• 225 syf.
    ·Puan vermedi
    “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
    beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
    ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
    bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
    tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
    onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”
    Tevfik Fikret

    İncelemeye bu şiirle girizgah yapmak istedim; zira takvimler Şubat’ın 21’ini gösterirken ve İstanbul’un her tarafı yoğun bir ‘sis’ ile kaplanmış iken, (https://i.hizliresim.com/k9av3q.jpg) ayrıyeten İstanbul grubunun da Mart ayına dair seçimine istinaden, Unamuno’nun bu ‘novila’sını bu sefer başka bir yayınevinin (Can Yayınları, Behçet Necatigil çevirisiyle) tekrar okumaya karar verdim.

    Öncelikle, sizleri ikaz etmek isterim ki; bu inceleme ÇOK UZUN ve haddinden fazla teşekküllü olacak, hepsini okuyabilecek kadar sabrı olanlara selam olsun…

    ‘Sis’ novilasına* geçmeden önce, (*Unamuno, eleştirmenlerin yapıtlarını roman türüne sokmamalarına aldırmayarak, "Benim yazdığım novela değilse, o zaman 'nivola' oluversin." demiştir.) özellikle yazarın hayatına dair birkaç önemli bilgi ve anekdot aktarmak istiyorum:

    “Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao - 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür.
    Sadece, İspanyol kültürünü benimsemekle yetinmemiş, her kitabı aslından okumak gibi ciddi bir alışkanlığı olmuş ve bu yüzden on altı lisan öğrenmiştir:
    Kastilyaca, Baskça, Katalanca, Sanskritçe, Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Flamanca, İngilizce, Rusça ve Danca*.
    (*En son öğrendiği dil, ilk varoluşçu filozof olarak bilinen ve fikirlerini benimsediği Soren Kierkegaard’ın eserlerini okumak için öğrendiği “Danca”dır ve Unamuno “Sis” novilasını yazarken, Baştan Çıkarıcının Günlüğü
    eserinden de ilham almıştır.)

    Yaşadığı çağı seçemese de, o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği 27 kuşağının temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

    1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

    İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır.

    Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

    Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan "Muera la inteligencia! Viva la muerte!" (Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!) nidaları ile bitirir.

    Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

    “Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum, suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına, - eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

    Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Miguel De Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

    Yenmek, ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. "Venceréis, pero no convenceréis" (Yeneceksiniz, ama ikna edemeyeceksiniz) Bu kadar!”

    General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.”
    (Kaynak: Rona Aybay’ın – 24 Mayıs 2012 tarihli yazısından)

    Şimdi gelelim, Sis novilasına; Unamuno 1914’te yayınlanan bu eserine daha sonra bir kurgu karakter olduğu anlaşılacak Victor Goti’ye yazdırdığı bir önsözle başlar. Ve Goti’nin vasıtasıyla edebiyata, hayata, varoluşa, mizaha, erotizme ve daha birçok konuya ilişkin düşüncelerini okuyucuya aktarır. Önsöze ek olarak cevapladığı bir son-önsöz’de ise, Goti’nin ‘hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmasını istemediği düşüncelerini yayımlamak suçunu işlediğini’ belirtip, onun kaderini -tıpkı Augusto gibi-(hayat memat dairesinde) bundan sonra bizzat kendisinin tayin edeceği söyler.

