• Bir keresinde yemek yiyenlerden biri onun basitçe "Bilmiyorum," diye yanıtladığı bir soru sormuştu. Adam, "Vay vay, sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım!" deyince Schopenhauer, "Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır," diye yanıt vermişti.
  • 383 syf.
    Kitabın giriş kısmında bilimin tanımı hakkında farklı yorumlara yer verilmiş; anlaşılıyor ki konu hakkında mutlak bir uzlaşı söz konusu değil. Ama bir tanım yapacak olursak, kitaptan en yalın ve kısa tanımı verebiliriz: “Bilim, dünyamızda olup biten olguları betimleme ve açıklama yoluyla anlama girişimidir.” Ama hayatımızı derinden etkileyen en önemli konu olan bilimi daha iyi anlamak için onun niteliklerine eğilmemiz gerekiyor. Bunlardan en temel olanı, bilimin olgusal olmasıdır. Olgu, doğrudan veya dolaylı ortak gözleme tabi tutulabilen oluşlardır. Yani, bir şeyin bilimsel manada olgu değeri taşıyabilmesi için onun deney veya gözlem yoluyla test edilebilir olması gerekmektedir. Örneğin:
    “Yeşil nesneler renktir.”
    “2+2=4”
    “Dünya yuvarlaktır.”
    “Sabit basınç altında gazlar ısıtılınca genleşir.” Önermelerinden ikisi bilimsel birer olgu değilken, son ikisi bilimsel olgulardır. İlkinde sorun şu: yeşil bir şeyin renk olduğunu herhangi bir teste tabi tutamayız. Bunlar üzerinde evrensel bir uzlaşı söz konusu gibidir. İkincisinde de benzer bir durum vardır. Denilebilir ki iki koyun ile iki koyun toplanır ve dört koyun elde edilir ve teste tabi tutulmuş olunur ancak bu, onluk sayı sistemi için geçerlidir. Ayrıca matematik de benzer bir uzlaşı değil midir? Üçüncüsünü, gözlemleyebiliriz. Keza sonuncusu da gözlemler veya deneye tabi tutarız. Sonuçta bunlardan ilk iki türündeki önermelere analitik, son ikisi türündeki önermelere ise sentetik önermeler denir. İlk ikisi kendiliğinden doğal sayılan veya tanım gereğince doğru olan önermelerdir ve bunlar matematik ve mantık alanına aitken, son ikisi bilimin konusu içindedir.
    Bilim mantıksaldır; yani bilim ulaştığı sonuçları her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister ve bilimde bir hipotez veya teori teste tabi tutulur, ancak bunun için önce teori veya hipotezden birtakım gözlenebilir sonuçların (öndeyiler) çıkartmaya ihtiyaç vardır. İşte bu işlem dedüktif mantıkla gerçekleştirilir. Dedüktif mantıkta, sonuç öncüllerin içinde gizli veya öncüllerle sınırlıdır. Yani, öncülleri aşan bir sonuç çıkarılamaz. Örneğin:
    “Bazı öğrenciler politikacı değildir” önermesi şu iki önermenin ilişkisinde vardır:
    “Bütün öğrenciler yalancıdır.”
    “Bazı öğrenciler yalancı değildir.”
    Bilim nesneldir. Ancak buradan “mutlaktır” manası çıkarılmamalıdır. Denilmek istenilen insanların veya kamunun soruşturmasına açık ve elverişli biçimde dile getirilir.
    Bilim eleştireldir. Bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Buradaki doğrunun manası, teori veya görüşlerin olgular tarafından destekleniyor olmasıdır. Bu özellik, bilimin kendi kendini yenileyebilmesini sağlar. Belki yeni gelişmeye başta kuvvetli bir direnç olur ama bilimde bir yanlışta daimi olarak ısrar edilmez.
    Bilim genelleyicidir. Yani bilim tek tek olgularla değil olgu kümeleriyle uğraşır. Bunun nedeni basittir. Evrende olgular sınırsızdır ve aslında her olgu birbirinden farklıdır ama biz bunları tek bir kavramla isimlendirerek tür haline getiririz. Aksi takdirde dünyadaki her “elma”ya tek tek farklı isimler vermemiz gerekirdi. Tahmin edileceği gibi böyle bir duruma ne dilin kendisi ne de insanın zihni imkan verir. Bundan dolayı bilim araştırma alanını belli tür olguları baz alarak yapar, haliyle sınıflama bilimin olmazsa olmazlarındandır. Başka bir deyişle bilim, belli koşullar altında belli bir yöntemle daima aynı sonuçları elde etmeye çalışır ve buna bağlı ilerler.
