• 608 syf.
    ·10/10
    Bir kitap hakkını vererek nasıl anlatılır bilemiyorum. Ama anlatmalı bir yerden. Bazen özetlemek özet okumak iyidir ama ben özet okumayi seven bir okur değilim. Özetlemeyeceğim. Kendime göre anlatacağım. Kitabı henüz okumadıysanız çok fazla ipucu bulabilirsiniz. Lütfen yorumumu ona göre okuyunuz. Ben kitaplardaki duygulara ve yaşatılan hisse tutkun biriyim:
    Jane ilk önce benim asi yönüme seslendi. Yengesinin ve erkek kuzeninin zulmüne seyirci olur olmaz onunla birlikte isyan ve başkaldırı kucakladı beni, sonrasında kafa tutuşu da şaşırttı. Alıştığım sinmişlik ve kabulleniş kalıbını yıktı. Küçük Jane'nin gözlerinden ben de meydan okudum sanki yengesine ama o kadar dik duramazdım o dik durdu. Lowood okulunda Helen ile tanıştı. Kendisini dinginlestiren, zenginleştiren Helen beni de eğitti adeta. Ölümüyle ben de yitirdim hayat boyu bir dostu... Her şeyi Jane ile yaşamadım belki ama çoğunda beraberdim. Jane'nin yeni bir hayata adım atışında aşık olmaktan kaçarken aşık oluşunda yanındaydım. Sonrasında yollarımız ayrıldı. Edward'ı ben affettim o affetmedi. Ben de yapma dedim Edward da ama duymadi. Bir tek bu noktada çatıştık Jane ile.. Bu çatışma herkesi yıprattı. Sonrasında bir ara gözlerim dolu okudum diyebilirim. Sanırım Jane benden daha asi ve daha tavizsiz. Aşkına rağmen deli bir kadınla evli olmak zorunda kalan sevgilisini affedemedi. Onu terk etti. Parasız ve kimsesiz... Ayrılık sonrasında bile kitap güzel ilerledi. Merakla sabırsızca okudum diğer sayfaları... Kader onu kuzenlerine savurdu ama ben ne zaman Edward'ın  Jane ile yollari kesisecek dedim. Mutlu son bekleyen ben, sanırım epeydir ilk kez mutlu bitirdim bir romanı.
    Bilinçli bir okur olma yolunda şunu demeli; kitap İngiliz edebiyatinin kült eserlerinden biri. Bronte Kardeşlerin hayatına dair izleri taşıyor. Kitap üzerine karşılaştırma yapılmış da olsa bir makale de mevcut. Ayşenur İplikçi Özden'in Charlette Bronte'nin Jane Eyre ve Emily Bronte'nin Wuthering Heigths Romanlarının Psikanalitik Yorumu adlı makaleyi okuyarak yazarın hayatına ve eserlerine nelerin etki ettiğini anlamış oldum. Daha ayrıntılı bir özet ve dönem hakkında bilgiye http://www.martidergisi.com' dan ulaştım.
    Kitabın sürükleyici, öğretici, etkileyici ve sorgulayıcı olmasını bekleyen bir okuru tatmin eden bir kitap. Roman okurken içinde yaşadığın,  kızdığın/hayran olduğun bir karakter olmalı. Jane, hepsini taşıyan güçlü bir karakterdi. Zeki ve kararlı; olabildiğine cesur, olabildiğine açıksözlü.
    Birçok kişi incelemiş ve yorumlamış kitabı. Ben bu şekilde ele aldım.
    Siz nasıl hatırlıyorsunuz? Jane size neler yaşattı?
  • 263 syf.
    ·3 günde
    “Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. Dileyen okur yavaş yol alabilir, fakat hızlı okunmaya elverişli bir anlatımı benimsiyorum.”

    Bu sözlerin sahibi Murat Menteş. Bu sözlerin ardından okumaya karar vermiş ve önce Ruhi Mücerret’i okumuştum. Ardından Korkma Ben varım ve az önce (01.12.2018 02:24) Dublörün Dilemması kitabını bitirdim. Olayların, karakterlerin iç içe geçtiği bu kitaba bir inceleme yazacaksam en uygun an bu an deyip hemen bilgisayar başına geçtim. Geç bile kalmış olabilirim çünkü kitabı bitirmemin üzerinden 6 dakika geçmesine rağmen “acaba yanlış mı hatırlarım” endişesi sardı bile.

    Murat Menteş’in yukarıda bahsettiğim röportajında Milan Kundera’nın bir sözünü de bize sunuyor: “Roman, romancıdan biraz daha zekidir.” (Bu arada bahsettiğim röportaja şu linkten ulaşılabilir. http://begenmeyenokumasin.com/murat-mentes-bulusmasi/ ) Ruhi Mücerret’i okuduğum zaman hayran olduğum kalemini Korkma Ben Varım kitabıyla iyice sindirmiştim. Dublörün Dilemması kitabıyla ise hayranlığım daha da arttı. Belki kimi okurlara göre yazar, hep aynı tarzda yazıyor, yeni bir şeyler denemiyordur. Ama ben o düşüncede değilim. Kendine has olan kalemini onlarca kitapta kullanmak en doğal hakkı değil mi?

    Ben yazarın en çok, absürt, ‘daha neler’ diyerek tabir ettiğimiz olayları sanki gayet mümkünmüş gibi bize sunmasını seviyorum. Karakterlere verdiği isimler bile bilinçli yapılan absürtlüğün olağanlaşması. Nuh Tufan, Başak Tör, Umur Samaz ve daha niceleri.

    Diğer kitaplarında olup olmadığını pek hatırlayamasam da Dublörün Dilemması’nda bol bol şarkı, film, kitap, tablo isimlerinin geçmesi. Bunlardan bazıları;

    -Tom Waits – Rain Dogs (Şarkı)

    -Zenon Paradoksu (Bir işin veya ödemenin önce yarısını, daha sonra yarısının yarısını diye sürüp giden paradoks)

    -Bernard Shaw

    -Oscar Wilde

    -Arthur Schopenhauer

    -Adam Philips

    -Pulp Fiction (Quentin Tarantino filmi, ki izlemeyenler varsa izlemelerini öneririm.)

    -Matrix (Film olduğunu belirtmeye gerek yok bence)

    Rezervuar Köpekleri (Yine bir Quentin Tarantino filmi ve yine izlemeyenlere önerimdir.)

    Elbette bütün şarkı, yazar, yönetmen isimlerini buraya yazmak hata olur. En azından bunlar fikir sahibi olmak için yeterli.

