• “Erkeklerin bir ilişkideki sorunları ortaya koymakta gösterdiği yavaşlık, hiç şüphesiz, yüz ifadesinden duyguları okumakta beceriksiz oluşlarıyla katmerlenmektedir. Örneğin, kadınların bir erkeğin yüzündeki üzgün ifadeye karşı duyarlılığı, erkeklerin bir kadının yüz ifadesindeki üzüntüye karşı duyarlılığından daha fazladır. Dolayısıyla, erkeğin kadını bu kadar üzenin ne olduğunu sorması bir yana, onun üzgün olduğunu fark edebilmesi için bile, kadının çok daha üzgün olması gerekmektedir.”
  • 224 syf.
    ·4 günde·10/10
    Ebeveyn çocuk ilişkilerinde yetişkinleri kayıran anlayışa her zaman ters düşmüşümdür. İlişkilerin tüm sıfatlardan bağımsız, insan insana olması gerektiğini düşünürüm.

    İlk olarak Nihan Kaya'nın İyi Aile Yoktur kitabını okurken, bu konuda bilimsel çalışmalar olduğunu sevinçle öğrenmiş oldum. Kitabında, Alice Miller'in çalışmalarına çokça yer vermiş olan Nihan Kaya, konu zincirinin ilk halkalarını oluşturdu.

    İlk çocukluk döneminde yaşanan acılar, ebeveynler tarafından yaşatılması söz konusu olduğunda acının büyüklüğünün tarifi imkansız hale geliyor. Ebeveynlerine muhtaç ve onları koşulsuz sevmeye şartlandırılmış çocuklar duygularını bastırıyor, acılarını hiç yaşamamışcasına ebeveynlerine bağlı kalıyor. Lakin istismarın kayıtları beden hafızasında duruyor. Kabul edilmeyen, yaşanmayan duygular gelecek nesillere aktarılıyor. Bu döngünün kırılabilmesı için toplumsal farkındalık bilincinin oluşturulması gerekiyor.