    Sis’in girizgahında her şey, aylak Augusto’nun yağmurlu bir günde piyano öğretmeni olan Eugenia ile karşılaşması ve akabinde onun peşine takılması ile başlar. Varsıl biri olan, hayata dair bir amacı bulunmayan ve daha önce hiçbir kadına aşık olmamış olan kahramanımız, Eugenia’dan sonra tamamen bir değişim geçirir. Aşık olduğu kadın, onun için kazanılması gereken bir savaşa dönüşür, lakin bununla birlikte oldukça zorlu bir süreci de atlatması ve bir rakibini de alt etmesi gerekecektir. Aşkı ve evlilik kurumunu önce en yakın arkadaşı Victor Goti’nin tavsiye ve direktifleri doğrusunda(öyle ki, onun da bir dediği bir dediğini tutmayacak, zaman içerisinde ve olayların gidişatına göre fikirleri değişecektir) sonrasında ise bu hususta bir allame olarak bilinen Antolín S. Paparrigópulos vasıtasıyla sorgulayacak, Eugenia’nın mistik faşist esperantist eniştesi Don Fermín ve halası Ermelinda’yı da kendi safına çekip, onlarında da yardımıyla Eugenia’yı ikna turlarına başlayacaktır. Bu esnada ve hiç beklenmedik bir şekilde hayatına ütücü kız Rosalinda girecek ve onunla yaşadıklarından sonra kafası tamamen karışacak, hatta aşçısı ve uşağının karısı Liduvina bile onu cezbedecek, üstüne üstlük, yolda ve civarında gördüğü her cins-i latife karşı ilgisini dizginleyemeyip, akabinde bir ihtiras rüzgarına kapılacak, tutkularının ateşiyle yanıp kavrulacaktır... ”Kadınlar ne ister?” sorusuna cevap bulmak için, onlar üzerinde psikolojik deneyler yapmak isteyecek, bunun için de en uygun ortamın evlilik olduğuna kanaat getirecektir.

    Sonrasında ise, olanla umulan arasındaki fark ve gerçekle kurgu arasında dönen çark sizi fazlasıyla şaşırtacak, üslubu ve imgelemiyle yazara hayran bırakacak, Unamuno da bu güzergahta nihai amacına ulaşmış olacaktır:
    “Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir SİSte karıştırmak.”

    Unamuno, kendi dönemine göre aykırı ve sıra dışı bir yazar olarak bu eserinde, daha önce belki de hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, yazdığı bu novilaya kendisini dahil ettiği gibi, kahramanını da gerçek hayata aktarmış, okurlarının gerçekliği ve varoluşu (bir felsefe profesörü olduğu düşünülürse) ‘egzistansiyalizm’ ekseninde sorgulamasını sağlamıştır.
    ”İster yaşamdan kitaplara olsun, ister kitaplardan konuşmalara, gerçeği bir alandan başka bir alana aktardık mı, bir şeyler oluyor ve gerçekliği bozuluyor.”

    Unamuno, yazdığı eserlerdeki kurgu ve gerçeğin birbirine karışması, varoluş ile sorgulamalara sürekli vurgu yapması ve yarattığı karakterlerin gerçekliğine dair açıklama mahiyetinde Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabının önsözünde der ki:
    Don Quijote, Cervantes kadar gerçektir; Hamlet ya da Macbeth Shakespeare kadar gerçektir, benim Augusto Pérez’im de bana o sözleri söylemekte haklıydı belki, –romanım (ama ne roman ya! Sis’e bakın, s. 199-200)– benim öyküm dahil, sizin öykünüzün ve başkalarının öykülerinin dünyaya gelmeleri için bir bahaneden başka bir şey değildim.
    Bilindiği gibi, bir sanat yapıtından keyif alan onu kendinde yarattığı içindir, onu yeniden yarattığı ve onunla yeniden yaratıldığı içindir.
    Emin ol ey okur, eğer Gustave Flaubert, söylediği gibi yazarken, yani romanında, gerçekçi romana örnek gösterilen romanında Madam Bovary’yi yaratırken, zehirlenme belirtileri duyumsadıysa ve Augusto Pérez’im önümde –daha doğrusu içimde– “yaşamak istiyorum Don Miguel, yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum...” diye inlerken ben de öldüğümü duyumsuyordum – Sis, s.204.
    “Augusto Pérez sensin ha!” denecek bana. Ama hayır! Gerçek olan şu ki, bütün roman kişilerimi, yarattığım bütün kahramanları –koca bir ahali– ruhumdan, içten gerçekliğimden çıkarmış olmamdır, bizzat ben olmaları başka bir şeydir. Çünkü, bizzat ben kimim? Miguel de Unamuno imzasını atan kimdir? Sahi... kişilerimden birisi, yarattıklarımdan birisi, acı çeken kahramanlarımdan birisiyim. Ve bu, sonuncu ve en içten olan ben, çok üstün olan, olağanüstü ben –ya da kendiliğinden var olan– kimdir? Tanrı bilir... Belki de bizzat Tanrı...”

