Prof. Dr Ahmet ŞİMŞİRGİL

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.



Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

“Pek muhterem Papa Cenapları.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).

İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

“ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Hakan Arık, Yüzüklerin Efendisi - I - Yüzük Kardeşliği'yi inceledi.
 17 May 16:54 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

J.R.R. Tolkien ile ilk tanışmam Silmarillion ile olduydu. Bilmiyorum, şuanda kim kime neyi nasıl okuması gerektiği konusunda ne diyordur; ancak zamanında bu konu hakkında çok çok uzun araştırmalar yaptıydım. Bir çok insan evreni iyi tanımam için sırasıyla: Silmarillion, Hurin'in Çocukları, Hobbit ve Yüzük üçlemesini okumamı tavsiye ettiydi. Bende büyük bi hata yapıp Silmarillion ile başladım Tolkien okumaya... İlk 150 sayfayı okudum ve sonuç ? Sadece ve sadece Arda diye bi herifin olduğunu öğrenebildim. Meğersem Arda da bu evrenin tanrısıymış... Wow!... Kitabın ilk kısmının özetini okuduğum sırada bu yazıyı görünce kendimi hızlı okuma kursuna gitmiş Woody Allen gibi hissettim : Olaylar Orta dünyada geçiyordu... 150.sayfada artık daha fazla dayanamayıp fırlattım kenara. O zamanlar 1000 Kitap'a yeni katılmıştım. Silmarillion'u aratıp başladım incelemeleri okumaya... Bilinçli olarak yapmadım, biliçli olarak yapsam da bu kadar denk getiremezdim büyük ihtimal: Silmarillion incelemesi yapan iki kişiye mesaj yolladım; Acaba benim mi kafa basmıyor ? Yoksa Silmarillion kötü bir tercih mi ? Bana sorarsanız ikisinede evet derim; ancak ikincisine 5 kat daha fazla evet derim . Her neyse konuyu yine çok dağıttım. Mesaj attığım kişiler Mithril / Danny ve mithrandir21 | Uğur idi. Sağolsunlar kendileri bu sitede hem ilk dostluk kurduğum insanlar hem de dolaylı yoldan bana bu evreni sevmemi sağlayan insanlar. Bir konuda işin ilmini bilen birisi gördüğüm zaman çok fazla soru sorarım dostlar; huyum bu, kendimi değiştiremiyorum(Yine konudan çok sapıyorum). Neyse sormam gereken konuları ikiye böldüm ve başladım Ceren Abla ve Uğur Abime sormaya :D Ya siz ne kadar iyi insanlarsınız ! Total de kaç soru sorduğumu bilmiyorum ama sonuç olarak atıldım Hobbit ile bu güzel evrene... Hobbit ile başladım, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, sonrasında ise kafama göre. Henüz daha bu evrene atılmamışsanız sizin de bu sıra ile okumanızı tavsiye ederim. Tanışma faslımızı halletiğimize göre, artık başlayabilirim incelemeye...(Evet daha yeni başlıyor)

************************************************************************************************

HİKAYE:
Spoiler içermez(sanırım)

Bilbo Baggins, 13 cüceyle yaptığı ''Beklenmedik Yolculuk'' sırasında kafilemiz Goblinlere tutsak düşüyor. Bilbo arada sıvışıp kaçarken Gollum' un takıldığı mekana düşüyor. Düştüğünde Gollum'un yüzüğü düşürdüğünü görüyor ve yüzüğü alıp cebine atıyor. Bilbo'nun yüzükle tanışması bu şekilde oluyor...

Bilbo Baggins' in cücelerle yaptığı yolculuğun üzeründen 60 yıl geçmiştir. Artık yaşlanmış ve yüzüğün etkisi altında kalmaya başlamıştır. Karanlığın Efendisi Sauron, yüzüğün bulunduğunu öğrenince, yüzüğü kendisine getirmesi için Kara süvarileri, bizimkilerin oraya yollamıştır. Olaylardan haberi olan yakışıklı-havalı- ihtiyar Gandalf, yüzüğün yalnızca Hüküm Dağında yok olabileceğini söyler. Bilbo'dan yüzüğü, varisi Frodo alır ve böylece maceramız başlar...

