• Siz ağzınızla bir milyon kez "aspirin" "aspirin"diye söyler, ama aspirini içmezseniz ateşiniz düşmeyecektir. Aynı şekilde eğer dilinizle "lâ ilâhe illallah" der, ama anlamının ne olduğunu ve bu birkaç sözcükle ne büyük bir yükümlülük altına girdiğinizi ve bu söylemle ne büyük sorumluluk kabul ettiğinizi bilmezseniz, böyle bir bilinçsiz ifadenin hiçbir yararı olmaz.
  • Uzun oldu belki ama burada kitap okuyucuları bunu okumazsa kim okusun?

    1- Yaşamımızda, gündelik hayatımızda önem veya değer verdiğimiz şeye benliğimizden bir pay kopar.

    2- Ne kadar önem ve değer verirsek kopan parça o kadar büyük olur. Bütün olanı parçaladığın için parçalanan, uzaklaşmış kısım seni senden almaya başlar.

    3- Benlik sadece kendine aitken bunu fark edemediğimizde (farkındalıksızlık)
    BENliği büyütmek devamlılığını sağlamak için bilinçsizce yaşamaya başlarız.

    4- BEN dediğimiz şey ne ise onu besleyen şeylerle birlikte olmak, zaman geçirmek isteriz.

    5- Ben denilen şey, kimine göre et kemik bedenidir, kimine göre geçmişidir, kimine göre hayalleridir, sevgilisidir, ailesidir, parasıdır, hırsıdır, sahte kimliğidir, aydınlanma çabasıdır, ibadetidir, iyilikleridir...

    6- Bir takım tutarsın, takımın kazandığında sen mutlu olursun çünkü takımının içinde SEN vardır.
    Takımın kaybettiğinde sende kaybetmişsindir
    Neden?
    Çünkü içinde SEN varsın.
    SENiN tuttuğun takım kaybetti. Bu durumda sen kaybetmiş oldun.
    Benliğini takıma pay etmişsin bir parçada takıma vermişsin.

    7- Mesela birini film izlerken düşünelim.
    Filme "KENDİNİ KAPTIRMIŞ"
    Televizyonla konuşuyor, ağlıyor, gülüyor.
    (Dünya hayatı da tv izlemek gibi)
    Sen uzaktan ona bakıyorsun. Sen ağlamıyorsun gülmüyorsun rahatsın ve sakinsin.
    Hatta ona karşı biraz şaşırıyorsun. Nasılda KENDİNİ KAPTIRMIŞ diye

    8- Mesela bir arkadaşım araba almıştı.
    Mutluydu evet!
    Artık arabası vardı..
    Arabayı park ettik başka bir arkadaşa uğradık.
    Arabayı park ederken, park ettikten sonra ve arkadaşımızla buluştuğumuzda sürekli aklı, kalbi arabadaydı.

    Çekerler mi? Vururlar mı? Çizerler mi?
    Dil'e de getirdi.

    Hatta buluşmamız bittiğinde arabayı park ettiğimiz yere doğru giderken gayrı ihtiyari hızlanıp arabaya baktı
    Haah duruyor dedi...

    9- Bu adamın arabası yokken böyle dertleri sıkıntıları kaygıları yoktu.
    Birde araba çekilseydi?
    Elinden alınsaydı?
    Şüphesiz bir anda çok daha mutsuz olacaktı.

    10- Bunun nedeni çok açık. BEN dediğimiz manayı 100 birimle (puan) ile belirleyelim.

    Bunun 10 puanı bedenin dış görünümüne giyim kuşama gitsin.

    10 puanı aileye
    10 puan tuttuğun takıma
    10 puan sevdiğin yemeklere vs
    her gün benliklerimizi bu şekilde dagıtıyoruz. Yani şeytana uyuyoruz.

    Arkadaşım ise arabaya 40-50 puan vermiş ki, sahip olduğu için mutlu fakat kaybetme olasılığı için oldukça tedirgin ve telaşlıydı.

