• - Aklın karşısındaki en büyük engel taklittir. Taklit ise, geleneği sürdüren en önemli unsurdur. Bu yüzden taklide dayalı gelenek, aklın işletilmesine hoş bakmaz. Çünkü akıl körü körüne bağlanılan yanlışlıkları sorgular, kanıt ister. Halbuki taklit, geçmişten ve ataların geleneğini sorgulamadan bağlanmaktır. Bu yüzden gelenekleri din zannedenler, gerçek dine götüren akılcı düşünceyle hiç bir zaman bağdaşmamıştır. Ortak koşucuların en belirgin özellikleri, gelenekleri bir kültür mirası olarak değil de , onları kutsallaştırıp, dinin değişmez kuralları olarak görürler ve gelenekleri körü körüne taklit ederler. Kur'an ise, akıl yolunu kapayıp geleneği kutsallaştıran ataperest zihniyeti reddeder.
    Kur'an şöyle der: ''Elinde bilimsel bir kanıtı olmadan Allah'ı tartışanlara, 'Allah'ın indirdiği bilgi ve hikmet dolu kitaba uyun!'' denildiğinde: 'Hayır, biz atalarımız ne yapmışsa aynen onları taklit ederiz, derler... '' (lokman 21)
  • Peki, ahlakın temeli din olabilir mi? O da mümkün değil, çünkü din başka bir adamın lafıdır. Birileri çıkmış, o dinin otoritesini sağlamak için bir şeyler söylemiş. “Bana bunu birileri söyledi, bizi yaratan söyledi” demiş. Peki, bu birileri bunları bana niye söylemiyor? Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim. Dolayısıyla dinin ahlakın temeli olması söz konusu değildir. Gazali, “Nedenselliği temellendiremiyoruz, o zaman vahiye inanalım” derken ve nedenselliği temellendiremezken, vahiy dediği şeyin de nihayetinde bir adamın lafı olduğunu düşünmüyor; peki bu lafa nasıl inanıyor? Kendi gözüyle gördüğünü temellendiremiyor ve bir başka adamın lafına sığınıyor. Olacak iş değil bu. Ben tanrının elçisiyim, ruhlarla konuşuyorum, gökyüzünden mesaj alıyorum, tanrının oğluyum vs. Bunları bugün söyleyen biriyle karşılaşıldığında ilk yapılacak iş bir psikiyatrı aramak olur. Zaten aklı başında insanlar bu tür iddialarda bulunanlara artık akıllı bir insan muamelesi yapmıyorlar. İlk Çağın büyük medeniyetinin temsilcisi Roma’da da bu böyleydi. Mesela Judea’nın Roma genel valisi Pontius Pilatus da, İsa’ya öyle muamele etmiş, kendisiyle akıl çerçevesi içinde bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını görerek eyaletteki asayişin zarar görmemesi adına onu Yahudi cellatlarına teslim etmiştir. Bence güzel bir noktaya geldik. Peki, Yunan’da neden peygamber çıkmıyor? Her ne kadar birkaç peygamberlik heveslisi olmuşsa da orada da, Yunanlı, “Bak kardeşim bu dediğin zırvalık vs.” diyerek bu iddiaları reddetmiş. Yunanlının bu peygamberlere zırva diyebilmesinin sebebi, Yunanlının ilk bireysel eleştiriyi icat etmesiyle ilgilidir. Bireysel eleştiriyi icat eden, daha doğrusu bunu sistemli bir hale getiren bu insanların kim olduğunu biliyoruz: Thales ve Anaksimander. Bunların şöyle bir iddiaları var: “Fırtına çıktığı zaman Zeus yaptı diyoruz, deprem olduğu zaman Poseidon yaptı diyoruz, bunlara mani olmak için Zeus’a büyük boğalar, Poseidon’a atlar kurban ediyoruz ama bu felaketler durmuyor. O halde bu işte bir keyfilik var. Sağlık tanrısı Asklepios bazı hastaları iyi ediyor, bazılarını etmiyor. Sokrates ölüme giderken; “Ben bu hayat denen hastalıktan kurtulduğum için Asklepios’a bir horoz kesiverin” diyor. O halde, “Horoz kesen ile kesmeyen arasında bir fark olmadığına göre, ortada keyfi bir durum var.” Thales, Mısır seyahatinde müthiş bir keşifte bulunarak, Nil Nehri’nin baskınlarına mani olabilmek için kadastro ustalarının benzer üçgenler gibi belirli