    Kitaba gelebilirim artık. Okuduğum diğer iki kitabı gibi, yine dili (benim için) oldukça eğlenceliydi. Ben okurken sanki anlamıyormuş gibi hissederken aslında aldığım tat damağımda uzun süre kalıyor. Üzerine, bir de nokta atışı tabiriyle yazılmış cümleleri gelince insan okurken “iyi ki Murat Menteş okuyorum.” dedirtiyor. Mesela benim için bunlardan birkaçı şöyle;

    #36882882

    Özellikle bu;

    #36882014

    #36880484

    Hani sinemaya aktarılsa muhteşem olur dediğimiz kitaplar olur. İşte bana göre bu da onlardan biri. İç içe geçmiş ve birbirine örümcek ağı gibi bağlı olaylar, özgün karakterler, ince ince düşünülmüş olay örgüsü ve bütün bunları harmanlayan zeki bir yazar. Kendisinin de söylediği gibi romanı, Murat Menteş’in önüne geçiyor bence. Bu da sanırım birçok yazarın hayalidir.

    İncelemeyi bitirmenin vakti geldiğine göre artık toparlamak lazım. Murat Menteş neden okunmalı?

    1) Biraz eğlence için.

    2) “Gelip geçici bir yazar işte, ‘fenomen’ yazar” önyargısının acımasızca olduğunu öğrenmek için.

    3) Türüne az rastlanacak bir kalem olduğu için.

    4) Sıkıcı ve birbirine benzer dedektif, polisiye kitaplarından sıkıldıysan.

    5) Hem eğlenceli olsun hem merak uyandırsın ama bunları yaparken de altını çizebileceğim alıntılar olsun diyenlerdensen.

    6) Bizim de özgün yazarlarımızın olduğunu görmek için.

    Cevapları arttırmak mümkün. Fakat en iyisi okuduktan sonra siz kendiniz ekleyin.



    Kitapla ve elbette sevgiyle kalın.



    NOT: Son zamanlarda genel olarak epub kitaplar okuyorum ve Dublörün Dilemması’nı da bu formatta okuduğum için ve olur da kitaba ulaşamayan veya bir an önce okumak isteyenler çıkar diye epub linki de aşağıda.

    https://yadi.sk/i/SWrvCofD3QJ7yF
  • Ingmar Bergman'dan müthiş bir başyapıt! Ne zamandır erteleyip durduğum Persona'yı sonunda izledim ve uzun zamandır izlediğim en acayip, en beyin gıcıklayıcı film olduğunu söylemeliyim. Çekimler mükemmel, sembolik biçimler çarpıcı. Siyah beyaz olmasına rağmen hiç sırıtmaması gerçek sanatın ölümsüz olduğu savını destekliyor, 1966 yahu 52 yıl önce!
    Jung'un analitik kuramı başta olmak üzere psikoloji ve modern anlatı konusunda bilgi sahibi olunması elzem bir film. Gölge arketipi ve personaya dair çok sağlam bölümler var.
    (Uyarı:Filmin başında birkaç rahatsızlık verici olabilen sahne var.)
    Merak edenler için akıcı olduğu kadar da dopdolu müthiş bir film analizini de aşağıya bırakayım.

    #
    "Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında gösterilen ve birçok yönetmenin filmlerinde etkileri görülen, Ingmar Bergman’ın başyapıtı Persona’ya başından geçen bir hastalığın ilham verdiğini biliyor muydunuz?

    Hikaye şöyle, 1965’te bir iç kulak enfeksiyonu geçiren Bergman, sürekli olarak, hatta uyurken bile baş dönmesi yaşar. Başında bir bantla haftalarca yatağa bağlanan Bergman, doktorunun tavana boyadığı bir noktaya bakarak baş dönmesini önlemeye çalışır. Ama her bakışta oda fırıldak gibi dönüyormuş hissine kapılır. Bergman tavandaki noktaya konsantre olarak iki yüzün birbirine karıştığını hayal etmeye çalışır ve bu ona biraz olsun yardımcı olur. İyileştikten sonra pencereden dışarı bakar ve bankta oturan hemşire ve hastayı görür. Bergman’ın başyapıtı Persona işte bu hasta-hemşire ikiliği ve birbirine karışan yüzler üzerinde temellenir.

    Filmin öyküsünü özetleyecek olursak, ünlü bir oyuncu olan Elisabeth, Elektra adlı oyunu sahnelerken aniden susar. Doktoru fiziksel ya da ruhsal bir rahatsızlığı olmadığını, suskunluğunun bilinçli bir tercih olduğunu söyler ve onunla ilgilenmesi için hemşire Alma’yı görevlendirir. Tedavi süreci yani filmin geri kalanı doktorun deniz kenarındaki yazlığında geçer. İki kadın herkesten izole bir biçimde yazlıkta zaman geçirirken Alma Elisabeth’in kışkırtan sessizliği karşısında bütün sırlarını açık eder ve Elisabeth’in benliği karşısında kendi benliğini yitirme tehdidiyle burun buruna gelir.

    Bergman sineması nevrozların sinemasıdır. Filmleri baskıya dayalı, travmatik çocukluğu ve II. Dünya Savaşı sonrası İsveç’in bunalımından izler taşır. O nedenle filmlerinin çoğunun psikolojik analizle okunmaya açık olduğunu görüyoruz. Persona, Jung’un Arketipler Kuramıyla okunmaya açık bir film. Dolayısıyla filmden bahsetmeden önce Jung’un Arketipler Kuramından bahsetmemizde fayda var.

    Bergman’ın başyapıtıyla aynı ismi taşıyan Persona kavramı, Carl Gustav Jung’un en temel teorilerindendir. Buna göre, dünyaya gösterdiğimiz dış yüzler, başkalarının görmesine izin verdiğimiz kendimizin parçası personamızdır. Yunan oyuncuların taktığı maskelere gönderme yapan persona, başkalarına gösterdiğimiz kişiliklerimizin maskesidir. Toplum tarafından tepki görmemek için gizlediğimiz yanımızı örten kostümdür. Böylece kendimizi tehlikelere karşı korur, çıkarlarımızı güvence altına alırız.

    Bazı durumlarda birey, taktığı personanın aslında kendisi olduğuna inanır, personasıyla özdeşleşen birey böylece kendisine yabancılaşır. Bu durumu Jung şişme (inflation) olarak tanımlar. Bu bireyler, rollerine kendilerini fazlasıyla kaptırmış, personalarının egemenliği altında kaybolmuşlar, kendi gerçekliklerinden kopmuşlardır. Filmde Elisabeth’in başına gelen de budur. Elisabeth personasıyla özdeşleşmiş, kendi gerçekliğini kaybetmiştir. Bu yüzden bilinçli olarak susmayı tercih etmiştir, çünkü böylece rol yapmayacak, yalan söylemeyecektir.

    Diğer bir kavram gölgedir. Gölge, personanın karşıtı olan güçtür. Başka bir deyişle kişinin yüzleşmekten kaçındığı, toplumdan gizlediği, hoş karşılanmayan istek ve fikirleridir. Bu her zaman bizimle olan ama çoğu kez fark edilmeyen karanlık yan, öteki bendir(alterego).

