• “Bu kitabı kendilerine okuttuğum birtakım dostlarım -her ne ka­dar bu denli önem vermemin bir hata olmadığı kuşku götürmezse de- doğa bilimlerine değin konularla çok uğraştığım kanısına vardılar; ama, diyorlar, bu konular okurları yoracak ve yıldıracak. Ne iyi! İşte benim de istediğim bu: Ben eğlendirmek için yazmıyorum, bu kitapta eğlence, sanat, espri, yani çok gerçek bir düşüncenin en yalın bir anlatı­mından başka bir şeyler arayacak olanları daha ilk satırlarda hayal kı­rıklığına uğratmak istiyorum.
    En üstün olgunluk ölçüsünün kendini doğaya bırakmak ve içgüdü­lerini alabildiğine kapıp koyuvermek olduğuna hiç de inanmıyorum; inancım şudur ki, kısmak ve yumuşatmaya çalışmaktan önce onları iyi­ce anlamak önemlidir; çünkü sıkıntısını çektiğimiz uyumsuzlukların çoğu ancak yüzeyde kalır ve yalnız yorumlama yanlışlarından doğarlar.”

    “Düşünüyorum da, ben bunla­rı söylüyorum diye böyle olacak değil ya! Bu zaten böyle. Ben bunun böyle olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Madem ki böyle olduğu hiç de kabul edilmek istenmiyor, bunun böyle olmasının gerçekten bu denli kötü olup olmadığını araştırıyorum, araştırmaya çalışıyorum.”

    Andre Gide, işte tam da bu sözlerini kitabın önsözüne yazarak başlamış anlatmaya. Bunları eklemeden geçmek istemedim çünkü bu hassas konuda yazarın asıl düşüncesinin ne olduğu bizim için çok önemli. Eşcinselliği olağan bir durum görerek mi yazmış yoksa buna karşı mı çıkmış önce onu anlamalıyız.

    Açıkcası başlarda ben anlamadım. Komik olabilir bu kısım çünkü ben de yazarken güldüm..

    Konumuz, eşcinsellik bir tercih midir?

    Bence yazar hakkında bu konuyu savunuyor ya da savunmuyor diyemeyiz. Yazar sadece anlamaya çalışıyor. Konunun derinliklerine ve geçmişe inerek bizlere olabildiğince mantıklı açıklamalar yapıyor. Ayrıca kitap diyaloglar halinde ilerliyor ve yazar hem eşcinsel bireyi hem de ona tamamen zıt düşüncelere sahip homofobik bir bireyi canlandırıyor ki, bu çok çok zor olmalı.. Sürekli kendini çürütüp duruyor.

    Kişilerden biri eşcinselliğe tamamen karşı çıkan ARKADAŞI, diğeri ise savunan, hatta savunmak bile demek istemiyorum amacı sadece bunun olabilecek bir durum olduğunu anlatan, eşcinsel bir doktor. (CORYDON) Neden savunmak demedim onu da açıklayayım. Kendileri karşı tarafın bu kadar öfkeli ve duruma hakim olmamasını olabildiğince anlayışla karşılıyor. Ona bu düşüncelerin olağanlığı anlatmak için de kendi cümleleriyle bir savunma yapmıyor. Bilimden yararlanıyor, tarihten yararlanıyor, edebiyattan yararlanıyor ve sürekli geçmişten gelen kişilerin ağzıyla konuşuyor. Bu durumun sadece onda olmadığını, etrafta birçok kişinin içinde bulunduğunu ve fark etmediklerini dolaylı yoldan aktarmaya çalışıyor. Doğrudan demiyorum çünkü kendi düşüncelerini araya katmaktan ziyade sürekli sorular sorarak karşı tarafın kafasını kurcalamaya çalışıyor.

    “Papaz Galiani’nin bir cümlesiydi bu; Madame d’Epinay’e yazmış, "Önemli olan," diyor, "Önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle bağdaşarak yaşamaktır.” (Sayfa 18)

    Önemli olan iyileşmek değil.
    Kendi cinsine duyduğu hislerden dolayı intihar etmiş bir çocuk anlatılıyor başlarda. Doktor, arkadaşına durumun farkında olmadığı eğer olsaydı onu iyileştirebileceği söylüyor. Arkadaşı ise doktoru papazın sözüyle vuruyor ve “Bu durum iyileşebilecek bir şey yani öyle mi?” diyor.
    Doktor (Corydon) ise iyileştirmeyi, çocuğa onun “hasta olmadığını” anlatarak yapardım diyor.

    Arkadaşı;
    -Oldu olacak, içgüdüsündeki bu bozukluğun doğal olduğunu da söyleseydiniz bari.
    Doktor(Corydon);
    -İçgüdüsündeki bozukluğun doğal olmaktan başka bir şey olma­dığına onu innandırarak yapardım diyor.

    Daha sonra Doktor(Corydon) ikinci konuşmasında doğabilimi üzerinden cevaplar veriyor..
    (Bu arada doktor bir kitap yazıyor ve bu konular doktorun yazdığı kitabın içeriği üzerinden ilerliyor.)

    Burada durum biraz daha ciddileşiyor ve doktor konuşmaya tekrar bir düşünürün sözüyle başlıyor.

    “Pascal’ın sözünü bir daha söyleyiniz bakalım: “Tüm eğilimler doğanın içindedirler...”
    - “Doğanın o kadar da tekdüze olmadığı kuşku götürmez. De­mek ki, doğayı tekdüze kılan alışkanlıktır, çünkü alışkanlık doğayı zor­lar; kimi zaman da doğa alışkanlığın üstesinden gelir ve insanoğlunu, iyi ya da kötü herhangi bir alışkanlığına bakmayarak...””

    Arkadaş;
    -Karşı cinse dönüklüğün salt alışkanlıktan doğduğunu mu savunuyorsunuz?
    Doktor;
    -Yok canım! Demek istediğim; bizim ancak karşı cinse dönüklü­ğü doğal saymamız alışkanlıkla varılan bir yargıdır.”

