• 100 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    ...Müebbet almış bilim aşığının
    gönderdiği okur mektubu ...

    Yabancı Terimler
    Merhaba, gönlünü bilime
    kaptırmış güzel insanlar! Ben 6
    yıldır Popular Science dergisini
    takip ediyorum. Burada abonelik imkânı olmadığı için 2 yıldır da
    cezaevinde babam getirip bana teslim ediyor. Müebbet hapis
    cezası almama rağmen PopSci sayesinde içimdeki bilim aşkı hiç azalmadı. Sizden 2 ricam olacak.
    İlki, bilimsel terimlerin yanına
    (parantez içinde olabilir) İngilizce karşılıklarının yazılması.
    Bunu şundan dolayı istiyorum;
    derginizi okurken aldığım notları İngilizce yazıyorum. Böylece
    hem faydalı şeyler öğrenirken
    İngilizcemi geliştiriyorum, hem
    de bilimsel terimlerin uluslararası kullanımlarına aşinalık kazanmış oluyorum. İkinci ricam
    ise yapay zekâ ve programlama gibi konulara derginizde daha
    çok yer vermeniz. Teşekkür
    ederim. Saygılarımla.
    S. Güven

    Derginin içindekiler:
    -(Neredeyse) Her şeyin Teorisi
    Fizigin Temelleri / Evrenin Öyküsü
    Evrenin dogumunu ve tarihçesini anlattıgımız bu bölüm edebileceginiz gibi Büyük Patlama ile başlıyor.

    -Yaşamın Temelleri /
    Yaşamın Öyküsü
    Milyonlarca türe ev sahipliği
    yapan yaşlı dünyamızdaki yaşamın başlangıç öyküsüni dinlemeye hazır mısınız?

    -Bilimin Gelecekteki
    Adımları / Genetik
    Son dönemde genetik
    alanındaki gelişmelerle bu bilim dalı gelecekte hayatımızı ciddi
    şekilde değiştirebilir.

    -Hayvanlar Dünyasının
    “En”leri
    Hayvanların şaşırtıcı ve bir o
    kadar da etkileyici dünyasındaki
    ilginçlikler bu yazıda.

    - Editörün Notu
    - Okur Mektupları
    - Dergide Video İzleyin
    - Megapikseller
    - Kısaca
    - Turkcell ile Endüstri 4.0
    - Aygıtlar
    - Yıldız Günlükleri
    - Matematik Yapmak
    - Kafa Ayarı
    - Sahadan Öyküler
    - Kendin yap
    - Anket
    - Soru&Cevap
    - Arşivlerden
    ŞİMDİ
    - Kahveyi seviyoruz
    - Travmatik beyin hasarı
    - Glüten ve diyetler
    - Yıldız sporcu yetiştirmenin yolu
    - Bebeklerde beden duyumu algısı
    - Haberler
    GELECEK
    - Uçan taksilere beş kala
    - Eviniz sizi dinliyor!
  • 104 syf.
    ·10/10
    SANTRANÇ- STEFAN SWEIG
    Kitap, yazarın yazdığı son eseridir. Aşağıda romanla ilgili yapılan değerlendirmelerden beğendiklerimi topladım. En sonda da kendi yorumumu ekledim.

    Stefan Zweig edebiyatta Pasifizmi temsil eder ve hatta denilebilir ki, o muazzam edebi sunumuyla Pasifizmi bilim dünyasının kucağına olgunlaştırıp vermiştir. Yahudi olmasına karşın, tıpkı Kafka gibi Siyonizm’in açık bir destekçisi olmamıştır. Her insan doğduğunda birtakım kimliklerle gelir dünyaya. Milleti, dini gibi. Herkes kadar, kendi milletine karşı sevgi, bağlılık ve ortaklık duygusu hissetmek farklı ve kabul edersiniz ki; doğal bir şeydir. Sorun, bu aidiyetten şiddet devşirip aidiyeti farklı olanlara hayatı zehir etmek, yani şiddettir.
    Karakter olarak Mirko, satrancı tamamen para kazanma aracına dönüştürmüş biridir. Mirko’ya rakip dayanmaz. Oldukça duygusuz hatta merhametsiz denebilir. Gemi yolcularının kurduğu zayıf ittifak sürekli yenilmektedir. Tesadüfen ortaya çıkardıkları Dr.B ise faşizmin işkence tezgâhından geçmiş ve işin garibi satrançtaki ustalığını da işkence günlerinde kazanmış biridir.


    Kuşku yoktur ki yazarın Mirko üstünden çizdiği karakter kendisi de çok acı çektiği Hitler-Nazizim-Faşizmdir. Mirko’ya karşı zayıf ittifak yapan gemi yolcularını da Hitler karşısında dağılan Avrupa devletleri olarak görebiliriz. Dr. B ise, işkence günlerindeki direnci ve Mirko karşısındaki oyunuyla insanlık onurudur, bana göre. Kavgasız, belki de pasifist ama direnen bir onur.

