlı çalışmasında anlattı. Orada gösterdi ki, şamanlık bir din değildir, bütün insan topluluklarında tarih boyunca görülen bir takım batıl itikadlar toplamıdır. Yani Hıristiyan dünyasında da, İslam dünyasında da, diğer dinlerin yaşandığı coğrafyalarda da şamanizme atfedilen unsurlar mevcut. Bu cincilik, sihirbazlık, büyücülük karışımı bir şeydir.

    Eski Türkler arasında da, yeni Türkler arasında da bu unsurlar hep vardır. Şimdi nasıl cincilik var, medyumlar var, şamana atfedilen fonksiyonlar bunlardan ibarettir. Eski Türkler’in bir dini varsa bu dinin adının şamanizm olması zaten mümkün değildir. Çünkü şamanizm 19. asırda adı konulan bir şeydir. Daha ziyade Radlof’un Sibirya’da yaptığı araştırmalar sonucunda 19. asır bulgularının bütün tarihe teşmil edilmesi gibi bir hatanın sonucudur.

    Soru: O halde eski Türkler’in dini neydi, veya sizin Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumu’na isimli kitabınızda bahsettiğiniz Töre neydi?

    BAŞER: Eski Türkler tabiî bir inanışa sahiptiler. Şöyle dememiz daha doğru olur. Türklük dediğimiz kavram bu inanışın mensuplarının sıfatıdır. Bunun herhangi bir ırk adı olmadığı tarihi belgelerden görülür. Türklük bir ırk adı olarak kullanılmıyor. Töre’ye riayet eden insanların aldıkları bir sıfattır. Yani kavimler Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar olabilir; fakat bunlar Töre’yi benimsedikleri takdirde Türk adını alır. Yani eski Türk’ün dini nedir diye arayıp, bunun adının ne olduğu sorulursa bu büyük ihtimalle Töre’dir. Çünkü eski Türkler’de çok kuvvetli bir tek Tanrı inanışı var. Töre’yi benimseyen, ona inanan insana da “Türk” denmiştir. Yani, Türklük, bir dünya görüşüne mensubiyeti ifade ediyor.

    Soru: Töre’nin özellikleri neydi, inanç sistemi olarak?

    BAŞER: Benim yaptığım araştırmalara göre, merkezinde tam manasıyla vahdaniyetçi Kök Tengri inanışı bulunan bir din özelliği vardır… İnsanı en başlangıcındaki ham ve bencil beşeri yapısından alıp, onu bilge yapmak noktasına kadar çıkarmak gayesindeki bir din!..

    Soru: Töre’nin ortaya koyduğu insan, nasıl bir insandır?

    BAŞER: Töre, insanı ana hatlarıyla ikiye ayırır. Birinci kategoriyi, kendi koyduğu isimle söyleyecek olursak, “Yalnguk” diye adlandırıyor. Yalın-guk, yanılan insan, çıplak vahşi demektir. Beşer, insan olmaya aday; ama henüz insan değil manasında. Bir de “Kişilik” diye bir derece koyuyor. Kişiyi de ikiye ayırıyor. Birisine Bey, diğerine de Bilge diyor. Yalnız, Bey’de aranan vasıflar göz önüne alındığında, Bey’de de Bilgelik arandığı için, esas itibariyle kişi denilen kategorinin Bilgelik özelliklerini taşıyan insanlar olduğu görülüyor.

    Yalınguk derecesindeki insana mahsus bir akıl da vardır. Buna “us” denir. Bugün de kullanılmakta olan us kelimesi yalınguka mahsus olan aklın adıdır. Us seviyesindeki akıl, gaflete düşebilen akıldır. Zaten gaflet kelimesi, us kökünden türemiştir. “Usallık” kelimesi, eski Türkçede gaflet demektir. “Usayuk”, gafil kimsedir. Bunun üzerinde bir akıl derecesi daha var, ona da “ök” deniyor. Ök derecesindeki akıl, bilgeliğe muhsus olarak kalır. “Öğüt” dediğimiz, “öğrenmek” dediğimiz kelimeler “ök” kökünden gelen kelimelerdir ve bilgelere mahsus olan akıldan alırlar anlamlarını.

