• Tüm bilimi kucaklayan ve astronominin önemli bir yer tuttuğu doğa felsefesi alanı, Tanrı'nın eserlerine ve bu eserlerdeki güç ve bilgeliğe yöneliktir ve gerçek dindir.
  • 143 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap İncelemesi
    İncelemeyi Yapan : Hakan OYMAK
    Kitabın Adı: İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü
    Yazarın Adı Soyadı: Prof. Dr. Yılmaz ÖZAKPINAR
    Kitabın basıldığı yayınevi ve basım tarihi: Ötüken Neşriyat,2012
    Kitabın sayfa sayısı: 143
    Türkiye’nin yetiştirdiği önemli sosyologlardan olan Prof. Dr. Yılmaz ÖZAKPINAR’ın kültür ve medeniyet konulara değindiği çok sayıda eserleri mevcuttur. Bu eserlerinden bazıları şunlardır; Bir Medeniyet Teorisi: Kültür ve Medeniyete Yeni Bir Bakış, Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, İnsan İnanan Bir Varlık, Kültür değişmeleri ve Batılılaşma Meselesi vs.
    Biz bu çalışmamızda ilk baskısı 1997 yılında yapılmış ve daha sonra çok sayıda baskısı yapılmış olan “İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü” adlı eserini tahlil etmeye çalışacağız.
    Yazar, sayfa sayısı itibariyle küçük hacimde diyebileceğimiz fakat buna mukabil derin anlamlar yüklü ve bir bilim adamı olarak titizlikle sunduğu yaklaşımlar ile oldukça önemli bir eser kaleme almış diyebiliriz. Eser, konu bütünlüğü içerisinde 14 bölümden oluşmaktadır. Bölümlerde sık sık “medeniyet ve kültür” kavramlarının yazar tarafından tespit edilen tanımlarına ve bu tanımlar çerçevesinde oluşturulan düşünce örüntülerine yer verilmiştir. Kitabın belki de mihenk unsuru diye bileceğimiz; medeniyetin sembolik düşünce planında mantıksal sonuçlar çıkarılabilen rasyonel bir inanç ve ahlâk nizamı olduğu fikri ve buradan neşet eden kültür kavramı kitabın neredeyse tüm bölümlerde açık bir şekilde izah edilmiştir.
    Kitabın ilk bölümünde “İnsan Zihninin Niteliği ve Kültür” başlığı altında insanın kavram inşa eden bir varlık olduğuna vurgu yapılarak; hayatın insanın zihninde inşa edildiğini ve bu sayede insanın yeryüzünde karşılaştığı cisimlere ve yaşadığı somut olaylara “kavramlar” geliştirdiği ifade ediliyor. Kültürün bir olmaktan ziyade kavram olarak algılanmasının daha doğru olacağını düşünen yazar, toplum hayatının içinde fertlerin ürünü olan her oluşumu kültür kavramı içine dahil etmiştir. Kısacası kültür kavramı insanın zihnindedir ve kültür öğeleri insanın fiilleri ve o fiillerin ürünleridir. Maddi kültür ve manevi kültür ayrımının yüzeysel olduğunu vurgulayan yazarın şu tespiti dikkat çekicidir: Kültür, bütünüyle, özü ve kaynağı bakımından manevîdir.
    “Medeniyet Kavramının Bulanıklığı” başlığında ikinci bölümde medeniyet kavramı ele alınmıştır. Yazar medeniyet kavramını tanımlamadan evvel, ilkel ve medeni ayrımının sübjektif olarak ele alındığını bu durumun da medeniyet kavramının ifadesinde sıkıntı oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Bilim ve teknoloji bakımından Batı toplumlarından geri kalmış ülkelerin ilkel olarak nitelenmeyeceğini vurguluyor. Batılı bilim adamlarının medeniyet kavramını ele alışlarını ve bunu bütün dünyaya kabul ettirmeye çalışmalarını eleştiren yazar, bilimde gözü kapalı inanmanın olmayacağını ve önemli olanın hakikati aramak ve bu konuda herkesin eşit görülmesi gerektiğini savunuyor.
    “Toplumun Temeli” isimli üçüncü bölümde yazar özetle, toplum yapısındaki inanç ve ona bağlı ahlak nizamının kültürü şekillendirdiğini; bir kültürün başka kültürlerle temasa geçince gerek gördüğü öğeleri alıp yapısına kaynaştırdığını, kendi bütünlüğüne uymayan öğeleri ise reddettiğini vurgulamaktadır.