    Olayın geçtiği belirtilen gemi bence dünyanın sembolü. Evet hani şu yaşadığımız, milyarlarca insanı barındıran, kiminin zengin, kiminin fakir, kiminin şöhretli kiminin adının bilinmediği. Kiminin tüm bilgi, eğitim ve iyi insan olmasına rağmen hak ettiği yere gelemediği, kiminin ise asıl hak edenlerin yerinin gasp edildiği.
    Mirko Czentovic, dünya satranç şampiyonu. Yaratılan karakter tıpkı Hitler. Evet okuduğum anda Hitler hakkında okuduğum tüm benzerlikler gözümün önüne geldi. Silik, yeteneksiz, arkadaşsız bir çocukluk. Eğitimsiz kaba saba bir hayat ancak duygusuz sert bir duruş ve kararlılık. Burada sadece yazarın neden bunu farklı kıldığını anlayamadım. Mirko Czentovic’i yetim kalınca yetiştiren bir rahiptir.
    Mc Connor, işte dünya devi devletler. Hırslı, paragöz, olası tüm karışıklıklardan savaşlardan nemalanan, kazanmak için hiçbir gücünü kullanmak çekinmeyen ve kendisine müttefik oluşturan açgözlü ülkelerin sembolü.

    Ya , Dr.B. ? Viyanalı bir avukatın oğlu olması, elinde bulunan gizli evraklar sebebiyle Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında tutuklanması, sorgu sırasında bir askerin parkasından çaldığı satranç kitabıyla hayatının değişmesi. Uzunca bir süre sorgulanır. Bu sorgusu sırasında kaldığı odada yalnızlık mücadelesinde yılmayan Dr.B. bence işte insanlık onurudur. İşkenceye, savaşa yapılan tüm kötülüklere duruşun karşı gelişi adına yaratılmış kahramanı.
    Üçünün gemide karşılaşma öyküsünün anlatılması da Hitler döneminin sorgulanması. Dünya devlerini temsil eden hırslı Mc Connor’ın oyunu kazanması için , Dr.B. tarafından yönlendirilmesi kazanamasa da en azından berabere kalmaları ile sonuçlanması, savaş sonrasında kayıpları pek de fazla olmayan ülkeler.
    Buraya kadar beni rahatsız eden pek bir şey yoktu. Asıl çok üzüntü duyduğum bölüm , Mirko Czentovic ile Dr.B. birlikte karşılaşmaları idi. Oyunun neticelenmeden Dr.B. sinir krizleri geçirerek bitirilmesi neden dedim neden?
    Yazarın intihar etmeden önce son yazdığı eserinin oluşu dünyaya bırakmak istediği bir mesaj mıydı?
    BENİM YORUMUM:
    Sorunun cevabı bence şudur:
    Kitabın yazılış tarihi 1942’ydi. Hitler'in en güçlü olduğu çağdı. Kendisi de Hitler'den kaçıyordu. Zaten kitap da Bueno Aires e yolculuk esnasında geçiyor.
    Zweig en son oraya kaçtı ve Hitler'in ilerlemesinin en güçlü döneminde insanlığın yenildiğini zannetmiş olabilir.

    Ayrıca Mİrko’yu neden bir rahip büyütüyor, diye soruyor yorumcular. Zira Hitler küçük yaşlarda bir rahibi sevmediğini söylüyormuş anılarında. Bu, resmin küçük bölümüne takılıp büyük resmi görmemek olur zannımca. Hitler, Hıristiyanlığa düşman değildi. Onu da arkasına alarak gücüne güç kattı. Tüm milliyetçi akımlar gibi din olmazsa olmazdır bu akımlarda. Zira milliyetçiliğin tutkalı din ve dildir. BU yüzden şampiyonu yetiştiren rahip veya kilise ile alakalı biri olabilir.

    Ayrıca bir şey daha. Dr.B. ve ailesi de ilk dönemde monarşik düzenden beslenen kişilerdir. Peki monarşik düzeni besleyen ne kitapta. Manastırların baş rahipleri ve asilzadeler.
    B. nin iki amcasından biri imparatorun diğeri manastırın adamı. Monarşi yıkılsa da gücü ( mali gücü el altından devam ediyor.) İster Hitler gibi seçimle gelin ister kral gibi soydan türeyin monarşik düzen dine muhtaçtır. Bu dünya şampiyonunu neden rahibin büyüttüğünün cevabıdır zannımca.
  • 250 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bazı konulara yönelik olarak, özellikle bizim toplumumuzda bizatihi konunun kendisinin hak etmediği muamelelerde bulunmak adeta normalleşti. "Aykırı" gibi tanımlanan, bu şekilde dışsallaştırılmaya çalışılan nice konu bu çabanın sonucunda, konu hakkında bizzat ön yargı sahibi olmayan insanları bile yanıltır hale geldi. Bahsettiğim mevzu günlük hayatımıza o denli işlemiş bir durum ki, yanlış görünen bir şeyi, yanlış olduğunun bile bile tekrar yaşanması gayet acı verici. Daha açık konuşmak gerekirse: Toplum olarak bize uymayacağını düşündüğümüz kimi konuları en baştan dışlamaya, dışsallaştırmaya başlıyoruz. Böylece zaman geçtikçe o konu insanların gözünde adeta başından beri "dışta" olan, üstüne üstlük bu 'dışta olmaklık' durumundan haksız bir şekilde bizim zihinsel dünyamıza girmeye, müdahale etmeye çalışıyormuş gibi algılamaya başlıyoruz. Hayır, insan düşüncesinin hiçbir meyvesi dışsallaştırılmamalı. Bize uymadığını düşündüğümüz bir fikirle, görüşle karşı karşıya geldiğimizde direkt olarak yargısız infaz peşindeyiz. Düşüncelerin yargısız infazı. İnsanlar insan katili olabildikleri gibi düşünce katili de olabilirler. Ama bir farkı var düşünce katili olmanın, düşünceler öldürülemezler, olan şey insanların onları öldüremediği için ötekileştirmeye çalışmasıdır. Bir bakıma adeta diğer zihinler için o fikri öldürmektir yapılan şey. Peki neden bu yargısız infaz? Nedeni açık. Objektif değiliz. Bu yüzden de ilk bakışta yaşamımıza uymadığını düşündüğümüz fikri yalnızca salt bu "uymamaklık" dolayısıyla dışlamaya kalkışıyoruz halbuki nedense asla işin aslını öğrenmeye, ille de itiraz edeceksek en azından neden itiraz edeceğimizin bilincinde olmayı kendi irademizle reddediyoruz. İnsanlık, kendilerine ters gelen düşünceleri araştırma, objektif yaklaşabilme aşamasına geldiğinde en azından tüm insanlık olarak birkaç adım atabilmiş olacağız.