    11- Bu örnek amaçlı verilen birimsel rakamların en büyüğü kuşkusuz karşı cinse olan AŞK'a dır.

    Öyle olmasa intihar vakaları veya dağları delme mevzuları olur muydu?

    12- Birini seviyorsun. Hiç bağın yok. Ayrı cinsiyetlerdesiniz.
    Kadın-Erkek
    Fiş-priz gibi özel yaratılmış

    13- Onu gördüğünde yeryüzünde kendini yarım hisseden bilinçaltın onda kendini tamamlayacağı yanılgısına düşüyor.
    Çünkü kendini kadın olarak görüyorsun erkek olamayacağın için, erkek karşında olduğu için bilinçsiz olarak tam olmak arzusu isteği oluşuyor.
    ilk insandan bu yana bu böyle, sistem...

    14- Karşı cinse karşı mıknatısa benzer bir çekim oluşuyor. Bu sadece kadın bedeni erkek bedeni olarak değil.
    Kadın beyni erkek beyni, kadın ruhu erkek ruhu vs. geniş kapsamlı bakalım.
    İllede bedenlerle sevişme gerekmez.

    15- Akıl devre dışı kalarak BEN dediğimiz mananın çook büyük bir bölümü karşı tarafa veriliyor.
    Artık sende sen kalmıyor.
    Mutluluğu, huzuru, karşı tarafa bağımlı bir organizmaya dönüşüyorsun.
    Bu halden hızlıca kurtulmak için kendini uyuşturmaya başlıyorsun.
    Yeme, içme, alkol, eğlence, dans, film, müzik, kitap, islam, meditasyon, ibadet ne varsa saldırıyorsun.
    Zaman geçtikçe toparlıyorsun ama tabi biraz iz kalıyor.

    16- Biz kaybetmiyoruz!
    Aksine her sıkıntı, keder ve acıda bilinçleniyor, güçleniyor, öğreniyoruz.

    17- Gerçek aşkı, sevgiyi, benliği, kime vermemiz gerektiğini öğreniyoruz.
    Hemde bu dünyada ölmeden evvel öğreniyoruz.

    18- Leyla bu kadar güzelse Leyla'yı var eden Leyla dan da güzeldir demiş ya...

    Şimdi Leyla'yı var eden kim?
    Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Allah inancın var bu sebeple klasik bir cevap olarak
    Allah diyeceksin.

    Haayıır...

    Leylayı var eden, Mecnun!

    Zaten herşeyi var eden HU-Allah o ayrı bir mesele.
    Her soruya Allah dersek iletişim kuramayız.
    Yemeği kim yaptı?
    Allah
    Logoyu kim tasarladı?
    Allah...


    Bu şekilde dünyada yaşayamayacağımız için bütün varlığı var edenin Allah olduğu inancını cebimizde tutuyoruz.
    Şimdi bunu kenara alarak olaya bakarsak.

    Leyla'yı var eden Mecnun' du
    Kendi hayalinde bir Leyla yarattı
    Kendini parçaladı Leyla'ya verdi
    Ve kendi yarattığı Leyla'sı ona uymadı.
    Dert sıkıntı çekti.
    Bu sayede ise hakiki yaratıcıya yaklaştı.
    (İslami inancı olan için Allah'a, olmayan için kendine)

    Veya Leyla ile çok iyi anlaştılar bu seferde çevre uygun görmedi.
    Yada herşey çok iyi oldu evlendi ama aşk bitti.
    Bu kez başka arayışlar çıktı...

    19- Sürekli her halimizde her seçimimizde arıyoruz.
    Her seçim her istek içimizdeki eksik parçayı tamamlamak için. Kimi parada kimi kumarda kimi aşkta kimi makamda şöhrette yok yok yok
    Nereye baksan yok.
    O eksik dolmaz sevgili dostum! o eksik dolmayacak.
    Bu dünyanın tamamını bırak bütün alemi de versen doy-maz.