    Bergman filmlerinde seyircinin algısını kıracak teknikler kullanır. Bunun nedeni seyirciye bir film karşısında olduğunu hatırlatmaktır. Böylece seyirci filmle özdeşleşme içine girmez, filme yabancılaşır ve dışarıdan bakar. Örneğin Persona’da filmin girişinde görüntünün seyirci üzerindeki güçlü etkisini kanıtlayan peş peşe tek çekimlik görüntülerden oluşan bir gösteri izleriz. Film bir projeksiyon arkı ve film şeridinin görüntüsüyle başlar, sırasıyla bir örümcek, kesilen bir koyun başı, dışarı çıkarılan işkembe, çivi çakılan bir el, erekte olmuş bir penis, morgdaki ölüler ve son olarak morgda boylu boyunca yatan bir çocuk görüntüsüyle şoke ediliriz.

    Çocuk bir türlü üzerini örtemez ve yüzüstü uzanıp Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” romanını okur. Bu ana kadar bizim bakışımızdan çocuk bizim dışımızdadır. Ardından bakışımız bir anda yer değiştirir ve seyirci olarak oturduğumuz yerde Elisabeth ve Alma’nın yüzlerinin olduğu görüntünün yerini alırız. O anda çocukla aynı odadayızdır ve içeriden dışarıya bakarız. Daha film başlamadan kafamızda bir sürü soru oluşmuştur bile. Bergman bu görüntülerle seyircinin algısını kırmayı hedeflemektedir. Bu sahnenin devamında çocuk bir telefon sesiyle doğrulur ve eliyle ekrana dokunur.

    Daha sonra Bibi Andersson (Alma, hemşire) ve Liv Ullmann’ın(Elisabeth, aktris) oynadığı karakterler seyirciye tanıtılır. Elektra oyununu sahnelerken aniden susan ünlü oyuncu Elisabeth hastaneye yatırılmıştır. Hemşire Alma onunla ilgilenmek üzere görevlendirilmiştir.

    Bergman daha filmin başında seyirciye filmin devamında göreceklerimizle ilgili ipuçlarını vermeye başlar. Elisabeth’in ünlü bir oyuncu olması ya da Elektra isimli oyunu sahnelerken susması rastlantısal değildir.

    Şöyle ki: Fiziksel düzeyde oyuncuların kendileri personalardır.Yüzleri sahnede canlandırdıkları kahramanların kişiliklerini ve öykülerini aktarırlar. Bu bağlamda Elisabeth filmde personayı temsil eden karakterimizdir. Elisabeth’in oynadığı Elektra karakteri ise mitolojide babasına ihanet eden annesini, “annelik bağı”na rağmen öldürtmüştür. Elisabeth hastanedeyken kocasının gönderdiği mektubun içinden çıkan oğlunun fotoğrafını yırtar. “Annelik bağı”nı inkar mı etmektedir? Nitekim filmin sonuna doğru Alma ile Elisabeth’in yüzleştiği sahnede seyircinin bu sorusunu yanıtlar Bergman.

    Elisabeth hastanedeyken Alma’nın radyodaki merhamet temalı piyesi açması üzerine rahatsız olur ve tıpkı sahnede olduğu gibi gülerek tepki verir. Dış dünya gerçekliklerine ise korkuyla yaklaşır. Hastane odasındaki televizyonda budist bir rahibin Vietnam’da olanlara tepki olarak kendini yakmasını dehşet içinde izler. Gerçeklik onu rahatsız eder.

    Ayrıca doktorun Elisabeth’e söyledikleri, Elisabeth’in durumunu ve filmin temasını özetler gibidir.

    “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

    Hastane sekansının ardından film doktorun yazlığında devam eder. Susan(Elisabeth) ve susmayan(Alma) iki kadın bir araya getirilir. Film monolog üzerine kuruludur, Alma sürekli konuşur, Elisabeth ise susar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabet zaten özdeşleşmeyi tetikleyen bir konumdadır. İlaveten kışkırtıcı konumdaki suskunluğu Alma’yı daha çok cesaretlendirir ve onunla en mahrem sırlarını paylaşmasına neden olur. Böylece iki kadının rolleri değişir. Alma hasta konumuna düşer, Elisabeth de sabırla onu dinleyen ve sorunlarını dile getirmesi için onu cesaretlendiren ‘klinik gözlemci’ konumuna yükselir.

    Filmin bütününe bakıldığında düşün nerde başlayıp gerçeğin nerde bittiği anlaşılmaz. Dolayısıyla klasik anlatı sinemasındaki gibi olaylar kronolojik bir sırayla birbirini izlemez ve seyircinin bu yöndeki beklentisi boşa çıkarılır. Alma Elisabeth’e içini döktükten sonra düşsel bir boyutta Elisabeth (persona)ile Alma (gölge)’nın karşı karşıya geldiklerini görürüz. İki kadının yüzleri birleşir ve birisi diğerine dönüşmeye başlar. Bergman, yakın plan çekimleri en çarpıcı kullanan yönetmenlerden biridir. Bu çarpıcı yakın plan yüz çekimlerinin seyircide uyandırılmak istenen duyguların aktarımında çok etkili olduğunun ve anlatıya ve dramatik yapıya olan katkısının farkında olan Bergman, filmlerinde sık sık yakın plan çekimlere başvurur. Birbirinin yerine geçmeye çalışan iki kadın başlarını birbirlerinin omzuna dayarlar. Alma’nın bedeninde Elisabeth’in başı ve Elisabeth’in bedeninde Alma’nın başı durmaktadır. Elisabeth her şeyden sıyrılıp Alma gibi basit olmayı isterken, Alma da her şeyden sıyrılıp karizmatik, güzel olmayı istemektedir. Elisabeth/persona ve Alma/gölge gece ile gündüz kadar farklıdır ancak garip bir biçimde birbirlerini tamamlar görünürler.

    Elisabeth Alma’ya göndermesi için bir mektup verir. Mektupta yazanları dayanamayıp okuyan Alma, Elisabeth’in onun hakkındaki gerçek fikirerini öğrenir. Kendine dışarıdan bir gözle bakar. Mektubu okuduktan sonra arabasından inip gölün suyundaki aksine bakar.

    İnsanlık tarihindeki ilk ayna sudur. Ayna burada daha sonra karşılaşılacak yıkıcılık ve saldırganlık boyutunu ima ediyor olabilir. Diğer yandan bir sınır, aşılamayan şeyi de temsil ediyor olabilir. Neticede mektupta yazılanları okuyan Alma Elisabeth’e dönüşemeyeceğini anlar.