    Soru: Töre ilk defa ne zaman ortaya çıkmış, mensublarının Türk adını alması nasıl olmuştur?

    BAŞER: Töre ile Türk kavramlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü, Türk; Töre’ye uyanın sıfatıdır. Türk tarihinde bilebildiğimiz, Çin kaynaklarına yansıyan ilk vesika Motun devrine aittir. M.Ö. 209’dan itibaren biliniyor. Motun ya da Mao-tun diye bilinen (ders kitaplarımızdaki Mete) Han dönemine ait bir cümle var: Tanrı Kutu Tanhu… Yani, Bildiğimiz ilk vesikada geçen üç kelime var. Bu aynı zamanda ilk üç Türkçe kelime… Birisi Tanrı, birisi Kut, diğeri de Tanhu’dur.. Tanhu hakan demektir.

    Bu, Çince telaffuz içerisinde muhtemelen şekil değiştirmiş bir kelimedir. Ama, Tanrı kelimesini biliyoruz. Kut kelimesini de biliyoruz. Nitekim Kutadgu Bilig’deki 3192. beyit: “Tanrı kadirdir, adildir ve gerçek Töre’yi koyan odur” der. Töre’nin din manasına geldiğini söylememizin bir sebebi de budur. Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib’in 1069’da yazdığı bir eser. Ancak Töre ve Kut kavramları orijinaldir.

    Soru: Türkler’in İslamiyet’i kabulü, Karahanlılar’dan sonra, bildiğimiz kadarıyla her-hangi bir baskı olmadan gerçekleşmiştir. Türkler’in böyle bir inanca sahip olmalarının tesiri var mıdır bunda?

    BAŞER: Kesinlikle vardır bence. İnsanlar yeni kavranılan sistemleri, dinleri mevcut birikimleriyle kavrarlar. Bunun başka bir yolu da zaten yoktur. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihler göz önüne alınırsa, topluca İslamiyet’i kabul ettiğimiz tarih yaklaşık 920 tarihine tekabül eder. Biz İslamiyet’e girdiğimiz zamanlarda İslamî anlayış Hind, İran, ve başka felsefelerle tanıştığı için bir hayli karışmıştı. İslam coğrafyası korkunç bir kaos içindeydi. Hem siyasi, hem itikadi bakımdan korkunç bir karışıklık vardı. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihlerde dikkat ederseniz, genellikle Türkler -dikkat ederseniz genellikle ifadesi yüzde 90’ların üzerinde bir rakamı ifade ediyor- İmam Maturidi’nin koyduğu itikadi sistemi esas almışlardır. Onu benimseyerek girmişlerdir.

    İtikatta İmam Maturidi’yi, Fıkıhta da İmam-ı Azam’ı benimsemişlerdir. Bu benimseyiş, İmam-ı Maturidi’nin seviyesi göz önüne alınırsa (ki çok yüksek bir seviyede kelam üstadıdır.) İlm-i Kelam’ın iki büyük kurucusundan biridir. Bu seviyede bir itikadı benimseyebilmek için Türkler’in, daha önce bu kavramları tanımış olmaları gerekir. Aynca İmam-ı Maturidi’nin Kitabü’t- Tevhid adlı eserinde devrin bütün dini ve felsefi cereyanlarına teker teker cevaplar verilmiş, tenkidler getirilmiş, hangisinin hak, hangisinin batıl olduğu izah edilmiştir. Bu eserde Töre aleyhine tek bir kelime yoktur. Kaldı ki İmam-ı Maturidi henüz Töre’nin bütün heyetiyle yaşamakta olduğu bir devirde ve coğrafyadadır.

    Soru: Peki efendim, bugünkü Türk toplumlarında Töre’nin yeri nedir, nasıl anlaşılmaktadır?