    Konumuz feminizm. Ne anlıyoruz feminizmden? O aklınıza gelen ilk izlenimleri kastetmiyorum. Şayet biz bir düşünce katili olmak niyetinde değiliz, bu yüzden derinlemesine düşünmeyi göze almak zorundayız. Bu derinlikli düşünme sanatı adeta bir risk işidir. Çünkü bir meselenin derinine indikçe, o mesele itiraz ettiğiniz bir şey dahi olsa daha sonrasında aslında boşu boşuna itiraz ettiğinizi anlama ihtimalini barındırır. Yani bu başka bir deyişle kendi düşüncelerini sınama cesaretini yüklenmeyi gerektirir. Bu yüzdendir ki ben filozofları genellikle cesur insanlar olarak tanımlarım. Kendi düşüncelerinin yanlış olabileceğinin ihtimalini neredeyse hepsi de göz önünde bulundurmuşlar ve bu ilk ilke ile yola çıkmışlardır. Zaten bilgi arayışında olmanın temel noktalarından biri de bu değil midir? Kendinin yanlış olabileceğini kabul edebilme yetisi. Bu basit gibi görünen temel yetiden bunca çok bahsetme sebebim modern çağda artık bunun tek tük görülmesinden kaynaklı. Zihinsel bir dünyanın inşası için böylesine temel bir ilkeden dahi bu denli uzak olduğumuz bu modern çağda aslında öyle çok da "modern" değiliz. Başlangıç ilkelerinden bu denli uzaklaşmışken ötelerdeki diğer ilkelere nasıl ulaşacağız bilinmez, ama üstte de sözünü ettiğimiz üzere, en azından bir yerden başlayıp birkaç adım dahi olsa atmak zorundayız. Bu birkaç adımlara dahi muhtacız artık.

    Konudan uzaklaştık. Kendimden örnek verecek olursam, şahsen ben feminizm üzerine derinlikli düşünmeye çalıştığımda şu gibi bir sapma görüyordum: Çıkış noktasından uzaklaşma ve başka amaçlara sapma. Olaya böyle baktığımda da "asıl" olan halinin benim şahit olduğum şeklinde olmaması gerektiğini düşünmeme iten sebep bir şeylerin ters olduğu yönündeki gözlemlerim idi. O zamanlar düşünüyordum ki, feminizm şayet kadın-erkek eşitliği üzerine bir olgu ise (o zamanların aklıyla düşündüklerim bunlar) o halde içinde neden bir erkek nefreti barındırıyor? Sanki çağlar boyunca yaşanan bir haksızlık salt öfke ve kin ile çıkarılmaya, elde edilmeye çalışılıyor gibi düşünüyordum. Bir örnek ile açıklayalım, yüzlerce yıl önce birbirlerine düşman olan iki ülkenin vatandaşını ele alalım. Şimdi bir düşmanlık kalmamış, (feminizmin ilgileneceği bir şeyin kalmadığını demek istemiyorum, tamamen bağımsız bir örnek bu) artık barış hakim. Bu iki farklı ülkenin vatandaşı birbirlerine yaka paça girişse ve maksatları da kendi atalarının savaş halinde olması olsa bu ne kadar mantıklı olurdu? Öncelikle şunu söyleyeyim işin içine ne denli negatif duygular karışırsa çözüm de o denli uzak olacaktır. Geçmişte karşılaştığım kendisini feminist olarak niteleyen insanların birçoğu erkekleri ötekileştirici söylemlerde bulunarak dışlıyordu. Bunlara şahit oldukça da olması gereken eşitliğin bu duygusal gayelerin (çünkü adeta tüm hıncın çıkarılacağı bir hedef belirlemeye, bulmaya çalışmak idi bu; hedef 'şu erkek' olmamalıydı, 'erkeklik' olmalıydı) ötesinde olması gerektiğini düşünüyordum. Bu öylesine mantıksız gelmişti ki, tarih boyunca erkek hegamonisi altında kalmış kadının, şimdi de adeta "işte sıra bende" diyip, şimdi de onun erkeği hegamoni altına almaya çalışmasından başka bir şey değildi mevcut durum. Bir intikam olmamalıydı amaç, intikama bile yer bırakmayacak şekilde gidilen açık, net bir yol olmalıydı.