    Elisabeth Alma’yı her zaman hoşgörülü bir modda dinler ancak Alma ile birlikteyken de maskelerini taktığını unutmamak gerekir. Nitekim kocasına yazdığı mektupta Alma’dan “onu incelemek” eğlenceli diye söz eder. Elisabeth’in narsist kimliği onun mütevazi olmasına izin vermez. Alma’yı kendi toparlanışı için bir araç olarak görür. Alma onunla bir dostluk kurmak niyetiyle sırlarını ifşa etmişken, Elisabeth bu duruma yalnızca suçluluk psikolojisiyle dile getirilmiş sözler gözüyle bakar ve onun işkencesini, hastasını dinleyen terapist edasıyla gözlemler. Onunla Alma’nın ona yaptığı gibi duygusal bir yakınlık içerisine girmez. Elisabeth narsist kişiliği yüzünden ilgisini, sevgisini kimseye yöneltemez ya da diğerlerinin sevgisine karşılık veremez. Dolayısıyla tıpkı kocası ve oğlu gibi Alma da onun umursamaz tutumundan nasibini alır.

    Mektupla birlikte bir kırılma yaşayan Alma için hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bergman Alma’nın yaşadığı kırılmayı film içinde film kopuyormuş izlenimi yaratarak seyirciye de geçirir. Alma’nın yüzü merkez alınarak film yanmaya başlar. Bu sahnede yalnızca Alma ile Elisabeth arasındaki bağlantı kopmaz aynı zamanda seyirciyle film arasındaki bağlantı da kopar. Bu andan itibaren filmde bir kırılmanın yaşandığını ve Alma için parçalanma korkusunun söz konusu olduğunu söylemek mümkün. Her şey başa dönmüştür, Alma Elisabeth’le aynı ve tek olamayacağını kavramıştır ve elinde kalanları korumak için direnmeye başlar.

    Filmin yanması bir başka açıdan Elisabeth’in hastane odasında izlediği Budist rahibin yandığı sahneyi anımsatıyor. ‘Rahatsız eden gerçeklik’ bu defa Budist rahibin görüntüsü değil Alma’nın Elisabeth’in bakışıyla görmeye başladığı kendi gerçekliğidir.

    Elisabeth’in sessizliği Alma’yı çileden çıkarmaya başlar ve artık onu konuşmaya zorlar.Alma’nın kriz geçirip Elisabeth’e kaynar suyu serpmek istediği sahnenin devamında eliyle Elisabeth’in yüzünü çekiştirdiğini görüyoruz. Alma aynadaki kendinden rahatsız olmuş ve onu parçalamak istemiştir. Bu sahne Jacques Lacan’ın ayna evresini akla getirir. Çocuk, aynadaki yansımasıyla özdeşleştiğinde iki türlü kayıp yaşar, birincisi, parçalara ayrılmış gerçekliğinin kaybı, diğeri ise özdeşleşme sürecine rağmen hiçbir zaman ulaşamayacağı o yansıyan-kışkırtan imgenin kaybı. Alma özdeşleşme yaşasa da düşsel bir çizgide Elisabeth’le bütünleştiğini, aynı ve tek olduklarını sansa da hiçbir zaman aynadaki sureti olan Elisabeth gibi olamayacağını anlar. Onu sürekli olarak kışkırtan, ele geçiren “ideal ben”i yok ederek, parçalanma korkusunu gidermek ister. Bununla beraber Alma’yı korkutan ve nevrozlara sürükleyen diğer nokta kendi gerçekliğini kaybetmesidir.

    Bu sahnenin devamında Alma’nın düşü olduğunu düşündüğümüz sahnede Elisabeth’in kocası yazlığa çıkagelir. Ve Alma’ya Elizabeth’miş gibi davranır. Elisabeth, Alma ve kocasının konuşmalarına ve yakınlıklarına seyirci kalır. Alma ise Elisabeth’in dile getiremediklerini dillendirir.

    Elisabeth nasıl ki Alma’ya ayna tuttuysa, Alma da aynı şeyi Elisabeth’e yapar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabeth topluma karşı oynadığı role kendisini fazlasıyla kaptırmış ve bastırdığı tarafını bir yana itmiştir. Gerçekliği yitiren ve personasıyla bütünleşen Elisabeth susarak bu sahteliğin önüne geçmeye çalışsa da Alma ile birlikteyken de rolünü sürdürür. Elisabeth’in maskesini düşüren Alma olur. Elisabeth anne olmak istediği için değil, ünlü bir kadın olarak tek eksiğinin çocuk olduğunu düşündüğü için çocuk sahibi olmuştur. Sürekli toplum tarafından seyredilen Elisabeth, çocuğuna karşı olan nefretini, bu gizli ve bastırılmış duygusunu personası altında gizler. Oynadığı Elektra karakteri babasının intikamını annesini öldürterek alır, annelik bağını yoksayar. Elisabeth’in tam da bu oyunu oynarken susması pek manidardır. Belki de kendisine çocuğuyla arasındaki bağı hatırlattığı için, gerçek onu rahatsız ettiği için susar. Susmak onun bilinçli tercihidir, gerçeklerden bu şekilde kaçar ve sessizliğe sığınır. Hastane odasında televizyonda gördüğü şiddet içerikli sahneleri gördüğünde verdiği tepki çığlıktır. Budist bir rahibin Vietnam protestosu sırasında kendisini yakması ya da Nazi kampında başına silah doğrultulmuş çocuk gerçektir. Elisabeth ise gerçeğe tahammül edemez.

    Bergman’ın aynı sahneyi iki kere tekrar ettiği, 8 dakika açı-karşı açı çekimde önce Bibi Andersson’un Liv Ullman’a bir şey anlattığı esnada, Bibi Anderson’un omuz çekiminden başka bir şey görmeyiz. İkinci çekimde Bibi Andersson aynı olayı tamı tamına aynı kelimelerle tekrar anlatır. Fakat bu kez kamera baştan sona Bibi Andersson’u gösterir. Tamamı Elisabeth’in dinleme planlarından oluşan ilk epizotta, Alma sözleriyle Elisabeth’i yargılayarak ona zulmeder. Elisabeth’in bakışları, Alma’nın sözlerini görsel olarak tamamlar niteliktedir.

    Bu sahne için Bergman: “Anlattığınız hikaye dinlediğiniz hikayeyle aynı değildir” der. Klasik anlatı sinemasında böyle bir sahne klasik açı-karşı açı şeklinde çekilip, şimdiki zaman yanılsaması içinde seyirciye sunulur. Böylece seyirci içerikten kopmadan hikayenin akışına kaptırır kendini. Begman ise aynı sahneyi iki defa tekrarlayarak seyircinin dikkatini filmin çekim, sahne, diyalog gibi unsurlarına kaydırır ve onu içerikten uzaklaştırır. Ona bir film izlediğini sürekli olarak hatırlatır.