    Burada ise anlamamız gereken durumun doğal mı yoksa alışkanlıktan öte mi olduğudur. Doktor genelde alışkanlığımıza ters olduğunu söyleyerek kabullendirmeye ve aslında alışkanlıklardan ötürü doğal ya da doğal olmayan gibi gözüktüğünü anlatır. Daha sonra ise şu sözleriyle durumu tamamlıyorum;

    Doktor;
    -“La Rochefoucault’nun şu derin sözünü hatırlayınız: “EĞER AŞKTAN SÖZ EDİLDİĞİNİ DUYMASA, HİÇBİR ZAMAN SEVEMEYECEK İNSANLAR VARDIR.” Düşününüz ki, yaşadığımız toplumda, törelerimizde, her şey öbür cinse karşı bir cinsel istek duymaya zorlar bizi, her şey karşı cinse dönmeyi öğretir, her şey ona yöneltir kişiyi, her şey bu duyguyu körükler, tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, büyüklerden alınan örnekler, salon­lardaki gösteriler, sokaklardakiler. Dumas Fils "La Question d’Argent’ın önsözünde ne güzel söylüyor: "Bütün bunlara karşın âşık olunmazsa, o zaman yetişmede bir bozukluk var demektir." Bak hele! Bir genç sonunda çevresindeki bu ağız birliğine kendini kaptırırsa, bu yolu seçmesinde öğütlerin etkisi olduğunu, arzularının baskılarla istenen yö­ne çevrildiğini nasıl kabul etmezsiniz! Ama olur da bunca öğüte, çağrı­ya, isteklendirmeye bakmayıp kendi cinsine dönüklük eğilimi gösterir­se hemen şu kitabı, bu etkiyi suçluyorsunuz; (ve bütün bir ülke, bir top­lum içinde böyle düşünüyorsunuz); “Bu sonradan edinilmiş bir eğilim­dir” deyip duruyorsunuz; evet, bu ona öğretilmiştir, burası kesin; böyle bir şeyi yalnız başına bulabileceğini kabul etmiyorsunuz.

    Daha sonra konu içgüdülere geldiğinde arkadaşı içgüdü adı altında sığınmanın doğru olmadığını o zaman katillerin, hırsızların da bu konularda içgüdü diyerek doğal karşılaşabileneceğini söylüyor. Arkadaş bir söz ile cevap veriyor ve;

    “Bohn, kısa bir süre önce çıkan küçük bir kitabında büyük bir olgunlukla şöyle diyor: "Asıl tehlikeli olan şey, içgüdü sözcüğünün kullanılması değil, bu sözcüğün hangi anlama geldiğini bilmemek ve bundan bir açıklamaymış gibi ya­rarlanmaktır.” diyor ve doktorun içgüdü şeklinde kendini açıklamasının önünü kesiyor.

    Şimdi buralarda tam doğabilimine giriyor ve çok güzel bilgiler aktarıyorlar. Ama hepsini yazmam mümkün değil ve haklarında sadece bu kitabı okuyarak bilgi sahibi olduğum çok konu var. Benim aktarmamdan öte kitabı okuyan kişinin daha doğru anlayabileceği konular. Ama bana can alıcı gelen noktalardan bir tanesini paylaşacağım.

    Arkadaşı, dişi köpeği olduğunu ve bir gece erkek köpeklerin gece boyunca dışarıda uluyarak geçirdiklerini söylüyor.

    Corydon(Doktor) ise ona kızgınlık dönemi haricinde erkek köpeklerin dişi köpeğinizin yanına yaklaşmayacağınızı biliyorsunuz diyor. Erkek için çiftleşmenin zamanı olmadığını fakat dişi köpeklerin kızgınlık süreleri olduğunu belirtiyor. Erkeğin kızgınlık döneminde isteğinin uyanmasının sebebi olarak dişi köpeklerin çıkardığı kokunun neden olduğunu söylüyor.

    “Hayvanın duyguları için bu koku öyle güçlü, öyle heyecanlandırıcı ki, (eğer böyle söyle­mem doğru olursa) cinselliğin ona ayırdığı rolün dışına çıkıyor ve şeh­vet uyandıran bir ilaç gibi yalnız erkeği değil, öbür dişileri de kızışmış durumdaki dişiye beceriksizce yaklaşmayı deneyecek kadar coşturu­yor. Köylüler öbür inekleri tedirgin eden kızışmış ineği sürüden ayırırlar... Sözün kısası şunu demek istiyorum: Dişiden belirli sürelerde çı­kan koku, erkekte cinsel istek uyandırır demek, bu istek yalnız o süre­de uyanır demek değildir.(Kimi hayvanların kendi cinslerinden erkeklerden hoşlandıklar da görülür.)
    Gerçekten, kendisine kısa bir süre önce çiftleşmesinden sinen ko­kuyla dişiyi hatırlatmasından ötürü erkeğin başka erkekleri uyardığı, sa­nırım ki doğru olarak, savunulmuştur.
    - Samson, “Ne gariptir ki,”diyor, “Dişide pek çabuk (döllenme­den hemen sonra) uçup giden bu koku bir kere başkasına sindikten sonra kolay çıkmıyor...” “

    Arkadaşı;
    -Evet, az önce size diyordum ki: Ancak yeni çiftleşmiş olan bir erkek, dişinin kokusunu daha üstünde taşıdığından, saldırışları haklı gösterebilir...

    Corydon;
    -“Paris bulvarlarından birinde iki köpek bildiğiniz gibi gülünç bir şekilde birleşmişlerdi; arzulan yerine gelmiş olduğundan, her ikisi de kurtulmaya uğraşıyorlardı; bu ayrılma çabaları kimilerince utanç du­yulacak bir durum olarak karşılanıyor, kimileri de çok eğleniyordu; yaklaştım. Kesinlikle kokuyu alıp yanaşmış olan üç erkek köpek, çevrelerinde dönüp duruyordu. Bunlardan daha gözüpek ya da daha coşkun olan biri, artık dayanamayarak, üstlerine atlamayı denedi. Birbirlerin­den ayrılamayan bu çiftler birinin üstüne çıkabilmek için bir süre olma­dık cambazlıklar yaptığını gördüm... Dediğim gibi, şu ya da bu neden­le bu sahneyi seyretmekte olanların sayısı az değildi; ama bahse gire­rim ki, şunu farkeden yalnız ben oldum: Erkek köpeğin üstüne çıkmak istediği öbür erkekti, evet yalnız öbür erkek; dişiye aldırmıyordu bile; boyuna uğraşıp duruyordu ve kurtulamamış olmasında ötürü, öbürü de kendini iyi savunamadığından az kalsın amacına ulaşacaktı... Derken bir polis çıkageldi ve bir tekmeyle oyuncuları ve arkasından izleyicileri dağıttı.”


    İçgüdü üzerine hayvanlar ve bitkilerle ilgili tonla deney, bilimsel araştırma üzerine konuştuktan sonra içgüdü konusunda en son bunları söylüyorlar;

    1. Çiftleşme ne kadar güçse, içgüdü o kadar kesindir.
    2. İçgüdü ne kadar kesinse, erkek sayısı o kadar azdır.
    3. Demek ki: Çiftleşme güçleştikçe erkek sayısı azalır (dişinin se­vişmeye kurban ettiği erkeklerde); kuşku yok ki, şehveti tatmak için başka bir yol bulunursa bu tehlikeli çiftleşmeye yanaşılmaz bir ve böylece o tür sönüp gider. Yine kuşkusuz ki, arzularını yerine getirmeleri için doğa onlara başka hiçbir yol da göstermez.



    Üçüncü konuşmada ise insanlar üzerinden gidiyorlar.

