• - "... Varsa bile, evrendeki işleyişe karışmayan; yani evrendeki fiil- faâliyetlerin, “faili” ve eserlerin, “müessiri” Allah olmadığını varsayan; yani Rabbimiz’i kabul etmeyen (üstelik; “bu işleyişte, faile mantıken zaruret ve ihtiyaç yok ve hem zaten ampirik olarak da böyle bir faili gözlemedik” diye ret ve inkâr eden) “Bilimsellik Feslefesi”; bu kabul etmeme veya reddininin kendisini götürdüğü zorunlu mantıkî sonuç olarak; evren içerisindeki bir takım “madde ve sebepleri”; (atom, kuvvet, mekanizma, kanun, uzun zaman, mutasyon gibi); evrendeki işleyiş ve sonuçlarının, bizzat “fail ve idare edeniymiş” gibi gösterir. Yani Bilimsel Cümle ve İfadeler içerisinde geçen bazı “nesne, madde, zaman, sebep, öğeler”; işleyişin faili ve öznesi ve bizzat yapanıymış gibi sunulur.

    (Ayhan Küflüoğlu, Metabilim: Sihrin Yapısı, izdiham.com)
  • Birinin anlamsızca konuştuğunu bilmenizin bir yolu olsa, ne güzel olurdu değil mi? Bir daha asla kandırılmanıza gerek kalmazdı. Duyduğunuz veya okuduğunuz her şeyi, anlamlı ya da anlamsız ve zaman harcamaya değmeyen ifadeler olarak ayırabilirdiniz. A.J. Ayer (1910-89) bunun bir yolunu bulduğunu düşünüyordu. Bu yöntem Doğrulama İlkesiydi.
    Henüz yirmi dört yaşındayken felsefe tarihinin çoğunun saçmalıkla dolu ve neredeyse tamamının anlamsız olduğunu ilan eden bir kitap yazdı. 1936 yılında yayımlanan bu kitabın adı Dil, Doğruluk ve Mantık’tı. Bu kitap, bilimi insanın en büyük başarısı olarak yücelten mantıksal pozitivizm akımının bir parçasıydı.
    “Metafizik” kavramı Kant, Schopenhauer ve Hegel’in inandığı şekliyle duyularımızın ötesinde yatan herhangi bir gerçekliği araştırmayı tanımlamak için kullanılan bir sözcüktür. Ayer içinse, metafizik kirli bir sözcüktür. Karşı olduğu bir şeydir. Ayer yalnızca mantık ve duyular yoluyla bilinebileceklerle ilgileniyordu. Ama metafizik sık sık ikisinin de çok ötesine geçmiş, bilimsel ya da kavramsal olarak soruşturulamayacak gerçeklikleri betimlemiştir. Ayer’e göre bu, onun yararsız ve terk edilmesi gereken bir şey olduğu anlamına geliyordu.
    Ayer’in anlamsız cümleleri anlamlı olanlardan ayırma yöntemi şuydu: Herhangi bir cümleyi alın ve şu iki soruyu sorun:
    1) Tanımı gereği doğru mu?
    2) Empirik olarak doğrulanabilir mi?
    Eğer ikisinin de cevabı yoksa, cümle anlamsızdır.
    Felsefeyi, nasıl yaşamalı sorusunu cevaplamalarına yardım etmesi amacıyla kullanan kişiler için Ayer’in felsefesi hiç kullanışlı sayılmazdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan bir akım olan varoluşçuluk ise bu konuda umut vaat ediyordu.
  • 92 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın başlangıç cümlesi okuyucuda ilgi uyandırma, sorgulama duygularına yönelik hazırlanmıştır. “ Güneş neden hep sabahları doğuyor?” Bu giriş cümlesi okuyucuyu sorgulamaya yönlendirmekle kalmayıp hayal dünyalarını genişletecek farklı düşünme yollarına da sevk ediyor. Bu şekilde aslında yaşamdaki sıradanlığa bir eleştiri getiriliyor. “ Neden hep aynı? ” cümlesi ile de bu eleştiri açıkça dile getirilmiştir. Yapılan şeylerin neden hep birbirinin aynısı olduğu, daha genel bakacak olursak her günün neden bir öncekinin aynısı olduğu sorgulanmış ve aslında bu rutin düzeni değiştirmenin çok kolay olduğu ifade edilmiştir.