    Ayrıca bu sahnedeki başka bir detay, iki karakterin aynı renkte ve biçimde giyinmiş olmalarıdır. Kostümlerdeki aynılık, farklı olanı tek bir semptomda bütünleştirir, Alma ve Elisabeth nasıl ki aynı maskeyi takarak tek bir yüze sahip olmuşlarsa, birebir aynı kostümü giyerek de tek bir beden yaratırlar. Alma her ne kadar istemediği bir çocuğu kürtaj ettirse de Elisabeth’e “Ben senin gibi değilim. Senin gibi hissetmiyorum. Ben hemşire Alma’yım” der.

    Bu sahnenin sonunda Bergman Alma’nın yüzünde iki kadının yüzlerini birleştirir ve tek bir yüz oluşturur. Bunun iki anlamı olabilir, birincisi, iki kadın birbirlerinin tamamlanmamış diğer yarısını temsil etmektedir, ikincisi, iki kadının da benzer bir noktaları var. Filmin prologunda bir çocuğun ekranda birbirine karışmış iki kadın yüzünü, Alma ve Elisabeth’in yüzünü okşadığını görürüz. Bu bağlamda çocuğun iki kadının ortak bir yanını bir diğer ifadeyle “istemedikleri çocuklarını” temsil ettiğini söyleyebiliriz.

    Bergman’ın bütün filmlerinin kendi hayatından kesitler sunduğunu ya da bir diğer deyişle her filmiyle hastalıklarının üzerine gittiğini göz önüne alırsak, filmdeki çocukla ilgili başka bir noktaya sürükleniyoruz. Bergman istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelir. Dolayısıyla çocuk, Bergman’ın alteregosunu temsil ediyor da olabilir.

    Alma Elisabeth gibi olmadığını ispatlamak ister gibi gidip üniformasını giyer. Geldiğinde Elisabeth’in yüzündeki maskeyi çıkarır gibi yapar ve onunla öyle konuşur. Alma tırnağıyla bileğini kanatır ve Elisabeth de onun kanını emer. Alma artık eskisi gibi personasını takıp sade ve basit yaşantısına devam edemeyeceğini bilir. Elisabeth onun kanını emerek aslında ruhunu içine çeker, böylece Alma Elisabeth’in tesirinden kurtulur. Ya da bu sahnenin devamında olduğu gibi böylece Alma Elisabeth’e hükmedebilecektir. Yine düşsel bir sahnede Alma ve Elisabeth’i hastane odasında görürüz. Alma adeta Elisabeth’e hükmetmektedir, söylediklerini ona tekrar ettirir.

    Bütün gerçekler ortaya konmuştur. Elisabeth her zaman yaptığı gibi gerçeklikten kaçar. En narsistik tarafı olan oyunculuğu ve sinemayı/yanılsama dünyasını seçer. Alma ise hemşire üniformasını giyip gider. Jenerikte olduğu gibi filmin finalinde de filmin koptuğu izlenimi yaratılır ve son yazısını göremeyiz."

    Kaynak:https://filmhafizasi.com/...nin-yuzleri-persona/
  • 148 syf.
    ·7 günde·8/10
    ...Ben’den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasından uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben’ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben’sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu. İsterse Siddhartha binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.

    ...
    Buddha’yı, kusursuz kişiyi geride bırakıp, dostu Govinda’yı geride bırakıp koruluktan ayrılan Siddhartha, o zamana kadarki kendi yaşamını da korulukta bıraktığını ve bu yaşamın kendisinden koptuğunu hissetti. İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı...

    ...
    Bir yandan ağır ağır yürüyüp bir yandan düşünen Siddhartha, kafasındaki bu düşüncenin ağma yakalamışken durdu birden. Ve bu düşünceden hemen bir başka düşünce uç verdi, şöyleydi bu yeni düşünce: “Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın...

    ...
    Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, “Ne sağır, ne körmüşüm,” diye geçirdi içinden. “Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğrunda işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.”...

    ...
    Artık kendi kendini yaşamaktı ona düşen; kendi özbeninin Atman olduğunu, Brahman gibi aynı sonsuz tözden yaratıldığını çoktan biliyordu. Ne var ki, bu özbeni gerçekten bulamamıştı bir türlü, çünkü onu düşüncelerin ağıyla yakalamaya çalışmıştı. Bedenin özben olmadığı, duyuların oyununun özben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de özben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da özben’in uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliği taşıyan Ben’ini öldürüp düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğindeki Ben’ini beslemek de hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı, yapılacak şey her ikisine kulak verip Ben’in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şeyde oyalanmayacaktı Siddhartha...

    ...
    Gotama ne riyazete, ne sungulara, ne kutsal yıkanmalara, ne dualara öncelik vermiş, ne yemeyi, ne içmeyi, ne uykuyu, ne düşleri başka şeylere yeğ tutmuştu, sesin sözünü dinlemişti yalnızca. Böyle bir söz dinleyiş, dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu, olan buydu, başka şey değil...

    ...
    Her zaman bir şeyler öğrenmişimdir ondan. Bir ırmak insana çok şey öğretebilir.”
    Karşıya geçince, “Teşekkür ederim bu iyiliğin için,” dedi Siddhartha. “Konukseverliğine karşı sana verecek bir şeyim yok, dostum, bir ücret de veremeyeceğim. Yersiz yurtsuz biriyim, bir Brahmanoğlu, bir Samanayım.”
    “Anlamıştım zaten,” diye cevapladı kayıkçı, “bir ücret beklediğim yoktu, seni konuk ettiğim için bir hediye de. Hediyeyi senden bir başka sefer alacağım.”
    “Sahi mi?” dedi Siddhartha şakayla.
    “Elbette. Bunu da ırmak öğretti bana; her şey dönüp gelir! Sen de, Samana, yine döneceksin buraya. Eh, güle güle git şimdi! Dostluğun, senden alacağım ücret olsun. Tanrılarına sungular sunduğunda beni de hatırla, olmaz mı!”...


    ...Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez...

    ...
    İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar....

    ...
    Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha’yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu, kayıkçının en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlenmesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva’nın nasıl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu.
    Ne var ki, Siddhartha anlatının sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çöküşten, kutsal Om’dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra ırmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttı, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinlemeye başladı...