    Darwin, Spinoza, Yunan ahlakından, heykelciliğinden, savaşlarından, Goethe ve hatta şu sözü paylaşayım burada;

    Goethe; “Arı estetik kuralına göre erkek bedeni kadın bedeniyle karşılaştırıldığı zaman daha güzel, çok daha estetik ve daha yetkindir. Böyle bir duygu bir kez uyanmaya görsün, kolayca hayvanlığa kaçar. Cinsel sapıklık, insanlık kadar eskidir, demek ki, doğal bir şey olduğu ve doğaya dayandığı söylenebilir ama yine de doğanın yararına çalışmaz. İnsan doğadan kazandığı, ondan çekip aldığı şeyi artık elinden kaçırmaz, ne fi­yata olursa olsun geri vermez onu.”


    Montesquieu şöyle anlatıyor:
    "Roma’da sahneye kadınlar değil, iğdiş edilmiş kadın kılığında er­kekler çıkar. Bunun ahlak üstündeki etkileri çok kötüdür: Çünkü (bildi­ğime göre), Romalılarda hiçbir şey bundan daha fazla fizyolojik aşk uyandıramaz." Daha ilerde şunu diyor: "Ben Roma’dayken Capranica Tiyatrosu’nda iğdiş edilmiş iki çocuk vardı; Mariotti ve Chiostra, sah­neye kadın kılığında çıkarlardı, hayatımda gördüğüm en güzel yaratık­lardı bunlar ve bu konuda en sağlam ahlaklı kimselerde bile Gomore zevkleri uyandırabilirlerdi.
    Genç bir İngiliz, bunlardan birinin kadın olduğunu sanarak, deli gibi aşık oldu ve bu tutkunluğu bir aydan çok sürdü. Eskiden Floransa’da granddük Come III, aşırı tutkusundan ötürü böyle bir düzen kurmuştu. Bir kere düşününüz, bu konuda yeni Atina demek olan Floran­sa’da bunun etkileri ne olur artık!" yine bu konuda Horatius’un şu sözünü tekrarlıyor: "Doğal olanı kovdunuz mu, dörtnala geri döner"

    Arkadaşı ise bu sözlerden sonra Corydon’a sizin için doğal olan kendi cinsimize duyacağımız duygu mudur, insanlığın normali böyle mi olmadı diye sorular soruyor. Ve konu dördüncü konuşmaya geçiyor...(Cevap?)

    Burada mitolojiye giriyorlar ve Yunan üzerinden ahlaktan bahsediyorlar. Daha sonra bu tarz eğilimleri olan kişilerin(erkekler için) kadın düşmanı olup, olmayacağı tartışılıyor. Kitap böyle tartışmalar halinde bitiyor... Yazar bir sonuca çıkmak istememiş ya da bizlere bir düşünce zorlamak istememiş. Sadece anlatmış ve konuşmuş. Gerisi de sizlere kalmış nasıl isterseniz, size ne doğru gelirse öyle anlayın demiş..

    Ayrıca çoğu yerde diyaloglar çok fazla karışıyor. Bilimselliğinden asla rahatsız olmadım, terimleri araştırdım, okudum fakat ama şu diyalog olayı daha düzgün olabilirdi diye düşünüyorum. Eminim o zaman okumak çok daha kolay olacaktı. Erkekler üzerinden gitmiş fakat ben kadınların da geçmesini dilemedim değil.

    Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim Corydon’u Sapık Sevgi diye çevirmek ise efsane olmuş gerçekten. Zaten bir ara kitapta müslümanların da asla böyle bir düşünceyi olumlu karşılamayacağını ve bunun ülkesine batıdan geldiği savunur yazmıştı yazar. Hah şu meşhur söz aklıma geldi yahu. “Gevurrr ahlaksızlıklarıı, batı adetlerii!!”
    Bilmezler ki kendi tarihimizde de eşcinsel bireylerin olduğunu...
    Eşcinsellik bir hastalık değildir bunda artık bir anlaşalım, lütfen.
  • - Psikanaliz, devrimizin en mühim keşfidir. Halit Ayarcı’nın sesi birdenbire diken diken oldu.
    - Bırak doktor şu psikanalizi… Allah belâsını versin! Biz şimdi rakı içiyoruz.
  • Kuantum fiziğiyle evrene mesaj gönderebilir miyiz?

    Bilim dünyası aslında toplumda oluşan ön yargı gibi sıkıcı değil. Aksine camiada öyle renkli ve başarılı bilim insanları var ki, laboratuvarda çalışmalar yapıp, soruların peşinde koşmak eğlenceye dönüşüyor. Sizi 30 yıldır denenen ve sonuç alınamayan “ışığın gürültüsü" ölçümünü başararak literatüre geçen İngiltere Cambridge Üniversite’sinden Prof. Dr. Mete Atatüre ile tanıştıracağım.

    Kuantum fiziği üzerine çalışan Atatüre, medyada sık sık karşımıza çıkan kuantum fiziği meselelerinin gerçek yüzünü anlattı. Evrene gönderilen mesajlardan neden yanıt gelmediğine açıklık getirdi. Son dönemlerde konuşulan ışınlanma olaylarının mümkün olup olmayacağını açıkladı. Keyifli sohbetimize başlıyoruz.

    Kuantum fiziği nedir? Kuantum fiziği denildiğinde en sade şekliyle ne anlamalıyız?

    Kuantum sözcük anlamı olarak ‘sayılabilir, nicelenebilir’ demek. Latince “Ne kadar çok, ne kadar büyük?” söyleminden türemiş. Kuantum fiziği 20. yüzyılın başında, tam da “fizik doğada açıklanacak her şeyi açıkladı, bundan sonra büyük keşifler olmayacak” deniyorken, fizikle açıklanamayan Kara Cisim Işınımı dediğimiz bir doğa olayı ile başlar. Bu olay öyle uçuk bir şey değil aslında, bakır bir teli ısıttığınızda ortaya çıkan ısı ve ışımanın rengi güzel bir örnek. Hatta bu olay için teoriyle pratiğin birbirinden bu kadar zıt yönlere ayrıştığı Morötesi Felaketi (ultraviolet catastrophe) denir. Ne olduğunu açıklayabilmek, daha doğrusu matematiğini tutturabilmek için 1900’de Planck, enerjinin sayılabilir parçacıklardan oluştuğunu varsaymak gerektiğini gösterdi.

    1905’te de Einstein, aynı parçacık kavramını ışığa uyarlayarak o dönemin bir başka açıklanamayan olayını, fotoelektrik etkiyi açıklayabildi ki aldığı Nobel Ödülü bu konu içindir. Böylece kuantum fiziği başlamış oldu. Klasik fizikle temelde en ters düştüğü kavram da aslında bu; enerjinin herhangi bir değere sahip olabilmesi yerine sadece belli aralıklarda değerlere sahip olabilmesi. Örneğin, istediğiniz hızda koşamadığınızı, sadece belli hızlarda koşmanızın mümkün olduğunu düşünün, ne kadar alışagelmediğimiz bir kavram değil mi? Yine maddenin aynı zamanda dalga, ışığın da aynı zamanda parçacık olması gibi. İşte günlük yaşantımızda yer alan nesneler ve olayların çoğunu klasik fizikle anlatabilirken, aslında her nesnenin atomlardan her ışığın da fotonlardan oluştuğunu biliyoruz. Yani bildiğimiz alışık olduğumuz klasik fizik kanunları için daha güçlü ve kapsamlı olan kuantum fiziğinin basite indirgenmiş hali diyebiliriz.