    Kitapta en ilgi çekici bölüm belki de, Unamuno’nun ‘Son deyiş’ yerine Augusto’nun köpeği Orfeo’nun gözünden olaylara ve insanlara bakış açısıyla aktardığı ‘ölübaşı söylevi’dir. Bu bölümde, bizli konuşma hakimdir ve bir nevi özet şeklinde olayların bitişi verilir.

    Ayrıca, Unamuno’nun bu novilasındaki kurgusunun içine ustaca monte edilmiş mündemiçsel ve varoluşa dair sorgulatıcı etkisi olan derin ve çetrefilli mevzular ile siyasi içerikli göndermeler, Hasan Ali Toptaş’ın “Bütün soylu hikâyeler, görünen içerikle gizli içeriğin toplamından oluşur.” ifadesinin ne kadar doğru olduğunu gösterir niteliktedir. Bunu yazarın henüz yeni okumuş olduğum Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı‘nda da gözlemlediğimi söyleyebilirim.

    Son olarak, yazarın “dil” hususundaki hassasiyetini ve görüşünü yansıtan 1931 tarihli Unamuno’ya ait tek ses kaydı olan ‘Sözün Gücü’nden bir bölüm aktarmak istiyorum:
    “Fransız bir eleştirmen, İspanya’da neredeyse hiç yazar bulunmadığını, aksine kağıt üzerinde konuşan konuşmacılar olduğunu söylemiştir. Belki de, doğrudur, bu. Şahsen birisi için ‘kitap gibi konuşuyor’ denildiğini duymak kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur; insanlar gibi konuşan kitapları tercih ederim. İnsanların gözleriyle değil, kulaklarıyla okumayı öğrenmesi gerek. Diri olan sözdür. Söz, her şeyin başıdır. Başlangıçta kelam vardı, muhtemelen sonda da kelam olacaktır.
    Mesih, marangoz olan Mesih değil, ev inşa eden Mesih yazılı bir şey bırakmamıştır. Eserlerinin tümü söze dayanır. Şöyle dediğimi hatırlıyorum:
    Köy evleri inşa eden o adam
    Kayıktan seslendi,
    Onlar kıyıdaki çakıllar üzerinde,
    O ise su yüzünde süzülürken.
    Göl esintisi ağzından
    Kıssalar topluyordu;
    Bu saadete nail olan
    İşiten kulaklar,
    Gören gözler.
    Berrak havada filizleniyordu şimdi
    O kanatlı tohumlar.
    Güneş sarmalarken onları ışınlarıyla
    Esinti beşiklerini sallıyordu.
    Ta ki, sonunda bir kitaba düştüler,
    Ruhun trajedisi, heyhat!
    Onlar kuru çakıllara uzanmış,
    O ise su yüzünde süzülürken.

    ‘Şahsen sözlerimin kitaplarda ölmesinden, diri kalamamasından korkuyorum, zira daima dilden geçindim.’