    BAŞER: Bu kadar kısa bir mülakatta Töre’yi hakkıyla anlatmak mümkün değil elbette. Biz bu konuyu bildiğiniz gibi “Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna” isimli eserimizde izah etmiştik. Geniş bilgi arayan okuyucu o kitaptan bulabilir. Töre’nin bir yönü de devletsiz yürürlüğe girmemesidir. O bakımdan Türkler Törelerini yaşayabilmek uğruna devlete kutsiyet izafe etmişlerdir. Türk devletindeki kutsallık fikri, Devlet’in Töre’yi yaşanabilir kılmasından ileri gelir. Dolayısıyla Türk devletleri Töre’nin prensipleri doğrultusunda kurulmuş devletlerdir.

    İşlam’dan öncekiler olduğu gibi, İslam’dan sonraki bütün Türk devletleri Töre esaslı devletlerdir. Osmanlı Devleti de bir Töre devletidir. Bu sadece Cumhuriyet için belki söylenemeyebilir. Bugün 75 yıl geçtiği halde Türkiye’de bir kimlik krizi yaşanması, hangi tip insanın istendiğinin bir türlü kararlaştırılamaması gibi problemlerin sebebi de odur. Töre’mizin ne olduğunu bilememenin sancılarını yaşayan bir toplumuz. Bugün Töre dışlanmış durumda maalesef. Töre denince kız kaçırma, kan davası, lohusa adetleri filan anlaşılıyor.
    Töre’nin cihanşümul adalet ilkesi bize bile meçhul…

    Ekrem Kaftan’ın Sait Başer’le yaptığı ropörtaj, Türkiye, Kültür-sanat, 23.8.1998
  • Aristo: "Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. sevmek zevktir ama yalnız sevilmenin hiçbir zevki yoktur"

    Augustinus: "Sevgi ruhun güzelliğidir."

    Franz Xaver Von Baader: "Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır."

    François Bacon: "Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aska kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük isler askla uzlaşmaz"

    Bailey: "Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır"

    Balzac: "Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar"

    Basta: "Erkek az fakat sık sever, kadın ise çok ancak bir kez sever"

    Jeremy Bentham: "Aşk hazzı, dostlukla duyu hazlarından yoğrulmuştur"

    Bulor: "Aşk cennetin dilinden bize kalan tek andır"

    Antoine Bret: "aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur"

    Jacob Boehme: "İstek, hareket/genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur"

    La Cordaire: "Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur"

    Dante: "Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akışı vardır. Fiziksel devinim, bitkisel yasam, zihinsel yasam... hep evrensel aşkın derece derece yükselen aşamalarını oluşturur. Aşağı derecelerinde yanılmayan aşk, akılla aydınlandığı zaman iyilik ve kötülüğe eğilim kazanır. aşk kusursuz olmayan iyiliklerin üzerinde de vardır. Hatta irade, hile ve şiddet kullanmak yoluyla bir başkasının kötülüğüne çalışmış olsa bile yine aska uyar. Kötülükler asktan uzaklaşma oranında bir takim derecelere sahiptir ve kötülük aska yaklaşmak için sarf ettiği üç oranında erdeme yaklaşmış olur... cehennem bile adalet kadar aşkın eseridir."

    Eugene Delacroix: "Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister"

    Descartes: "Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız."

    Duclos: "Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama asktan ... hayır"

    Epiktet: "Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir"

    Epikür: "Bilge olan evlenmez. Evlense bile aşkın vehimlerine kapılmaz... Bir uygarlığın yetkinliği ve insanlığı ancak kardeşlik ve sevgiyle olasıdır."

    Douglas Ferrola: "Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer"

    Faulkner: "Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yasayamayacaktı."

    Fenelon: "Sevmeden yasamak yasamak değildir. Az sevmek ise sürüklenmektir."