    Bilim seçicidir. Az önce değindiğim nedenlerden ötürü olgular sınırsızdır ve bundan dolayı bilimin belli sınırlar içinde bir araştırmaya yönelmesi gerekir.
    Bilim belli inançlara bağlıdır:
    1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının var olduğu
    2. Bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğu
    3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş olduğu
    “Neden”siz bir olgu yoktur ve bu neden doğanın içindedir.
    Bilimde “var olan her şeyin bir miktarda var olduğu” ilkesi vardır yani nicelik önemlidir.

    Kitapta sonraki bölümlerde bilimin çeşitli alanlarla ilişkilerine değinilmiştir. Bunlara kısaca değinelim.
    Bunlardan ilki bilim ile dinin ilişkisidir. Bilindiği üzere her ikisi de insanın çevresini anlama uğraşısıdır ama yöntemleri ve özellikleri farklılık gösterir. Bunlardan birisi, bilim olgusal bir alanken, din olgusal değildir. Bilimin dünya görüşü gerçekçi rasyonalistken, dinin mistik rasyonalist olmasıdır. Dinin evreni açıklama için metafiziksel hipotezleri vardır ve bunlar teste tabi tutulamaz, bunlara koşulsuz inanılır. Bunlar haliyle yanlışlanabilir değildir. Haliyle dogmadır, yani doğruluğundan şüphe edilemezdir. Ayrıca bunları bilimsel olarak doğrulamak da söz konusu değildir. Anlaşılacaktır ki bu nedenlerden dolayı din, kendini düzeltemez, yenileyemez, değişiklik kabul edemez; o ne demişse başta o, ilelebet ‘doğrudur’. Yani dinsel inanç kesinlik ve evrensellik iddiasındadır. Bilimde ise hiçbir teorinin kesinlik iddiası yoktur; ne kadar çok teste tabi tutulmuş olunursa olsun bir teori sonraki testlerde yanlışlanabilir. Bunun sonucunda belli düzenlemeler geçirir. Yani kendini yeniler, değişime açıktır ve bu özelliği bilimin en önemli özelliklerindendir. Dinler çok uzun zamanlar boyunca kendi görüşlerini dikta etmiş, tarihte bilimsel yöndeki gelişmelerle çatışmalar yaşamış ama nihayetinde bilimin evrene dair sonuçları karşısında mağlup olmuştur. Yine de günümüzde evrene dair açıklamalar yapmaya çalışmaktadır, tabi bunları eskiden olduğu gibi cinler, periler, şeytanlar getiriyor götürüyor diye değil; bilimmiş gibi davranarak yapmaktadır. Akıllı tasarımcılık bunlardan en önde gelenidir. Doğadaki olguları bilimsel olamayacak argümanlarla ve daha çok salt evrim teorisini yanlışlamaya çalışarak kendine bilimde yer bulmaya çalışıyor. Sanki evrim teorisini çürütse kendi varsayımları doğrulanacakmış gibi. Bence din ile bilim uzlaşabilecek, beraber hareket edecek şeyler değillerdir. Birinin açıklaması doğru ise diğerininki doğru olamaz. Yani hem evrim teorisi hem de akıllı tasarımcılık olmaz. Bu örnek çoğaltılabilir.

