• ABD'nin Vermont eyaletinde Rutland & Burlington demiryolunun inşasında çalışan Phineas Gage 1848 yılında tarihin en ağır vakalarından birisini geçirmiştir.
    Demiryolu inşası sürecinde bir kayanın patlatılması gerekiyordu ve patlatılacak olan kayanın üzerine bir delik açıldı. 110 cm uzunluğunda bir demir kullanılarak deliğe barut, fitil ve kum dolduruldu.

    Deliğe doldurulan kum az gelince fitil birden alevlendi ve barut patladı. Patlayan barut 6 kg ağırlığındaki ve 110 cm uzunluğundaki demiri adete fırlattı. Demir müthiş bir hızla Gage'in sol gözünün altından girdi ve kafatasından çıkarak 25 m uzaklıkta bir yere düştü. İşte bu ağır kazadan sonra yaşananlar ise sinir ve psikoloji biliminin en çok tartışılan vakasını oluşturacaktı.

    Gage'in beyninin sol ön lobu tamamen yok olmuştu. Fakat Gage sakince ayağa kalktı ve bir iki dakika sonra konuşmaya başladı. Bilinci gayet yerindeydi. Kimsenin yardımı olmadan bir at arabasına binip 1.2 km uzaklıktaki doktora gitti hem de at arabasında dik oturur vaziyette. Gage kasabaya ulaştığında Dr. Edward Williams'ı buldu. Dr. Williams haliyle onun öldüğünü zannetti fakat nabzı 60'ı gösteriyordu. Yani hayattaydı. Doktorlar hemen Gage'i kontorlleri altına aldılar. 1 ay boyunca çabalayarak kendisini toparlamasını sağladılar. Hesaplaşma
    Gage Bambaşka Bir Adam Oluyor
    Fakat birşeyler ters gidiyordu. Şimdiki Gage ile 1 ay önceki Gage'in alakası yoktu. Karakter olarak bambaşka bir adam olmuştu. Çalışmasına çalışıyordu, eskisi kadar çalışkandı da. Fakat davranışları ve karakteri tamamen değişmişti. Algısal problemler de yaşıyordu. Kendisine yardım etmek isteyenleri bile tersliyordu. Sabırsız bir hal almıştı, kimseye tahammül edemiyordu. Kibar, saygılı bir adam olan Gage şimdi ise küfürbaz ve tahammülsüz bir adam olmuştu.

    Başka bir adam olan Gage 12 yıl bu şekilde hayatını sürdürdü. 12 yıl sonra ise yaralarının sebep olduğu sağlık problemleri nedeniyle yaşamını yitirdi.
    Gage'in bu dönemi birçok bilim adamı tarafından ele alındı fakat ilk etapta çözüme ulaştırılamamıştı. 2001 yılında California Üniversitesinden başını John Van Horn’un çektiği bir grup Gage'in kafatasını Warren Anatomi Müzesi'nden alarak kısa sürekli incelemeye tabi tuttu ve bu kafatasının bilgisayar tomografisini çıkardı. Büyük çabalar sonucunda ikinci kafatasını elde etmeyi başaran ekip, kazada parçalanan kemikler ve kafatasını yaran demir ile ilgili tüm ayrıntıları edinip olayı tekrardan ürettikleri kafatasına uyguladılar. Demirin beyinde izlediği yolu belirleyen ve benzer erkeklerin kafa yapılarını inceleyen ekip demirin nereden girdiğini keşfetti.
    Sonuçlara göre demir sanıldığı gibi Gage'in beynini yarmamıştı. Beynin ortası etkilenmemişti. Asıl olan beynin sol kısmındaki beyaz dokudan fazlasıyla kayıp yaşanmasıydı. Beyaz doku kaybedilince bu beynin sağ tarafında bağlantılı olan yerleri de etkiledi ve buralar hiç bir zaman düzelmedi. İşte davranış bozukluğu da tam burada oluşuyordu. Beyaz doku kaybının ve Gage'in sanal beyninde çıkarılan sinir haritasındaki tahribatların davranışları nasıl etkilediği keşfedilmiş oldu.