************************************************************************************************
Yüzüklerin Efendisi ilk başlarda benim açımdan okunması zor bir kitaptı. Bir çoğumuz Y.E. nin ilk önce filmini izlemiş ve sonradan kitabına merak sarmışızdır. Filmde o kadar alışmışız ki her anın bi ekşın ile geçmesine ; kitapta direk bi ekşın göremeyince ilk başlarda biraz sıkıldım doğrusu(Sadece ilk başlarda ekşın yok ve sadece ilk başlarda sıkıldım). Ne zaman ki Moria' ya geldik işte o zaman kitap benim için efsaneleşmeye başladı.

Tolkien favori yazarım değil yada Y.E. favori kitabım değil; ancak hayal gücüne en çok güvendiğim adam Tolkien : Bu kadar büyük bi evren tasarlayıp, güzel bir hikaye oluşturup, binlerce karakter üretip, türlerin kendine has lisanlarının olması ve bunların hepsinin birbiriyle tutarlı olabilecek bir fantastik kitap yazmak her baba yiğidin harcı değildir. Bu yüzden yaptığı iş diğer tüm yazarların yaptığına göre çok çok daha zor(bana göre) ve zoru başardığı için bu başarıya ulaşmıştır...

************************************************************************************************
Sevdiğim Alıntılar:

''Yaşayanların birçoğu ölümü hak ediyor. Ve ölenlerin bir kısmı da yaşamayı hak ediyor. Yaşamı onlara verebilir misin ? O halde öyle hak, hukuk adına ölüm buyurmakta çok acele etme. Çünkü en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.''

En mahir örümcek bile zayıf bir ip bırakır.

"Sakalınla, makalınla kelleni uçururdum Cüce Efendi, eğer yerden biraz daha yüksekte olsaydı," dedi Éomer.
"O tek başına değil," dedi Legolas gözden hızlı hareket eden ellerle yayına bir ok yerleştirip gererek. "Eliniz daha inemeden düşer kalırsınız."

Önce ben içeyim Bay Frodo,"dedi.
"Tamam, ama ikimize yetecek kadar yer var."
"Ben onu kastetmedim," dedi Sam. "Ben şöyle düşümdüm: Eğer zehirliyse veya kötü etkisini hemen gösterecek bir şey varsa, işte o zaman bana olması sana olmasından iyidir beyim, bilmem anlatabildim mi."

Dünya, savaşlar olmadan da yeterince acılara ve talihsizliklere sahip.

************************************************************************************************
BONUS:

Uyanın, uyanın, Théoden'in Süvarileri!
Kötülükler kapımızda: Ateş ve katliam!
Mızrak savrulacak, kalkan parçalanacak,
Kılıç günü geldi, kızıl gün geldi daha günes doğmadan!
Sürün atlarınızı, sürün! Haydi Gondor'a!

https://www.youtube.com/watch?v=MCX3ZLyTLgA

Vaktiniz olursa Yüzüklerin Efendisi'nin oyununa da bakmanızı tavsiye ederim :D

Etkinlik sayesinde kitapları daha erken okumamı sağlayan NigRa ile Ebru Ince' ye teşekkürü bir borç bilirim.

Saygı ve Selametle




DİPNOT: Silmarillion' u okumak için sabırsızlanıyorum!

Merve, 50 Yazar 50 Öykü'ü inceledi.
 12 Mar 21:33 · Kitabı okudu · 126 günde · Puan vermedi

Uzun bir okuma sürecinden daha çıktım. Okurken inceleme yazacağımı düşünmüyordum, ama kitabın sonuna geldiğimde vazgeçtim. Dolayısıyla not almadan okudum, hikayeler hakkında çok ayrıntılı yorumlar yapamayacağım.