    Algımıza ters gelen pek çok örneği var. Geçenlerde haberlere de çıktı, kuantum ışınlanma ne demek?

    Bilimkurgunun bilime ışık tuttuğu güzel örneklerden biri bence. Işınlanma, en bilindik tanımıyla bir nesnenin bir yerden başka bir yere aradaki uzaklıktan bağımsız, bir anda gitmesi demek. Pek çok kitap ve filme konu olmuşsa da bunun klasik fizik kanunları içinde olması mümkün görünmüyor. Ancak, klasik fiziğin aksine kuantum fiziğinin izin verdiği bir kavram var; dolanıklık kavramı. Işınlanmayı anlayabilmek için önce, “Kuantum dolanıklık nedir?” onu anlamamız gerek.

    İki nesne arasında kuantum fiziksel bir ilinti yaratılabilirse, aralarındaki uzaklıktan bağımsız şekilde bu kuantum ilintisini sonucu olarak bir nesnede yapacağınız ölçümler diğer nesnenin ölçüm sonuçlarını etkiler. Yani, kuantum dolanıklık taşıyan nesnelerden birini belli bir şekilde ölçerek uzaktaki diğer nesnenin özelliklerini belirleyebilirsiniz. Nesnelerin hangi özelliklerini ölçeceğinize, hatta o özelliği nasıl ölçeceğinize bile sonradan karar verebilirsiniz. Einstein’ın alışageldiğimiz ve doğru varsaydığımız yerel gerçekliği ihlal ettiği gerekçesiyle “spooky action at a distance” yani “uzakta tüyler ürpertici eylem” dediği ve ölene kadar da barışamadığı bir kavram.

    Örneklendirerek anlatmak mümkün mü bu özellikleri ya da ölçümleri?

    Aslında prensipte örneklendirememem gerekiyor, çünkü alıştığımız klasik dünyadan örnekleri, zaten kuantum fiziğine aykırı olacak. Bu konuda çalışan insanların çilesi bu ne yazık ki! Ancak, bir deneyeyim.
    Önce klasik ilintiye örnek olarak iki top var diyelim, biri kırmızı diğeri mavi. Bu iki topu birbirinden uzaklaştırdığınızda, bir topun rengine baktığınızda diğerinin rengini öğrenebiliyorsunuz. En basitinden ilinti size ölçüm yapmadan, bilme şansını veriyor. Ancak, ölçebileceğiniz şeyin renk, sonuçlarının da sadece mavi ya da kırmız olacağını biliyorsunuz, çünkü her bir topun rengi kendi değişmez gerçekliği.

    Kuantum ilintisi dediğimizde işin içine belirsizlik (indeterminism) kavramı giriyor. Kuantum fiziğine göre biz ölçüm yapana kadar topların renkleri belli değil, her birini bir renk cümbüşü gibi düşünün. Ölçüm yaptığımız an bu renk cümbüşü yerini tek bir renge bırakacak ve o top artık o bir renk olacak. Bu iki topun mavi, kırmızı gibi hangi renk olduklarını bilemesek de, renk paleti üzerinde birbirlerinden ne kadar uzak olacaklarını bilelim sadece, ilintimiz bu olsun. Yani biri maviyse diğeri kırmızı olsun, ama biri siyahsa diğeri beyaz, biri yeşilse diğeri mor olsun gibi. Işınlanma tam da bu özellikten yararlanıyor iste. Bu ilintiyi kullanarak bir yerde yapılan bir ölçüm bir anda başka bir yerdeki topun rengini belirliyor. Böylece bir yerden başka bir yere anında bilgi aktarımı olmuş oluyor, buna kuantum ışınlanma diyoruz. Topları önceden hazırlayıp bu iki yerde saklamanız gerekiyor kuantum ilintilerini kaybetmeden.

    Peki gerçekte nasıl gözlemlenebiliyor kuantum dolanıklık, renkli topların yerini neler alıyor laboratuvarlarda?

    En çok üzerinde çalışılmış olanı fotonlar, yani ışığın parçacık hali. İlintilendirilmiş foton çiftlerinin birbirlerinden uzakta da ilintilerini koruduklarını göstererek başlamıştı bu konunun deneysel gözlemi, geçenlerde gerçekleştirilen deneylerde uydudan yere foton çiftleri gönderildi hatta. Bunun yanında birbirinden uzak atomlar, iyonlar ve hatta benim ekibimin de gösterdiği gibi yarı iletken sistemler arasında da kuantum dolanıklık yaratabiliyoruz. Hatta bu konuda dünya rekoru bizde, en seri ya da en yüksek devirde çalışan kuantum dolanık sistemler yaratmayı başardık ekip olarak.

    Kuantum fiziği hakkında konuşmak için ne eğitimi almak gerekir?

    Bu cevabım pek popüler olmayacak bence, ama bunun en kısa cevabı matematikte yatıyor. Yani kuantum fiziğinin biraz önce bahsettiğim değişik olgularını anlamak, onlara hakim olmak aslında zor. Hatta ünlü fizikçi Richard Feynman’ın bir sözü var, “Rahatça söyleyebilirim ki aslında kuantum fiziğini kimse anlamıyor” diye!

    Kuantum fiziğinin, karmaşık kavramlardan kurulu ama gerçekten büyüleyici derecede zarif ve güçlü bir matematiksel yapısı var. Matematiksel yapısını anlamak, dalga-parçacık ikiliği, süperpozisyon olgusu, belirsizlik prensibi gibi birçok algısı zor kavramın nasıl olabildiğini ve bir arada çalıştığını çok daha anlaşılır hale getiriyor. Yani eğer mümkünse alaylı değil mektepli olmak gerekiyor biraz, ama tabii herkes fizik öğretimi almıyor. Kuantum fiziğini matematiksel temellere dayandırmadan, salt ana teması ve genel kavramları üzerine yoğunlaşarak da belli bir derinlikte kavrayabiliriz. Fizik eğitimi almamış, ama merak eden birçok insanın kuantum fiziği hakkında bilgilenmesinin büyük yararı var. Bilim hakkında zaten daha yaygın bir farkındalığa ihtiyacımız var, kuantum fiziği de bunun bir parçası.

    Kuantumda düşüncenin enerji akışı var mıdır? Varsa bunu kullanabilir miyiz? Kuantum fiziği ile evrene enerji göndermek mümkün mü?