    Çünkü bizim Zatımız Hakka varır.
    (Öz kimliğimiz son'suzdur)
    Bizim özümüz sonsuzken bu geçici şeylerle nasıl doysun? yada tam hissetsin?


    20- Eveeet bu bilgiler bir işe yaramaz yanan için
    Bu iş akıl işi değil gönül işi çünkü.

    21- Kendini parçalayıp karşı tarafa bölmüş olabilirsin.
    Bu noktada kendinde olmadığın için kendini kolayca geri çekemeyebilirsin belki...

    22- Çünkü kopan parça sana aittir ve en değerli hali yalnızca sendeki halidir.

    23- Bu senindir sana özeldir.

    24- Herşeyi olduğu gibi kabul etmek dönüştürücü bir özelliğe sahip ve hemen ödülünü verir.
    Buna yemin edebilirim.
    Gerçekten gözlerini kapat arkana yaslan ve herşeyi tüm içtenliğinle kabul et.

    25- Geçmiş asla değişmez sil gitsin kafandan.
    Gelecekse senin kafanda oluşturduğun bir HAYAL
    Gelecek yok hiç olmadı. Nasıl olacağınıda asla bilemeyiz.

    26- Şimdi buradasın.
    Herşeyi kabul ettiğin anda derinden büyük bir huzur hissi gelecektir.
    Kabul etmekte zorlandığın anda düşün.
    Kabul etmemek mi zor yoksa bu acıyı sıkıntıyı yaşamak mı?
    Ne gerek var sıkıntıya?
    Olanları hemen şimdi kabul et ve sıkıntı yerini huzura bıraksın.

    27- Kabul edebileceğin ne varsa hiç vakit kaybetmeden hemen et.

    Öyle yada böyle değişip dönüşüp farklı şekillerde ilerde tekrar karşına çıkabilir. Şimdi kabul edersen bu dönüşmüş olacak.

    28- Kabul etmek demek kabul ettiğin şeyin altında ezilmek demek değil.
    Hayır yanlış biliyoruz.

    29- Kabul etmek demek, tamam bu olay artık son bulsun demek.
    Hatta o olayı kendi rengine tarafina çekip kullanmak demek.

    30- Gerçek anlamda kabul edebilirsen hemen hiç vakit kaybetmeden o an, anında huzur akacak
    Dene de gör.