    Kitapta hayal gücünün sınırlarını zorlamak ve hayal gücünün insan yaşamındaki olumlu etkisini yansıtmak üzerinde durulmuştur. Çocukların birçoğunun fazlaca korktuğu karanlık aslında bir şans olarak nitelendirilmiştir. Aydınlıkta her şey açıkça görülebiliyor. Her şey aynı yerinde ve eski düzen devam ediyor. Fakat karanlık, insana hayal gücünü kullanabilmesi için büyük bir şans tanıyor. Karanlıkta istediğin şeyi hayal edip o şekilde görebilirsin. Odanın rengini mi değiştirmek istiyorsun. Çok basit. Karanlıkta bütün renkler emrine amade. “ Karanlık boşluk demek. Ve boşluğu doldurmak çok kolay.” Kitapta yer alan bu kısım çocukların hayal güçlerini canlandırmak, onlara karanlıktan korkmamayı öğretmek için büyük önem taşımaktadır. Hayal gücü ve karanlık fobisinin yanı sıra okuyuculara kazandıracağı bir başka artı ise onlara yetinmeyi öğretmesidir. “ Geceyi bekle ve istediğin eve hiç para vermeden sahip ol.” İfadesi bunun en büyük kanıtıdır. Özellikle çocuk yaşlarda görülen sürekli bir şeylere sahip olma ve eldeki ile yetinmeme durumu kitabın bu kısmı ile aşılabilir. Yeni bir oyuncak mı istiyorsun? O halde karanlığı beklemeli ve onunla oynadığını düşlemelisin. Peki ya yeni bir elbise? Gece üzerinde o elbise ile bahçede gezdiğini düşünmek istemez misin? Karanlığın gücü okuyuculara farklı açlardan yansıtılmaya çalışılmıştır. “ Karanlıktan korkmuyorum. Karanlığı elimden almalarından korkuyorum.” Bu sözler hayal gücünün insan için vazgeçilmez olduğunu ifade etmektedir.
    “ Elmas çok mu değerli? Benden değerli değilse en değerli şey benim.” Bu tümevarım cümlelerinden hareketle aslında kişilerin hayatlarındaki önem sıralarına değinilmek istenilmiştir. Bu bölümden hareketle öğrencilere kendi yaşamlarındaki öncelikleri yazmaları ve sıralama yapmaları istenebilir. En önem verdikleri şeyin sebebi sorulabilir. İnsanların değer ölçütü olarak parayı baz aldığı çağımızda asıl değer verilen şeylerin duygular olduğu ve kaybedilmemesi gerektiği bu ifadelerle kazandırılabilir. “ Dünyadaki en değerli şey bensem sana kendimi hediye ediyorum. Doğum gününü benimle geçir.”
    Kitapta annenin kızına söylediği “ Önce o oyuncağı gerçekten isteyip istemediğini düşün. Heves mi değil mi?” sözü çocukların israftan kaçınmaları için güzel bir ifadedir. Okul öncesi ve ilköğretim dönemi çocukları biraz önce de belirtildiği gibi çoğu zaman görüp beğendikleri her şeye sahip olmak isterler. Fakat birkaç gün sonra heveslerini alıp bir kenara atarlar. Kitap, bu açıdan israf etmemeyi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığını düşünmeyi aşılamaktadır.
    İnsanlar yaşam boyunca gelecekte neler olacağını bilme arayışında olmuşlardır. Gerek basit gerekse bilimsel düzeyde geleceği tahmin etmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Fakat bunu yaparken içinde bulundukları günü unutmuşlardır. Geleceği bilmek için harcadıkları gün sayısı, kendileri için harcadıkları gün sayısının üstüne geçmiştir. “Olacakları önceden bilsen ne zevk alabilirsin ki hayattan?”. Kitapta da yazıldığı gibi gelecekte olacakları bilmek yaşanılan anın değerini kaybetmesine sebep olur. Mesela bir köpeğiniz var ve iki hafta sonra öleceğini biliyorsunuz. O iki haftayı nasıl geçirirdiniz ki? Köpeğiniz için her gün üzülmez miydiniz? Oysa bunu bilmeseydiniz onunla oynamaya devam eder, mutlu anılar biriktirebilirdiniz.