    ...
    “Benim içimi okuyorsun,” dedi Siddhartha üzgün. “Sık sık düşündüm. Ama söyle, zaten katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup çıkmayacak mı bu dünyada? Haz ve güç uğrunda kendini harcamayacak mı? Babasının tüm hatalarını kendisi de tekrarlamayacak, belki büsbütün Sansara’ya dalıp mahvolmayacak mı?”
    Kayıkçı Vasudeva’nın gülümsemesi ışıl ışıl parıldadı; Siddhartha’nın kolunu hafifçe tutarak şöyle dedi: “Irmağa sor bunu, dostum! Onun nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara’ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı? Sevgili dostum, o öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu Siddhartha’nın öğretici öyküsünü? Bir zaman burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim Samana Siddhartha’yı Sansara’dan korudu, günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu onu? Babasının dindarlığı, öğretmenlerin uyarıları, kendi bilgisi, kendi arayışları koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir paçasını koparıp alamazsın ondan.”...

    Kör sadakatleri, o kör güçleri ve diretkenlikleri içinde sevilmeye ve hayran kalınmaya layıktı bu insanlar. Hiç eksikleri bulunmuyordu, bilgin ve düşünürlerde bir tek küçük şey vardı ki, ondan yoksundular yalnızca, bu da bilinçti, tüm yaşamın birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceydi. Ve Siddhartha bazı anlar bu bilgiye, bu düşünceye fazla değer vermenin doğruluğundan kuşku duyuyor, belki de bunun düşünce insanlarının, düşünce - çocuk insanlarının bir çocuksuluğu sayılacağını geçiriyordu aklından. Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgelerden geri kalır yanı yoktu; nasıl ki zorunlu...


    ...sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu...

    ...
    “Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?” diye cevap verdi Siddhartha. “Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?”
    “Nasıl yani?” diye sordu Govinda.
    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    ...
    Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez. Henüz bir delikanlıyken sezdiğim bir şeydi bu, beni öğretmenlerden uzaklaştıran şeydi...


    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    Siddhartha
    Hermann Hesse
  • 612 syf.
    ·27 günde·Beğendi·8/10
    İncelemeye başlamadan önce bu değerli kitabın ciddi emekler sonucunda ortaya çıktığını belirtmeliyim. Yazar İbrahim Tüzer, İsmet Özel’in hayatını ve şiirlerini adeta didik didik ederek, bazen de şair ile birebir söyleşilerde bulunarak bu eseri meydana getirmiştir. Bu çabasından dolayı büyük bir takdiri hak ediyor. Ayrıca kitabını bana göndererek büyük saygı duyduğum şairin hayat yolculuğunu izlememi sağladığı için özel teşekkürümü borç bilirim.

    Kitabın ilk bölümleri İsmet Özel’in hayatını, şiirlerinin içeriğini oluştururken “Şiirlerin yapı bakımından incelenmesi (syf 361) “ bölümünden itibaren yazar, İsmet Özel şiirlerini akademik yönden ele almış ve nazım şekli, dil ve üslüp konularına değinmiştir. Bu yüzden incelemem ağırlıklı olarak ilk bölümden oluşacaktır.

    ”Müttefik kuvvetlerin Almanya sınırlarını aştığı günlerde doğdum” diye tarif eder doğumunu geçtiğimiz Eylül ayında 74 yaşına giren şair İsmet Özel. Bu savaşın kendi yaşantısını ve eğitimini oldukça etkilediğini de ekler. Kendisi 6 kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelmiştir. Diğer kardeşlerinin eğitimli olması da kendisi için büyük bir avantaj olmuştur. Çünkü bu sayede henüz ilkokul çağlarında iken kitaplarla dolu bir evde yaşar ve Maksim Gorki’yi, Valezquez’i, Renoir’i tanıma imkanını bulur..

    Küçük yaşlarda yaptığı okumaların bilinçlenmesini sağladığı görülen şair otoriter tavra karşı oluşunu şu şekilde aktarmaktadır: “Ben çocukken de müthiş bir anti otoriter tavra sahiptim. Mesela öğretmenlerimi pek sevmezdim. Sebebi de şuydu “yani ne oluyor geliyor sınıfa herkesi susturuyor, ayağa falan kaldırıyor” derdim. Birinin üzerimde baskı kurması için bir gerekçesinin olmasını beklerdim. Çocukluğundan itibaren bu tavrını değiştirmeyen şair itaat etmemeyi kendisine görev bilir. “Kadirşinas itaatsizliği ve tevarüs edilmemiş asaleti”ni ise şöyle açıklamaktadır. “Verilen desteğe karşı severek hizmet, fakat asla itaat etmemek. Sonu itaate varacaksa sunulan yardımı reddetmek. Asalet hissi ise benim içimde taşıdığım değil, bana çevreden telkin edilmiş bir değerdir. Sebebi de çok yalın: taşrada bir devlet memurunun çocuğu olmak.”

    Bu tavrı, şairi benim için apayrı bir yere taşır. Çünkü İsmet Özel devrin adamı olmamıştır. Güçlüden yana tavır sergilememiş, dünyanın türlü zenginliklerini elde edebilecek olmasına rağmen buna tevessül etmemiştir. Of Not Being A Jew şiirinde şöyle demektedir;

    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
    kimsenin kölesi değilim
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim
    tam düşerken tutunduğum tuğlayı kendime rab bellemeyeceğim.

    İsmet Özel, 1954 yılında henüz 10 yaşında iken okulda katıldığı bir yarışmada birinci olan ve gazetede yayımlanan ‘Kış’ şiiriyle başlatır şiir serüvenini. İlk dönemlerden itibaren sosyalist çizgisiyle yazdığı şiirlerinde toplumsal sorunlara değinmiş, halkla iç içe olduğunu hissettirmiştir. Ancak zamanla içinde taşıdığı ateşin dava arkadaşlarında olmadığını gören şair sosyalizmin kendisine yetmediğini de fark eder.

    ‘Waldo Sen Neden Burada Değilsin’ adlı otobiyografik kitabında 12 Mart 1971 muhtırasıyla beraber inzivaya çekilerek uzun uzun düşündüğünü ve düşüncelerine sağlam bir temel bulmaya çalıştığını ifade eder. Ancak bu inzivanın herkesten uzaklaşma ile olmadığını, zihinsel olduğunu da ekler. Bu inziva neticesinde de Müslüman olmaya karar verir.”Beni sosyalist olmaya iten etkenler, Müslüman olmaya da itti. Ben aynı yol üstünde yürüyüp Müslüman oldum” der. Şunu da eklemeliyim ki şair, yaklaşık 3 yıl boyunca Müslüman olduğunu gizleyerek herkesin rahatça komünist olduğunu söyleyebildiği bir dönemde Müslüman olduğunu açıklamıştır.

    Şair Müslümanlığın esasını oluşturan “kadir-i mutlak” inancıyla ontolojik problemlerine cevap bularak “yeniden doğuş”unu gerçekleştirmiştir. Sonrasında ise dinine sıkı sıkıya bağlanarak hayatını devam ettirir. Bu konu ile ilgili bir röportajda şöyle demektedir: “Ben hayatının orta yaşlarında islamiyeti seçmiş bir insan olarak çok daha bilinçliyim birçok insandan. Yıllar önce İzmir İlahiyat Fakültesinde konuşuyorlar. “Niye İsmet Özel, islamiyete bu kadar kıskançlık gösteriyor?” diyor biri. Öteki şöyle diyor: “Herkesin gözü görüyor. Ama gözü sonradan açılmış olan adam mı gözüne ihtimam gösterir, yoksa doğuştan beri zaten görmekte olan mı?”