    Feuerbach: "varlık sezginin, duyunun ve aşkın bir sırrıdır. Bu kişi, bu şey yani bireysel, yalnız duyumda, yalnız askta, mutlak bir değere sahiptir. Sonlu ve sonsuz orada bulunur. aşkın sonsuz derinliği ve aşkın gerçeği, bununla yalnız bununla kaimdir" "... En derin ve en yüce gerçekler duyumlarda saklıdır. Böylece genel olarak başımız dışında bulunan bir nesne varoluşun gerçek ve ontolojik belgesi aşktır, varoluşun asktan ve duyumdan başka belgesi yoktur."

    Costance Foster: "Sevgi bizi zamanın yıkımından koruyan yıkılmaz bir kaledir"

    François M. C. Fourier:
    1) Geçici ya da keyif verici asklar ki, bu oyuncular, kahpeler, arsızlık aşkları gibi şekillere ayrılır.
    2) Az çok bir süresi fakat kısır asklar ki, bunlar gözde aşklardır.
    3) yalnız bir çocuk doğurtan geçici asklar ki, bunlar dölleyen aşklardır.
    4) Karılar ve kocalar aşkıdır ki, bu iki tarafın isteği ile yıllarca sürer ve bir çok çocuk dogurturur. Fakat bunlar birbirleriyle yaşayıp yasamamakta serbesttir."

    Freud: "Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır"

    Geraldy: "Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır"

    Geothe: "Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir"

    Efes'li Heraklitos: "Duyu organları akilsiz ruhlara hizmet ettikleri zaman kötü tanıklardır. Eşek samani altına tercih eder; köpek tanımadıklarına havlar. Domuz için çamur saf sudan daha değerlidir. Deniz suyu ister temiz ister kirli olsun, balıklar için kurtarıcı insanlar için uğursuzdur."

    Victor Hugo: "Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır."

    Paul Henri D. Holbach: "İnsanlara kendi akıllarına saygı duymaları ve cesur olmaları telkin edilmeli ve kendileri için arkasından koşması gereken hayallere gereksinimleri varsa, doğruluk, iyilik ve barış sevgisini benimsemeleri öğretilmelidir"

    Holty: "Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir."

    Albert Hubbart: "Aşk yaşamdır deriz, ancak umutsuz inançsız aşk ölümden beterdir."

    Konfüçyus: "Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır"

    François La Rocheffoucauld: "Tüm duygularımız ve tutkularımız rastlantı ve çıkarın eseridir ve bizim erdem, aşk, karşılık beklemezlik dediğimiz şeyler de hoşgörülerden başka bir şey değildir. adalet aşkı nedir? Adaletsizlik ıstırabından korkmaktır. aşk sahip olduklarımızın bizden alınması korkusudur. aşk duyuların bir hummasıdır."

    Mevlana: "Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Askta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akillilik ve akilsizlik vardır. Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur. Sadece kepazelik, aşağılık ve rintlik vardır. İnsanin toprağını aşk şebnemi ile yoğurdukları için alemde yüzlerce fitne ve kargaşalık peyda olur. aşkın yüzlerce neşteri, ruhun damarlarına sokuldu ve oradan gönül adi verilen bir damla aldı... aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı."

    Moliere: "Kadınların büyük tutkusu aşkı ilham etmektir. İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır."

    Montaigne: "Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır."

    Mu-Ti: "Kim başkasını severse kendisi de sevilecektir. Başkalarını kazandırmış olan kendisi de kazanmış olacaktır. Tüm insanlar kendileri arasında karşılıklı bir sevgi hissederlerse, güçlüler zayıfları avlayamazlar, sayıları çok olanlar daha az sayıdakileri, baskıları altına alamazlar. Zenginler yoksulları asla baskıları altına alamazlar, usta olanlar da beceriksizlerle alay edemezler. Sevgide tarafsızlık, kişisel sevgide yanılmayı önler; tarafsız sevgi kişisel sevginin de güvencesidir."

    Newton: "Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar."