    Bu araştırma beynin hangi bölgesindeki hasarın davranışı nasıl etkilediği konusunu çözen tarihi bir araştırma oldu ve bir buçuk asırlık tartışmaları en sonunda neticelendirdi.

    Not: 2. resimde Gage, sol gözünün altından girip kafatasından çıkan 110 cm'lik demiri tutuyor.

    Burada önemli ve ilginç olan iki konu var.

    Birincisi böyle bir travmatik durumdan sonra hayatta kalabilmek, ikincisi de beyinde yaşanan hasardan (veya değişiklik de diyebiliriz) sonra geçirdiği büyük kişilik değişikliğidir. Ruhunun değişmesidir. Bu olayın asıl düşündürttüğü konu ise ruh beden, beden kişilik, beden akıl arasındaki ilişkidir.

    Aynı değişiklik beyin tümörü baskısı yaşayanlarda ya da ilaç kullanımı sonrası beyin kimyası değişenler için de söz konusudur. Örneğin yıllarca sakin ve usturuplu konuşmaları ile tanınan yaşlı bir kadın vücut kimyasının ilaç veya çeşitli nedenlerle değiştiğinde; rahat konuşan, espri yapan, ne konuştuğunu hesaplamayan farklı bir kişiliğe, farklı bir ruh haline bürünebilmektedir.
    Francis Crick, “sevinç ve kederlerimiz, hatıralarımız, hırs ve ihtiraslarımız, kimlik duygumuz, ve özgür irademiz aslında olağanüstü sayıdaki sinir hücreleri ve onlarla ilgili moleküllerin hareketinden başka bir şey değildir” demiştir.

    Eğer öyleyse ve örneklerden de yola çıkarak insan beynindeki sinir hücrelerinin bağlantılarını ve kimyasalların miktarını değiştirdiğimizde veya bunları kontrol altında tuttuğumuzda insan değişiyorsa, ruh da değiştirilebilmekte midir? Yoksa ruh denilen şey bunlardan bağımsız olarak başka bir yerde mi durmaktadır?

    Bir çok felsefi yorum yapılabilir. Ama asıl beni heyecanlandıran nörologlar ve beyin cerrahlarının çalışmalarıdır.

    Nörologlar ve beyin cerrahları hastalıklı beyinler üzerinde çalışarak, beynin iç yapısının normale döndürülmesini veya belirli bölgelerdeki düzensiz işlevleri, derin beyin stimülasyonu veya ablasyon gibi yöntemlerle düzeltmeye çalışmışlardır. Bazı işlemler uyanık hastalar üzerinde yapılmıştır. Çalışmalardan elde edilen gözlemler, beynin yapısı ve işlevleri hakkında ipuçları vermiştir. Beyne elektrik akımı verildiğinde, kişi canlı bir tecrübeye sahip olabilir. Stimülasyonla salınan kimyasallar kişinin algı, ruh hali, kişilik ve akıl yürütmesini değiştirebilmektedir.” (1)

    Eğitimciler konuya şöyle yaklaşabilirler; yani şimdi; tembel olarak adlandırılan çocuklar, küçük bir değişiklikle çalışkan olabilir mi? Ya da matematik korkusu bu şekilde yenilebilir mi mesela? Beyinde yapılabilecek değişikliklerle ders konularının anlaşılması herkes için daha kolay ve sıradan bir şey haline getirilebilir mi? Yani bu bir damla kimyasala ya da bir elektrik akımına mı bakıyor? Bu imkansız olmamakla birlikte, olumsuzluklarıyla da birlikte detaylı düşünülmesi gereken bir konu elbette…

    Phineas Gage olayı bir çok ruhsal hastalıklara çözüm bulmanın yolunu araladığı gibi bir çok soruyu da beraberinde getirmiştir. Antonio R. Damasio, Descartes’in Yanılgısı kitabında Descartesin ruh ve beden ayrımı düşüncesini tartışmaktadır. Descartes ruhun beyinde yerleşmiş ayrı bir yapı olduğu düşüncesi vardır. Ancak Phineas Gage’nin beyin hasarı vakası bu düşüncenin de sorgulanmasına neden olmuştur.
    Tıbben beyin ölümü gerçekleştiğinde varoluş da sona ermektedir. Varoluşun anlamı ve insanların “anlam arayışına” bakış açımız üzerine bu vakanın etkisi nasıl olacaktır? Kişilik, karakter, mutluluk, mutsuzluk, hayattan zevk alama ruhsal yapı nöronların oluşturduğu komplike bir yapı ise ve dış müdahalelerle değiştirilebiliyor ise o halde anlam elimizin altında demektir.