Öncelikle kitap normal şartlar altında bulunabilecek bir kitap değil, ancak sahaflardan temin edilebilir. Uzun süredir kütüphanemde gözüme çarpıyordu, ama erteliyordum okumayı. Öykü türüne aşina olmaya başlayınca, hatta son olarak ''Kısa Öykünün Büyük Ustaları''nı okuyunca sıranın bu öykü kitabına geldiğini düşünmüştüm. Fakat umduğumu bulamadım. Kitap, Sait Faik'in ''Dülger Balığının Ölümü'' adlı hikayesi ile açılıyor. Daha önce Sait Faik okumuş biri olarak bu hikayesini beğendim. Fakat peşisıra gelen hikayeler beni tatmin etmedi. Hatta hikayelerin bazılarını anlayamadım bile. Kitabı aynı anda okuduğum biri olsaydı da şimdi burada ne anlatılmış yani deseydim diye düşünmedim değil. Hatta bir iki hikayeyi internette aratıp belki üzerine yazılmış bir yazı vardır da anlamlandırabilirim dedim. Ama hikayeler hakkında yazılmış inceleme, yazı filan da bulamadım.

Özellikle Tezer Özlü, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarların hikayelerine gelince bir heveslendim, ama hikayelerin hiçbiri yazarın kitaplarını okumalısın diyemedi. Hevesim kırıldı diyebilirim.

Hikayelerin çoğunda da farklı ülkeler, yabancı karakterler yer alıyordu. Özellikle son hikayelere doğru iyice arttı. Belki de bu yüzden Selim İleri'nin Gelinlik Kız öyküsü hoşuma gitti, bizden bir hikayeydi. Füruzan'ın Parasız Yatılı adlı hikayesini de beğendim. Bilge Karasu'nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam adlı hikayesi de hoşuma gitti. Ama sonunu anlamlandıramadım. Böyle beğendiğim beş hikaye filan vardı.

Seçme öyküler olduğu için net yorumlar yapamıyorum. Ama bu kitaba alınan hikayeler beni tatmin etmedi. Herkese iyi okumalar...

Gökyüzü, bir alıntı ekledi.
20 Oca 16:15

Bilge'nin Ölümü
Yüreğimden yıllanmış şaraplar taşıyor. Gelin ey susamışlar. Gelin için ve giderin susuzluğunuzu.

Usta'nın Sesi, Halil CibranUsta'nın Sesi, Halil Cibran
Burak CAN, Bilge Kağan'ın Vasiyeti'yi inceledi.
14 Oca 04:27 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

I.Göktürk ve II.Göktürk İmparatorlukları hakkında bilgiler verildikten sonra,abideler hakkında kısa bir bilgi bölümü var. Daha sonra eserin ismi olan Bilge Kağan'ın Vasiyeti bölümüne geçiyor.Abidelerde denilen sözler Bilge Kağan'ın Türk Milletine sözleri olarak bize aktarılıyor.Daha sonra Bilge Kağan'nın tahta oturması ve başarıları arkasından Kül Tegin'in başarılarından bahsederek Bilge'nin ölümü eser son buluyor.Bu kadar geniş bir konun bu eser sadece önsözü olabilir.Yazar bu konularda en dikkat edilmesi ve mutlaka okunması gereken bir kişidir diğer eserleri ile daha detaylı bilgiler vermektedir.

Koş Antigone Koş
Antigone Sophokles'in en ünlü eserlerinden birisidir. MÖ 450 yıllarında Antik Yunan'da bu tragedya sahnelenmiştir. Antigone; Sophokles'in Karal Oidipus Tragedyası'nın devamı niteliğindedir. Bağımsız olarakta bir çok yönüyle incelemeye değer bir Antigones karekterini yaratmıştır. Günümüze kadar bir çok dönemde de sahnelenmiştir.

Kitabın konusu 2 erkek kardeşi ölen Antigone'nin Kral tarafından hain ilan edilen Polyneikes'in (küçük kardeş) geleneklere uygun gömülmesine engel oluması ve Antigone'nin bu emire karşı gelip gizlice kardeşini geleneklerine uygun bir şekilde gömmesi ve bunun üzerine gelişen olaylar..