    Konusunda oldukça kapsamlı bir çalışma. Dili sade ve akıcı. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
  • 424 syf.
    ·3 günde·6/10
    https://expectokitabum.blogspot.com/...ismailoglu.html#more
    Kitaba başlar başlamaz isimler inanılmaz itici geldi oradan başlayayım. Takıntıları olan biri değilim. Türk yazarlardan çok yabancı okurum. Ancak Galen, Tesla, Meryam, Alef, İlias, Perit gibi sonu gelmeyen, belki anlamlı ama inanılmaz yapmacık ve yapay geldi. En mantıksız fantastik kurguda bile mantıklı, gerçekçi bir yan bulmaya alışmış olan "nöronlarım" bu isimlere tepki verdi resmen. Kitabın dili de basit ve yapay geldi. Basitlik tek başına kötü bir şey değildir ama yine de ilk kitabında bulduğum tadı bulamadım. Ayrıca "nöron" kelimesi o kadar çok kullanılmıştı ki zaman zaman dişimi sıkıp acaba saysam mı dedim. Yani tamam, "nöroroman" yazdım demişsin de her şeyden önce aynı cümlede kelime tekrarı anlatım bozukluğudur.
    Bölüm sonuna geldiğinde sürekli bir bunu yapsaydı bu acılar yaşanmayacaktı, yok şöyle olsaydı böyle olacaktı, daha neler neler olacak gibi cümleler de rahatsız edici bulduğum kısımlardandı.
    Kitapta verilen bilimsel bilgilere gelince, iki tane ilginç bulduğum bilgi öğrenmiş oldum, bu nedenle mutluyum. Geri kalanı benim bildiğim şeylerdi ama bu şaşırtıcı değil mesleğim dolayısıyla. Ama iki şeyi kötü buldum. kitaptaki bir çok karakterin bu normalmiş gibi bilimsel bilgiler vermesi yapay geldi. Hadi anladık Tesla tıp öğrencisiydi ama diğerleri çok mantıklı gelmedi. Yazar bir bilimsel bilgiyi verirken çok küçük bir çocuk için bile anlaşılacak şekilde basite indirgemesi iyi bir şey tabi ama sonrasında çok karmaşık şeyler anlatıyor gibi anlattıklarımın yarısını ancak anlamıştı falan demesi de kitaba yapaylık katmıştı.
    Karakterler gerçekten kötü işlenmişti. Özellikle de Tesla. Yazar Tesla'ya sevilecek, bağ kurulacak hiç bir özellik bahşetmeden görenin Tesla'ya vurulmasını mantıklı bulmamızı beklemiş nedense. Düşündüm, düşündüm, kızda bu kadar sevilecek, özel bulunacak ne vardı anlayamadım. Ne bir şey yaptı, ne bir zeka sergiledi, ne de olaylar onun başına geldi. Ama her ne hikmetse esas kızımız Tesla'ydı. Yazar onunla bağ kurmamızı sağlayabilecek bir şeyler verseydi belki bu kadar havada kalmazdı.
    Son olarak kurgu hakkında söylenecek çok şey var. Anlamsız tesadüfler, sinestezi özelliğinin adeta bir doğaüstü güce çevrilmiş olması, sokak çocuklarının can yakıcı hikayelerinin duygusuz ve basitçe anlatılışı, her ne hikmetse o sokaklardan çıkan çocukların daha gencecik yaşlarında zengin güçlü insanlara dönüşmesi...
    Bu kadar yazdıktan sonra diyeceksiniz ki acımasızlık ediyorsun ama biraz kızgınım. Reklamların şişirdiği kitapları hepimiz biliyoruz zaten. Bazı şeyler de zevk meselesidir. Yine de bu kitabın 1000Kitap'ta 9.1 aldığını görünce biraz kızdım. Dünyada okunacak çok muhteşem kitaplar, kalitesi tescillenmiş yazarlar var ve yeterince zaman yok. Bu kitap okunmaz demiyorum ancak insanlar biraz daha realist değerlendirme yapmayı öğrenmeliler diye düşünüyorum. Bu kitaba 9.1 puan verirsek diğer kitaplarla ilgili nasıl eleştiri yapalım ve okuduklarımızı nasıl bir değerlendirme ve sorgulama süzgecinden geçirelim.
    Yazarın okuduğum ilk kitabından hareketle yazmaya yetenekli olduğunu düşünüyorum ancak ya bu türde yazdığı kitabı bana hitap etmedi. yine de ilk romanı olduğu düşünülürse, kendisini 2 günde okutan, merak ettiren, hareketli ve sürükleyici 424 sayfalık bir roman yazabilmesi başarı sayılır. Yazarın hayal gücü ve yaratıcılığının olduğu da açık bir şekilde görülüyor. Çok daha kötü yazılmış nice kitaplar okumuş biri olarak ortalama denebilecek, hataları çok ama alanda bilgi sahibi olmayan insanlara güzel katkılar da sağlayabilecek bir roman olduğunu düşünüyorum. Kara size kalmış.
  • Cinsel küfür tecavüz beyanıdır. Ataerkillikle birlikte başlayan cinsel küfür kültüreldir, toplumsaldır. Anaerkillikte cinselliğin bir aşağılama, hakaret ve birini incitme unsuru olarak kullanıldığı görülmemiştir.
    Cinsellik temel ihtiyaç en başta. Doğası gereği insan bundan zevk alıyor mutluluk duyuyor, hatta yaşamındaki en önemli eylemlerden biri olarak görüyor. Görmesine de gerek yok, cinsellik insan sorunlarının çoğunun büyük açıklayıcısı. Yaşanamayan cinsellik ortamı neredeyse savaş ortamıyla eşdeğer. Cinsellik bu kadar yaşamsal bir arzuyken ve herkes tarafından olumlanıyorken nasıl oluyor da bir küfür olarak kullanılabiliyor?
    Sevişmenin yani herkesin bu denli zevk alıp sevdiği bir eylemin birini incitme yöntemi olarak kullanılıyor olmasını hiçbir mantık almıyor. Halen bunun neden kullanıldığını anlayamayan insanlar da var.