    Feminizm konusuna yönelik şahit olduğum başka bir yanılgı da erkeklerin içinde olduğu bir ön yargı idi. Bu, aslında hiçbir cinsiyete mensup bir durum değil, ileride de söz edeceğiz 'mensubiyet' kavramı yanılgıların adeta tetikleyicisi durumunda. Feminizm hakkında bilgi sahibi olmadan feminizmi suçlayan, feminizmden nefret eden bir erkek güruhuna da şahit olmuştum. Ama bu reddetme sevdası da tamamen duygusal kaynaklı idi. Sağlam temeller üzerinde inşa edilen bir reddetme değildi. Dediğim gibi, yalnızca feminizm kavramına özgü bir nitelik de değil bu. Başka birçok kavram ve olgu hakkında da insanların bu gibi öteleme çabalarına şahit oldum. Vegan olan bir arkadaşımla dalga geçen bir güruh da vardı. Burada iki yanılgı var; birincisi, bu insanlar herhangi biri kendilerine, kendi yaşamlarına uygun fikirler taşımadığında, uyumlu davranışlar sergilemediklerinde "aykırı" gibi görüneni dışlıyorlar, bu dışlama da beraberinde maalesef alay etmeyi getiriyor. Her ne koşulda olursa olsun, asla bize karşıt olan bir düşünce ile alay etme hakkına sahip değiliz. Bir düşünceye katılmıyor oluşumuz bizde herhangi bir "alay etme hakkı" doğurmuyor. Bu güruh insanları belirli şeylerden dolayı alay konusu etmeye o denli alışmış durumda ki onların zihninde adeta şu eşitlik kurulmuş durumda: Sana uymayan herhangi bir şey = alay konusu. Gerçekten çok büyük kayıplarımız var zihinsel anlamda. İkincisi ise yine üzerinden geçtiğimiz gibi, herhangi bir düşünceye itiraz edeceksek dahi, o düşünce hakkında belirli bir bilgi birikimine sahip olmamız gerekiyor. Aslında çok basit bir mantıkla da kavranılabilir bir mevzu bu: İtiraz ettiğin şey hakkında bilgi sahibi olmadan o şeye neden itiraz ettiğini de bilemezsin. Bu bağlamda bir konuda herhangi bir bilgi sahibi olunmadan yapılan itirazlar bana hep yersiz gelir. İki tarihçinin birbirleri ile münakaşa edebilmesinin birinci koşulu, münakaşa edilecek konu hakkında enine boyuna bir bilgi birikimine sahip olmaktır. Aksi takdirde itirazların hem içi boş kalacaktır hem de üstte sözünü defalarca ettiğimiz güruh gibi itiraz etme, bir mantık meselesi değil, bir duygu meselesi haline gelecektir.

    Kafamda geçmişten beri bu konuda oluşan soru işaretlerinin ardından gitmeye uzun süre fırsat bulamadım. Nedeni ise başka soru işaretlerinin peşinden gitmemdi. Fakat bu soru işareti, diğerlerinden ayrı bir yerde zihnimin bir köşesinde adeta uzun bir süre muhafaza edildi. En sonunda da okulda doktora çalışmasını feminizm üzerine yapan bir hocamla konuyu enine boyuna tartışma imkanı buldum. Ve sonrasında bana bu dergiyi verdi.

    Bir konu hakkında yalnızca birkaç tane bilgi kaynağına erişmiş ve onlardan faydalanmış olmak elbette ki yeterli değil. Daha öncesinde de feminizm ile bazı eserler okumuşsam da zihnimde bazı şeyleri asıl oturtan kaynak işte bu dergi oldu. Elbette ki henüz yeterli değil, olan şey yalnızca bir kapının açılması oldu benim için. Zihnimde adeta üzerine "feminizm" yazan kapının önünde durup, içinde neler var diyerekten merak edip duran benim için bu kapı artık açılmış oldu, fakat bu demek değildir ki kapının içindekiler hakkında tamamen bilgim var, elbette hayır. Bu inceleme de zaten sizlere bu kapının nasıl açıldığını ve ilk açıldığı anda neleri gördüğümü ifade ediyor. Birçok yönden eksik olduğu kesin, ama en azından şahsım adına harikulade bir ilerleme.

    Öncelikle "toplumsal cinsiyet" kavramını algılamamız gerekiyor. Aslında isim olarak bile çelişkili bir kavram gibi görünür bu kavram ilk bakışta. Cinsiyet, bireysel olan bir olgu iken nasıl toplumsal olsun ki? (En azından ben böyle düşünmüştüm) Toplum bizlerin üzerinde reddedilemeyecek bir etkiye sahiptir. Buna ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, bir yerden mutlaka toplumdan etkileniyoruz, etkilenmeye de devam edeceğiz. Toplumdan kendini soyutlayan insanlar için bile toplum etkisi söz konusudur, sonuçta toplum nedeniyle bir soyutlama söz konusu ise yine bir etki işin içine dahildir. Cinsiyet kavramını da toplum bazı yönlerden kendi düşüncesine göre belirler. Nasıl olur, 'toplumun bir düşüncesinden' nasıl bahsedebiliriz? Birazdan ona da geleceğiz. Cinsiyet, biyolojik etmenler dışında toplumla da belirlenir. Bir bebek erkek ise bu "toplum düşüncesinde" adeta daha çok şanslı bir durumdur. Erkek çocuklarının mavi renk ile özdeşleştirilmesinden tutun da, çocukken onlara zorla oyuncak tabanca almamıza kadar cinsiyet üzerinde birçok toplum etkisi mevcut.

    Bu bağlamda cinsiyetlere daha başından itibaren kimi görevleri yüklüyor, "olmazsa olmaz" illetinden daha onların hiçbir şeyden haberleri yokken onları sorumlu tutmaya kalkışıyoruz. Bu durum çocukların okul kitaplarına dek girmiş durumda. Daha ufacık çocukların ders kitabında yer alan "çarşaf çok mutlu" ile ilgili bir mini parça beni bu açıdan baktığımda dehşet içinde bıraktı. Parçada çarşaf dile geliyor, ve Ayşe'nin onu yıkamış olmasından dolayı ne kadar da temiz hissettiğinden neşeyle söz ediyor. Peki neden Ayşe, Ali olmak zorunda değil? Başka bir örnek daha; neden hep ailelerde özellikle erkek çocuklara "oku da başının çaresine bak, başkasına muhtaç olma" söylemi verilir de, kız çocukları için bu söylem pek etkili olmaz? Yani 'muhtaç olmamaklığa' yalnızca erkek mi mensup olmalıdır? Bu mensubiyetler de nereden kaynaklanıyor böyle? İşte. Burada da karşımıza kaya gibi sert bir etmen çıkıyor: Ataerkillik.