    Robert Owen: "İnsana karşı sonsuz bir sevgi ve şefkat duyabilmek için dinsel inançlardan kurtulmak gerekir."

    Pascal: "Aşk iradenin ereğidir. Her çeşit dışsal emir ve baskılardan çok usa uymak gerekir. İradenin ereği olan bu asktan başlayıp tutkuda sona eren bir yasam mutludur. Bunlardan birini seçmem gerekse 'aşk’ı yeğ tutarım. Biz aşk karakteri ile doğarız. aşk ruhumuz yetkinleştikçe gelişir ve bizi güzel görünen şeye sürükler. Bundan sonra artik bizim bu alemde sevmekten başka bir şey için var olduğumuzdan kim kuşkulanır? ... aşkın konusu güzelliktir ve insan evrenin en güzel nesnesi olduğu için dışarıda aradığı bu güzelliğin örneğini kendi içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca eskisinden bambaşka bir insan olduğumuzu anlarız. Aşktan söz ede ede insan aşık olur."

    J. J. Rousseau: "Aşk mutluluğunu evlendirdikten sonra da sürdürebilseydik, dünya cennet olurdu. Duygulu gönüller sevginin her türlüsü için duygulu değil mi?"

    Shakespeare: "Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir... aşk gözle değil ruhla görülür."

    Madame De Scudery: "İnsan sevmeye başladı mı, yasamaya da başlar."

    Schiller: "Ey aşk, güzel ve kısasın... aşk insani birliğe, bencillik yalnızlığa götürür."

    Seneca: "yalnız akilli bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir."

    Stendal: "Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar olmayınca yasam neye yarar"

    Cenap Sehabettin: "Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır."

    Mark Twain: "Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz."

    Voltaire: "Aşk bir tablodur, onu doğa çizmiş ve hayal süslemiştir. tanrı kadınları erkekleri evcilleştirmek için yarattı."
  • Görevim, insanlığın en yüksek anlamda kendi benliğine döneceği, geriye dönüp bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin ve neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o büyük öğle'yi hazırlamaktır. Ödevim, şu inaçların zorunlu
    sonucudur: İnsanlık kendi başına doğru yolu bulamamıştır; yönetilişi hiç de tanrısal değildir; tersine, o bozguncu içgüdüler, d6cadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış,
    hem de en kutsal değerleri üzerinde hüküm sürmüştür. Ahlaki değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; bunun yanıtına bağlıdır çünkü insanın geleceği. Her şeyin en iyi ellerde yürütüldüğüne, Kutsal Kitap'ın bize insan yazgısını yöneten tanrısal bilgelik üstüne en son yanıtları verdiğine, ötesini araştırmamak gerektiğine inanmamızı istemek, gerçekçi
    bir dile çevrildiğinde şu anlama gelir: Bunun tam aksinin —acınası bir durumun— doğru olduğu; yani bugüne dek insanlığın en kötü ellerde yönetildiğini, en yetenek-
    sizlerin, sahtekârların, intikamcıların, o "ermiş” diyerek yücelttikleri ama insanlığı lekeleyen kimselerin, onu yönettikleri gerçeği ortaya çıksın istemiyorlar. Rahiplerin (o kılık değiştirmiş rahipler, filozof kılığındaki rahipler
    de buraya giriyor) sadece belli bir topluluk içinde değil, bütünüyle egemenliklerini kurmuşlardır. Döcadence ahlakıyla sonlanma istencinin gerçek ahlak sayıldığının en kesin göstergesi, çıkar gözetmezliğe verilen yüzde yüz değer ve bencilliğe duyulan kindir. Bu konuda benden başka türlü düşüneni mikrop bulaşmışlardan sayıyorum... Ne
    yazık ki herkes de benden başka türlü düşünüyor... Bir fizyoloğun bu değer karşıtlığı üstüne hiç şüphesi yoktur.
    Organlar içinde önemsiz parça dahi, kendini korumayı, güç birliğini, "bencilliğini" teklemeden yürütmekte; az da olsa bir kusur işledi mi, organların bütünü yozlaşıverir. Fizyolog, yozlaşan organın kesilip atılmasını ister; onunla
    yardımlaşma diye bir şey bilmez; hele hele ona acımayı hiç aklından geçirmez. Ama tam budur rahibin istediği,
    bütünün, insanlığın yozlaşmasıdır. İşte bu yüzdendir saklayıp koruma isteği yozlaşan parçayı; bunun karşılığı olarak da hükmeder ona... O yalancı kavramların, "ruh", "tin” ozgür istem, tanrı” gibi, ahlakta kullanılan kavramların içeriği, insanlığı fizyolojik olarak yozlaştırmaktan başka
    nedir ki?.. Kendimizi korumaktan, bedenin, yani yaşam gücünü artırmadüşüncesinden bizi alıkoymak, kansızlığı bir ideal, bedeni hor görmeyi "ruhun kurtuluşu” saymak;
    bunlar döcadence'a götüren yol değil de nedir? Dengeyi yitirmek, doğal güdülere direnç, kısaca "çıkar gözetmeyiş'i Ahlak buydu şimdiye dek... Tan Kızıllığı ile ilk kez o bencil olmayan ahlaka karşı savaş açtım.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 84 - Sis yayıncılık
  • Geceleri başka bir insanızdır,
    tamamen kendimizizdir!
    ...
    Hayatın bir anlamı varmıdır?
    Ne zaman bir cenazeye gitsek,kendimize bu hayatın anlamının ancak ölmek olduğunu söyleyebiliriz!
    ...
    "Paris"