kurallar dahilinde hesap yaptıklarını görmüş. Kadastro ustalarına bildiklerini nasıl öğrendiklerini sormuş, “Ustalarımızdan” cevabını almış. “Peki bunun bir kitabı yok mu?” diye sormuş, “Yok” demişler. Thales burada şunu fark ediyor: “Bu ilişkiler her yerde doğru, nerede benzer üçgen varsa aralarındaki ilişkiler aynı. Kesin bir doğruluk var ve tanrıya sormadan bunları kendi başımıza öğrenebiliriz. Demek ki, tanrılara kurban vermeden, tanrılara yakarmadan gerçeğe ulaşabiliyorum.” Çok büyük bir keşif bu. Teoremleri ispat etmeye başlamış ardından. Sonra arkadaşı Anksimander’le birlikte, “Öteki soruları da böyle cevaplandırabilir miyiz?” sorusunun peşine düşmüşler. Fırtına niye oluyor, deprem niye oluyor, insanlar niye ölüyor? Sonra fark ediyorlar ki, bu soruların cevapları geometrik soruların cevabına benzemiyor, çok karmaşık bir sistemin gözlemine dayanıyor. Fakat sonsuza kadar gözlem yapmaları mümkün değil, dolayısıyla “Gözlem yapalım ardından da bu gözlemlerle tutarlı bir hipotez, varsayım ortaya atalım” demişler. Tesadüfen doğruyu bulabiliriz, bulamasak dahi varsayım, gözlemlerimizi yönlendirir, başka yerlere gideriz. Dolayısıyla ilk defa eleştirel bir güçle bilgi edinmeye başlamışız. Daha önce sorduğumuz gibi, ahlak buna dayanır mı, dayanmaz mı? Toplumu bilimsel olarak incelediğimiz zaman en önemli ve altın kuralın şu olduğunu görüyoruz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” Bu kural üzerine bir ahlak inşa edilmeye çalışılmışsa da bunun yetmediği görülmüş. Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı düşünüyorsa da yapmayı da çok istiyor. Bu yüzden ilave kurallar icat etmeye başlanılmış. Mesela, “O benim babamı öldürdüyse ben de gidip onun babasını öldüreyim” gibi. Bir adam birini öldürdü, o birinin ailesinden biri onun çocuğunu öldürdü, böyle devam eden bir kan davası ortaya çıkıyor. Mesela Tevrat buna izin veriyor: “Göze göz, dişe diş.” Bu, her ne kadar yanlış bir anlayış olsa da o dönem insanlarını tatmin ediyor. İnsan kötü bir işi ahlakın içine çekmeye çalışıyor ve bunu yaparken de arkasına Tanrı dediği hayali varlığın otoritesini alıyor. Ama sonra bunun da iyi bir yere gitmediği görülüyor ve değişik şekillerde sınırlamaya çalışıyorlar. “Babamı öldüren bu alçağı ben öldürmeyeyim, ama bir hakim öldürsün, hadiseler bizden bağımsız gelişsin,” ve böylece idam cezası icat ediliyor. Sonra bakıyorlar ki idam cezası da bir işe yaramıyor. Bu şekilde hukuk dediğimiz kurallar gelişmeye başlıyor. Hukukun ilk otoritesini hep dinler sağlamıştır. Fakat bunlar bilimsel temelleri olmadığı için insanları yanlış yere götürüyorlar. Mesela bir engizisyon mahkemesini düşündüğünüzde, suçlu olduğunu varsaydıkları bir kişiden işkenceyle itiraf alıyorlar, sonra da bunu yapan bir papaz olduğu için Allah söyletti diyorlar. Tabii böyle bir zırvalığın, böyle bir zulmün toplumda uzun süre kabul görmesi mümkün değildir ve olmamıştır da.
  • Çok sevgili, pek sevgili üstadım;
    Doğrusunu söylemem gerekirse günün birinde size bir mektup yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Lakin her şeyin müthiş bir sürat içinde değişim gördüğü bu evrende, bir zamanlar düşünmediğimiz tasarıların bugün aklımızın bir köşesine gelip sinmesini yalnızca bir bilinçaltı reaksiyonu olarak görebiliriz. Gerçi bunun bir önemi yok, mühim mesele, iki bin yirmi senesinin şu saatlerinde size hayranlık bağları ile bağlı olan bir okurunuzun hislerini ve düşüncelerini bir yazıya dökmesidir.