    SENİ SEVİYORUM
    ÖZ'de BİRiz
    Emr'e
  • Bir Müslüman'ın namaz içindeki hareketleri, o hareketlerin bilincine varmadan yerine getiriliyorsa yani o hareketler bilinçsiz bir alışkanlık haline gelmişse o namazın sıhhati üzerinde düşünmek gerekir.
  • Dünya’da ve ülkemizde son yıllarda artarak bir İslam dinin kavramlarını manasızlaştırma, dinin temel dinamiklerinin trajikomik hale getirip dinin içini boşaltma telaşındadır. Bunu bilinçli şekilde yapanlar kendi menfaatlerini yüceltmek, daha fazla kazanmak için insanların inançları, yaşamlarını, günlük hayat tarzlarını dizayn etme telaşına girmişlerdir.
    Ülkemizde de yaşam şeklimizi, inancımızı dizayn etme telaşında olan bu şer odakları ülkemizin üzerine din kisvesi altında dinle alakası bile olmayan kişileri vatan hainlerini, şarlatanları FETÖ’ yü, Adnan Oktar’ı ve bir çok benzeri yapıları toplum önüne çıkardı. Bu tip grupların amaçları dini kavramları halkın gözünde küçük düşürmek, dini manasızlaştırmak ve dinin içini boşaltmak ve bu şekilde toplum üzerinde hakimiyet kurma, toplumu yönlendirme isteğinde bulunan şer gruplarıdır.
    Bu grupların varlıkları konusunda bizlerin toplumunda yanlışı var, ciddi anlamda bilinçsiz ve sorgulamasız dinle alakası olmayan bu kişilerin büyümesine imkân sağlıyoruz. Toplumun bilinçli olması gerekmektedir. Bizim dinimiz “Müslüman aynı yerden iki defa sokulmaz” düsturuna sahiptir. Ama biz bırakın ikiyi 200 defa aynı şekilde sokulsak, kandırılsak bundan asla mahcubiyet duymuyor bilinçsizliğimizi düzeltme ve bilinçli olmaya yolunda adım atmıyoruz. Bu normal akıllı bir adamın yapacağı şey değildir. Bilinçli olmalıyız.
    Bir başka sözümde basına, haberleri izliyorum. Son günün modası Adnan OKTAR ekibini ve kediciklerini haberlerde sık sık görüyoruz. Devletin kanalları ve özel kanallar, din konusunda Prof. olmuş ve bu konuda konuşma yapan kişiler hep şunu söylüyor, kız bulma imamı, kara para aklama imamı, Çek senet imamı, mahrem imam, bu kelimelerle kız bulma, fuhuş, kumar, kara para gibi kötü kelimelerle “imam” kelimesinin yan yana gelmesi ve bunun tüm TV’ler, sosyal medya aracılığıyla insanların özellikle gelişim aşamasındaki çocuklarımızın beynine bilinçsiz şekilde yerleştirilmesine göz yumulmasına SİNİR OLUYORUM. Birileri bilinçli şekilde ülkemiz üzerine oyunlar oynuyor, bazıları da bilmeyerek bilinçsiz şekilde haberler yaparak, konuşmalar yaparak onların dini manasızlaştırma, itibarsızlaştırma eylemine bilinçsiz olarak destek veriyorlar. Evet bunları haber yapacağız ama daha bilinçli kullandığımız kelimelere dikkat ederek. Toplumu bilgilendirmeliyiz.
    İmam ne demek. İmam önder demektir İmam kelimesi dinin temel kelimelerindendir. Siz bu kelimeyle nasıl kötü, dinin yasakladığı eylemleri yan yana getirir ve bu kelimeleri onlarla özdeşleştirirsin. Böyle yaparsan bu yetişen gençlik sakallı, hoca, imam yaparsa sonuna kadar yapar anlayışını onların bilinç altına yerleştirir. İmamlık, önderlik kelimelerini manasızlaştırır ve itibarsızlaştırırsınız. İMAM tespihin imamesi gibidir. İmame koparsa tesbih dağılır. O nedenle bu kötü kelimler ile “İMAM” kelimesinin yan yana gelmesi planlı, programlı şeyler olup İMAM’lık kavramını toplumun bilinç altında itibarsızlaştırma hamlesidir. Bu nedenle bilinçsiz olarak kullandığınız sözel kavramlar, sözel açıklamalar birer silah gibi topluma çok büyük zararlar vermektedir. BU sözlü silahı rastgele şuursuzca kullanmamalısınız.
    Mesele tekrar söylüyorum, TOPRAK meselesi değil. MESELE yaşam ve inanç tarzıdır. Mesele daha fazla kazanma meselesi .. MESELE senin onlara bağımlı alıcı durumuna gelme meselesidir.
    ONLAR bizim üretmeyip tüketen, İslam dinine mensup ama İslam’ın yasakladığı şeyleri yapmanın normalleştiği bunun imamların bile yapabileceğini algısının olduğu bir din olmasını istiyor onlar İslam’ı kaldırma derdinde değiller onlar içi boş Müslümanlar istiyorlar…
    UYAN oyuna gelme bilinçli ol.. Bu yolda da rehberin KURAN ve HADİS ŞERİF tir. Din adı altında ŞARLATANLARA, VATAN HAİNLERİNE inanma senin rehberin pusulan bellli onlara BAK,
    Onları OKU bunlar sana YETER:::
  • Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Barca