Erk'lerin ( yasalar-Tanrı'lar-gelenekler-inançlar) ilişkisi içerisinde dönüşümlü olarak birbirlerini sorguladığı bir kitap haline getirmiştir Slavoj Zizek, Aslına uygun olarak ele aldığı kitabı bir bölümden sonra, 3 farklı biçimde ele almaktadır.

1- Kral Polyneikes'in geleneklere uygun şekilde gömülmesine izin vermez. Antigone gizlice gömü işlemini gerçekleştirir ölüm cezasına çarptırılır ve ölür. Kralın oğlu Antigone'nin kocası Haimon, karısının öldürülmemesi için babasını ikna etmeye çalışır. Fakat ona karşı gelemez bu acıya dayanamayıp Antigone'nin öldüğü yerde oda ölümü seçer. Kral, koro ve halk tarafından zalimliği ve bu trajediye neden olduğu için suçlanır.. (Halk memnunsuzdur)

2- Koro (meclis-Bilge danışmanlar) Kralı ikna ederler,Kral aynı zamanda dayısı olduğu Polyneikes'in ölüm işlemini Antigone ile yapar. Geleneklere uygun şekilde. Bu durum halk arasına yayılır. Bir haini gömenin doğru olmadığını düşünen halk, huzursuzluk çıkar ve halk kralı ve Antigone'yi öldür. (Halk memnunsuzdur)

3-Koro( Meclis- yasa koyucular-Bilge danışmanlar) Kral'ın aldığı kararı doğru bulmazlar. Yönetimi ele geçirirler önce Kral'la çatışırlar sonra da Antigone ile. Ve her ikisinide ölüme mahkum ederler..

Ve kora başları son sözlerini söylerler.

http://www.resimag.com/p1/b958ed74dd.jpeg

Zizek' in ele aldığı her üç olayda da Antigone'nin sonu ölüm olmuştur. Güç karşısında edilgen durumunda olan kadın kimliği bireyin kendi değerlerini yasalarını, Tanrı'ların ve trianlatın yada Meclis'in toplum adına, düzeni sağlamlaştırmak, korumak adına hiçe sayıldığını işaret eder. Gücü elinde tutanların diğer dengelerleri ile beraber Antigone'yi de yok ettiğini açıkça görebiliriz. Ve her karakterin gücü tutana yaklaşımı farklılaşır. Ve her gücün eyleminin açıklanışı yer alır güzel cümlelerle ve haklılıklarının ispatıdır. Hepsi güzel anlamlı sözcüklerdir. Her farklı hayatta tek değişmeyen Antigone'nin değerleri olur. Onun değerleri yasalara, Tanrı'lara, Toplum yaşamına ve tüm inançlara test düşse de o inatla aynı şeyi söyler. Antik Yunan'dan günümüze ulaşan Ender kadın kahramanlardan birisidir o, özgürlüğünü değerlerini savunan. Bu yüzden Antigone kahramanı feminist akımın ilham kaynağı olarakta bazı çevrelerce yüceltildiğini de görürüz. Güçsüzün bireyin başkaldırısıdır bir nebze.. Ve yazgı kader, ve KEDER..

Yazar kitabının başında, önsöz bölümünde "koş Antigone Koş" başlığıyla giriş yaparak Koş lola Koş filmine atıfta bulunur. Toplumsaldan bireye indirgenmiş bir seçimler dizilimini okurun sorgulamasını ister. Onun derdi bu bilindik Antik Yunan Tragedyasını değiştirmek değildir. Zaten kitabının başında koşullara uygun günümüz ihtiyaçlarını gidermek amacıyla sonuç değiştirilen yazarlara atıfta bulunmaktadır. Eserlerin aslına sadakatı konusunda modernite ve gelenekle temasımızı kaybetmemiz gerektiğini vurgulamaktadır.

"""bir klasik esere banyo etmek için en uygun kimyasal sıvının ancak daha sonda icad edildiği bir film muamelesi yapmaktır, dolayısı ile tüm resmi bugün görebileceğimizi düşünmektir ""( Walter Benjamin)

Yazar hakkında ufak bir bilgi vereyim. Slavoj Zizek; Soleven asıllı Marksist sosyolog, filozof, Psikanalizci, aynı zamanda senaristtir. Filmlerinden bazıları şunlardır; Sapığın Sinema Rehberi, Bir sapığın ideoloji Rehberi, Sanalın gerçekliği.