    “ Pamuk prensesin adı prenses değilken Pamuk”. Altında farklı anlamlar barındıran bu cümle ile öğrencilere kişilik açıklaması yapılabilir. İnsanların sıfatları, statüleri, cinsiyetleri, ırkları ne olursa olsun her şeyden önce insan oldukları bilinci yerleştirilebilir. Kişilere gösterilen saygının ya da duyulan sevginin sebebi onların sıfatları olmamalı, kişilikleri olmalı. Arkadaşınızı saçı sarı olduğu için sevmezsiniz ya da babanızı avukat olduğu için sevmezsiniz. Onlara değer verdiğiniz için seversiniz. Onları karakterleri ile seversiniz. Bu yüzden insanlara gelip geçici özellikler üzerinden değil, insani değerler üzerinden bakmak gerekir.
    Yaşanılan her şeyin anlamı vardır. Okula gidersiniz çünkü öğrenmek istersiniz. Annenizi kucaklarsınız çünkü onu seversiniz. Hayatınıza baktığınızda tüm eylemlerin aslında bir anlam içerisinde gerçekleştiğini görürsünüz. Hiçbir şey anlamsız değildir. Size göre yaptığınız en anlamsız şey bile ya eğlenmek içindir ya da düşünmek için. Ama mutlaka bir anlamı vardır. Kitapta da yaşamdaki her şeyin bir anlam barındırdığından bahsedilmiştir. Öğrencilere bu kısımda yaşamlarındaki bazı olayların anlamları sorgulatabilir. Mesela neden her gün kahvaltı yapıyoruz? Ya da neden hayvanlara iyi davranmak zorundayız? Büyüklerimizin ellerini öpmemizin anlamı nedir? Vb sorularla öğrencilerin düşünmeleri ve tartışmaları sağlanabilir.
    Kitaptaki kahraman aslında yalnız bir çocuktur. Çok arkadaşı yoktur. Yapılan çalışmalara bakıldığında yaratıcı kişilerin yalnız kişiler oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Kahramanımız da gerek sözleri, gerek yaptıkları gerekse hayal gücü ile yaratıcı kişiliğini vurgulayan bir bireydir.
    Kahramanımız, okuldaki arkadaşına her gün farklı bir isim takıyor. Ve o kişi o gün arkadaşının taktığı isim gibi oluyor. Örneğin “ Bugün sus ol” diyor ve arkadaşı gün boyu susuyor. O gün ismi ne ise o şekilde davranıyor. Her gün yeni biri olmak arkadaşının da hoşuna gidiyor. Bu kısımda öğrencilere o gün ne olmak istedikleri, bunun nedenleri ve bu durumda nasıl davranmaları gerektiği sorulabilir. Yaratıcı düşünme becerilerini geliştiren bir etkinlik niteliği taşıyabilir.
    Anlatmak için konuşmak şart değildir. Bazen bir hareket, bazen de bir bakış bile anlatılmak istenen her şeyi anlatabilir. Bebekler konuşamadıkları halde anneleri onların neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilirler? Veya hayvanlar konuşamadıkları halde onlara yardım etmemiz gerektiğini ya da sevmemizi istediklerini nasıl anlarız? Bazı düşünce veya hisleri anlatmak için de kelimeler yetersiz kalabilir. Biri size gelip ağladığında onun üzgün olduğunu anlarsınız. Konuşmasına gerek yoktur. Buna yönelik başka örnekler olup olmadığı öğrencilerle tartışılabilir.
    Kitabın başında da belirtildiği gibi her günün birbirinin aynısı olmasına karşı bir sorgulama kitabın genelinde hissediliyor. Kahramanımız, farklılık için kendince bir oyun buluyor. Her gün aynı saatte pencerenin önüne geçerek gözlerini kapatıyor ve annesi aç diyene kadar açmıyor. Ama daha sonra farklılık için yaptığı şeyin bile her gün yaptığı aynı şey olduğunu fark ederek bu oyundan vazgeçiyor.