    İşin sadedi, seni ....... demek, senin ananı ......., ..... koyayım demek tecavüz isteğidir. Bunu dediğiniz kişinin kendisine ya da annesine sizinle sevişmek isteyip istemediğini sordunuz mu? Sevişmek istese zaten bunu bir hakaret, incitme amaçlı eylem olarak kullanamazdınız. Sizinle sevişecek olsalar küfrün hükmü ve amacı ortadan kalkardı.
    Siz zaten küfür ettiğiniz kişinin sizinle sevişmesini istemiyorsunuz, siz onu onun izni olmadan becerme peşindesiniz, onu zorla bedensel olarak incitmek istiyorsunuz. Yani yani yanisi tecavüz etmek istiyorsunuz. İşte küfrünüzün esas hükmü bu. İçinizdeki o çok övündüğünüz ahlak da bu.

    Küfür deyip ağızlara sakız edip, aman nolcak ya deyip, sinirlenince ne diyeceğiz başka şey mi var deyip, alışkanlık ya deyip geçerken, her cümlenin sonuna zorunlu cümle ögesi gibi "mk" yazıp geçerken anlayışınızın ne kadar korkunç olduğunun farkında değilsiniz, muhtemelen de olmayacaksınız.
    Küfür bilimsel olarak rahatlama etkisi veriyor. Bu tip araştırmaları okurken de bayağı zevk alıyorsunuz, neden almayasınız ki bilim içinizdeki tecavüzcüyü tescilliyor. Yok aslında bilim bunu demiyor, sadece rahatladığını söylüyor. Sizse iyi o zaman bol bol edeyim deyip sorgulamıyorsunuz. Bu şu demek oluyor, tecavüz etmek de edeni rahatlatıyordur, gidip tecavüz mü edecektiniz ki cinsel küfrü bu kadar rahat olumlayabiliyorsunuz?

    Tecavüzü ekstra özel bir işkence biçimi gibi de görmüyoruz. Birine onun izni olmadan yüksek acılar verecek müdahalelerde bulunma arzularınızın hepsi için geçerli bu. Derini soyayım senin, bedenini kızgın ateşte yakayım demek de buna dahil.

    Sinirini tecavüz etme arzusuyla atmaya çalışan ve bunun ne denli korkunç olduğunu fark etmeyen bunu hiç sorgulamamış, sorgulasa da alışkanlık diyerek geçiştirip atmış insanlar olarak ne kadar korkunç olduğunuzun farkında mısınız? İçinizde bastırılmış bir tecavüzcü mü var? Hepiniz yok dersiniz tabi ama iş küfre gelince aptal saptal bahanelere sığınırsınız. Kendini bu korkunçluğun içinden çekip almaya niyetiniz gerçekten yok çünkü. Çünkü ya henüz bilinçli değilsiniz, ya da iyi biri değilsiniz.
  • 240 syf.
    david le breton neler yapmış böyle akıl alır gibi değil.

    hem iyi hem de kötü yönden.

    kitaba, daha doğrusu breton'un yaptıklarına ve bilimsel tezlerine dair şaşkınlıkla karışık hayranlık duyarken bir yandan da tepki duydum. işin garip yanı bu kitap da insanda acı bırakıp öyle bitiyor.

    breton, acının her türlüsünü bilimsel çerçeveden çıkmadan pek çok farklı etkenin acı ile olan bağını bir çok yönüyle ele alıyor. özellikle ifade edilemeyen acılar konusunda...

    tepki duyduğum nokta ise hastalarını rızası olmadan 'masumane' şekilde denek olarak kullanması ve hastaların acı çekmeleri üzerinden bilimsel veri elde etmesi üzerine oldu. ameliyattan sonra odaları bahçeyi gören ve yeşillikle temas halinde olan hastalar, pencereleri karşı binanın duvarına bakan hastalara göre ''iki kat daha az'' ağrı kesici tüketmiş olduklarını belirtiyor.