Kitabı okumadan önce Sophokles'in Karal Oidipus Tragedyasını bilmek gerekmektedir. Olayı daha iyi kavramak için. Önsözüleri de arka söz olarak görmeniz gerekmektedir. Öncelikle eseri okumalısınız. Ardından önsözle yazarın felsefi bakış açısı giriyor devreye.. Bugüne kadar Antigone Tragedyası farklı çevreler ve tarihlerde, farklı kesimler tarafından sahneye konulmuş ve yorumlanmıştır. Sorgulama unsurlarının çokluğu, niteliğinin derinleşmesine neden olmuştur. Siyaset bilimi, sosyoloji, hukuk, felsefe, gibi alanların kafa yoracağı değerdedir. Hakkında bir kaç değerlendirme de okudum. Makale tezler vs.. Bana göre Zizek'e kadar Tragedyaya anlam katan, onu başka noktalarda değerlendirmeye açışıyla fark yaratması bakımından daha değerli bir hale sokmuştur. Okunmalı. Antik Yunan eserlerinin hepsi özelikle Tragedyalar okunmaya değer eserlerdir.

Çocuk Kitap
Yılbaşında çocuklar için en güzel armağan 'Küçük Filozoflar'
Masal tadında felsefe yolculuğu toplam 23 kitap.

Küçük Filozoflar dizisinde filozofların hikâyeleri anlatılıyor: Kant, Descartes, Sokrates, Lao-Tzu, Marx, Leibniz, Ricoeur, Einstein, Diyojen ve başka filozofların hikâyeleri... Filozoflar da hepimiz gibi önce çocuktular, gençtiler. Cevaplarını merak ettikleri soruları vardı. Onların hikâyeleriyle, siz de kendi sorularınızın peşine düşebilirsiniz.

1-Albert Einstein’ın Işığı Anne-Margot Ramstein, Frédéric Morlot
2-Bendeniz Jean- Jacques Rousseau Edwige Chirouter, Mayumi Otero
3-Bilge Sokrates’in Ölümü Jean Paul Mongin, Yann Le Bras
4-Descartes Amca'nın Kötü Cini François Schwoebel, Jean Paul Mongin
5-Diyojen: Köpek Adam Vincent Sorel, Yan Marchand
6-Epiktetos'un Başkaldırısı Donatien Mary, Yan Marchand
7-Epikür’ün Kahkahası Jeremie Fischer, Yan Marchand
8-Erasmus ve Deliliğin Zilleri Céline Le Gouail, Claude-Henri Rocquet
9-Gaston Bachelard’ın Hülyası Jean-Philippe Pierron, Yann Kebbi
10-Hannah Arendt'in Küçük Tiyatrosu Clémence Pollet, Marion Muller-Colard
11-Heraklitos'un Gizemleri Donatien Mary, Yan Marchand
12-Karl Marx’ın Hayaleti Donatien Mary, Ronan de Calan
13-Kierkegaard ile Denizkızı Jakob Rachmanski, Line Faden-Babin
14-Lao-Tzu: Ejderhanın Yolu Jérôme Meyer-Bisch, Miriam Henke
15-Leibniz: Mümkün Dünyaların En İyisi Jean Paul Mongin, Julia Wauters
16-Martin Heidegger’in Böceği Matthias Aregui, Yan Marchand
17-Paul Ricoeur’ün Baykuşu Eunwha Lee, Olivier Abel
18-Profesör Freud Balıklarla Konuşuyor Marion Muller-Colard, Nathalie Novi
19-Profesör Kant’ın En Çılgın Günü Jean Paul Mongin, Laurent Moreau
20-Sokrates Karanlıktan Çıkıyor Yan Marchand, Yann Le Bras
21-Sokrates’in Aşkı Salim Mokaddem, Yann Le Bras
22-Wittgenstein'ın Gergedanı Annabelle Buxton, Françoise Armengaud
23-Başkan Sokrates! Yan Marchand, Yann Le Bras