    Bugün dün olduğu gibi bütün ulusal ve uluslararası hesaplaşmalar, yönlendirme ve provakasyonlar bir tarafa bırakılırsa Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Pakistan’da, Türkiye’de, İran’da, Suudi Arabistan’da ve diğer tüm Müslüman ülkelerde istisnai zamanlar ve dönemler hariç tutulursa Müslümanlar, yine kendileri gibi Müslümanlarla genel manada bir arada huzur ve kardeşlik içinde yaşayamamakta, çatışmakta ve bazen birbirlerini karşı çok acımasızca davranmaktadırlar. Nitekim bugüne değin İslam Tarihine ve Müslümanların yaşamış oldukları coğrafyalara bakıldığında, Müslümanların hem birey hem de toplum olarak en büyük direkt veya dolaylı, çetin mi çetin imtihanlarını yine kendileri gibi Müslüman olanlar bağlamında verdikleri görülebilir. Hatta maalesef Müslümanların birey veya topluluk olarak Müslüman kardeşlerine diğer herkesten daha kötü davranabilmesi neredeyse Müslümanların karakteristik özelliği haline gelmiş durumda. Örneğin Ortaçağda herhangi bir Müslüman memleketinde herhangi bir Müslümanın bir gayr-ı Müslime yaklaşımı, tutum ve davranışı kendi kardeşi olan bir Müslümana yaklaşımından, tutum ve davranışlarından daha çok insancıl ve olumluydu. Hem bu olumlu ve hoşgörülü tutum aynı dönemde Müslüman olmayan bir ülkede Müslüman olmayanın birisinin herhangi bir Müslümana yönelik tutum ve davranışları ile kıyas bile edilemezdi. Bugün de bu durum geçerlidir. Son dönemlerde şahit olunduğu üzere Suriye ve Irak’ta savaşan, Müslüman veya Müslüman olmayan ülkelerin de kendi çıkarları için kullandıkları Şii veya Sünni mezheplerine bağlı olduklarını dillendiren bazı radikal örgütler, kendi dinlerinden olan bir Müslüman’ı esir aldıklarında onun ölümden kurtulma şansı neredeyse yoktu, ancak başka bir dine mensup olanların çoğu onların esaretinden kurtulabildikleri gibi o örgüt elemanlarının misafirperverliklerine ve onlara yönelik sevgi ve sitayiş gösterilerine de şahit olabiliyorlardı.