    Üstte bahsettiğimiz toplum düşüncesinin isimlendirilmiş hali budur işte; ataerkillik. Bizde nasıl düşüncelerin tetikleyicisi beyin ise, toplumun düşüncesinin temelinde de bu illet yatar. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere başından itibaren yüklenen mensubiyetlerden tutun da cinsiyetler arasındaki farklılıkları durmadan, ayırt edici bir şekilde tekrarlayıp duran zihniyet bundan kaynaklıdır. Feminizmin yönelimi de burada ataerkillik ve onun tetiklediği toplumsal cinsiyet meselesidir. Burada şunu da hatırlatmakta yarar var, üstte bahsettiğim, feminizmi erkeklerden adeta intikam almak olarak algılayan feministleri hatırladınız mı? İşte, onlar feminist değil aslında, onlar bir tür kinik denebilir. Bir kinizm meselesinin ötesindedir bu düşüncenin çözüme ulaştırmaya çabaladığı meseleler. Yani alt tarafta insanlar neyin ne olduğunu dahi tam olarak bilmeden adeta birbirlerini yerken, burada çok ötelerde asıl olan feminizm kritik, ele alınması gereken konularla uğraşır. Derginin sayısının mercek altına aldığı konu genel itibariyle "erkeklik" olunca, feminizmin yaklaşıldığı yön de erkeklik temelli. Bu açıdan bakıldığında da herhangi bir konuya tek açıdan yaklaşmak da tam olarak doğru bir tutum değildir esasında. Doğru değildir de diyemeyiz, fakat yetersiz olacağını tereddüte düşmeden ifade edebiliriz. Feminizme yaklaşılması gereken elbette ki birçok yön var, cinsiyetler teorisi üzerinden, kadınlık üzerinden ya da erkeklik üzerinden. İşte benim bahsedeceğim şeyler de derginin erkekliği baz almasından dolayı bu doğrultuda olacak. İleride yine feminizme başka yönlerden yaklaşacak olursam onları da sizlerle paylaşacağım elimden geldiğince.

    Toplumsal düşüncenin; ataerkilliğin; toplumsal cinsiyetin sınırlarını çizdiği erkeklik kavramına biraz daha yakından bakalım isterseniz. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere atfedilen, daha doğrusu dayandırılan kimi yönlerin yanı sıra işin bundan ayrı olarak birçok önemli başka yönleri de mevcut. Öncelikle şundan başlayalım, dışlama. Erkekler arasında kimi erkeklerin dışlandığına siz şahit oldunuz mu bilmiyorum ama bizzat ben şahit oldum, ve bunu yaşadım da. Bu dışlama birçok temele dayandırılabilir. Ama temel mesele bu dışlanan erkeğin, sınırları çizilmiş halde, adeta hazır olan kalıplara uyum göstermemesidir. Başka bir yönden bakmak gerekirse, erkekler kendi erkekliklerini dışladıkları ölçüde sahiplenebilirler. Ne demek bu? Daha açık olarak, bunun temelinde diğerlerinin erkeklik raddesinin "içerisinde" olmalarını adeta pekiştiren bir "dışında" haline getirme vardır. Yani o erkekliğe uyumlu olmayan kişiyi dışta bırakmak adeta onlar için kendi tahtlarını daha sağlama almayı sağlar. Adeta yaptığı işle (erkek olmaklıkla) gurur duymak onlara göre o işi yapamayacak olanları dışlamakla tavan yapar. Genellikle dışlananlar da erkek dayanışmasını desteklemekte gönülsüz davrananlardır. Bu, aynı zamanda kendi erkekliklerini ölçebilmeleri, adeta kendilerini birbirlerine tekrar tekrar ispat edebilmeleri için de bir fırsat yaratır. Çünkü dışladıkları ölçüde aidiyet duyguları gelişir. Bu dışlama da kimi damgalamalar ile yapılır genellikle. Homoseksüelliği bir aşağılama amacı güderek kullanma da vardır bunda, kimi kadın aşağılayıcı küfürlerle küçük düşürme de. Ataerkilliğin asıl gücü kökleşmiş geleneklerde değildir esasında, erkekliğin sınırlarını toplumsal duruma göre değiştirebilme, ayarlama ve uyarlama yetisinin bitmek tükenmek bilmeyen kapasitesi bu sistemin gücünün temelini oluşturur. O yüzden ataerkilliğin adeta kendini sonu olmayan hale getirmeye çalışan bir süreç olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebebi, şayet ataerkillik ilk bakışta sanıldığı gibi sadece kökleşmiş geleneklere tutunsaydı en sonunda eskide kalmaya mahkum olacaktı. Fakat bu uyarlama her yeni dönemde o döneme uygun bir erkeklik kapsamına yol açmaktadır.