Demlendirici Krem, Tanrısal Öngörü'ü inceledi.
12 Eki 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

kitap lucilius'un stoa felsefesinin genel öğütlerini benimseyerek aklına yatmayan
ve " iyi de benim güzel abim hepsi hoş güzel de niye iyi insanların başlarına kötü
şeyler geliyor?" sualinin üzerine seneca tarafından cevap verilmesi neticesinde
oluşmuş yani bize kitap olarak miras olmuş. esasta lucilius abimize yazılan bu
mektup önce onun düşüncelerini sonrasında ise insanlık düşüncesine bir katkıdır.
yazdığı için de seneca'ya teşekkürler. toprağı bol olsun.
____

kitap 6 parça halinde. bunun sebebi ise hitabet sanatının inceliklerini barındırıyor
olması. çünkü soruya direk olarak verilecek cevap mevzuya dair açık çok fazla
açık kapı bırakacağından dolayı oluşabilecek sualleri cevaplaya cevaplaya inşa
edilmiş bir şekilde işleniyor (ha diyebilirsiniz ki bana bana yeni suallere kapı açtı,
bu durum zaten kaçınılmazdır ve ilk elde çoğunluğun aklına gelen ve onların
ıstıraplarını, sıkıntılarını dindirmeye dönük cevaplar verilir. neyse bu bahsi diğer)...

1. bölüm suali tanrı ile insan arasındaki bağdan tutarak bir açıklama girişiminde
bulunduğu bölümdür. çeşitli argümanlar ortaya koyarak sebep-sonuç ilişkisi
bağlamında tanrı varlığının zorunluluğunu anlatır her ne kadar buna ihtiyaç yok
dese bile arguman sunmaktan da kendini alı koymaz. bu bölümde insan ile tanrı
arasında bir akrabalığın da varlığını belirtir. tabii olarak bu belirtme noktasında
şu anki hristiyanların teslis inancına ne kadar katkısı var veya hz isa ile
karşılaşması var mı bilmiyorum.

- tanrı iyi insanı keyif içinde yaşatmaz, onu sınar, sertleştirir, kendisi için hazırlar.

2. bölümünde birbirinin karşıtı olan şeylerin birbirine karışmayacağını, karışmanın
olanaksız olduğunu belirtir. cesur insanları hiçbir felaketin bozamayacağını söyler.
cesur bir insan olarak da cato'nun hayatını örnek olarak gösterir ve savunduğu
şehri kaybetmesine rağmen intihar edecek cato'nun o gece bile ölümü karşılayış
biçimini yani çalışmayı bırakmamasından övgü ile bahseder.

- neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.
- ölüm şekilleri ölümden korkanlar tarafından bile takdirle karşılanan kişileri
ölü kutsal kılar.

3. bölümde ise cato gibilerinin tarihte tek olmadığı ve onun gibi hayatları ve
ölümleri ile felaketlere katlanan insanlar incelenir, irdelenir. marcius, rutilius,
regulus ve sokrates gibi kişilerdir incelediği ve övgü ile bahsettiği kimseler.

-... bu tür olaylar [kötü olarak nitelenen ve başa gelen hadiseler] tarihin cilvesidir
ve iyi insanların başına gelmesi kendilerini iyi yapan yasadan ötürüdür.

-...iyi insana zavallı diyebilirsin belki, ama böyle dediğin için o zavallı olmaz.

- "bana öyle geliyor ki," diyor demetrius, "başına hiç felaket gelmemiş insandan
daha şanssızı yok."

- "... siz bana kendisi ile mücadele edebileceğim değerde birini bulun; yenilmeye
dünden hazır bir insanla dövüşmek bana utanç verir."

- örnek alınacak büyük insan yaşadığı kötü kaderle keşfedilir.