    Geçmişte Sünni-Şii, Mütezili-Cebri, Sufi-Selefi, Hanbeli-Şafii, Şafii-Hanifi, Eşari-Maturidi vb. değişik İslam mezheb ve meşreplerine mensup birçok Müslüman; sırf bu mezhep ve meşreplere bağlı oldukları için veya bu aidiyetleri bahane edilerek kendi kardeşleri tarafından öldürülmüş veya başka türlü birçok zulümlere maruz bırakılmıştır. Ancak bu olumsuz durumlar aynı veya değişik adlarla geçmişteki farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda vuku bulmuş olaylar olsa da, bugün bu olayların aynısı ve benzerleri yine aynı veya benzer sebeplerden dolayı vuku bulmaktadır. Elbette yer yer ve zaman zaman bu tür kardeş kavgalarının ve hatta katliam ve cinayetlerin ortaya çıkmasında dış dinamiklerin de etkisi olmuştur. Fakat ben son kertede asıl sebebin Müslümanların kendilerinden kaynaklandığını ve sorumluluğun da Müslümanlara ait olduğu inancını taşıyanlardanım. Zira başkaları, sorunlarını çözememiş toplumların sorunlarını ya kendi menfaatleri için kullanırlar ya da o sorunları çözmek isteseler bile, onlar nasıl isterlerse öyle çözerler.
    Bir karıncayı bile öldüremeyen, bırakın insanları diğer canlıların dertleri ile bile dertlenebilen, başkalarına İslam’ın silm kökünden türemiş barış ve merhamet dini olduğunu, insanlara huzur vereceğini ve insanların İslam dini sayesinde her iki dünyada da emniyette olacaklarını dillendiren ve insanları buna inanmaya davet eden Müslümanlar nasıl oluyor da kendi kardeşlerine bu şekilde olumsuz muamele edebiliyor, kardeşler arasında yaşanan bu olumsuzluklara destek oluyor veya tüm bu olumsuz gelişmelere ve hallere göz yumabiliyor? Bu büyük düşünce-eylem çelişkisinin kaynağı nedir? Bu meyanda ortaya zorunlu olarak iki şık çıkmaktadır: Ya bu tutarsızlığın kaynağı –Müslümanların neredeyse tümü buna inanmazlar – Müslümanların kutsalları ve dini referanslarıdır. Yani onlara bunları –kardeşler arası yaşanan olumsuz tavır, tutum ve davranışları- yaptırtan kutsal kitap Kur’an ve onun tebliğcisi Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarıdır... Ya da söz konusu edilen olumsuzluklar, kutsallardan değil de bizzat Müslümanların zaaflarından ya da dini havzadaki yanlış algı, yorum ve kavrayışlarından yani bizzat kendilerinden kaynaklanmaktadır. Yazının ilk paragrafında da geçtiği üzere ben de diğer birçok Müslüman gibi ikinci şıkkın daha doğru olduğu kanısındayım.
    İnsan olmak hasebi ile Müslümanlarda görülen zaaflar, diğer tüm din müntesipleri veya hiçbir dine mensubiyeti olmayanlar için de geçerli iken Müslümanların kutsal naslar ve diğer dini referanslarına dair birbirinden oldukça farklı ve yanlış algı, yorum, anlama ve kavrayışları ve bunu besleyen tarihsel birikim maalesef söz konusu olumsuz durumu artırarak devam ettireceğe benziyor. Aslında sözü edilen bu birinci durumun bu bağlamdaki kötü etkisinin önemli bir sebebi ikinci durum kaynaklıdır, denilebilir. Yani dini naslar ve referanslar hakkındaki bu denli farklı ve yanlış algı, yorum, kavrayış Müslümanlardaki insani zaafları büyütüyor ve onları yaşanan olumsuz sonuçlara hizmet eden oldukça kullanışlı bir araç haline getirmiştir ve getirmektedir.
    Müslümanlardaki dini yanlış algı, yorum ve kavrayışı besleyen tarihsel birikim maalesef Müslümanların tarihine dair sorular soran ve cevap getiren Müslüman felsefeci, alim ve entelijansiya tarafından yeterli düzeyde önemsenmemiş ve bir türlü Batılılarda olduğu gibi bugün ve gelecek için olumlu sonuçlar doğurabilecek bir şekilde değerlendirilememiştir veya buna bir türlü izin verilmemiştir.
    Buraya kadar söylenenlerin sağlamasını her düzeyde çok kolay bir şekilde yapabilirsiniz. Örneğin yerel düzeyde kendinize, gündeminize, kimi eleştirdiğinize, kime düşmanlık yaptığınıza, kimi rakip gördüğünüze bakabilirsiniz. Yerel ve ulusal medyaya bakın, sosyal iletişim ağlarına bakın kimler en çok kimi gündem yapmış, kimler en çok kimi eleştiriyor, kimler en çok kimleri yıpratmak için çalışıyor. Bu meyanda bazı Müslümanlar tarafından yine bazı Müslümanların aleyhine gözlere sokulan ve içeriğinden arındırılmış ve popülerleştirilmiş dini literatür ve ritüellere bakın, bizi de sizi de diğer Müslümanları da saran dipsiz ve oldukça tedirgin edici mevcut huzursuzluğun en büyük sebebi de bu olsa gerek. Aslında bu günlerde ilim mahfillerince tartışılan dinin yorgunluğu yani dinin yorulmuş olması veya din yorgunluğu yani dinin Müslüman bireylere yaşattığı stresin artmış olması gibi tartışmalara ek olarak bence daha önemli olan “Müslüman Yorgunluğu” olgusu da tartışılmalıdır. Zira bence Müslümanlar her şeyden çok birbirlerini yormuşlardır ve böyle giderse de daha çok yoracağa benziyor.
    Müslümanların Müslümanlarla sonuçları bu denli korkunç ve tahripkâr bir imtihan vermiş olmalarının diğer bir tabirle bu denli birbirlerini yormuş olmalarının ve şimdide hala aynı süreçlerin her gün tekrarlanmasının nedenleri bağlamında akla –yukarıda bahsi geçen zaaflar ve yanlış … - şu nedenler gelmektedir:


    1- Müslümanların kendi bireysel ve topluluk çıkarlarını her şeye öncelemeleri
    2- İslam dininin hak bir din olduğuna olan inancın eksilmesi ve buna paralel bizzat hala Müslümanım diyenler tarafından bazı zaman ve vasatta İslami ritüel ve görüntünün ekmek ve rant kapısı, basamak atlama şartı veya herhangi bir büyük makam elde etme aracı olarak görülmesi.
    3- İlimden yoksunluk, ilmin dünyevileşmesi ve gösteriş alimliğinin revaç bulması
    4- İhlasın kaybedilmesi; ihanet etme ve intikam alma hasletlerinin yaygınlaşması; merhametsizlik, insaf ve adaletsizliğin geçer akçe haline gelmesi; yılgınlık, acizlik ve tembelliğin olağanlaşması; korku, cimrilik ve yalan atmanın artık yadırganır haller olmaktan çıkması; şehvet düşkünlüğü ve her zaman rahat olma arzusunun sonucu katıksız riyakârlık ve makam–mevkileri ölesiye ele geçirme isteği ve hali
    5- Geçmiş yüzyılların İslam ilim ve kültür maddi ve manevi mirasının ha bire tüketilmesi, heba edilmesi; yerine ve üstüne hiçbir artı değerin konulmaması ve konulamaması
    6- Allah’ı ve hakkı hakkı ile tanıyamama ve Allah’ın emir ve muradını zamansal, mekânsal ve ferdi farklılıklar da göz ününde bulundurularak anlamama, anlayamama veya yanlış anlama
    7- İslam tarihini gerektiği şekilde okuyamama, yanlış okuma ve neticede yanlış anlamlandırma ve bu yüzden sürekli İslami anakronizm içine düşme
    8- İçinde bulunulan çağı tüm yönleri ile kuşatamama ve kavrayamama; bazı Müslümanların öteki saydıkları ile beraber yaşama noktasında ittifak edebildikleri net bir tavır ve tutum içinde olamamaları; bazı Müslümanların ise aşağılık veya büyüklük kompleksine kapılmadan ötekilerle ilişki kurma pratiğini bir türlü gerçekleştirememesi
    9- Mezhep, meşrep, ideoloji ve liderlere mutlak bağlılık, sorgulama ve eleştiri kültürünün git gitgide yok olması ve kaybedilmesi
    10- Öncelikler ve önemli görülmesi gerekenlerin yanlış veya farklı tesbiti
    11- İslam kardeşliğini gereğince anlamamış olmak ve bunun neticesinde her Müslümanın sadece kendisini ve dolayısıyla mensubu bulunduğu devlet, parti, örgüt, hizip, cemaat veya gruplarını her şartta hak üzerinde ve din ve imanın yegâne temsilcisi görmeleri.
    12- Her türlü görevlendirmede ehliyet ve liyakata en son bakılması, hatta artık bunlara hiç bakılmaması. Hakkın, haklılığın, itibar ve saygınlığın artık güç ve zenginlik ile ölçülmesi ve bunun her geçen gün daha bir kanıksanması
    13- Tekfir, tebdi ve tefsik etme kolaycılığı ve hastalığının tüm Müslüman bünyeye sirayet etmiş olması
    14- İslam’ın sadece işe yarayan ve mevcut ortam ve hal ile ya da kurulu düzen ile çatışmayan, bireysel ve cemiyetsel konformizmi-rahatlığı ve maslahatları olumsuz manada etkilemeyen yönlerinin alınıp bayraklaştırılması; diğer yönlerinin ise atıl bırakılması yani İslam’ın zaman ve mekâna göre kullanışlı olan ve sadece dünyevi fayda getiren ilke ve düsturlarının alınıp diğerlerinin göz ardı edilmesi ve yok sayılması