    Daha önce de duymuştum bunu. Önce “enerji akışı” sözüne bakmamız gerek. Enerji ya maddelerin (atom, kitap, vb.) ya da alanların (manyetik, ışık, vb.) sahip olduğu ya da taşıdığı ölçülebilir bir şeydir. Nesneler arası etkileşimi alanlar sağlar, bu manyetik alan olabilir, kütle çekimsel alan olabilir, bu etkileşime karşılık gelen bir enerji vardır. Bir yerden bir yere enerji göndermenin en güzel örneği bütün dünyayı saran fiberoptik kablolarla gönderdiğimiz lazer ışığı, yani bu öyle mistik bir şey değil. Bu kuantum fiziğinde de, klasik fizikte de geçerli. Ancak, düşüncenin enerji akımı dendiğinde kastedilenin böyle bir şey olmadığını biliyorum. Gerçi nasıl bir şey olduğunu da söyleyemiyorum, çünkü ben doğa kanunları çerçevesinde tanımlanmış bir “düşüncenin enerji akışı” kavramından haberdar değilim.

    Bilim açık görüşlüdür, her bilimsel kuram yenileriyle değiştirilebilir, ama bunu yapılabilmesi için de veri, kanıt ve hatta bilimsel kanunlarla tutarlılık aranır. Bilimsel yöntemlerle geliştirilen kavramlar ve kuramlar dışında kalan yaklaşımlarda bilimsel terimlerin kullanılması yanıltıcı olur, itibar etmemek gerek. Eğer bilim insanları ve hatta toplum buna izin verirse, günlük hayatımızda bilimsel yaklaşım azalır, avuçlarından çıkan enerjiyle bel fıtığı ve ülser tedavi eden insanlar artar.

    Kuantum fiziği psikoloji ile ilgili konularda çok fazla dillendiriliyor. Psikoloji ile gerçekten bilimsel olarak bir ilişkisi var mı?

    Hayır, doğa bilimleri çerçevesinde bir bağ yok. Tarihte pek çok kez tanık olduğumuz disiplinler arası benzerlik yakalama analoji kurmak hevesi tabii ki var, örneğin sosyolojiye istatistiksel matematik ile sayısal yaklaşımın girmesi, bu yaklaşımın bazı kilit noktaları kaçırması yüzünden de 20. Yüzyılın ikinci yarısı içinde kullanışının azalması gibi. Benzer şekilde kuantum fiziği öncesi fizik kanunlarının determinist hali de felsefeye taşınmıştı. Kuantum fiziğinin belirsizlik önergeleri ile birlikte hem felsefede hem psikolojide benzer yansımalar görmek tabii ki kaçınılmazdı. Bu doğru oldukları anlamana gelmez tabii, ama neden olduklarını anlamamız için diyorum.

    Bu yapboz hali bilim, sanat ve felsefenin doğasında zaten vardır. Merakın güdülemesiyle deneyerek, yanılarak ve düzelterek ileri gider felsefe, sosyoloji, psikoloji, fizik, kimya, vb. O yüzden bir süre bu olacaktır, oluyor da. Kuantum fiziği kavramlarının köksüz analojilerde kullanılmasına bir fizikçi olarak kızsam da, olmamasını beklemek de bir o kadar naif olur sanırım.

    Neden her konu kuantuma bağlanıyor?

    Aslında her şeyin temelinde kuantum var zaten, yani klasik fizik kanunları kuantum özelliklerin gözlenmesinin zor ya da imkânsız hale geldiği durumlarda geçerli oluyor. Ama şu an bildiğimizden hatta algılayabildiğimizden öte bir şeyler var. Kuantum fiziği de hem geçerli hem de değişik, o yüzden ilgi de bununla orantılı bence. Ama daha önce dediğim gibi, kanıtlara veya bilimsel kanunlara dayalı olmayan benzetmelere itibar etmemek gerek.

    Sahte bilimden ya da safsatalardan korunmak için neler önerirsiniz?

    Bence sahte bilimden korunmanın ilk adımı etrafımızda çok fazla sahte bilim olduğunu kabul etmek. Gazete, televizyon, internet, her alanda bilgi kirliliğine ve yanlışlığına maruz kalıyoruz aslında. Gerçi bu bilimle sınırlı değil, ama bilim de ciddi boyutta zorlanıyor bu konuda. “Ahududu toksinleri atar”dan, “gürültü kanser yapar”a, etrafımız çevrili. Okurların, ama özellikle bilime meraklı insanların bu konuya yaklaşımı önemli. Homeopati, reiki ve astroloji gibi uygulamaların alternatif bilim diye sunulduğu, kaynağa ve kanıta dayalı gerçek bilimsel gelişmelerle aynı kategoride haber yapıldığı bir ortamda daha da farkındalık yaratmamız gerek. Bilimin alternatifi olmaz, bilime tek alternatif daha iyi bilimdir.

    Bakın bu konuda ayrıca bilim ve teknoloji yazarlarına çok iş düşüyor aslında. Doğru bir yaklaşımla toplum ile bilim insanları arasında gayet güçlü bir köprü görevi görebilirler. Bilimsel makalelerin içeriğini anlaşılır hale getirirken sansasyonel olmayı ön plana çıkarmadan, o buluşun, deneyin, gözlemin salt güzelliği olduğunu aktarabilmek insanlara, çok zor ama çok tatmin edici olmalı diye düşünüyorum. Çünkü doğanın kendisi, salt hali çok güzel, makyaja ihtiyacı yok.
    (Bilim Akademisi'nden)
  • 1980’li yıllardan sonra düşünce hayatımızın genel özellikleri köklü olarak değiştirilmiştir. Bu ülkede yaşayan insanlar bir bütün olarak düşünceden, sistematik fikirden, ideolojilerden, estetikten, etikten, bilimden uzaklaştırılmıştır. Bu yıllarda insanların temel referans kaynakları önemli oranda yerle bir olmuş, bunun yanı sıra okuma edimi köklü olarak aşağılanmıştır. Darbenin doğrudan etkilerinden birisi “okuma ediminin” bir bütün olarak hor görülmesi, aşağılanması, tehlikeli bulunması ve üniversitelerde öğretim görevlilerinden öğrencilere kadar her kesimde orijinal metinlere yönelik okumaların yapılmamasının olağan bir hale gelmesidir. 1980’li yılların ilk üç yılı televizyonlardan yasak yayın diye önemli ölçüde bilimsel, sanatsal, edebi ve felsefik yayınların gösterilmesiyle geçmiştir, öyle ki bu yayınların önemli bölümü pek çok Avrupalı ülkede üniversitelerde ders kitabı olarak okutuluyordu, bunun yanı sıra aynı yıllarda yakılan kitap sayısı milyonları geçiyordu.

    Bu yıllarda toplumun kendi geçmişine yönelik “korkunç bir tablo çizilmiş”, bu tablonun yaratıcısı olarak da öğrenciler ve aydınlar gösterilmiştir. Aydın düşmanlığı 1980’lerin en tipik özelliklerinden birisidir. Kamusal mekânlarda insanların birbirlerine yönelik söyledikleri “iki negatif emir” kipi olarak “entellik yapma”, “felsefe yapma” deyimleri o kadar yaygın hale gelmişti ki, Özal’ın vizyonunda insanların pratiği yüceltme ve para kazanma eğilimi bir bütün olarak toplumu ahlaken, aklen, varoluşsal düzlemlerde kirletmiştir. Bir bütün olarak düşünmekten ve felsefenin en önemli ereği olarak tutarlı ve sistematik olmaktan uzaklaştı düşün hayatımız.