    Hüzünlü bir şehirdir!
    Yıpranmıştır!
    ...

    İnsanlar beni tiksindiriyor, ama bir insansevmez değilim.
    Eğer tanrı olsaydım insanı tasfiye
    ederdim!
    ...
    Tanrı insandan alçakgönüllü
    olmasını, köşesinde sakin sakin durmasını, hiçbir şeye burnunu sokmamasını istemiştir.
    Ama insan,her şeye maydanoz olan bir
    boşboğazdır!
    ...
    İnsan tabiatı daha yumurtadayken çürümüştü.
    Ve yok, bir mümin gibi konuşmuyorum,
    ama bu fikir olmaksızın, var olmuş olanı
    açıklama imkansızlığı çekiyorum.
    Benim tutumum mümin olmayan bir ilahiyatçının, tanrı tanımaz bir ilahiyatçının tutumu!
    ...
    Gecenin özelliği nedir?

    Her şeyin varoluşu durmuştur.
    Artık sadece siz,sessizlik ve hiçlik
    vardır!
    ...
    Gecenin ortasında nüfuz söz konusu değildir.
    Tarih yoktur,
    Her şey durmuştur!
    ...
    "Bütün kitaplarım başarısız intiharlardır."
    ...
    Uykusuzluğun ne olduğunu biraz biliyorsunuzdur; başka bir
    insansınızdır, hatta bir insan bile değilsinizdir,bir yaratık bile değilsinizdir,
    her şey durmuştur ve anlam sözcüğünün katiyetle bir anlamı yoktur,
    artık bu soru sorulmaz bile!
    ...
    Asla hiçbir şeye inanmadım.
    Benimle düştüğünüz hata bu.
    Ne olursa olsun hiçbir şeye asla gerçekten
    inanmadım.
    Bu çok önemli.Ciddiye almış olduğum hiçbir şey yok.
    Tek ciddiye aldığım şey, dünyayla olan çatışmamdır.
    Artakalanı benim için bir bahanedir ancak!
    ...
    "Dünya"

    İnsan dahil olmak üzere bütün varlıklara
    karşı yoğun bir acıma, marazi bir acıma hissediyorum.