    Bilimle felsefenin ilişkisinde ise göze çarpan nokta her ikisi de olgudan hareket ediyor görünüyorken, bilim, olguları yine bazı araçlar vasıtasıyla yine olgulara dönerek temellendirmeye çalışıyor ama felsefe daha çok temellendirmesini olgusal olarak değil, mantıksal çözümlemeyle veya metafiziksel spekülasyonla yapmaktadır. Örneğin: Platon idealarla sistemi temellendirir ama bu idealar alemin bilimsel manada teste tabi tutmak mümkün değildir. Felsefe her şeyi açıklamaya çalışır yani kendine bilim gibi özelleşmiş alanlarla sınırlayarak bir araştırma alanı oluşturmaz. Nitekim eskiden tek ‘bilim’ söz konusuydu, bu da felsefeydi. Özelleşmiş alanlar sonradan oluştu ve şu anki bilim alanları felsefenin içinden çıktı. Bu açıdan felsefenin durumu, dine benziyor yani her ikisi de bilimsel gelişmeler sonucunda ilgi alanlarını daha dar bir alanla sınırlı tutmak zorunda kalmış gibiler. Bu noktada Prof. Dr. Ahmet Arslan farklı düşünüyor. Hatta Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,” sözünün gerçeği yansıtmadığı fikrindedir. Çünkü ona göre, bilim insana hayatını üzerine kuracağı bir temel ve bu temelden dallanarak onu zenginleştirecek yollar sağlamaz. Bu yine felsefenin görevidir der. Bu konuda Arslan’ın fikriyle Atatürk’ün sözü arasında bir uzlaşımı bence bilimsel düşünme yetisi sağlayabilir. Bilimsel düşünme yetisi kazanmış bir insan; gerçeğe dönük, olaylara saygılı, yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı; olgulara dayanmadan uluorta genellemelerde kaçınan, önyargılara ve dogmatik inançlara saplanmayan, düşüncesinin hareket noktasını geçerlilik ölçüleri kapsamındaki gözlemler yapan, gözlem verilerine ters düşen şeyler karşısında şüpheci olan, rasyonalist, her türlü mistik ve doğa üstü görüşlerin karşısında bir dünya görüşüne sahiptir.

    Bilim ile formel disiplinler arasındaki ilişki: Formel disiplinler yani mantık, açıklamadan ziyade doğru düşünmeyi konu edinir. Örneğin mantığın genel ilkeleri hepimizin en temel yararlandığı ve düşünmemizi şekillendiren ilkelerdir:
    1. P doğru ise P doğrudur. (bir şey A ise A’dır)
    2. P hem yanlış hem doğru olamaz. (bir şey hem A hem de A değildir olamaz)
    3. P ya doğru ya da yanlıştır. (bir şey ya A’dır ya da A değildir)
    Bunlar belki de evrensel olan yegane şeydir. Bunları ilk olarak Aristo’nun kitaplarında okuduğumda, “bu adam bunlar için mi kitap yazmış” demiştim kendi kendime, çünkü anlam verememiştim onun, bu kadar açık olan şeyleri ciddi ciddi sıralamasına. Ancak bu konuda insan, daha çok okuma yaptıkça, yani bize oldukça doğal ve olağan gelen şeylerin derinine indiği vakit kendini bir metre önünü bile göremediği bir sisin içinde buluyor. İşte bunlar bu sisi dağıtan ve artık bizim, adımızdan bile daha doğal olan şeyler haline gelerek doğru düşünebilmemizi sağlayan şeyler olmuşlardır. “Doğru derken?” diyerek önünüze biraz sis getirebilirsiniz isterseniz. Anlaşılacaktır ki, mantığın yöneldiği nokta, yargıların doğruluğu değil, yargılarımızın arasındaki ilişkinin doğruluğudur. Bu noktada, bilimin gözlem ve deneyle saptadığı olgular arasındaki ilişkinin sağlıklı şekilde düzenlenmesinde mantık devreye girer. Örneğin:
    1. Bütün insanlar ölümlüdür.
    2. Sokrates bir insandır.
    Bu iki önerme doğru veya yanlı olabilir ve bunları saptayan bilimdir. Mantık bu iki önermeyi doğru sayarsak, bunların ilişkisinden oluşacak başka hangi önermeleri doğru saymamız gerektiğini ortaya koymaya çalışır.
    3. Sokrates ölümlüdür.
    Bu sonuç, ilk iki önermenin mantıksal açıdan zorunlu sonucudur. Ancak bu zorunluluk illa bilimsel olarak geçerli olacak değildir. Çünkü mantık olguyla veya içerikle değil biçimle ilgilenir. Adı üstünde formel yani biçimsel… Yine iki örnek üzerinden bilim ile mantığı kıyaslarsak:
    1. Dünya yuvarlaktır.
    2. Dünya ya yuvarlaktır ya yuvarlak değildir.
    Birinci önerme doğruluğu gözlemle sağlandığı için bilimseldir. Biri “dünya yuvarlak değil, düz” dese gerçeği inkar etmiş olur. Ama bu ifadeyle aynı kişi bir mantık hatası işlemiş olmaz, çünkü biçimsel olarak bir sorun yok. Bundandır ki garibim Galileo bir türlü kabul ettiremedi dünyanın yuvarlak olduğunu. Bunda mevcut güç sahiplerinin kurdukları sistemin temelden hasar alacağı gerekçesini bir kenara koyacak olursak, insanlar bu kadar kesinlik ortaya koyarak sisi dağıtan mantıksal sonuçlarının konforundan kolay kolay vazgeçememiş, yeni gelişmeyi kabul edememişlerdir. İkinci önermenin ise içeriği olgusal içerikten yoksun olduğu için bilimsel değildir, biçimselliğe bağlıdır yani mantığın alanındadır. Birinci tür önermelere daha önce de belirttiğimiz üzere sentetik, ikinci tür önermelere ise analitik önermeler denir; birinci tür önermeler, doğruluğu yaşantı sonrası belli olan/kabul edilen veya gözleme bağlı olan manasındaki a posteriori önermeler, ikinci tür önermelere ise doğruluğu yaşantı öncesi belli olan/kabul edilen veya gözlemlerden bağımsız bilinebilir manasındaki a priori önermeler denir.

    Mantık konusunda diğer önemli husus, dedüktif ve indüktif çıkarımlardır. Bunlardan dedüktiften yukarıda bahsetmiştim. Dedüktifte yeni bir bilgi üretilmez. Öncüllerde örtük olan bir sonuç ortaya çıkarılır. İndüktif çıkarımı anlatmak için de şu örnek verilmişti:
    1. A Afrikalıdır ve zencidir
    2. B Afrikalıdır ve zencidir
    3. C Afrikalıdır ve zencidir
    4. …

    Sonuç: O halde, tüm Afrikalılar zencidir.
    Tahmin edilecek ki tek bir zenci olmayan Afrikalı, ulaşılan sonucu yanlışlanmaya yetecektir. Bu nedenle istenildiği kadar gözlem yapılsın yine de sonuç doğrulanmış olmayacak. Bu çıkarımı tarihte Francis Bacon bilimin temeli saymıştır. Ancak günümüz bilimi, indüksiyonu, bilimsel genellemelere ulaşmada, dedüksiyonu ise bu genellemeleri açıklama gücü bulunan hipotez veya teorilerinin gözlem verileriyle uygun mantıksal sonuçlar çıkarmada kullanır.

    Bilim ile matematik ilişkisi: bilimin hiçbir zaman kesin olmadığı yerde matematik kesinliği ile cezbedici bir özellik gösterir. Matematikte bir teorem ispat edildiği vakit, öncülleri yani aksiyomları reddedilmedikçe yanlış çıkma olasılığı yoktur. Bu nedenle matematiksel teoriler, aksiyomlara dayalı sistemlerdir. Bu sistem: nokta, doğru gibi tanımlanmayan (tanımlanırsa ondan sonrakiler tanımlanmalı, böyle böyle sonsuza kadar gider) ve tanımlanan terimler ile ispatlanmaksızın kabul edilen önermeler (postulat, aksiyom) ve ispat edilen önermelerden (teorem) oluşur. Yani aksiyomlar ispat edilmeden teoremler kabul edilir. Ancak bunlar doğru kabul edilirse teoremler doğru olurlar. Bu da, bir teoremin ispatının teoremin doğruluğu anlamına gelmediği manasına gelir. Bilim açısından matematiğin önemi ise, matematik bilimsel bulguları veya yasaları açık, kesin ve kısa ifade etmeye yarar ve bu nedenle Galileo tarafından bilimin dili olarak nitelenmiştir. Örnek vermek gerekirse, aynı şeyi F=m.a şeklinde ifade etmek gayet kısa, açıktır ama aynı şey yazı diliyle ifade edildiğinde hem uzun olur hem de dilin yapısından dolayı anlam karmaşası yaratabilir. Diğer önemli yanını anlatmak içinse Einstein’ın matematiksel olarak kesin olması gerektiğini öne sürdüğü ve dediği gibi de ispatlandığı çıkarımı örnek olarak verilebilir. Yani hipotez veya teorilerden doğrulanacak öndeyiler ortaya koyulurken matematik önemli bir görev üstlenir.