    Çocukluğun masum bakış açısı “ Benim zarar vermediğim bir şeyden neden bana zarar gelsin?” sözüyle tam olarak açıklanmıştır. Dünyadaki bütün insanlar bu düşünceye sahip olmasalar da bir şeye zarar vermenin kötü bir davranış olduğunu ifade eden bir açıklama yapılabilir.
    Ailelerin çocuklar üzerinde korku hissettirmeye çalıştığı şeyler genelde kendi korkuları olmuştur. Yabancılardan uzak durulması yani onlardan korkulması gerektiği tüm ailelerin çocuklarına öğrettiği başlıca kurallardandır. Ama bu korku hissi çocuklarının korkuları yerine aslında kendi korkularıdır. Kedilerden korkan bir anne bunu çocuğuna da yansıtır ve uzak durması gerektiğini söyler. Ya da çocuğunu farklı şehirde okutmak istemeyen bir aile dışarıda okumanın zorluklarını anlatarak çocuğunu korkutmaya çalışır. Ama asıl olan kendi korkularıdır. Bu düşünce daha basite indirgenerek ve çocuklar için uygun ifadelerle desteklenerek açıklanabilir.
    Hayatı güzel ve farklı kılmak kendi elimizdedir. Kendimize küçük oyunlar oynayarak sıradan şeyleri bile eğlenceli hale getirebiliriz. Kahramanımızın yaptığı gibi, her gün giydiğimiz renkleri yansıttığımızı düşünmek bile geçirdiğimiz günü diğer günlerden farklılaştırmaya yetecek bir sebeptir. Üstelik hiç de zor değildir.
    İnsanlar neden yaşar? Bu sorunun cevabı gerek geniş gerekse daha dar bir çerçevede ele alınarak şu an bile binlerce kişi tarafından soruluyordur. Çalışmak için mi, mutlu olmak için mi, başarılı olmak için mi, araba almak için mi, zengin olmak için mi? Peki ya sevdiğimiz şeyleri yapmak? Dünyada şu an kaç kişi bu sebeple yaşıyor olabilir? İnsanlar sevdikleri şeyleri yapmak için yaşamıyorlar. Bunun en büyük ispatı hobilerini boş zamanlarında yapıyor olmaları. Hobiler insanların yapmaktan keyif aldıkları şeyler olsalar bile insanlar bunları sadece zaman bulabildiklerinde yapıyorlar. Bu, yaşamaktan daha önemli değil midir? Öyleyse zamanlarının büyük çoğunluğunu hatta yaşamlarının çoğunu hangi amaç için geçiriyorlar? Yaptığımız şeylerden mutlu olmalıyız. Bu yüzden insanlar mutlu olabilecekleri, severek yapabilecekleri işlerde çalışmak isterler. Yapılan şeyleri keyifli hale getirmeye çalışmak da bu yüzdendir. Öğrencilere mutlu oldukları şeyleri yapmayı, mutlu olacakları seçimler yapmayı, yaptıkları sıkıcı şeyleri bile eğlenceli hale getirmek için fırsatlarının olduğunu belirtmeyi öğretmek gerekir.
    Küçük bir çocuk ailenin bütün yaşamını değiştirebilecek sihirli bir anahtara sahiptir. Kahramanımızın kitabın başlarında ilgisiz olan babası bile zaman geçtikçe değişmekte ve daha mutlu bir kişi haline gelmektedir. Çünkü sevdiği şeyleri yapıp sevdiği kişilerle vakit geçirmeye başlamaktadır.
    İnsanların yaşamak için sebepleri olmalıdır. Ama bu sebepler insanların kendi başlarına yapabilecekleri, başkalarına bağlı olmayan sebepler olmalıdır. Yaşamak için her gün anneme sarılacağım dersen bir gün arkadaşının evinde kaldığında yaşamamış olmaz mısın? Bu durumu en iyi açıklayan cümle şüphesiz kahramanımızın babasının sözleridir: “ Yaşamak için seni her gün daha çok seveceğim.”
    Mutlu veya mutsuz olmaya karar veren bizleriz. Yani mutlu olmak da bizim elimizde mutsuz olmak da. Bir oyuncağınızı kaybettiğinizi düşünün. Bu durumda mutlu mu olmam gerekli diye düşünebilirsiniz. Elbette hayır. Ama mutsuz olmanızı engelleyebilirsiniz. Oyuncağınızı birkaç gün sonra bulabilirsiniz. Ama üzüldüğünüz zamanları geri getirip düzeltemezsiniz.