    Birkaç örnek verecek olursak. Mesela iş sektöründe kadınların başarılı olmak için kendilerinin tersi olan, erkeksi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalmaları dolaylı olarak onları iş sektöründen dışarı atar. İş sektörünün yüksek oranda teknoloji ile yükseldiği çağımızda da bu teknoloji adeta bir erkek furyası içerisinde kendisini devam ettirmektedir. Teknolojinin erkeğe özgüymüş gibi görünen tek taraflı görünümünün yanı sıra, erkek ya da "erkekleşmiş" (bunlar kadın da olabilir, hiç fark etmez. Burada salt bir cinsiyetten bahsetmiyoruz aslında, bir tür tek taraflılaşmadan bahsediyoruz) mühendisler, kadınların kullanacağı teknolojileri tasarlarken, o teknolojiyi kullanacak olan kadınlara da toplumsal cinsiyet rolleri dayandırır. Örneğin makyaj yapan bir kadın sürücü ya da evi temizleyen, elektrik süpürgesini kullanırken çok mutlu gibi gözüken anne figürü. Başka bir alandan örnek vermek gerekirse, sinema sektörü. Neden bazı meslekler ille de bazı cinsiyetlere tanımlanmış durumda zihnimizde? Düşüncelerimiz adeta ataerkilliğin saçtığı bir zift ile kararmış durumda. Ana sınıfı öğretmeni ya da inşaat mühendisi dediğimizde aklımızda belirli cinsiyetler oluşuyorsa şayet bizlerin de zihni bir ölçüde kirletilmiş demektir. İşte feminizm burada bu kararmış zihinleri temizlemeyi vaat eder, ve bu kararmayı da salt bir cinsiyete de dayatıp ona saldırmaya da çalışmaz. Tüm cinsiyetleri de kapsayıcıdır bu yüzden. Sinema sektöründeki erkekleşmeyi yalnızca bir örnekle bile açıklayabiliriz sanıyorum: 1939-1979 adasında Hollywood'da yapılan yaklaşık 7000 filmin yalnızca 14'ü kadın yönetmenlerin imzasını taşır.

    Aslında burada tek bir cinsiyetin mağdurluğundan da bahsedemeyiz. Kadının ezildiği gibi erkeği de ezer bu sistem. Bu düşüncenin dile getirildiği makalenin başlığı bile bundan söz eder: "'Erkeklik' en çok erkeği ezer!" Aslında "en çok" değil, herkes üzerinde etkilidir bu dayatma. Kadın da erkek de var olamama korkusu duyumsar, fakat erkekte bu korku erkek olamama korkusuyla birleşir, bağdaşlaşır. Bu yüzden de üstte de altını çizdiğimiz gibi onlara göre "erkek adam gibi" olmayanları sürekli dışlayarak adeta kendilerinin yerini daha da sağlama alırlar. Erkeklik içerisinde olma, bu kapsamda bulunma çabasının kendisi dahi en çok erkeği ezmektedir. Erkeklik adeta uğrunda mücadele gerektiren, eziyetli bir testtir ve yine erkekliğin kendi bu testin sonuna ödül gibi konur. Yani bu bir bakıma sahip olunan şeyi değil de sahil olunacağı vaadedilen bir şeyi içerir. Adeta "erkekliğe erme" gibi bir durum söz konusudur. İşin kötüsü bu ödül elde edilse bile, bu elde etmeden sonra bile erkekten sürekli bu iktidarın yeniden ele geçirilmesi beklenir. Erkek, erkekliğinin devamı için buna zorlanır. Böylece iktidar ona sahipmiş gibi görüneni sürekli ezer durur. İşte burada hedeflenen şey iktidara eren, onlardan düşen, çıkan değildir feminizm nazarında, çünkü onlar bu sistemin içinde öyle kaybolmuş durumdadırlar ki bunu bir gereklilik olarak görürler. Feminizmin hedefi bu iktidarın ta kendisidir. Bu cümle yanlış anlaşılmasın, iktidarın hedef olması, kadının oraya çıkmayı amaçladığını göstermiyor bu cümlede. Demek istediğim iktidar olarak kabul görünen tabuların yerle bir edilmesi. Çünkü aslında olan şey nedir biliyor musunuz? Erkeklik kimliği altında "insan" benliğinin ezilmesi. Hem kadının hem de erkeğin.

    Bu erkeklik anlayışında tek bir yanlış adım mutlak düşüşe yol açmaktadır. Dolayısıyla her an bir tür elden gidebilirlik tehlikesi ile karşı karşıyadır bir birey. Ve bu başarı, yükselme birçok şeye de bağlanmış durumdadır. Cinsel organın iş yaparlığından tutun da, tutulan takımın başarısına kadar, her an ve her yerde bir tür sınanma ve tehdit vardır erkek için. Bir erkek dans etmeyi sevmemelidir, hele seviyorsa ondan nefret etmelidir. Bu cümleye lütfen dikkat edin. Dans etmeyi çok seven bir erkek getirin gözünüzün önüne, dans etmek olgusu erkeklik içinde kabul görmeyen bir şey olduğu için bu erkek ister istemez bu yönünü saklamak zorunda hissedecektir. Ya da erkek ortamında kadınlar hakkında kaba, cinsel tabirler kullanılarak haysiyetsiz bir muhabbet konusu açılmışsa dahi kahkaha atmasa bile gülümsemek zorundadır, çünkü aksi takdirde göze batacak ve popülasyon onu adeta kusarak sisteminden atacaktır. Ve o, başkalarınca "yumuşak", "karı gibi" damgalar yiyip bir daha popülasyona giremeyecektir. Erkek olmak ve öyle kalabilmek sosyal bir süreçtir bu açıdan ele aldığımızda. Erkek topluluğu tarafından izlenerek, tartılarak, yargılanarak verilen sonu gelmez sınavlar silsilesidir.