    15- Bütün Müslümanları birleştirici, ihtilaflarını çözecek ve her an birbirlerinden haberdar kılacak bir merciin bulunmaması ve bir türlü oluşturulamaması
    16- Müslümanların kendi becerisizlikleri, hataları ve günahlarını ayet ve hadisleri kullanarak veya ayet ve hadislere ip atlatarak gözden kaçırmaları, görmemeleri veya görmek istememeleri.
    17- Müslümanların İslam dışındaki aidiyetlerini İslam’ın önünde tutmaları veya diğer aidiyetlerini hiç saymaları ve onlara da gereken değeri vermemeleri
    18- Bazı İslam ulemasının, devlet yöneticilerinin ve önderlerinin basiretsizlikleri, liyakatsizlikleri ve zaman zaman şehvetlerine uymaları; İslam kültür, ilim ve medeniyet havzasına can katacak özgün, özgür, donanımlı, ileri görüşlü, liyakatli ve yeterli aydın alim ve yöneticilerin yetişmemesi ve yetiştirilmemesi. Ayrıca her ilim ve bilimde aktiflik yerine edilgenliğin hakim olması. Örneğin tarih gibi önemli bir sosyal bilim dalında aktif bir tarihçilik metodunu uygulayarak tarih yazan tarihçimiz bir elin parmakları kadar azdır.
    19- Tarihte Müslüman topluluklar arasında yaşanmış elim ve acıklı bazı olaylardan dolayı devamla Müslümanlar arasında kin, adavet ve nefretin canlı canlı tutulması
    20- Naslar, onların neliği, delil olma durumları, açıklamaları, kapsamları ve anlamları ile ilgili Müslüman kafalarda bir netliğin oluşturulması yerine gittikçe kafa karışıklığının artması veya bilinçli-bilinçsiz artırılması
    21- İslami ve evrensel güzel ve iyi hasletler ve değerlerin yaşanmaması, yaşatılmaması hatta var olanların da hedonistçe her geçen gün içinin boşaltılması ya da tümden terk edilmesi
    22- Müslüman olmadığı veya olamadığı halde Müslüman görünerek –bazen çokça infak eden zengin, bazen Allah’ı yeryüzündeki gölgesi! olarak nitelendirilen yönetici, idareci bazen çok bilen alim, evliya veya bazen çok cesur mücahid süretinde- Müslüman camiada önemli yerleri işgal eden her seviyedeki insanların yıkıcı, tahripkâr ve bölücü çalışmaları, bu çalışmaların yıkıcı sonuçları; daha elimi tüm bunların samimi Müslümanlar tarafından bir türlü fark edilememesi, anlaşılamaması.
  • Ancak bir davranış alışkanlık haline gelmişse, o davranışa bilincin katılması azalmış demektir, bütünüyle yok olmamışsa eğer. Böylece davranışlarımız, bilincin katılmasından yoksun olarak, salt mekanik davranışlar olarak sürdürülür. Günlük hayatımızda bize kolaylıklar sağlayan kafa ve davranış alışkanlıkları, bilincin katılmasından yoksun olarak işlemeye başladıkça bir noktadan sonra sakıncalı olmaya başlar. Söz gelimi bir Müslüman'ın namaz içindeki hareketleri, o hareketlerin bilincine varmadan yerine getiriliyorsa, yani o hareketler bilinçsiz bir alışkanlık haline gelmişse, o namazın sıhhati üzerinde düşünmek gerekir.