4. bölümde ise felaketlerin ve dehşet uyandırıcı olayların üstesinden ancak büyük
adamların gelebileceği düşüncesi ileri sürülür. büyük ve azimli bir adam olmak
için ise azimli bir ruha sahip olmayı, zevk, eğlence, zenginlik gibi insanın düşünce
gücünü sekteye uğratıp onu maddi aleme çeken şeylerden arınmanın gerekliliği
üzerinde durur.

- refah dolu bir yaşam sıradan bir adama da nasip olur, sıradan yetenekler de;
ama ölümlülerin başına gelen felaketleri ve korkuları boyunduruk altına almak,
ancak büyük adamın işidir.

-büyük adamsın, ama nereden bileyim kaderin kaderin sana erdemini hiç
sergileme fırsatı tanımamışsa?

- olympia'daki müsabakalara katıldın, ama senden başka hiç katılan yok; demek
ki taca sahipsin, zafere değil.

-çünkü insan kendisini tanıması için sınanmalıdır.

- savaşçı insanlar yaralarıyla gurur duyar, daha iyi bir kader için akıttıkları kanı
neşeyle sergiler.

-felaket erdemin sergilenme fırsatıdır. aşırı mutluluk yüzünden duyarsızlaşanlara,
sakin bir denizdeymiş gibi atıl bir ruh dinginliğinin pençesine düşenlere haklı
olarak bahtsız insanlar diyebilirsin, çünkü başlarına ne gelse bir yenilik olarak
gelecektir.

5. bölüm felaket getiren olayların iyi bir insanın elinde iyi, kötü bir insanın elinde
ise kötü kötü olacağını anlatır. iyi bir insanın ancak sert koşullarda dayanmayı
öngören bir talih görüşü ile ortaya çıkabileceğini belirtir.

-tanrının ve bilge bir insanın amacı, sıradan bir insanın heveslendiği ya da korkup
kaçındığı şeylerin aslında ne iyi ne kötü olduğunu, iyinin sadece iyi olana teslim
edilince iyi olacağını, kötünün sadece kötü insana yüklenince kötü olacağını
göstermektedir.

-gözlerinin oyulmasını hak eden kişi dışında hiç kimse gözlerinden olmuyorsa,
körlük lanet edilecek bir durum olmaktan çıkar.

- tanrı heves edilen şeyleri en aşağılık insanlara verip en iyileri yoksun bırakarak
bunları öyle güzel gözden düşürür ki.

6. ve son bölümde soruya tam cevap verdiğini ve diğer bölümlerin de kısa bir
özetini verir. tanrı konuşur ve iyi insanlara verilen kör talihin bir sınanma olduğunu
ve sınanmadan geçen kişilerin şiddetli olaylar karşısında katlanma gücünü
elde ettiklerini belirtir. ayrıca ölümün de yaşa gibi bir doğallığının olduğunu ve
ondan korkulmaması gerektiğini vurgular.

- "ama tanrı niçin iyi insanların başına kötülük gelmesine izin verir?" o sahiden
buna izin vermez. bütün kötülükleri iyilerden uzak tutar, günahları, rezillikleri,
zalim düşünceleri aç gözlü tasarıları, kör şehveti, başkasının malı göz diken
doymazlığa da; iyileri korur, kollar;...

-... iyilikleri içinize yöneltilmiştir.

- yaşamdan çıkışa, girdiğinizdeki gibi kadar sıkıcı fasılalar koymadım, yoksa
insan doğduğu kadar yavaş yavaş ölseydi talih sizin üzerinizde ne büyük bir
hakimiyet kurardı.

-ölmek dediğimiz olay ruhun bedenden ayrılmasıdır. o kadar kısadır ki, hızını
hissetmezsiniz bile.
...

diyerek mevzuyu kapatır.
kitabı tavsiye eder miyim? evet ederim. kısa bir kitap olduğu için çarçabuk
okur bitiri verirsiniz tabi bu tür konulara dair kafa yormuş iseniz.

bu kitap ile beraber
schopenhauer'in hayatın anlamı?
tolstoy'un hayat üzerine düşünceler
mehmet ali ayni'nin hayat nedir? kitaplarını da tavsiye ederim.