    Ben ki, ihtiyar bir çocuğum,
    Vakit öldürmek için
    Oyuncağım Kastilya romansının
    İçini deşmeye koyuldum.
    Ancak birden irkildi
    Ve titredi elim
    Zira titrek kalpler
    Feryat figan ediyordu.
    Çan tokmağı geleneğinden gelen
    Dillerinin kemiğiyle,
    Kutsal bronz çanlarda
    Miserere ile Ave Maria çalıyorlardı.
    Düşüncenin şehadetidir
    Kalemle kelimeler savurmak,
    İhtiyar çocuğun oyuncağı,
    Trajik kemikli lisan.”

    Aynı lisana mensup Jorge Luis Borges ’ın ifadesiyle:
    “Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır, Unamuno.”

    *Sis’in 2006 yılında çekilmiş, Meksika yapımı bir filmi de var:
    https://www.youtube.com/watch?v=v01y3MzQ1o8
    Yine, 2006 Hollywood yapımı “Stranger Than Fiction”da Sis’teki gibi bir kurgu karakter ile yazarı arasında buna benzer paralellikte bir hikaye senaryolaştırılıp beyazperdeye aktarılmıştı; daha önceden seyretmiş olanlar elbet hatırlayacaklardır. Bundan yeni haberi olup da, izlemek isteyenleri finalde sürprizli bir son bekliyor:
    https://www.filmmodu.com/...n-turkce-dublaj-izle
  • 238 syf.
    ·27 günde·Beğendi·9/10
    İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
    İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
    Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

    Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

    • Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı 2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası 3. Koyu, parlak siyah
    • Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
    • Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    • Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
    • Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    • Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    • Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
    • Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
    • Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
    • Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    • Akçe: 1. Küçük gümüş para
    • Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
    • Akreb: Akrep burcu
    • Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
    • Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
    • Âlem: Evren
    • Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
    • Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
    • Aleyhillane: Lanet ona
    • Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
    • Âlim: Bilgin
    • Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
    Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
    • Alman Ektileri: ???
    • Alman Eküleri: ???
    • Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
    • Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
    • Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
    • Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
    • Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
    • Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
    • Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
    • Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
    • Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
    • Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
    • Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
    • Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
    • Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
    • Aza: Vücut parçası, organ
    • Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
    • Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
    • Azat: Serbest bırakma,
    • Azül Taşı: ???
    • "Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:
    “Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah'ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesinin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”
    • Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    • Balyos: Osmanlı Devlet'inde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    • Banlamak: Bağırmak
    • Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
    • Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    • Barka: Büyük sandal
    • Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
    • Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    • Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
    • Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
    • Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
    • Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
    • Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
    • Beher: Her bir 
    • Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
    • Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    • Bet: Kötü
    • Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
    • Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
    • Bezen: (Bezek) Süs
    • Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    • Biçare: Çaresiz
    • Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
    • Billur: Kesme cam, kristal
    • Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
    Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
    • Bistüri: Neşter.
    • Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    • Bucurgat: Vinç
    • Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    • Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
    • Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
    • Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
    • Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
    Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
    • Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
    • Camgöz: Takma gözlü.
    • Cedi: Oğlak burcu
    • Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
    • Cendere: 1. Pres 2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek.
    • Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
    • Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
    • Ceriha: Yara
    • Cevza: İkizler burcu
    • Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    • Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
    • Cühela: Bilgisizler, cahiller
    • Cümbüş: 1. isim Eğlence
    • Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
    • Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
    • Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
    • Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması 2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai
    • Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
    • Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    • Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
    • Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    • Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür. 2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)
    • Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    • Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
    • Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi. 2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır.
    • Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
    • Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    • Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    • Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
    • Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
    • Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
    Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir.
    • Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı 2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse
    • Damla: Kalbe inen inme, felç
    • Damlalı: Felçli
    • Daniska: Danimarkalı Âlâ (İyi, pekiyi)
    • Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    • Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü
    Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
    • Darülfülfül: Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekte aynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
    • Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.
    Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
    • Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
    • Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
    • Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    • Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
    • Keyfçi, Şarap İçen
    • Demlenmek: İçki içmek
    • Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    • Devi: Kova burcu
    • Devletlû: Devletli
    • Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
    • Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
    • Dikke: İğne.
    • Dirim: Hayat, yaşam
    • Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra "Kesenize bereket", "Allah daha çok versin", "Ziyade olsun" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
    “Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır.
    • Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
    • Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.
    Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır.
    • Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
    • Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
    • Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
    • Düstur: Genel kural
    • Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
    • Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    • Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
    Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
    Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
    "Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

    Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir.
    • Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
    • Efkâr: Tasa, kaygı
    • Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
    • Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
    • Efsun: Büyü
    • Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    • Ehli işret: İçki içme erbabı
    • Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun 2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi
    • Ehlikeyf: İçki.
    • El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça "el-kimya"(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, İslam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.
    Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çoğunlukla amacı "Filozof Taşı" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
    Simya nedir?
    Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir.
    • Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
    • Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    • Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
    • Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
    • Envai çeşit: Çeşit Çeşit
    • Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
    • Esed: Aslan burcu
    • Esedi Altınlar: Yabancı altını
    • Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
    • Esrefî: 1. Mısır altını. 2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı.
    • Esvap: Giysi
    • Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    • Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
    • Evliya: Ermiş
    • Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    • Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
    • Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
    • Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
    • Fasıl: Bölüm, kısım, devre
    • Fasıla: Aralık, ara, kesinti
    • Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
    • Ferman: 1. Buyruk, emir 2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık
    • Feryad: Bağırıp çağırma
    • Feryat: Haykırış, çığlık
    • Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
    • Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
    • Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    • Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    • Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
    • Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    • Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    • Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
    • Fuzuli: Yersiz, gereksiz
    • Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    • Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
    • Gaflet: Aymazlık
    • Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.
    Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir.
    • Gark olmak: Gömülmek, Batmak
    • Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
    • Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
    Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz
    • Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
    • Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
    • Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    • Gök Kubbe: Gök
    • Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
    • Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
    • Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
    • Güden: Kalınbağırsak
    • Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    • Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
    • Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    • Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
    • Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
    • Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz 2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz 3. Kontrolsüz.
    • Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
    Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
    İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur.
    • Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    • Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
    • Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
    2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
    • Hamel: Koç burcu
    • Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    • Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    • Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    • Hasılat: 1. Ürün 2. Gelir, kazanç
    • Hasım: 1. Düşman, yağı 2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf
    • Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
    • Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    • Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    • Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
    • Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    • Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
    • Hınzır: 1. Domuz 2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz 3. Yaramaz, haylaz 4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar 5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan
    Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
    kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi, parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir. Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değiştirme ustasıdır. Sadece yakalanmamasının değil, onun meslekteki başarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir.
    • Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Hışım: Öfke, kızgınlık
    • Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    • Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
    • Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
    • Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    • Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
    • Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
    • Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
    • Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    • Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
    • Husye:  Er bezi, testis.
    • Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
    • Hut: Balık burcu
    • Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
    • Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    • Hüsnühal: İyi hâl.
    • Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
    • Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    • Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
    • Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
    • Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
    • İblis: Şeytan
    • İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
    • İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
    • İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak 2. erişmek, ulaşmak 3. algılamak
    • İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
    • İhtimam: 1. isim Özen 2. Özenli bakım
    • İkircikli: 1. İşkilli 2. Kararsız, mütereddit 3. Kararsız, mütereddit bir biçimde
    • İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
    • İncitmebeni:  Kanser.
    • İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
    • İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
    • İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama 2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması
    • İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    • İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
    • İstifrağ: Kusma.
    • İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
    İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
    • İtalik: Yatık Yazı
    • İtdirseği: Arpacık
    • İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    • İtimat: Güven, güvenç, emniyet
    • İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer) 2. Sapa
    • İzzetü İkram: Ağırlama
    • Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    • Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna • gelmek 2. iskeleti görünmek
    • Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
    • Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    • Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
    • Kâfir: 1. Tanrının varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
    2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
    • Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
    • Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
    • Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse 2. Yahudilerin din reisi
    • Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
    • Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
    • Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
    • Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı 2. Mimar yardımcısı 3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın 4. İptidailerde hoca yardımcısı 5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse
    • Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
    Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
    • Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    Karina: 1. Gemi omurgası 2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
    • Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
    • Kasideci: 1. Kaside yazan şair 2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse
    • Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
    • Kasnak: Enli çember
    • Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan 2. Çok fazla olan, aşırı
    • Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
    • Kavs: Yay burcu
    • Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
    • Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
    • Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    • Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
    • Kem: Kötü
    • Kenef: Tuvalet
    • Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti 2. Derece, radde
    • Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
    • Keşmekeş: Karışıklık.
    • Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    • Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.
    • Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    • Kıpti: Eski Mısır halkı
    • Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
    • Kıraathane: Kahve, kahvehane
    • Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    • Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
    • Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
    Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum) 2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu
    • Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
    • Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    • Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
    • Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
    • Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
    • Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
    • Kötek: 1. Baston, sopa 2. Sopayla atılan dayak, patak
    Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
    • Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    • Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
    • Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
    • Kulampara: Oğlancı
    • Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
    Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur.
    Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
    • Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
    • Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
    • Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    • Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
    • Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
    • Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
    • Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
    • Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu 2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç
    • Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    • Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    • Livata: Oğlancılık 
    • Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
    • Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
    • Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse 2. Hile yapan kimse
    • Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
    • Mahcup: Utangaç
    • Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan 2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan 3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)
    • Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
    • Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
    • Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    • Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
    • Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    • Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    • Mapamundi: Dünya haritası
    • Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı 2. Hastalık derecesinde olan
    • Martaloz: 1. Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2. Çift cinsiyetli
    • Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
    • Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
    • Maval: Yalan, uydurma söz
    • Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    • Mazbata: Tutanak.
    • Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
    • Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
    • Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı 2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse
    • Medet Ummak: Yardım beklemek.
    • Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
    • Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
    • Mel'un: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli 2. Lanetlenmiş kimse 3. Nefretle karşılanan, kötü
    • Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet 2. Pres
    • Meşum: Uğursuz
    • Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
    • Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    • Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
    • Meyus: Kederli; üzgün
    • Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
    • Mezat: Açık artırma ile satış
    • Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
    • Mıknatısiyet: Mıknatıslık
    • Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
    • Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    • Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    • Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
    • Mizan: Terazi burcu
    • Muallim: Öğretmen
    • Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
    • Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    • Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    • Muhteva: İçerik
    • Mukadderat: Yazgı
    • Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    • Mumhane: Mum üretim yeri
    • Muntazaman: Düzenli olarak
    • Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
    • Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    • Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
    • Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    • Mutrip: Çingene
    • Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
    • Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
    • Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
    • Müptela: 1. Bağımlı 2. Tutulmuş 3. Âşık, vurgun
    • Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
    • Müreşebbis: Girişimci
    • Mürmür Kuşu: ???
    • Mürmürbağa Eti: ???
    • Müstehzi: Alay eden, alaycı.
    • Müşteri: Jupiter
    • Mütalaa: 1. Etüt 2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
    • Mütevazı: 1. Alçak gönüllü 2. Gösterişsiz, iddiasız
    • Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi 2. Ezgi 3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz
    • Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi 2. Nakışçı
    • Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
    • Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
    • Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
    • Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    • Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
    • Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
    • Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
    • Neyzen: Ney çalan kimse
    • Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek 2. inceliğine varmak, anlamak 3. etkili olmak
    • Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
    • Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
    • Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
    • Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
    • Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    • Öküz zar: Cıvalı zar
    • Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
    • Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
    • Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    • Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    • Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
    • Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
    • Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    • Paye: 1. isim Rütbe 2. Derece, aşama
    • Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
    • Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    • Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
    • Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
    • Pes Perde: Alçak ve kalın ses
    • Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma 2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma 3. Başa örtülen dokuma
    • Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak 2. Teselli etmek, avutmak
    • Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi). 2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse
    • Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
    • Pistol: Tabanca şarjörü
    • Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    • Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. 2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur. 3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap. 4. Bir çeşit tas.
    • Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
    • Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    • Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
    • Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
    • Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    • Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    • Sabık: Geçen, önceki, eski
    • Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
    • Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
    • Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
    • Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
    • Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    • Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    • Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    • Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
    • Sarraf: 1. Kuyumcu 2. Mesleği, değerli kağıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse
    • Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
    • Sebare: ???
    • Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    • Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    • Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
    • Sefaret: Elçilik
    • Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
    • Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik 2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu 3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
    • Seratan: Yengeç
    • Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    • Serdengeçti: Fedai
    • Seretân: Yengeç burcu
    • Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
    • Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
    • Sevr: Boğa burcu
    • Seyis: At bakıcısı
    • Seyyare: Gezegen.
    • Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
    • Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse) 2. Rahatsız eden, sıkıntı veren 3. Yapmacık
    • Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
    • Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
    • Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
    • Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça
    Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler.
    • Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
    • Simsar: Komisyoncu
    Bir iş karşılığında yüzde alan kimse
    • Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
    • Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    • Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
    • Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
    • Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
    • Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    • Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    • Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
    • Suvaç: İsveç
    • Sübyan: Çocuk
    • Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
    • Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyar madde
    • Sümbüle: Başa burcu
    • Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    • Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    • Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
    • Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
    Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
    • Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
    • Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    • Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
    • Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    • Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    • Şer: Kötülük, fenalık
    • Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
    • Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
    • Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    • Şive: 1. Söyleyiş özelliği 2. Tarz, tavır, üslup 3. Naz, eda
    Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi.
    Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
    • Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
    Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
    Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir.
    • Tahayyül Etmek: hayal etmek
    • Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    • Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
    • Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
    • Talan: 1. Yağma 2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması
    • Tamburi: Tambur çalan kimse
    • Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Tarraka: Gümbürtü
    • Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
    • Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
    • Taşıllaşmak: Fosilleşmek
    • Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
    • Tebaa: Uyruk
    • Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
    • Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    • Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
    • Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama 2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi
    • Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
    • Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
    • Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    • Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek 2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek 3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak
    • Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    • Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
    • Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    • Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
    • Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser.
    •Tevekkeli: Boşuna, boş yere, amaçsız, nedensiz.
    • Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    • Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
    • Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
    • Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
    • Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
    • Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim. 2. Bir çeşit darbuka solosu
    • Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
    • Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
    • Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
    • Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad 2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup.
    • Ulak: Haberci
    • Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    • Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    • Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    • Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
    • Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
    • Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    • Utarid: Merkür
    • Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmuştur.
    • Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
    • Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
    • Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    • Vecd: 1. (Arapça) Sevgi ya da heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
    Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
    • Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (
  • 632 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "...Oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir. İnsanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. Oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. Duygusal ve saftır. İnançlı ve ahlaklıdır. Her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. Oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. Yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, Oblomov. İçe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "Gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır."[Açık Mektuplar, Ahmet Özcan(https://eksisozluk.com/entry/28424679)