    Bildiğim tek bir şey var;
    Hepimiz buradayız ve sonsuz
    yanılsamalarla birbirimize ıstırap veriyoruz!
    ...
    İnsanlar derinlemesine bir biçimde
    potansiyel canilerdir.
    Kesinlikle böyle bu!
    ...
    Benim sıradan duygum acımadır!
    Ötekilerin mutsuzluğuna çok duyarlıyım!
    ...
    "Samuel Beckett"

    Bir tür bilgeliği olan ölçülü biridir.
    Her bakış açısına hükmeder.
    Bilgelik sahibi bir bunaltılıdır!
    ...
    Hayatın anlamı yok, sadece
    ölmek için yaşıyoruz.
    Ama istediğimiz zaman kendimizi
    öldürebileceğimizi bilmek çok önemli.
    Bu bizi sakinleştirir, tatmin eder!
    ...
    "Müzik Dinlemek"

    Geceleyin olağanüstü bir boyut alır.
    Müzikal vecd mistik vecdle birleşir.
    En uçlara dokunma ve öteye gidememe duygusu yaşanır.
    Başka hiçbir şeyin önemi kalmaz.
    Baş döndürücü bir saflık evrenine gömülürsünüz.
    Müzik aşkınlığın dilidir.
    Varlıklar arasında yarattığı yakınlıkları da bu açıklar.
    Varlıkları sınırların yıkıldığı bir evrene sokar!

    Müziğin dünyasına ancak insani olan aşıldığı vakit bütünüyle girilir.

    "Müzik,kavranılmaz olmasına ve buharlaşıp gitmesine rağmen son derece gerçek bir evrendir!"

    Müzik, ya sizi delirtir, ya da hiçbir şeydir!

    "Benim için müziğin hiçbir anlamı yok,” diyen insanlar gördüğüm zaman,iş bitmiş diye düşünürüm,
    Devam etmeye ihtiyaç yoktur,aşırı derecede vahim bir şeydir bu,

    "Çünkü müzik de tam olarak bir insanın en mahrem yerine dokunur!"

    Müziği hissetmeyen kişiyle hiçbir ortak noktam olamaz!

    Müziğe anlamını veren hiçbir şey, yazıyla iletilemez!

    "Şiir ve Müzik"

    Eser ve siz, okur,aynı evrene aitsinizdir; olağanüstü bir evren sizi birbirinize
    bağlar.
    Müzikle de olduğu gibi,içinizi dolduran temel bir şeye temas edersiniz;
    bir tür lütuf; tanımlanamayanla doğaüstü bir suç ortaklığı.
    Zaman bertaraf edilir,oluşun dışına atılırsınız!
    Müzik ve şiir, iki yüce sapıtma yolu!
    ...
    Hayatın trajik tarafı aynı zamanda komiktirde;
    Ve
    özellikle bu komik tarafı göz önünde bulundurursanız!
    Ayyaşlara bakın,bütünüyle samimidirler: Davranışları bu sorunun yorumlanmasından ibarettir.

    "Ben hayat karşısında
    alkolsüz bir ayyaş gibi tepki gösteriyorum!"

    Kabaca söylersem beni
    kurtaran da yaşama susamışlığım oldu.
    Bu susamışlık beni ayakta tuttu ve her şeye rağmen efkarımı bastırma imkanı verdi!
    ...
    "Can Sıkıntısı!"

    Evet,can sıkıntısı.
    Benim için en tanıdık tecrübe,
    benim marazi tarafım!
    ...
    "Bütün hayatım boyunca canım sıkıldı!"
    ...
    Sıkıntı sonuçta zaman ekseni
    üzerinde döner; zaman dehşeti, zaman korkusu, zamanın açığa çıkması,
    zaman bilinci ekseni üzerinde döner. Zamanın bilincinde olmayanlar sıkılmaz;
    hayat ancak, geçen her anın bilincinde
    olunmazsa tahammül edilebilen bir şeydir; yoksa bizim için her şey berbat olur.
    Sıkıntı tecrübesi, azmış zamanın bilincidir!