    Biliyorum, siz evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı çoğunluk düşüncesine bel bağlamayıp; öteki dünya inancının, tarihin binlerce yıllık mitos anlatımlarından çıktığına kanaat gerenlerdensiniz. Zihinsel tasavvurunuza göre; bu denli bir vaaz anlayışı, günümüz yoksul insanlarının öteki tarafta ödüllendireceği mukadderatına umut bağlayıp, yoksulluğu ve çaresizliği sineye çekmelerine zemin hazırlayan gelenekselci bir anlayıştır. Şayet düşüncelerinizin bilimsel yönü ağır basacak olursa, ruhun ölümsüzlüğü de ortadan kalkıyor ve sizin, size anlattığım bu dizeleri yine mitsel bir anlayış gereği okuyacağınız yönündeki beklentim zayıflamış oluyor.
    Yalnızca bu defalık ben de sizin gibi düşünmüyorum. Çünkü ruhunuzun üzerimde dolaşmasını ve size olan derin hayranlığımın mütevazı sözcüklerimde yeşeren haykırışını duymanızı istiyorum.
    Ortalama ömrünüzün en güzel yıllarını zulüm, sürgün, fişlenme ve davalar dörtgeninde geçirdiniz. En acı ve zor günlerin en güzel ve etkileyici şiirlerini yazdınız. Sözcükleriniz, size ülke içinde ve zamanla dışında imrenilecek bir tanınmışlık sağladığı gibi bitmek bilmez takipler ve ölümcül tehditler de getirdi. Hayatınızın bu güç dönemlerinde hiç karamsarlığa kapıldınız mı diye sormadan kedimi alamıyorum ve fakat sorumun absürt oluşu gerçeği hemen kendisini belli ettiriyor. Umuda, kavgaya ve herhal geleceğin en güzel günlerinin yarında saklı olduğuna inanan sizin gibi evrensel bir şaire böylesi bir soru sormak, sanırım lafazanlığı fazlasıyla size tebelleş etmeye benzer olacaktır. Bağışlayın beni…
    Bir şiirinizde şöyle diyorsunuz;
    ‘‘umut umut umut...
    umut insanda.’’
    Biliyor musunuz, günümüzde artık sizin kadar güzel şiirler yazan ve umut etme sanatını böylesine etkileyici kılan yazarlar ve şairler çok az. Günümüz dönemi zorba, acımasız ve adaletsiz. Şaşırmadınız elbette, çünkü biraz evvel tanımını yaptığım bu döneme yabancı değilsiniz. Zaman değişiyor belki, çok şeyler gördük ve yeni olan birçok keşfe tanık olduk. Artık akıllı telefonlarımız ve kullanışlı bilgisayarlarımız sayesinde bilgi ve haber daha hızlı ulaşıyor insanlara… Kısacası, insanlığın rahatını sağlayan şeyler hızla yaşam pratiğine dâhil ediliyor. Evet, gözlerimiz bu hızlı sürat ve değişim karşısında şaşıp kalıyor. Gelgelelim, yüzlerce yıl önce insana atfedilmiş sözler bugün de akıbetini koruyor. Bu mektubumda size en az sizin umut dolu sözcükleriniz gibi iyi şeyler anlatmak isterdim, ama maalesef günümüz yüzyılında bile insanlar güç, şöhret ve iktidar uğruna amansız bir canavarlıkla cinayetler işleyebiliyor, yaşamın tüm renklerini karatabiliyor ve dünyamızı yaşanmayacak raddede azılı bir cehenneme dönüştürebiliyor. Tıpkı sizin döneminizde olduğu gibi bugün de karanlığın bu iğreti suretlerine karşı direnen, haykıran ve kalemini onurluca kullanan insanlar var, iyi ki varlar. Ve onlar ki sizin uğradığınız akıbete uğrayarak, ömürlerinin en güzel ve verimli yıllarını dört duvar arasında tıpkı bir suçlu gibi geçirmeye mahkûm ediliyorlar. İstedikleri şey mi, çok ama çok basit. ‘Barış’
    Ah üstadım;
    ‘Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim’ diyordunuz sevgili Piraye’nize yazdığınız bir mektubunuzda ve ekliyordunuz. ‘ akar suyun/ meyve çağında ağacın/ serpilip gelişen hayatın düşmanı’ Öyle haklıydınız ki, şimdi bile bu sözleriniz geçerliliğini fazlasıyla koruyor. Bir kedinin başını hiç okşamamış gibi kötüler. Bir şiir yazmamış, bir kadının elini tutmamış, sevgili dolu bir sözcük fısıldamamış kadar kötüler. Ama gelin görün ki onlarla aynı atmosferde yaşıyoruz ve biz ne kadar barıştan, özgürlükten, adaletten bahsetsek, payımıza bir o kadar mahpusluk, hainlik ve kötülük düşüyor. Değişen hiç bir şey yok, umut etmek dışında. Evet, en güzellerimizi, en yiğitlerimizi ve en cesurlarımızı birer birer toprağa versek de coşku ile çağıldayan bir ırmak gibi umudumuz da kabına sığmazcasına çağıldıyor. Tıpkı sizin güzel ve onurlu yüreğiniz gibi biz de biliyor ve inanıyoruz ki, ‘ dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya / dolaşacaktır en şanlı
    elbisesiyle, işçi tulumuyla / bu güzelim memlekette hürriyet…’
    Şiirleriniz ve yaşamınız, bize rehber olmaya, yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor…
  • 172 syf.