    Bunların yanı sıra aynı zamanda kendilerince yeni filozofları, siyaset teorisyenlerini baz alarak yeni bir kültür icat etme eğilimi de vardı. Öylesine düzeysiz, öylesine bulamaç halinde metinler çıktı ki bu eğilimden ortaya reklâm metni yazarlığı düzeyinde “eserler” kalmıştır. Ancak Türkiye’de yapısal bir bozukluk olarak teori üretemeyince onu ithal etme, farklı akımların ve farklı yazarların taşıyıcısı olma eğilimi de bu dönemde belirleyici bir hastalık olarak öne çıktı. Aslında felsefeyle uğraşanlar bunu yakından bilir, kendinizi yeterince geliştirmemişseniz, belirli bir sistematiğe ulaşamamışsanız, öğrendiğiniz her yeni bilgi kıtası karşısında onun esiri olursunuz, dolayısıyla felsefenin doğası gereği içermesi gereken bir yön duygusu, bir bütün oluşturma, belirli bir bilgi kıtasının içinde yer alma yerine, eklektik ve parçalı bir anlatıcı olursunuz.

    Türkiye’de bir felsefe akımı, bir düşünsel sistem oluşturmak yerine, bizzat felsefe yapamamaktan dolayı, diyalektik uslamlama yerine belirli felsefi akımların pedagojik söylemli taşıyıcısı ve öğreticisi olursunuz: bunun adı sıradanlaşmadır, esoterik değil eksoterik üretimdir, Türkiye’deki felsefe çalışmalarının tipik özelliğidir. Ülkemizde son çeyrek yüzyıllık dilimde pek çok batılı felsefecinin taşıyıcısı olduğunu ileri süren, ama kendisinin hiçbir felsefi eseri olmayan birçok prof’umuz mevcuttur; unutulan özellik, eleştirel teorileştirme çabasıdır, felsefe kendilerinden önce yapılan düşünsel üretimi yeniden okuma, yeniden yazma, yeni bir bütün oluşturma, yaşamla felsefe arasındaki ilişkileri bütünüyle yeniden kurma çabasıdır. Felsefe akılcı bir yapıya sahip olduğu kadar etik bir varoluş alanı yaratma çabasıdır da. Aynı zamanda felsefe dünyayı bütünüyle yeniden yorumlama, onu yepyeni bir gözle görebilme çabasıdır. Özellikle diğer pek çok alandaki gelişmelerden yararlanıp yeni felsefi disiplinlerin oluşturulması aşamasında, örneğin bir tarih felsefesi, örneğin yeni bir toplum-birey ilişkisi kurulması, örneğin insanın bilgiye nasıl ulaştığı ve bilgiyle modern toplumsal ilişkilerin arasındaki gerilim noktaları, bilim-düşünce arasındaki ilişki -bilimin modern toplumlardaki yeni işlevleri- bilimsel bilgiyle siyasi iktidarların ilişkisi ve onu kullanma biçimleri, aynı şekilde modern bir alan olarak siyasi iktidarın insanlık tarihinin temel özlemi haline gelmiş bir kavram olan özgürlük üzerine etkileri ve yaşamın bir bütün olarak gözetim altına alınmasının özgürlük dediğimiz kavramı nasıl yeniden tanımlamaya bizi ittiği gibi alanlar, insanın varoluş koşullarının ve mekânlarının nasıl önemli ölçüde değiştiği, bunun sonucunda yeni bir başlık olarak etik (modern toplumsal yapılarda varoluşsal bir sorun olarak etik), sanat-toplum ilişkileri arasındaki ilişkilerin ve sanatçıların yaşam koşullarının ve izleyiciyle-okuyucuyla karşılaşma alanlarının ve biçimlerinin yapısal değişimiyle bir sanat felsefesi oluşturulmasının gerekliliği ve hatta zorunluluğu… Felsefe aslında bir bütün olarak neo-liberalizmle birlikte dünya sahnesinde gerilemektedir ve yaşamın gitgide uzağına düşmektedir, bu belirli ölçülerde geçmişte felsefenin iktidara hakikati söyleyen bir yapıya bürünmesi sürecinden, günümüzde iktidarın saflarına geçmiş, onun bir aracı haline gelmiş, eleştirel söylemini kaybetmiş, insanlığa yeni bir yaşam ve yeni bir varoluş tarzı sunmaktan uzaklaşmış hale gelmesinin doğal sonucudur. Dolayısıyla toplumun ve insanlığın ona en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde felsefe kamusal yaşamın dışına itilmiştir. Geçmişin diyalektik felsefesi günümüzde önemli ölçüde skolâstikleşmiştir. Yaşamsal işlevini kaybeden felsefe giderek kendi yaşam koşullarını, raison d’etre (varlık nedenini) kaybetmektedir. Öyleyse yaşamı yorumlamak kadar, insana yaşanılası bir dünya sunma çabası da, insan için kendi kaderini tanrıların buyruklarından çıkarma iradesi ve özgürlük aranışı sunma çabasını vermek de gereklidir. Tanrı adına felsefe yapmak bir yerden sonra insan dolayımıyla tanrısal kanunlar, yasaklar koyma çabasından başka bir şey olamayacağını aslında insanlığın felsefe öyküsünde bulmak olasıdır. Felsefe bugün en çok özlemini duyduğumuz varoluşsal alan olarak özgürlüğü yaşamak ve yaşatmak mücadelesinin bir parçası olmalıdır. Felsefe bir direnme biçimidir, geçmişte de böyleydi.

    Oysaki çağımızda felsefe yaşamı yaşanılası kılma çabasından uzaklaştığı ölçüde, bir tür metalaşarak ve aynı zamanda skolâstikleştirilerek bir tür “kendi içinde bilme ereğine” dönüşerek aklın anlama çabasından aklın köleleştirilmesi sürecine bir geçiş “çağımızın vicdanı-insanlığın ulaştığı son evre” olarak insanımıza sunulmaktadır. İdeolojisiz bir toplum ve ideolojisiz bir insan nasıl düşünebiliyorsa (felsefik olarak böylesi bir tanım kullanmak imkânsızdır. Nasıl ve neyi savunduğunu bilmeyen insanların çoğunlukta olması, çelişkili düşünceleri aynı anda taşımak gibi unsurlar vardır, kendi düşüncelerinin felsefik ve ideolojik adlandırmasını bilmeyen ve yapamayan insanların çoğunlukta olması, onların belirli bir ideolojinin taşıyıcısı olduğu gerçeğini değiştirmez, ideolojiler öldü denildiğinde aslında denilmek istenen bir tür “evrensel insanlık ideallerin” ölüm fetvasıdır. Bu anlamda ikinci dünya savaşı sonrasında yaygınlaşan ve “öznenin ölümünü” ilan eden felsefe bir tür itaatin yazıcısı-meşrulaştırıcısı, bir tür insanın köleleştirilmesidir. 1990 sonrasında post-modernist söylemler sol liberaller tarafından insanlığın ulaştığı son safha olarak, aynı zamanda gerçek doğruları bulmuş bir eda takınarak pazarlandı bu ülkede. Genel söylem bir insanı aşağılama, küçük ve ucube bir yaratık olarak insanın portresini çizme olarak bir değişikliğe uğramıştı.