    Hayat, sıkıcı hale gelirse kendinize ondan kaçmak için sebepler üretirsiniz. Uyumak da bunlardan biridir. Ama hayattan keyif alırsanız her saniyesini dolu dolu geçirmek için elinizden geleni yaparsınız. “ Uyumak, büyümek için değil, hayatı kısa süreliğine özlemek için güzeldir.”
    İnsanlar seçimlerinin sonuçlarını yaşarlar. Sevmediğiniz işte çalışırsanız mutsuzluğu yaşarsınız. Ailenizle vakit geçirmeyi seçerseniz mutlu anlar geçirirsiniz. Bu durum sadece duygular için değil bazı durumlar için de örneklenebilir. Dişlerinizi her gün fırçalamazsanız çürük dişlerle yaşamak zorunda kalabilirsiniz gibi. Ya da sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz başarısız olabilirsiniz. Öğrencilere çeşitli durum veya duygular verilerek bunların olası sonuçları üzerinde tartışma yapılabilir.
    “ İstekler bitmez, mutluluk kısa. Asıl mesele bir şeye ulaşmak değil, yaptığın şeyde mutlu olabilmek.” Kahramanımızın annesi bu durumu kek yapmak ile açıklamıştır. Keki yersin ve kek bittiğinde mutluluğun da biter. Ama kek yapmaktan zevk alırsan ulaşmak istediğin yol da güzelleşecektir. İnsanların hedefleri vardır ve bu hedefler uğrunda çalışırlar. Ev almak, bir arabaya sahip olmak, bir statüye kavuşmak gibi. Peki ya bunlara sahip olduklarında ne olur? Mutluluğun ömrü buraya kadar mıdır? Elde edilmek istenilen şeyin yolunda alınan mutluluktur insanları tatmin eden. Yürüdüğün yolda mutlu olman, başkalarına zarar vermemen, kimseyi kırmaman ulaştığın şeyi daha değerli yapar.
    Kitapta diğer metinlere gönderme yapmaya sıkça başvurulmuştur. Çirkin Ördek Yavrusu, Pinokyo, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarıyla ilişkilendirme yapılmıştır. “ Yeteri kadar sabredersen farklılığın güzelliğini görürsün”. Farklılıkların önemi Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla ilişkilendirilerek verilmiştir. Güzellik, çirkinlik sadece insanların nasıl gördüğü ile ilgilidir. Önemli olan farklılığı fark edebilmek ve değerini bilmektir. Başkalarına benzememek çirkin olmak anlamına gelmez. Sadece herkes farklı algılar. Güzellik sadece fiziksel değildir. Görünenin ötesini görebilmek gerekir. Güzel ve Çirkin masalında da Güzel, Çirkin’in aslında çirkin olmadığını anladığı için güzeldir.
    Kahramanımız hayalleriyle masalları değiştirmek istiyor. Kendisini masallara katarak olanları sorguluyor, değiştirmeye çalışıyor.
    “ Başkalarının ne dediğini umursamaktan gerçekte ne istediğimizi unutuyoruz.” İnsanların önem verdikleri şeylere önem vererek, onların istemedikleri şeylerden uzak durup sevdikleri şeyler uğruna uğraşmaktan aslında ne istediğimizi hatta ne olduğumuzu unutuyoruz. Herkes birine çirkin diyorsa ona güzel demeye dilimiz varmıyor. İnsanlar ne der diye düşünmekten hayallerimizin peşinden gitmeyi unutuyoruz. Biraz olsun dönüp kendimize baksak, hayatımıza, hayallerimize odaklansak istediğimiz hayatı kurmanın çok da zor olmadığını görebiliriz. Kendi değer yargılarımızı diğer insanların bakış açılarının gerisine atmamalıyız.
    Mutlu eden şeyleri yavaş yapmak mutluluğun süresini uzatacaktır. Yemek yapmaktan mutlu oluyorsanız bunu yavaş yavaş yapmayı deneyin.