    ·5 günde·8/10
    Kondrad beş yıl boyunca kendini ve tekerlekli sandalyeye mahkum eşini hapsettiği metruk kireç ocağında "İşitme" başlıklı sanatsal, bilimsel yapıtını yazmaya hazırlanır. Karısı üzerinde tuhaf işitme deneyleri yapar. Fakat ne kadar uğraşırsa uğraşsın asla yazısını yazacağı uygun zamanı bulamaz ve yazmayı hep erteler. Bu yönüyle bana Tatar Çölü'nü hatırlattı. Tıpkı Bastiani kalesinden gitmek için doğru zamanın gelmesini bekleyen ama bir türlü o anı yakalayamadan ölen Drogo gibi..

    Şimdiye kadar okuduklarıma hiç benzemeyen bir yazım stili ile yazılmış, okuması ve anlaması zor bir roman. Paragrafların olmayışı noktaların az ve virgüllerin çoğunlukta olduğu düşünce üzerine kurulu bol eleştri içeren bir roman pek bir aksiyon beklemeyin yani. Bernhard devletten tutun ilişkilere, akrabalığa, eşyaya, varlığa değin her şeyi baya sert bir şekilde eleştirmiş. Eğer sorgulama, düşünme, eleştirme üzerine okuma yapmayı seviyorsanız okuyabilirsiniz. Öncesinde yazar hakkında bilgi edinmek için ise Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy'un Youtube'daki Bernhard üzerine yaptıkları söyleşiyi izleyebilirsiniz.
  • 1226 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    1996 yılında fakülte bitirme tezim sebebiyle 3 cildini çılgınca okuduğum, ana referans olarak sürekli adı geçen "Recueil de Historian de Crusade "adlı Fransa kraliyeti tarafindan ilk derleme ve basımı yapılan , içeriğinde ermenice-latince-süryanice-arapça-eski yunanca vs. Haçlı Seferleri ile ilgili bilgi veren ilk elden tüm ana kaynakları barındıran( Haçlı Seferleri Tarihinin Büyük Külliyatını) uykularımı kaçırırcasına merak ettiren, bu merakın beni sürüklediği istanbul üniversitesi nde ziyaret ettiğim bu alanın sayılı uzmanlarından rahmetli Prof.Dr ışın Demirkent in, bu zapt edilemez merakımı gidermek için odasinda kilitli bulunan ciltlerden birini çıkartıp aslından ve fransızca çevirisinden okuması.....Aaah, ilim meraktan ibarettir. Rahmetli Işïn hanım, Bizans tarihine de Haçlı Seferleri Tarihine de daha farklı bakmamı sağlayan bir ders vermişti orada. Onu hep saygıyla anacağım. Runciman a da, keyifli, objektif, bilimsel ve güçlü anlatımı için müteşekkirim hâlâ....
  • 272 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Orta Asya Şamanizm inancı ile ilgili bilgi veren ve ilgisi olanlar için oldukça güzel bir kitaptı.Şaman inancı ile ilgili genel bilgi vermenin yanısıra insanın doğasına yapılan içsel bir yolculuk yaşamış hissini uyandırdı bende.Şamanların doğayla ne kadar içiçe yaşadığını ,doğaya ve insana taşıdıkları saygıyı ve modern insanın bu saygıdan ve değerlerden ne kadar uzaklaşmış olduğunu bir kez daha hissettim içten içe.Aslında doğa araştırıcılarının belki de yeni buldukları bir takım bilimsel verilerin asırlar önce atalarımız tarafından bilindiğini ve dünyanın var olan dengesine sahip çıkmanın önemini bir kez daha hatırlatmış oldu kitap bize böylece.
  • 495 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ana karakterimiz Harward Üniversitesi Simge Bilim profesörü Robert Langdon. Kitabın akışı çok iyi ve özellikle bilimsel bilgilerle donatılmış. Mesela ben Son Akşam Yemeği tablosundaki İsa'nın yanındaki havarilerin hepsini erkek olarak biliyordum. Yanında sağında oturan bayanmış. Bilimsel bilgilerin yanı sıra hristiyanlık dini ve kardeşlikle ilgili birçok bilgi mevcut. H