    Artık bilimsel yöntemin genel çerçevesini çizerek incelemeyi noktalayalım. İnsan, olgular dünyasında merak uyandırıcı bir şey hakkında daha çok bilgi sahibi olmak ister veya gözlemlerde alışılanın dışında yeni bir şey yaşanır, bunu bir tehdit, problem olarak algılayarak çözmek ister veya günlük hayatını kolaylaştırmak ister. Sonra hareket geçer ama önünde yığınla olgu vardır. Evet, aslında merakını uyandıran tekil veya sınırlı sayıda olgu görünürde bulunuyor olabilir lakin bunu betimlemek ve açıklamak için kendisine bir yol haritası gerekir; aksi takdirde olgu okyanusunda boşa kürek çekmiş olur ve sonunda Robinson Cruose gibi bir adada yalnız başına kalabilir. Bilim insanını bu akıbetten kurtaran ilk adım veya yol haritası kurduğu hipotezlerdir. Hipotez, doğru olduğu veya doğru sonuçlara götürmesi yönünde güçlü yanları olan, bilim insanına belli sınırlar dahilinde araştırmasını sürdürme imkanı vererek daha bilinçli hareket etmesini sağlayan önemli bir bilimsel ayaktır. Hipotezler mantıksal tutarlılığı olmalı, çelişkili sonuçlar yaratmayan, açık ve basit olmalıdır. Ayrıca hipotezlerin doğru olup olmadığının bilinmemesi ve doğrudan test edilebilir olmaması gerekir. Hipotezlerin öngördüğü sonuçlar gözlem veya deneye tabi tutulur. Bunlardan genelleme biçiminde olup yeterince doğrulanmış olanlara açıklayıcı veya kuramsal yasa gözüyle bakılır. Tek bir öncülün yanlışlanması durumunda ise hipotez başarısız sayılır. Nitekim Karl Popper’a göre bilim ayıklama yaparak insanı gerçeğe olabildiğince yaklaştırmayı amaçlar ya da başka bir deyişle sisi olabildiğince dağıtmaya çalışır. Bu arada deneyin gözlemden farkı, gözlemde insanın doğaya müdahalesi söz konusu değilken, deneyde insanın belli koşulları ayarlaması söz konusudur. Bu durum bilime büyük fayda sağlamıştır. Bir şeyin olmasını beklemektense o şeyin oluşumunu minimal düzeyde de olsa en yakın şekliyle sizin yaratmanız daha iyidir. Değişik ölçüm türleri bulunur, bunlara değinmeden sadece hiçbir ölçümün mükemmel düzeyde olmadığını belirtmeliyim. Zaten emin olduğum bir şey varsa o da mükemmelin olmadığıdır. Bu nedenle bilimde ölçümde en az hata payıyla yapılmaya çalışılır. Mükemmel yok demişken, herkesin mükemmel bir şey olarak bildiği doğa yasalarının da ancak birtakım koşullara bağlı olmaksızın mutlak ve evrensel olmadığını belirtmeliyiz. Başka bir ifadeyle doğa yasası veya bilimsel yasa, şimdiye kadar tüm gözlem ve deneylerle doğrulanmış olgusal içerikli genellemelerdir. Yasaların işlevi ise çok sayıda ve ilk bakışta dağınık gözüken olguları düzenli bir ilişkiye bağlaması ve tek bir önermeyle ifade etmesidir. Yani her zaman olduğu gibi biz insanlar basitliği ve konforu tercih ediyor ve onları arıyoruz. Diğer işlevi ve de temel gücü yasanın, belirleyici olmaları yani insanın onlara dayanarak gelecek hakkında tasavvurlar oluşturmalarıdır. Bu sayede insan, modern bilimle doğaya egemen olma yolunda büyük bir adım atmış olur. Tabi, az önce kavramsal dünyaya ait olup teste tabi tutulan hipotez gibi teoriler de teste tabi tutulan kavramsal dünyaya ait şeylerdir. Tam tanımıyla bilimsel teori, birtakım olguları veya olgusal ilişkileri açıklayan kavramsal sistemdir. Yazar teorinin bilimde en üst derecede bir iş olduğunun altını çizmiştir. Öyle ki iyi kurulmuş bir teorinin bir sanat eseri gibi olduğunu ve insanın dünya görüşünü etkileyen niteliğe sahip olduğunu ifade etmiştir. Peşinden de dünyaya teorinin gözünden bakmanın, bilgi ve anlayışımızı beklediğimizden fazla geliştirebileceğini ekler. Kısaca, bilimsel teoride, tüm bilimin kristalize olmuş bir örneğini görmenin mümkün olduğunu söyler. Olgu, doğrudan