    “Bir Medeniyet Teorisi” başlıklı dördüncü bölümde yazar, medeniyete vücut veren şeyin kendi zihninin başlı başına bir imkân kaynağı olduğunu insanın fark etmesi olduğunu vurguluyor. Kısacası yazara göre medeniyet, duygu ve heyecan düzeyinde doğrudan reaksiyon tarzında filer yapmak değil, kendi zihin gerçeğine kavramsal düzeyde sahip olarak fiilleri bilinçli olarak üretmektir. Ayrıca inanç ve ahlak nizamına aykırı olmayan değişikliğin yararlı veya hoş ise kültürün değişmesinin mümkün olabileceğini ifade ederek; bir medeniyetin kültürü, değişmeye açık, fakat inan ve ahlak nizamının değerlerine göre seçici olması gerektiğini düşünmektedir. Yazarın bahsi geçen bölümde üzerinde hassasiyetle durduğu konu şudur: Bütün medeniyetlerde bilinçli ve rasyonel düzeyde muhasebesi yapılan bir inanç bir inanç vardır. Medeniyetin ruhsal temeli bir inanç, toplumsal temeli, o inanca bağlı bir ahlak nizamıdır. Ona göre medeniyet kuran bir inanç, biyolojik ihtiyaçlarla doğrudan bağlantılı reaksiyona düzeyini aşarak rasyonel bir kavram olur.
    “ Bizim Medeniyetimiz: İslam Medeniyeti” başlıklı beşinci bölümde yazar, Türklerin İslamiyet’i benimsedikleri tarihten itibaren medeniyetlerinin İslam medeniyeti üzerinde geliştiği vurguluyor. İslamiyet’in Türk toplumu yeniden yapılandıran bir inanç ve ahlak nizamı olduğunu ifade ediyor. Türklerin İslamiyet ile birlikte kazandığı kazanımları ve İslamiyet’in özellikleri üzerinde duran yazar, İslamiyet’in fert ve toplum dengesini mükemmel bir biçimde kurduğunu başka hiçbir din ve doktrinde bu dengenin kurulamadığını savunuyor. Yazar İslamiyet’in medeniyetin kendisi olduğu vurgulayarak Müslüman toplumun kültürünün belirlediğini ve cami, medrese, rasathane, imarethane gibi eserlerin bu hayat tarzının göstergeleri olduğunu ifade ediyor.
    “İlk ve Tek Hakiki Medeniyet: İslamiyet” başlıklı altıncı bölümde yazar, gerçeklere ulaşmada bilim metodu dışındaki yollara itibar edilmemesinin yanlışlığı tahlil ederek; insanın evren tasarımının sınırlı olduğunu, insanın “mutlak bilgiye” ulaşmasının imkansız olduğunu ifade ediyor. İnsanın sadece kendi biyolojik yapısından yansıyan görüntülerle temasta olduğunu ve insanın formüle ettiği doğa kanunlarının o görüntülere göre olduğunu vurguluyor. Bilimin ilerlemesi ona göre araştırmaların kesin bilgiye erişilmemesi ile olacaktır. Yazar insan aklına göre evrenin bir mucize olduğunu söyleyerek; Kur’an-ı Kerim’de Allah evren olaylarını gözlemeyi, düşünmeyi ve iman etmeyi öğütlediğini ifade ediyor. Buradan yola çıkarak insanın gözlemler yaparken elde ettiği bilgilerin bilimi ortaya çıkardığı vurguluyor. Yazara göre iman edenin bilimle uğraşması, bilimle uğraşanın iman etmesi gayet doğaldır. Bilim ve dinin aynı düzlemde olmadığı için ikisi arasında çatışma olmadığını ifade ediyor. A. Comte’un pozitivist düşüncesini eleştiren yazar pozitivizmin bilime katkısı olmadığını savunmaktadır. Bilimde teorilerin varsayım üzerine kurulduğundan bahisle iman ile varsayımın iki ayrı düzlemde olduğundan çelişmediğini ifade ediyor.
    “İlerleme: İnsanlık Nereye Gidiyor?” başlıklı yedinci bölümde yazar İslamiyet’in en mükemmel medeniyet olduğu üzerinde duruyor. Batı’nın sonsuz olduğuna inandığı ilerlemeyi, Avrupa medeniyetinin ilerlemesi olarak gördüğünü söyleyen yazar Batılıların medeniyet algısındaki yanlışlıklardan bahsetmektedir.
    “ Batı Medeniyeti Karşısında Türk Toplumu” başlıklı sekizinci bölümde yazar, Türk toplumunun inanç ve ahlak nizamını İslamiyet olduğunu vurguluyor. Türk toplumun Batı’ya özenmesinin yanlışlığını eleştiren yazar, Avrupa medeniyetiyle kültür alışverişinde bulunurken seçici olmak gerektiğini düşünüyor. Türklerin kendi medeniyetlerine sahip çıkmaları gerektiğini belirten yazar, bu durumun Avrupa’ya karşı çıkmak anlamına gelmediğini ifade ederek kendi medeniyet esaslarıyla çelişmeyen her türlü teması ve kültür değişmesinin mümkün olabileceğini savunuyor.
    “İslam Medeniyeti, Türk Kültürü ve Kültür Değişmeleri” adlı dokuzun bölümde yazar, bizim medeniyetimizin İslam Medeniyeti, kültürümüzün de Türk Kültürü olduğunu vurguluyor. Türk kültüründe son 250 yılda yaşanan değişmeleri eleştirerek Türk kültürünün bugünkü meselesinin İslam medeniyetinin bir kültürü olarak Batı medeniyeti kültürleriyle ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak olduğunu savunuyor.