    Bu açılardan ele aldığımızda aslında feminizmin yalnızca bir kadın sorunu olmadığını, kadın sorunu olduğu kadar erkek sorunu da olduğunu; dolayısıyla cinsiyetlerin bizatihi kendisine değil, cinsiyet hegemonisine yönelik olduğunu rahatlıkla seçebiliriz. Buradan hareketle asıl feminizmin ne olduğunun saptamasını yapabilmek en temel ve gerekli olguların başında geliyor. Çünkü günümüzde her türden insan mevcut, feminizmin ne olduğunun farkında dahi olmadan onu aşağılayan da, yine feminizmin tam olarak neye yönelik olduğunu anlayamadan onu kinizm ile savunduğunu sanan da. Önemli olan toplumu, onun dayattığı toplumsal cinsiyete göre değerlendirmemektir. Cinsiyetlerin ne bir mensubiyeti ne de kapsamı vardır. Oluşturulanlar, her iki cinsiyeti de egemenlik altında tutmak için amaçlananlardan ibarettir aslında. Bu noktadan sonra şahit olduklarımızı sorgulayarak ve düşünerek yolumuza devam etmemiz gerekiyor, eğer "insan" olarak bir iktidar hegemonisine maruz kalmak istemiyorsak.

    Mesela neden bir erkek rasyonel düşünür diye kabul edilir de neden bir kadın duygusal?

    Neden modern çağda erkeğin evdeki görevi adeta hiçbir şey yapmamaktan ibaret hale gelmiştir? Eve gelinir, televizyon karşısında geçilir (o televizyon artık telefon oldu gerçi) o sırada da yemek hazırlanır, yemek yenir, herkes üstüne düştüğünü sandığı görevi yerine getirir.

    Neden homoseksüellik aşağılanan bir olgu haline gelmiştir, halbuki homoseksüel olan erkekler de normal erkekler kadar erkek, homoseksüel olan kadınlar da normal kadınlar kadar kadın olmasına rağmen?

    Neden kadının namusu, "el değmemişliği"nin üzerinde bu denli durulur da erkeğin birileriyle yatıp kalkıyor olması hoş görülür?

    Neden erkeklik belirli, kurgulanmış değerler üzerine kurulmuştur örneğin rekabet, onur, gurur gibi?

    Neden namus kavramı yalnızca belli bir cinsiyette daha önemli hale gelir?

    Neden centilmenlik denen olgu tek taraflı olmak zorundadır?

    Neden erkek evlenmezse aynı durumdaki bir kadın kadar göze batmaz?

    Neden? (...)

    İnsanlık olarak sorular sormaya başladığımızda değil, doğru soruları sormaya başladığımızda işte o birkaç adımı atacağımız an da gelecektir.
  • 320 syf.
    ·8 günde
    Soluk Mavi Nokta. 0,12 piksellik bir zerre. Gözünüzü kapatın ve gördüğünüz karanlığın içine doğru bir yolculuğa çıkın. Göz kapaklarınızın ardındaki o karanlığın sonuna kadar gitmeye çalışın. Sonu var mı peki? Hayal etmesi bile oldukça güç. En azından benim için. Dünyadan 6 milyar km uzaklıkta yaklaşık bir ton ağırlığında bir metal yığını veya dost. Hangisini seçerseniz. Ben dost demeyi tercih ediyorum. Tanıdığım günden bu yana sürekli takip ediyor, hakkında yazılanları okuyor, gönderdiği fotoğrafları inceliyor ve onun yerinde olmayı hayal ediyorum. 6 milyar km dedim ama bu mesafe 14 Şubat 1990 senesi için geçerliydi. (Şu an yaklaşık 14 milyar km uzaklıkta) Dünyadan gelen bir komutla yüzünü bize çevirdi ve işte o mesafeden birkaç fotoğraf çekip komutun geldiği yere geri gönderdi. Gelen fotoğrafta görünen 0,12 piksellik o minik parlak şey: Dünyaydı. Muazzam büyüklükteki evrende havada asılı duran bir toz zerresi. Carl Sagan o fotoğrafa bakınca “Soluk Mavi Nokta” betimlemesini kullandı. İyi de yaptı. Sayfa 27 de bu mavi nokta için söyledikleri her duvara, kitapların baş sayfalarına, makam koltuklarının tam önüne, şirketlerin girişine asılıp günlük okunması gereken bir manifesto gibi.

    Soluk Mavi Nokta adını vermiş kitabına. Yuvamızdan başlıyor anlatmaya. Daha önce ne olduğumuzu hatırlatıyor bizlere. “Bizler başından beri gezgindik. Yüzlerce kilometre boyunca her ağaç koruluğunu bilirdik.” diyerek 302 sayfalık yolculuğumuza başlıyoruz.

    Benim en etkilendiğim bölümlerden olan 1. Bölüm: Buradasın başlığıyla karşımıza çıkıyor. Voyager dostumuzun hikayesini anlatıyor bizlere. Soluk Mavi Nokta adını verdiği o fotoğrafın hikayesini öğreniyoruz. Özellikle birkaç ayrıntı karşısında şaşkınlık yaşamamak elde değil. En azından böyle konulara meraklı olanlar için şaşıracaklarını söyleyebilirim.