veya dolaylı yoldan gözleme konu olan ve doğada yer alan bir şeyken, teori, insanın düşünme yetisinin bir ürünün olup olguları açıklamak veya evreni bir yanıyla anlamak için kurulan bir sistemdir. Varsayım, doğruluğu irdelenmeksizin kabul edilen iddia ve hipotez doğrulanmak üzere ele alınan bir iddiayken teori, bir ölçüde de olsa doğrulanmış ama henüz tümüyle kesinlenmemiş bir sistemdir. Gözlenebilir yüzeydeki olguları gözlenemeyen bazı temel ilişki veya süreçlere inerek açıklayan bilimin bu konuda en büyük yardımcısı teorilerdir. Bunlar, açıklama, ön deyi ve düzenleme özelliklerine sahiplerdir. Haliyle teori olmaksızın bilim dalları, bilgi yığını haline gelirlerdi sadece. Yani bu bilgi yığınlarını düzenleyerek, onun bakış açısından bakıp hayatımızı zenginleştirecek sistemleri teoriler sayesinde kurmuş oluruz. Başka deyişle, teori kurmak belli bir alandaki fikirlerimizi ifade eden genellemelerin mantıksal bir düzene sokulmasıdır. Son olarak teorideki teoremlerin bir veya birkaçının olgulara uymaması, teorinin tümünü hemen reddetmemiz gerektiği manasına gelmemektedir ama sistemin gözden geçirilmesini gösterir. Buna karşın teoremlerın tümünün doğrulanması sisteme hiçbir zaman tam bir kesinlik kazandırmaz.

    Kitabın bir diğer önemli bölümü bilimde nedensellik kavramıdır ama buna detaylı değinmeyeceğim. Kısaca belirtmek gerekirse, her şeyin zorunlu bir nedeni olmak zorunda değildir hatta yoktur. Birbirlerinin peşi sıra geldiği veya eş zamanlı meydana geldiği gözlenilen farklı olgular söz konusudur. Ancak bilim, tek tek olgular hakkında değil hep farklı olgular arasındaki ilişkilerini inceler yani tek başına olgu değil bu olgunun başka olgularla ilişkisi bilimsel nitelik kazanır. Haliyle, doğada özelliği belirtilen yukarıdaki farklı olgular arasında nedensel ilişki olduğunun varsayımı üzerinden bilim yapılır denilebilir.

    Kitabın son kısmında bilim dünyasındaki önemli isimlerin bazı yazı ve fikirlerine yer verilmiş ve bununla birlikte bilimin tarihine de kısaca değinilmiştir.

    İyi okumalar.
  • İnsanın istekleri sınırsızdır, gücü tükenmez. Ancak dünya ruhsal yönden yine de çok yavaş zenginleşmektedir, çünkü günümüzde kendini bağımlılıktan kurtarmak için isteyen her insan bilgi değil, para biriktirmek zorundadır.
  • Bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır.
  • Bugün bulabileceğimiz liste sayısı gerçekten sınırsızdır "Bütün Dünyaya Yayılmış Internet Ağı" gerçekten de "Bütün Listelerin Anası"dır, tanımı sınırsızdır çünkü sürekli evrilir, hem ağ hem de labirent. Başımızı ne kadar döndürse de bize en mistik olanını vaat eder; hemen hemen baştan sona sanaldır, kendimizi varlıklı ve her şeye yetkin hissetmemizi sağlayancak bir bilgi kataloğu sunar. Tek kusur, öğelerinden hangisinin gerçek dünyaya ilişkin verilere dayandığını, hangilerinin da yanmadığını bilemememiz. Gerçekle yanlış arasında bir fark kalmamıştır.
  • "İnsanın istekleri sınırsızdır, gücü tükenmez. Ancak dünya ruhsal yönden yine de çok yavaş zenginleşmektedir, çünkü günümüzde kendini bağımlılıktan kurtarmak için isteyen her insan bilgi değil, para biriktirmek zorundadır. Ve insanlar içlerindeki hırslarını, açgözlülüklerini yok ederler, köle gibi çalışmak zorunluluğundan kurtulurlarsa..."
    Maksim Gorki
    Sayfa 266 - Can Yayınları
  • İnsanın istekleri sınırsızdır gücü tükenmez ancak dünya ruhsal yönden yine de çok yavaş zenginleşmektedir, çünkü günümüzde kendini bağımlılıktan kurtarmak için isteyen her insan bilgi değil, para biriktirmek zorundadır. Ve insanlar içlerindeki hır.slarını, açgözlülüklerini yok ederler, köle gibi çalışmak zorunluluğundan kurtulurlarsa