    Benim her zaman şaşırdığım ve anlamsız bulduğum bir diğer önemli belirleyende kültür-felsefe-siyaset alanlarında referans noktalarının giderek şiddetli bir biçimde “felsefe bilmez, tarihten anlamaz, kendilerini süper insanlar olarak gören, cahilliğiyle ve dindarlığıyla ünlü” ABD kaynaklarının son çeyrek yüzyıllık dilimde çok daha fazla kullanılmasıdır. Komik bir tragedya olarak siyasi iktidarların toplumların geleceği üzerinde en fazla etkin oldukları dönemlerden birisi olan son çeyrek yüzyıllık dilimde, papağanlar korosu olarak “öznenin ölümü”nün ilan edilmesidir. Devasa bir tümöre dönüşen kapitalist ve emperyalist iktidarlar karşısında umutsuzluk ve değiştirilemezlik vaazları vermek düpedüz gericiliktir; en azından yüzlerine ne kadar ucuz felsefeye sahip olduklarını haykırmamız verdiğimiz özgürlük mücadelesinin bir gereğidir. Toplumları manipüle etme araçlarının çok yoğun olarak geliştiği, insan yaşamının gitgide batılı toplumlarda sistematik olarak “kontrol ve gözetim” altına alındığı yıllarda varolan iktidarların ötesi imkânsız olarak gösteriliyordu. Felsefe bir anlamda işlevsizleşmiş, insan yaşamını yönlendiren, insana bir yaşam alanı sunan, yaşamı ve bilgiyi sorgulayan, iktidara hakikati söyleyen özelliklerini kaybetmiş, gitgide statükocu özellikler kazanmıştı bu yıllarda. Dolayısıyla 1980’li yıllarda ithal edilen ve baş tacı edilen felsefe bu felsefedir ve reddedilmesi gereken felsefe de bu felsefedir, çünkü ucuz ve hiyerarşik ve iktidar yanlısı bir felsefedir. Dolayısıyla bu anlamda felsefe, batı siyasetinin taşıyıcısı, bir tür siyasi iktidarın kendini rasyonalize etme çabasının aracı haline geldiği ölçüde toplumsal dayanaklarını kaybetmektedir; doğal olarak bu süreç kaçınılmaz olarak etik olmayan ve etikten gittikçe uzaklaşan bir forma bürünmeye zorlanmaktaydı insanları, nitekim de öyle olmuştur. Eğer sosyalist terimlerle konuşursak, burjuva felsefesi giderek küçük burjuvalaşmış, insanlar dünyayı anlamak için değil, kendilerinin merkezde olduğu bir portre çizmek için “varolanı meşrulaştırıcı”-“çıkışsız”-“değiştirilemez” bir evrende her şey mubah demek için başvurulan bir alana dönüşmüştür. Akıl kendini güçsüz hissettikçe haksız-ve-güçlü olana yaslanmak için, ona hizmet etmeye adamıştır kendini. Sorgulanmayan yaşam, yaşanmamış ve insani olmayan bir sürecin sorgulanması -çıkışsız ve reddettiğimiz miras budur. Tarihi yeniden yazmak için yeni bir tarih yazmak da zorunlu ve kaçınılmazdır. Bir Arjantinli yönetmenin Resmi Tarih adlı filminde çok önemli bir sahne vardır; darbeden bir hayli nemalanan bir burjuvanın karısı tarih öğretmenidir. Arjantin tarihi üzerine bir öğrenci kendi tarihlerinin büyük katliamlarını anlatır sınavda. Öğretmen liberal bir edayla sınıfa gelip “Tarih kitaplarının böyle anlatmıyor” dediğinde, öğrencinin yatını sınıfta buz gibi bir hava estirir; “Eli kanlı köpekler tarihi yazarlarsa, kimlerin mazlumların katili olduğu bilinemez.” Dolayısıyla yeni bir tarih yazma çabası aynı zamanda yeni bir tarih yaratma çabasıdır da. Özgürlüğü arayanlar özgürlük mücadelesinin bir parçası da olmalıdır.

    İkinci dünya savaşı sonrasında her türlü siyasete yönelik aşağılama eğiliminin ve güvensizliğin, çeyrek yüzyıl sonra, hiçbir şey değiştirilemez düşüncesine ulaşması, genel olarak insanı aşağılaması, kötümserlik ve öznenin ölümünün ilan edilmesi; bunlar arasında bir ilişki gör(e)memek, saçma olurdu.

    Belirli bir süreklilik ve ardışıklık olduğu sürece, bu sürecin tarihsel olarak incelenmesi hem bir özgürlük aranışı için gereklidir, hem de insanın özgürleşmesi için çıkış noktasıdır.

    Felsefe metinlerinde bin yıldan fazladır temel belirleyici unsur olarak “tutarlılık-geçerlilik-meşruluk-doğruluk” aranışı varken, çağımızın batı felsefesi önemli ölçüde bir kolaja dönüşmüştür, bunun çevre ülkelerine yansıması bir tür karikatür biçimine bürünerek anlamsız imgeler yığını halinde konfüzyon içindeki taşıyıcılar tarafından yeniden topluma sunulmasıdır. Artık batılı toplumbilimlerde ve aynı şekilde düşünce dünyasında (felsefe de dâhil olmak üzere) bütünsellik-süreklilik-düşünsel kökler konusu unutulmaya yüz tutmuş, bunun sonucu olarak da geçmişin mirasına doğrudan yönelmek, insanlığın ürettiği metinleri orijinal kaynaklarından okumak unutulan bir edim haline gelmiştir. Türevin sonu yoktur, sistematik yanılgı belirli ölçülerde buradan kaynaklanmaktadır, tüketim toplumunun tüketici ideolojileri, ülkemizde hayranlık ve övgüyle karşılanan think-tank’lere bahşedilen her şeyi bilen adlandırılmalarıyla bir bütün olarak oyun olgusu içinde incelenmiştir. Ne felsefe bir oyundur, ne de yaşam ve insan hayatı etik-dışı bir konu.