    Yalan söylemek şüphesiz kötü bir davranıştır. Peki, aslında yalan nedir? “ Yalan söyleyen insan kendi yalanına inanırsa bu onun gerçeği olur, burnu uzamayabilir. Yalan söylemekten vicdan azabı duyarsan burnun uzar.” Kitapta Pinokyo hikayesi ile yalan kavramı anlatılmaya çalışılmıştır. Yalan söylemekten huzursuz oluyorsak bu vicdanımızın olduğunun bir göstergesidir. Asıl sorun söylediğimiz yalanlara inanarak bunu gerçeğe taşımamızdır. Çünkü bu durumda kendimizi de kandırmış oluruz. Çocuklara yalan söylememek gerektiği kitabın bu bölümüyle verilebilir. Yalanın hayatımızda nasıl sonuçlar doğurabileceği, bizim söylediğimiz yalanların sonuçlarıyla yükümlü olduğumuz çocuklara öğretilebilir.
    Kitapta ailenin çocuklarına hitap şekilleri alışılmışın dışındadır. İsmiyle ya da “çocuğum, evladım” gibi ifadeler yerine “ tatlı, minik” gibi hitap şekilleri kullanmaktadırlar.
    Kitapta kahramanımız ailesi ile bir oyun oynuyor. Evde çalan yabancı bir şarkının neyi anlattığını tahmin etmeye çalışıyor. Bunu arkadaşına da yaptırıyor. Faka sonunda şarkıda aslında ne anlatıldığını öğrenemiyor. Çünkü şarkılar hissedilen şeylerdir. Sen nasıl hissedersen şarkı odur.
    “ Hepimiz kendimizi yeryüzünde büyük sanıyoruz. Ama yukardan bakınca aynıyız.” İnsanlar kendilerini hep en üstte zannederler. En iyi benim, en başarılı benim, benden güzeli yok, çok zekiyim vs. Ama diğer insanlardan hiçbir farkımız yok. Bunu anlamak da ne yazık ki çok zor. Bu yüzden bütün hayat telaşımız, mutlu eden şeyler yerine yükselten şeyler yapmaya çalışmamız. Kendimizi diğer insanlardan farksız gördüğümüz anda bitecek aslında bütün o savaşlar. Siyahıyla beyazıyla, Türküyle Almanıyla hepimiz insanız. Farklılıkları küçümsemeyip bir değer olarak görmek ve kabullenmek zorundayız.
    Her şeyin çabucak tüketilip eskitildiği bir çağdayız. Her şey durmaksızın yenileniyor, eskiler çöpe atılıyor. Ve ne yazık ki duygular da buna dahil oluyor. Kitapta şarkıyı eskimemesi için dinlemeyi bırakarak aslında önem verilen şeylere gösterilen özen üzerinde duruluyor. Güzellikleri eskitmemek gerek. Değerini bilmek, gereken özeni göstermek gerek. Konu şarkılar bile olsa.
    Hayatınıza her şeyden yeteri kadar koymalısınız. Bu düşünce kitapta yemek yapmak ve uçurtma uçurmak benzetmesi ile veriliyor. Malzemelerden yeteri kadar koyduğunuzda yemek olur. Uçurtma uçurmak için de ipin uzunluğunun, gerginliğinin, rüzgarın yeteri kadar olması gerekir. Ne eksik ne fazla. Hayatımızda eğlenmek de yeteri kadar olmalı çalışmak da. Bunların ölçütleri iyi belirlenmeli.
    Kötülük diye bir şey yok aslında. Kötülüğü bizler yaratıyoruz. Masallardaki cadılar biziz. Dünyayı kötü gören, insanları ötekileştiren, kötülüğü doğuran bizleriz. Dünyayı güzel görürsek güzelleşecektir.
    Mutsuz olmayı kendimize bir zorunluluk olarak görüyoruz. Olması gerekli bir şey gibi. Mutsuz olmazsak mutluluğu hak edemeyeceğimizi sanıyoruz. Ama es geçtiğimiz şey mutluluğun hak edilen bir şey olmayıp kazanılan bir şey olduğu. Kazanmak için kaybetmek zorunda değiliz. Kazanmak bizim elimizde. Mutlu olmak bizim isteğimize bağlı.
  • 580 syf.
    ·6 günde·Beğendi
    "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/