    Şiirlerinden bahsetmek gerekirse, biraz okumayla İsmet Özel’in bütün şiirlerini ince bir zeka ile harmanlayarak yoğun çalışmalar sonucunda ortaya çıkardığını görebiliriz. İlk bakışta anlaşılmaz gibi görünse de dikkatli okunup araştırıldığında dizelerinin dolu dolu olduğu görülmektedir. Yazar İbrahim Tüzer kitabının sonundaki ‘Sözün Özeti’ kısmında şöyle demektedir:

    “İsmet Özel şiirlerine yabancı olan bir okur için anlamsız ya da saçma olarak görülebilecek olan kullanımlar, şair tarafından metinlerinin anlamını çoğaltmak ve şiirin bütündeki anlamını farklı katmanlarda yeniden üretmek için bilinçli olarak oluşturulmaktadır. Özellikle son dönemde yayımladığı şiirleriyle okuyucuyu bu türden bir gayrete yönlendiren şair, şiirin hem yazılır hem de okunurken özel çaba gerektirecek bir uğraş alanı olduğunu da ortaya koymuş olmaktadır.

    İsmet Özel şiir ile ilgili düşüncelerini şöyle dile getirmektedir: “Şiir bugüne kadar hep böyle olmuştur. Önce ‘bu nedir’ dedirtmiş, sonra da ‘ha buymuş’ dedirtmiştir.” Şaire göre şiir, ‘öğretir ama kanıtlamaz, gösterir ama sergilemez.’ Bu tutumunu şiirlerinde açıkça görebiliriz. Örneğin ‘Bir Devrimcinin Armonikası’ adlı şiirinde şöyle der;

    Ben ki gövdemi bütünüyle ne yapmalıyım
    tahta bir bavul
    gibi duruyorum insanın kıyısında
    makine
    çok acemice buluyor beni sanırım

    Tahta bavulun insan yapımı olan bir eşya özelliği taşıdığı ve tahta olmayan bavullara nazaran “eğilip bükülmeden” hatlarını sonuna kadar muhafaza ettiği düşünüldüğünde şairin, ‘makine’ kelimesi ile eleştiri getirdiği sıradanlıkların ve yabancılaşmanın anlam dünyası biraz daha genişlemektedir. Özel, modern dünyanın insanlara dayattıkları karşısında durabilmek ve bireyselleşerek “sahici” olabilmenin imkanını elde edebilmek için “yalnız olunması gerektiğini dile getirmektedir.

    Amentü şiirinde “İnsanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda..” der şair. Burada ‘Gölgesiyle tanımlanan’ bir insanın, artık kendi ışığını kesmesini ve kendi uzağına düşerek “gölgesi tarafından ele geçirilmiş” olmasını anlatmaktadır.

    Akla karşı tezler şiirinden bir dizede ise “ütüsüz bir pantolon kadar tedbirliyim” derken , metaforik içeriğiyle okunduğunda modern insanın hayat karşısındaki statik tavrına işaret eder. Çünkü modern insan göz önünde olmayı yeğlediğinden hayat içerisinde “olduğu” gibi yer almaktan kaçınır ve sürekli başkaları tarafından nasıl göründüğünün hesabını yapar. Şair burada eleştirisini dile getirmektedir.

    Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.
    Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
    tabutumun üstünde zar atıyorlar
    cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır

    Kanla Kirlenmiş Evrak isimli şiirinde geçen yukarıdaki dizeler ise şairin babasını kaybettiği günlerde yazılmıştır. Şair bu durumunu “cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır” dizesiyle ortaya koyar.

    Yine Waldo Sen Neden Burada Değilsin isimli kitabında şöyle der şair; “Genç yaşımda şiirin önemli ve değerli şeyleri dile getirdiği için değil, önemli ve değerli şeylerin varlığını bize hissettirdiği için hayatımızda yer tuttuğunu kavradım.” Bu tutumunu Yaşatan isimli şiirinde görebiliriz;

    Gözlerim
    ne güzeldir halka bakınca
    gözlerimde böğürtlendir
    avuçlarımda nar,
    ayaklarını çıplatıp sulardan geçen çocuklar
    sevinçle kıpırdatır yapraklarımı.