    İnsan zihni çocukluğundan beri ve iradesi dışında sosyal, kültürel ve toplumsal olarak olumlu olumsuz çağının gerisinde bir çok etkilerle maruz kalmıştır. Zihin bir bakıma bunlarla doludur. Beyninde hücresel olarak depolanmıştır. İnsanların ileriki yaşlarda da karar alma süreçlerini de etkileyen bu hücresel bağlar nedeniyle insanların bir bakıma zihni bilinç altına tutsaktır.

    Düşünülürse, Phineas Gage vakası insanoğluna anlam arayışını, yaşama ve varoluş nedenine bakışını da etkileyecek tertemiz bir zihin geçmiş ve tertemiz, özgür bir zihinsel gelecek vaat etmektedir.
  • Ünlü bir yazar ve din adamı bana yazdığı bir mektupta şöyle demişti: "Zamanla gördüm ki, Tanrı'nın, gerekli olan başka formlara kendiliğinden dönüşebilen birkaç özgün form yaratmış olduğuna inanmak, O'nun, kendi yasalarından kaynaklanan boşlukları doldurmak için taze bir yaratma eylemine ihtiyaç duymuş olduğuna inanmak kadar kutsal bir bakış açısıdır. "
  • Bu, hiç kuşkusuz genç bir adamı ilk ciddi aşkları için olgun yaşta bir kadını seçmeye ve genç kızı, yaşlı bir adamı sevmeye götüren yansımadır.
    Sigmund Freud
    Sayfa 87 - Say Yayınları
  • “Yıldızlar, başka başka insanlara farklı şeyler ifade ederler. Bazıları için sadece gökyüzünde titreyen ışıklardır. Yolcular içinse, bir rehberdirler. Bilim adamları için fikir kaynağıdırlar. Şu benim iş adamı içinse zenginlik. Ama herkes için sessizdirler. Sen hariç...”
  • Molla Gürânî: Fatih Sultan Mehmet'in asıl hocalarındandır. Büyük bir din bilginidir. Onun eğitim ve terbiyesiyle ilgilenmiştir. Otoriter bir kişiliğe sahip olan Molla Gürânî, Fatih'in devlet adamlığı ile birlikte, bir bilim adamı olarak yetişmesinde önemli rol oynamıştır. Fatih'ten on altı yaş büyüktür. Fatih'e Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Arapça dersleri vermiştir.
  • .
    Merhaba
    .
    Merhaba Farsça kökenli bir kelime olup “benden sana zarar gelmez” anlamına gelir. Çoğu selamlama kelimesi, merhaba gibi benzer iyi niyet belirtileri taşımaktadır. Fakat büyük oranda anlamı bilinmeden kullanılmakta. Bilerek ve anlaşılarak kullanıldığında inanılmaz etkileyici.
    Yaşama dair her şeyi, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, siyahı, beyazı paylaşmak niyetiyle..
    Merhaba o zaman ….