    ameliyat ve operasyonlar sırasında bazı insanların verdiği tepkiler üzerinden kolaylıkla kültürel farklılıklarını yakalayabilecek kadar acıyı işliyor kitabında.

    sevdim bu kitabı ama dediğim gibi, acı duydum.
  • 736 syf.
    -Spoiler içerebilir dikkat-
    Tuğla gibi görünen kitaplardan olmasına rağmen akıcı bir şekilde okunan bir kitaptı:) Baş kahramanımız Kvothe'nin çocukluktan gençliğe geçişinin de bir öyküsü. Fakat bu geçiş hüzünlü süreçler sunucunda gerçekleşiyor. Özellikle ailesinin öldürülmesinden sonra yaşadığı acılar onu hem olgunlaştırdı hem de daha çabuk büyümesini sağladı.
    Kitap seleflerinin etkisinde kalmış mı,kalmış diyebiliriz. Örneğin isimler konusu veya evrendeki her şeyin kendi ismiyle anılmasının yarattığı etki 'Yerdeniz' serisinde de görebileceğimiz konulardan. Yine Kvothe'nin öğrencilik yıllarının detaylı anlatılması H.Potter serisinde de görebileceğimiz ayrıntılardı. Tüm bunlar olumsuz bir eleştiri gibi görünebilir fakat bu tarz eserlerin ister istemez birbirinden etkilenmesi normal görünüyor.
    Kitabı edebi açıdan etkileyici buldum. Gerçek hayattan çok kopulmaması,sempati tarzı büyülerin veya sihirlerin bile bilimsel olarak desteklenmesi olumlu olmuş.
    Kvothe sanki yazar tarafından kusursuza yakın resmedilmiş. Zeki çalışkan cesur karizmatik sanata müziğe olan ilgisi vs. Tabi bu seçim yazarın iç dünyasına ait bazı ipuçları da vermiyor değil.
    Anlaşılan ikinci kitapta olaylar biraz daha derinleşecek ve bazı sorular cevabını bulacak diye düşünüyorum.
    Yeri geldiğinde bir ejderusu öldürebilen Kvothe'nin sevdiği kadın Denna'nın yanındaki romantikliğini gördükten sonra bu kadar kadın hayranı olmasına da şaşırmıyorum:)
  • Sadece en yoksulların, toplum dışına atılmış ve unutulmuş olanların çaresiz kaldıklarında gittikleri o kurumda, orada, yani yoksulluğun döküntülerinin ortasında,çocuk,senin çocuğun doğdu. Ancak ölünecek bir yerdi orası, yabancı, yabancı, yabancıydı her şey, bizler, orada yatanlar da birbirimize yabancıydık, yapayalnızdık ve her birimiz ötekilere karşı nefret doluyduk, o karanlık, kloroform ve kanla, çığlıklarla ve inlemelerle tıka basa dolu olan salona bizi aynı yoksulluk ve aynı acılar fırlatıp atmıştı. Yoksulluğun aşağılanmadan, ruhsal ve bedensel utançtan yana maruz kalabileceği ne varsa hepsinin acısını orada, fahişelerin ve hastaların kader ortaklığını ortak bir bayağılığa dönüştürmeleriyle, genç erkek doktorların dudaklarında ironi ifadesi taşıyan bir gülümsemeyle savunmasız kadınların üstlerinde örtüleri sıyırıp düzmece bir bilimsel tavırla ellerken sergiledikleri sinizmleriyle, hasta bakıcıların açgözlülükleriyle fazlasıyla çektim - ah, evet, orada insanın utanması bakışlarla çarmıha gerilir ve sözcüklerle kırbaçlanır. Senden geriye yalnızca üzerinde adının yazılı olduğu tablet kalmıştır, çünkü yatakta yatan, sadece meraklı ellerin yokladığı, titreyen bir et parçasıdır, bakışların ve incelemelerin nesnesidir...