    İsmet Özel’in şiirlerini bir düşünce çerçevesinde yazdığını, anlamsız gibi görünse de bazen sayfalara sığmayacak anlatımları sade bir dille tek dizede nasıl aktardığını ve daha fazlasını yazar İbrahim Tüzer’in kitabında görebiliriz. Edebiyat tarihimizde önemli bir yere sahip olan, kendisinden sonraki nesilleri ciddi anlamda etkileyen bu Büyük Şair’in değerinin anlaşılması ve sesine kulak verilmesi ümidiyle incelememi bitiyorum.
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • 352 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Avrupa çalkalanıyor. Faşizm yükselişte. Almanya yaşanılamaz bir yer haline gelmiş. Hitler, Almanya’da Yahudilere gün yüzü göstermiyor. Ne kadar Yahudi varsa işinden etmiş. Dünyanın sayılı bilim adamlarını dahi. Yahudiler toplama kamplarına gönderiliyor. Önce işleri şimdi de canları… Hitler durdurulamıyor. Mussolini, Hirohito ve Stalin. Hepsi de güce ulaştıktan sonra faşist politikalar gütmeye başladılar. Dünyayı ele geçirmek gibi garip hayaller peşine düştüler. Ve az kalsın başaracaklardı da. Garip tabi onların yerine gelenler de bugün farklı bir hayalin peşinde değiller. Ama o günlere dönecek olursak eğer, Hitler’in kazandığını hayal edebilir misiniz bilmiyorum. 1933’de Leo Szilard, bir nükleer reaksiyon sonucunda nötron salınımı gerçekleşirse ve salınan bu nötronlar yeni reaksiyonlar oluşturabilirse, bu şekilde sürekli devam eden zincirleme reaksiyon oluşabilir demişti. 1938’de Alman bilim adamı Otto Hahn ve yardımcısı Fritz Strassmann nükleer fizyonu keşfettiler. Yani Uranyumu nötron bombardımanına tutarak Baryum elde ettiler ve uranyumu parçalayarak yeni bir element elde ettiler. Tarihte ilk defa bir elementin atomu parçalanarak içerisinden başka bir üst elementin atomu elde edildi. Szilard bunları anlatırken Albert Einstein’ın bu gelişmelerden haberi vardı. Çünkü uranyumun parçalanıp sonu gelmez bir zincirleme reaksiyonun başlaması ve her reaksiyonda açığa çıkacak olan enerjinin hesaplanması Einstein’ın formülü sayesinde mümkün olabilmişti. E=mc2 Yani enerji=kütle x ışık hızının karesi. Şimdi biraz daha geriye gidersek eğer 1919 yılında İngiliz fizikçi Ernest Rutherford, Azot elementini pozitif yüklü (alfa parçacıkları) ile bombardımana tutmuş ve Oksijen elde etmiş, protonu keşfetmişti. Yani azot atomuna giren pozitif parçacıklar azotu oksijene dönüştürmüş, ardından da çekirdeğe enerji yüklemişti. Çekirdek de bu fazla enerjiyi atabilmek için tüm gücüyle bünyesinden hızlı bir şekilde proton fırlatmıştı. Bu tarihin ilk nükleer reaksiyonuydu. Ancak azot hafif bir atomdu ve ağır atomların çekirdeği yüksek oranda pozitif yükle yani protonla doluydu. Doğanın kanunu devreye girmişti: aynı kutuplar birbirini itiyordu. Szilard, çözümü parçacık hızlandırıcı da bulmuştu. Yani alfa parçacıkları ne kadar hızlı olursa çekirdek tarafından o kadar az engellenebilirdi. Ancak 1932’de Nature’da bir haber çıktı: Cambridge Üniversitesi’nden Rutherford’un laboratuvarında çalışan Fizikçi Chadwick, nötron adında yüksüz bir parçacık olabileceğini duyurdu. Szilard da hemen beyin yakmaya başlamıştı. Nötron, pozitif yüklü parçacıklarla aynı kütleye sahip olan ve daha da önemlisi yüksüz bir parçacık. Eğer atomu parçalamak için nötron kullanırsak nötronlar yüksüz oldukları için atom çekirdeği tarafından itilemez. Bu da atomun parçalanmasına sağlayabilir. Ve bu atom da aldığı 1 nötrona karşılık dışarıya 2 nötron salar, bu nötronlar da diğer atomlar tarafında yutulursa zincirleme bir reaksiyon elde edilebilir. İyi de atomu parçalayınca elimize ne geçecek? Bu sorunun cevabını işte E=mc2 ile Albert Einstein vermişti. Atomun çekirdeğinde devasa bir enerji olduğunu ve bu enerjinin de ancak atomu parçalayarak açığa çıkabileceğini ortaya koymuştu. Böylece hem uzun ömürlü bir enerji kaynağı açığa çıkacak hem de yıkım gücü oldukça yüksek patlayıcılar elde edilecekti. İtalyan bilim insanı Enrico Fermi de aynı şeyi düşünüyordu. Szilard’dan daha iyi imkanlara sahip olan Fermi, bir nötron bombardıman kaynağı elde etmişti. Ve Uranyumu bombadırmana tuttuğunda çekirdeğinin bir nötron kaptığını ve kendini dengelemek için de bu fazla enerjiyi salarak dışarıya attığını keşfetti. Aynı zamanda kütle numarasını da 92’den 93’e çıkarıyordu. Ve Fermi, nötron kaynağı önüne kurşun yerine parafin kullanınca bilimde çığır açacak bir buluş ortaya atmış oldu. Parafin, radyoaktif salınımındaki yoğunluğu inanılmaz bir biçimde artırmıştı. O zamana kadar herkes hızlı nötron bombardımanının daha etkili olacağını düşünürken Fermi, yavaş nötronların daha fazla salınıma neden olduğunu keşfetmişti. Fritz Strassmann, Otto Hahn, Lise Meitner, Otto Frich, Niels Bohr ve daha niceleri…. İşte bundan bahsediyorum. Eğer Jules Verne’in kitapları ile büyümüşseniz bilimi sevmeme gibi ihtimaliniz yoktur. Bilim artık sizin içinize işlemiştir. Ve onu düşünmeden yapamazsınız. Kaşif olmak, araştırma yapmak ve bir şeylerin peşinden koşmak tek idealiniz olur. Çoğu bilim insanın yaptığı şeyler yani. Düşünsenize bir bilim insanısınız. Araştırmalar yapıyor, notlar çıkarıyor ve başarının peşinden koşuyorsunuz. Başardıkça daha fazlasını yapmak istiyorsunuz. Ne güzel bir hayal değil mi? Gerçekleşebilirdi. Belki hala da gerçekleşebilir. Belki de bunu okuyan siz zaten bir bilim insanısınızdır. Ve geç kalınmış bir hayalin hezeyanlarını okuyorsunuz. Kavgamız kitabı… İşlediği konu itibariyle Türkiye’de bir ilk. II.Dünya Savaşı sürecinde atom bombasına giden yolun taşlarını diziyor. İlginç tarafıysa okurken öğreniyorsunuz. Öğrenirken yapabileceğinize inanıyorsunuz. Aslında bu kadar kolay mıymış diyorsunuz. Heves ediyorsunuz. Sayfalar hızla çevriliyor. Bilim dünyasında yer almanın heyecanını yaşıyorsunuz. Bazen kendi kendime kaldığım zamanlarda düşünüyorum. Acaba daha iyi bir yerde olabilir miydim? Daha güzel bir meslek, daha iyi bir maaş ve daha iyi bir hayat. Bunların hepsi gerçek olabilirdi. Ama eğer o bilinci daha çocuk yaştayken edinmiş olsaydım. Bu da tabi ki bilinçli bir aileden geçiyor. Çünkü ancak bu bilince erişmiş bir aile çocuklarına o ortamı tesis edebilir. Şu an düşünüyorum da hani böyle üniversitelerde vardır ya; müthiş kütüphaneler, çalışma odaları, araştırma yapan insanlar. Onlardan biri olmak isterdim. Bilim dünyasında yaşamak isterdim. Bilim gerçekten bambaşka bir şey. Bunu daha yeni yeni kavrayabiliyorum. Çünkü kitaplar bu sevgiyi insana aşılıyorlar. Daha bebekliğinden itibaren kitap kokusuyla büyümüş bir insanın o kitaplarda yazanın peşinden gitmemesi mümkün olabilir mi? Burada kıyas yapmıyorum. Yani herkes için geçerli değil tartışmalarına felan hiç giremem. O yüzden siz de bu tarz bir eleştiri getirmeyin lütfen. Aileler kendi yaşayamadıkları hayallerini çocuklarının gerçekleştirmesini isterler. Gerçekten de öyle. Kimi aileler de isterler ama sadece isterler. Kimi aileler de bunun için çocuklarıyla oturup yeni baştan ders çalışır, onunla okur onunlar yazarlar. İşte bu o hayallere açılan kapının anahtarıdır…