    Yeni bir felsefenin kendi varoluşsal ilkeleri yalındır oysa ki;
    Yaşamı ciddiye almak,
    felsefeyi yaşama yöneltmek ve yaşamdan beslenmek,
    aklı sorgulamak için göreve çağırmak,
    felsefeyi insanlığın bilgi birikiminin bir parçası yapmak ve
    insanların merak-boş zaman kullanım alanlarından çıkarıp yaşamsal-işlevsel-etik bir yapıtaşı haline getirmek,
    felsefeyi insanlığın özgürlük mücadelesinin bir parçası yapmak,
    insanlığın tarihindeki köklü işlevlerine yeniden kavuşturmak,
    felsefeyi bir kez daha aklileştirmek,
    aklımızı köleleştirmemek… dolayısıyla iktidarı hakikati söyleme çabası aynı zamanda direnişin destanını yazma çabasıdır.
    Bu bağlamda felsefeye yeniden yönelmek, belirli disiplinler halinde kendi alt dalları içindeki önemli metinleri okumak ve en önemlisi de bunları tartışmak, felsefenin yüzünü yeniden yaşama döndürmek ve aynı zamanda yaşamı bu düşüncelerin doğrultusunda yeniden sorgulamak. Sanıyorum ki felsefe içine düştüğü nihilizmden, işlevsizlikten ve toplumsal ilgisizlikten çıkmak için yeni bir yörüngeye girmek durumunda ve kendisinden önceki düşünürlerle belirli bir tanışıklık, belirli bir hesaplaşma, belirli düzeylerde onları kapsama çabası göstermeden böylesi bir silkinişi gerçekleştiremez. Bu anlamda son çeyrek yüzyıllık dilimin yalnızca ülkemizde değil, dünya genelinde geçmişin mirasını kendi yazarlarından değil, türetilmiş ve açıkçası çarpıtılmış yorumlardan öğrenme girişimi büyük bir akıl kirliliğiyle sonuçlanmıştır. Temel psikanalizden hiç anlamadan Lacanvari yorumlar yapmaya çalışmak ve bu medikal-felsefik-kültürel terimleri büyük oranda yanlış kullanmak günümüzün olağan olguları arasına girmiştir. Öyle ki, bırakın eleştirmenleri, psikiyatristler içinde bile çoğunluk bir Elektra’yı bir Kral Oidipus’u okumamaktadır, temel kavramların inşa edildiği literatürden habersiz olmak günümüz için olağan bir olgudur. Türkiye’de her alanın sayısız “bilmez-bilirkişileri” mevcuttur. Sadece televizyonları seyredip, bilirkişileri dinlerseniz bile, belli bir birikiminiz olduğu anda teşhiste zorlanmayacaksınız bu toplumsal olgunun. Türkiye bir anlamda felsefik anlamda son yüzyıllık tarihinin en yoksul dönemini yaşamaktadır, geçmişte felsefe denilince bilme isteği ve bildiği düşünülen insanlara yönelik duyulan saygı da bu süreçte yıpratılmıştır.

    Peki, bu anlamda bugün ne yapabiliriz? Günümüzde felsefeye gereksinim duyan, düşünmeyi zül görmeyen, yaşamı sorgulamaya çalışan, bir ot gibi yaşamak istemeyen insanlar için felsefe pek çok nedenle günceldir, insan olan insan için zorunludur da. İnsanlığın siyaset, sanat, kültür, psikoloji, sosyoloji, iktisat ve hatta teoloji için ürettiği kavramların önemli bir kısmı kökenini felsefecilere borçludur. Geçmişin felsefecileri kendi çağlarının bilim adamlarıydılar ve ürettikleri düşünceler belli oranlarda çağlarının aklını temsil ediyordu, buradan devam edersek, günümüz yaşamının akıl-dışılığıyla felsefenin “öteki” muamelesi görmesi arasında yoğun ve belli ölçülerde doğrudan bir ilişkisi olduğu da iddia edilebilir. Eğer çağımızın geçer akçesi olan ve belli ölçülerde varolan durumu nitelemek için kullanılabilecek “çağımızın vicdanı” için etik-dışı denilebilirse -ki rahatlıkla denilebilir- bununla siyasi iktidar ve birey ilişkisinin doğrudan bir ilgisi vardır. Birey bu kadar yoksul olmasaydı bilimsel ve toplumbilimsel bilginin bu kadar yoğun üretildiği çağda insan yaşamı da bu kadar yıpratıcı-yok edici-yaşanmaya değmez olmazdı. Ama asıl açmaz buradadır, tek tek insanlar dünyayı kavrama çabasını kendi başlarına yaşatamazlar. Böyle bir çabaya girişenlerde buldukları sonuçları yaşama geçirmek için yine tek başlarına etkin olamazlar. Dolayısıyla bir kez daha örgütlülük ve anlama çabasıyla örgütlülük iç içe geçmelidir; düşünceyi üreten düşünceyi yaşamsallaştırma çabasında kendini yalnız hissettiği anda, kaçınılmaz olarak kolaylıkla ve ivedilikle umutsuzluk kapısını çalacaktır. Kendi yaşamımızı yeniden üretmek için bilmeye ihtiyacımız var. Bugün milyarlarca insan için insanlığın bilgisine sahip olma, insanlığın bilgisinden yararlanma ve kendilerini yetiştirme olanağı kalmamıştır. Siyasi iktidarlar bilgiyi ve dolayısıyla felsefeyi metalaştırarak, insanları daha kolay yöneteceklerini biliyorlar, insanlarımız bilmedikleri ölçüde katlanmayı-sinmeyi-itaat etmeyi öğreniyor. Bilmemek belirli anlamlarda dünya genelinde köleleştirme süreçlerinin bir parçası haline geliyor. Bilmeyen insanların yoğun olduğu yerde bilmez-bilirkişilerin yoğunluğu da olağan hale geliyor. Felsefe kendi içinde yoğun bir bilme ve anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Oysa günümüzde bırakın toplumun yapıtaşı olan sıradan insanları, felsefe öğrencilerinin bile önemli kısmı felsefe üzerine ciddi bir literatürü takip etmemektedir. Ama en korkuncu, ülkemizde 1980 sonrasında 10 yıllık bir süre yaşayan ve düzenli çıkan tek bir önemli felsefe dergisinin bile olmamasıdır. Bırakın felsefe öğrencilerini, önemli sayıda akademisyen hayatları boyunca kendi alanlarının felsefesi üzerine hiçbir üretmeden koltuklarında yan gelip yatmaktadır. Sonuç olarak sanat sosyolojisi dersleri de veren bir Emre Kongar, kendi sitesinde Vizontele’yi “en iyi Türk filmi” olarak lanse edebilmişse, bilin ki sanat felsefesi hakkında yalnızca bir hiç olduğundandır.

    Böylesi konularda okumak isteyen insanlar her zaman nereden başlanacağı sorusu karşısında kendini çaresiz hisseder; dolayısıyla Felsefe Yazarlarından Seçme Metinler bu soruya verilebilecek ilk elden yanıtlardan birisi olabilir. Bu kitap böylesi “düşündürücü” tablo düşünülerek hazırlanmış bir eserdir. İçinde Antik Yunan’dan günümüz felsefecilerine kadar önemli filozofların binyıllar boyunca ürettiği metinler belirli konular halinde gruplandırılarak, belirli bir mantık gözetilerek oluşturulmuştur. Hayatı bilmeden yaşamak istemeyenler için, bilmeden eylemenin sonuçlarına katlanmamak isteyenler için bir başlangıç noktası olabilir.
    ZAHİT ATAM