    Farkında Olmak

    Farkında olmak diye bir durum var aslında. Maalesef çoğu zaman farkında olamadığımız. Meselâ yaşama amacının farkında olmak. Yaradılıştaki mükemmelliğin farkında olmak. İnsanlar arasındaki farklılığın yaşama kattığı heyecanın farkında olmak. Çocukların masumiyetinin farkında olmak. Gülün kokusunun, gökkuşağının yedi renginin farkında olmak. Annenin yavrusuna olan şefkatinin farkında olmak gibi. Büyük bir kısmımızın farkında olamadığı hatta farkına varmak için çaba sarf etmediği bu örnekleri çoğaltmamız mümkün tabiî ki. Bunun en basit nedeni belki de insanın kendisinin farkında olmamasıdır. Yaptığı her işten somut bir şeyler bekleyen düşüncelerin bu farkında olamadıklarımızı fark etmesi çok zor gibi görünse de öyle değil aslında. Çünkü farkında olamadıklarımızın büyük bir kısmı somut, yani beş duyu organımızla görebiliyoruz, duyabiliyoruz , hissedebiliyoruz. Sorun hissettiklerimize değer biçmede belki de. Yoksa güneşin batışını görüyor, gülü kokluyoruz. Balı tadıyor, bülbülün şakımasını duyuyoruz pek âlâ. Ama bunların nasıl oluştuğunu düşünmüyoruz. Göremediklerimiz, duyamadıklarımız kısacası hissedemediklerimiz ise daha etkileyici. Bunları düşünmek bile akıllara zarar veriyor. Düşünsenize bir ananın şefkatini. Bunu hangi matematiksel denklemle açıklayabiliriz ki.
    Steven Spielberg ‘ in yönettiği Yapay Zeka isimli bilim kurgu filmini izlediniz mi bilmiyorum. Eğer “farkında olmak” eylemi ile izlenirse o aslında sadece bir bilim kurgu filmi değil farkında olmak eylemi aynı zamanda. Filmden çıkardığım, daha doğrusu aldığım mesaj şu oldu; insanları farklı kılan sahip olduğu insanî duygulardır. Filmde insanlar temizlik, üretim, hatta eğlendirme gibi çeşitli amaçlar için, mekanik olarak mükemmel denilebilecek robotlar yapıyor. Bir şirket ise devrim olarak nitelediği projesinde bir çocuk robot üretiyor. Mekanik olarak bir çocuk robot yapıyorlar ama, çocuk robotun annesini sevme duygusunu ona nasıl vereceklerini bulmakta zorlanıyorlar. En sonunda çocuk bunu elde edebilmek ve de annesini sevebileceğini ispat edebilmek için masal perilerinden medet umuyor.. Mümkün mü ?

    Geçenlerde bir arkadaşımdan aldığım elektronik posta ekinde düşündüren bir hikaye okumuştum. Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı. Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş... Köy, kasaba, ülke dolaşmış; bu arada zaman da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona : -Şu karşıki dağları görüyor musun? Orada yaşlı bir bilge yaşar.İstersen ona git, belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler.Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge: "Sana bunun cevabını söylerim; ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor." demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de zeytinyağı doldurmuş. "Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin. Eğer bir damla eksilirse kaybedersin." Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış: "Evet, kaşıktaki yağ eksilmemiş. Peki, bahçe nasıldı ? " demiş. Adam şaşkın şaşkın : "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki..." demiş. "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun. Kaşık yine elinde olacak; ama bahçeyi inceleyip gel." demiş bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzellikler büyülemiş onu. Muhteşem bir bahçedeymiş çünkü. Geri geldiğinde bilge adama: " Bahçe nasıldı?" diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş: "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış" demiş ve eklemiş : - Hayat, senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün; hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır. Yani demek istediğim o ki: Hayatın Anlamı, Senin Bakışlarında Gizlidir...

    Dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlayan ünlü bilim adamı Galileo’nun bahsini ettiğim konuyla ilgili güzel bir açıklaması var. “Her şeyi bilme şeklindeki bu kendini beğenmiş küstahlığın temeli hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka bir şey değildir. Bir kerecik de olsa, tek bir şeyi tam olarak anlama deneyimi olan ve bilginin nasıl elde edildiğini gerçekten duyumsamış olan bir kimse, hayatta kendisinin farkında olmadığı, kendisinin hiç anlamadığı, sonsuz sayıda başka hakikatlerinde var olduğunu fark eder.”

    Sonuçta, farkında olamadığımız bir sürü şey var aslında. Ama biraz kafa yormak bunların farkına varmamıza yeter de artar bile.
    ✒ derkenar
  • Çin günümüzde en fazla doktora mezunu yetiştiren ülkedir. Buna karşın Çinli bilim adamı Qian Xuesen şu çarpıcı soruyu sormuştur: "Neden 1949 dan beri Çin üniversiteleri dünya çapında bir tane bile özgür düşünür ya da buluşçu bir bilim adamı yetistiremediler?"