    “ Türk Kültürü: Hangi Medeniyetin Kültürü?” başlıklı 10. Bölümde yazar, önceki bölümlerde üzerinde durduğunu konuları gündeme getirerek Türk kültürünün İslam medeniyetiyle şekillendiğini vurguluyor. Batı Medeniyeti’nin İslam Medeniyetinde ayrı olarak tarihi temelleri üzerinde duran yazar bilimle din olgusunun zıtlaşmadığını vurguluyor. Bilim kimsenin imanına karışma diyen yazar, Allah’a iman eden kişinin araştırmaktan ve düşünmekten korkmayacağını ifade ederek hakikatin peşinde olmanın önemli olduğu üzerinde durmaktadır.
    “ Sarsılmış Medeniyet ve Bölünmüş Kültür” adlı on birinci bölümde yazar, bilimin yanlış anlaşıldığı için sosyal yapımıza yansımadığını ifade ediyor. Bilimin sosyal faaliyet olduğunu söyleyen yazar, iletişim, eleştiri ve yardımlaşmanın bilimin can damarı olduğunu savunmaktadır. Yazara göre bilim ancak hakikati aramakla gelişir. Yazar bu konuda şu tavsiyede bulunuyor. Hakikati en yüksek değer tanıyan bir fikir terbiyesini kurmamız gerekiyor. Kimin ne fikri varsa o fikrin kanıtları aranmalıdır. İslamiyet’in bir ideoloji olmadığını vurgulayan yazar, İslamiyet’in özünde hakikati aramanın yer aldığını ifade ediyor.
    “ Medeniyet, Kültür ve Terbiye” başlığı altında on ikinci bölümde yazar, millet hayatının ve milli kültürün sürekliliğini temin eden vasıtanın terbiye istemi olduğunu ifade ediyor. Terbiye ile muhafaza edilen ve devam eden birikime dayanarak yeni nesillerin değişik şartlarda değişik çözümler bulmasının kültürdeki değişmeyi ve gelişmeyi doğuracağını savunuyor. Yazara göre Türk kültürünün bugünkü meselesi ait olduğu medeniyete sahip çıkmak ve bütünleşmektir. Dine göre gerek olmadan vicdanlarının sesiyle kötüyü iyiden ayırt edebileceğini düşünenleri eleştirmektedir.
    “Gelene ve Kültür” adlı on üçüncü bölümde yazar, Geleneksiz bilimin, sanatın olmayacağını istikrarlı bir toplum hayatının sürmeyeceğini vurguluyor. Ona göre gelenek donmuş değildir; kültürün hayata göre değişmesinin bağlı olduğu köktür. Yazara göre canlı ve verimli olan her kültür gelenekseldir. Yaşayan bir geleneğin değişme gücü vardır. Yazar, duygu ve düşüncelerin, yeni deneyimlerin ancak geleneğin verdiği kapasite ile yorumlanacağını ve yeni ifade şekillerine kavuşturulacağını düşünmektedir. Geleneği önemine dikkat çeken yazar, gelenek olmadan değerli yenilik meydana gelmeyeceği idrak edilmeli diyerek; geleneğin geçmişe bağlılık, eskinin tekrarı değil; zihin kabiliyetlerinin gelişeceği ve ruhi yeteneklerin kendini ifade imkânı bulacağı bir ortamdır. Yazara göre; her insan ayrı bir potansiyeldir; fakat geleneğin malzeme ve zihin disiplini sağlayan ortamı yoksa kabiliyetler gelişmez ve yetenekler kuvveden fiile çıkamadan körlenir.
    “Kültür ve Dil” başlıklı son bölümde yazar, adeta kitabı özetlemektedir. Kültür bir milletin bütün hayatıdır. Kültür dil ilişkisine dikkat çeken yazar, dilin insanın manevi varlığını hem en etkili biçimde ifade edeceğini, hem de insanın manevi varlığını algılanabileceğini sistemle muhafaza edeceğini vurgulamaktadır. Türk dilinin tarihsel gelişimini yorumlayan yazar, Türk dilinin bütünleştirmenin elzem olduğunu ifade etmektedir. Dilin millet içinde ayrımcılığın sinyali olmayacağını bu yüzden bir milletin dili, canlı ve ortak bir dil olmak zorundadır. Yazar bu bölümde dilin gelişimiyle ilgili olarak örnek çalışmalardan bahsetmektedir.Ona göre konuşmanın ve yazmanın amacının bir düşünceyi bildirmektir; dinlemenin ve okumanın amacı, bildirilmek istenen bir düşünceyi temsil etmektir. Yazar, dilin insan zihninde oluşan son derece hassas bir sembol olduğunu vurgulayarak, bu hayatla birlikte yürüdüğünü ifade etmektedir. Türk kültürünün gelişmesi açısından dil meselesi, aynı zamanda bir düşünce meselesidir. Hakikati araştırarak düşünmek ve erişilen düşünce içeriğini en iyi temsil ve ifade edecek dil sembollerini, düşünen insanların iletişim ortamında kararlaştırmak lazım geldiğini savunmaktadır.