    Kitaba ismini veren o görselin linkini de şöyle koyalım:

    https://i.hizliresim.com/4jr2V7.jpg

    Okurken hayranlık duyduğum bir diğer bölüm ise Camarina Bataklığı (18. Bölüm). Kurgu olmadığı için aslında ‘spoiler’ vermiş sayılmam diyerek bu bataklığın ne olduğunu ve uzayla ne ilgisi olduğunu anlatabilirim. Ama bunun yerine o bölümden şu kısa alıntıyı paylaşacağım:

    “Yeni teknolojilerin tehlikelerini küçük gösterme gibi bir eğilimimiz var. Çernobil faciasından bir yıl önce, Sovyet nükleer enerji bakan yardımcılarından birine Sovyet reaktörlerinin güvenliği soruldu ve adam özellikle güvenli bir alan olarak Çernobil’i seçti. Bir felaketin ortaya çıkabileceği sürenin ortalaması, diye tahminde bulundu kendine güvenli bir şekilde, yüz bin yıldır. Ama bir yıla kalmadan... yıkım. Challenger faciasından bir yıl önce NASA üstlenicileri de buna benzer güvenceler vermişti: Mekikte felaketle sonuçlanacak bir hatanın olması için, diye tahminde bulundular, on bin yıl gerekir. Ama bir yıl sonra... büyük bir acı.”

    Sanırım bu bölüm (Camarina Bataklığı) için yukarıdaki alıntı yeterlidir.

    Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) yaklaşık 400 km tepemizde 90 dakikada bir dünyanın çevresini dolaşıyor. İnsan yapımı en pahalı makine olma özelliğinin yanı sıra içerisinde şu an da astronotlar bulunmakta. Yapım sürecine dair Carl Sagan’ın da diyecekleri var elbette. Sagan 20 Aralık 1996’da aramızdan ayrıldı ve ölümünün ardından 1998 yılında ISS’in ilk modülü fırlatıldı. Sagan maalesef göremedi. Ama seneler öncesinden böyle bir proje için söylediklerini ben ilk kez bu kitapta okudum. Daha doğrusu farklı bir bakış açısı demeliyim. Okuyunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızdan şüpheniz olmasın. Ayrıca ISS’in kendine ait bir uygulaması var. Ben android kullandığım için play store linkini aşağıya bırakıyorum:

    https://play.google.com/...nicedayapps.iss_free (link açılmazsa arama kısmına ISS HD live yazarak ulaşabilirsiniz.)

    Ve o büyük soru: Ay’a tekrar neden astronot gönderilmedi? Ay’a gerçekten ayak basıldı mı? Soruları arttırmak mümkün. Elbette bu soruların da cevabını bulmak ve gerçekten tatmin edici cevaplar olması insanı mutlu ediyor.

    Satürn, Jüpiter, Venüs ve diğer gezegenler, bu gezegenlerin uyduları hakkında birçok bilgi kitap içerisinde yer alıyor. Bu gezegen ve uydulara gönderilen veya gönderilecek olan uydular ve görevler hakkında da bilgiler sunuyor bize Sagan. 30 yıl kadar önceki teknolojik gelişme ve birikimle kaleme alınan bilgiler ve özellikle Sagan’ın uzay ve teknoloji hakkındaki öngörülerini sade bir dille okumak kesinlikle paha biçilemez gibime geliyor. Belki de ben abartıyorumdur. Kitabı okuyun siz karar verin.

    Milyonlar hatta milyar km uzaktaki bir uzay aracı ile iletişim nasıl sağlanıyor? Görüntüler bize nasıl geliyor? Neden gönderilen her uyduda 4 hatta 8k kameralar yok? Cevapları için Soluk Mavi Nokta’ya göz atabilirsiniz.

    Soluk Mavi Nokta Carl Sagan’ın okuduğum üçüncü kitabı. Epub olarak da Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı kitabını okuyorum fakat yazım ve imla hataları o kadar fazla ki anlaşılırlığını yer yer kaybediyor. Bunu belirtmemin sebebi ise; Soluk Mavi Nokta elbette yine olabilecek en sade şekilde yazılmış fakat Kozmos veya Milyarlarca Milyarlarca kitabına göre “toz zerresi” kadar akademik denebilir. Ama bu anlamaya ve şaşırmaya asla engel değil. Çünkü Carl Sagan yine “Herkes için bilim” diyerek olabildiğince çok insana ulaşmaya çalışmış.

    Genel olarak diğer incelememde yaptığım gibi birkaç maddeyle neden Soluk Mavi Nokta okunmalı dersek:

    1) Üzerinde yaşadığımız bu mavi küreyi daha yakından tanımak için,

    2) Dahil olduğumuz Güneş Sistemi’ne dair duymadıklarımızı duymak için,

    3) Yukarıda da bahsettiğim uydularımızla iletişim, uydularda bulunan kamera ve diğer aletler hakkında bir şeyler öğrenmek için,

    4) Dünyamız dışında yaşam var mı? Sorusundaki yaşamdan kasıt ve sorunun cevabına dair bilgiler için,

    5) (Benim için oldukça kıymetli bilgiler) Voyager 1 ve 2 dostlarımızın ne olduklarını ve ne olacaklarını öğrenmek için,

    Elbette 5 maddeyle sınırlandıramam. İçeriği hakkında fikir sahibi olabilmeniz adına bunları seçtim.

    Ben Ayrıntı Yayınları’nın Süha Sertabiboğlu çevirisiyle 3. Baskısını okudum. Yayınevinden kaynaklı yazım ve imla hataları göz ardı edilebilecek düzeydeydi. Eğer ilk kez Carl Sagan okuyacak biriysen Kozmos veya Milyarlarca Milyarlarca kitabından başlamanı tavsiye ederek incelememi sonlandırabilirim.

    Kitapla ve sevgiyle kalın.