    Heyt be! Şu tanımlamanın vuruculuğuna, gücüne bi’ bakın hele.

    Tanrıya ve kadere sitemin ifadesi,
    irkilmenin yarattığı donukluk,
    fazla uyanıklık ve şuurlu atalet...

    Nedir, yazarın kalemini sivrilten bu kadar?
    Eğer hayal değilse bütün bunlar,
    Atfedilen bu özelliklerin yükünü
    Hangi varlık taşır?
    Taşıyabilir?
    Oblomov kadar?




    Belki siz de fark etmişsinizdir yukarıdaki metinde
    Geçmiş Oblomov ile Oblomovluk iç içe
    Bir eleştirmendir nedeni bunun
    Biz de fazla uzatmadan
    Verelim eline mikrofonu
    (Burası pek olmadı sanki ama neyse...)

    Oblomov mu yoksa Oblomovluk mu demeden önce, Rus yazının şaşaalı senelerini geçirdiği 19.yy a bi’ bakalım. Kimler yok ki? Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenyev, Çernişevski. Devam edeyim mi? Gonçarov, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve Maksim Gorki. Romanlarında hep isyan ettikleri o makûs talihleri, gerçek hayatta yüzlerine gülmüş meğerse. Bunun yanında, bu edebî zenginlik eleştirmenleri ortaya çıkartmış, eleştirmenler de romanlardaki derinliği.[XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Yazıları, Ö. Aydın Süer]

    Bu roman üzerine yazılan, icra edeni de popülerleştiren ‘’Oblomovluk Nedir?’’ adlı denemedir. Deneme yayınlandığında yazarı, Nikolay Dobrolyubov, 23 yaşında olmasına rağmen edebiyat çevrelerinde önde gelen bir eleştirmen olarak görülüyordu. Materyalist filozof ve ‘’Ne Yapmalı?’’nın yazarı Çernişevski’nin müriti olan Dobrolyubov’ın yazdığı bu deneme, bir ‘’klasik’’ halini aldı ve Gonçarov veya Oblomov üzerine düşüncelerini dile getirmek isteyenler Dobrolyubov’u öğrenmeden bu işe adımlarını atamadılar.[‘’What is Oblomovism’’, Nikolay Dobrolyubov]
    [‘’Dobroliubov's Critique of Oblomov: Polemics and Psychology’’, Alfred Kuhn]

    Oblomov’un yazarı Gonçarov da Dobrolyubov’dan övgüyle şöyle bahseder bir mektubunda: ‘’Oblomovluğu ilgilendiren ve onu oluşturan budur, bunun üstüne daha fazlası söylenemez. [...] Bu denemeden sonra eleştirmenler, eğer kendilerini tekrarlamak istemiyorlarsa, ya yalandan karşı çıkacaklardır ya da (romandaki) kadınlar hakkında konuşacaklardır. [...] O, beni hayrete düşürdü, bir sanatçının aklında neler olup bittiğini anlamasıyla. Bir sanatçı olmadığı halde.’’ [Kuhn]

    Merak. Merak ediyorsunuz değil mi? Nedir bu koca insanları bu kadar hayrete düşüren, bu cesur sözleri sarf ettiren? Ya da fos mı çıkacak bu abartılmış sözler? Göreceğiz... Fakat öncesinde, şu kitaba bir dönelim.




    Bir kitabı yüzeysel bir şekilde anlamak için olay örgüsüne başvurabiliriz. Şanslıyız ki bu metinde olay örgüsü oldukça sade. Yazar, hikâyenin kapılarını, Oblomov yatarken açar, uzun bir süre de öyle devam eder. Kitabın sonunda da yatıyordur, ama farklı bir yerde. Oldukça basit, değil mi?

    Hadi biraz daha detaylandıralım. Bir ev, evin içinde oda, odada bir yatak ve yatakta da bir adam, Oblomov. Uzun bir süredir odasından dahi çıkmamış. Çıkmasına da gerek yok. Çocukluğundan beri bakıcılığını yapan Zahar da ne güne duruyor? Hikâyedeki ana karakterlerden olan Ştoltz gelmeden önce bir iki kişi onu ziyaret ediyor, birisi dışarı davet ediyor ama o kesinlikle taviz vermiyor, diğeri de tokatçının teki.

    Derken, Ştoltz, yani eski dostu gelir. Ştoltz, onu ‘’dünyayla’’ etkileşime geçirmede başarılı olur, uzun uzun dil dökmeler sonucunda. Günlerce gezer dururlar, Oblomov alışkın değildir fakat Ştoltz onun motivasyonunu tetiklemiştir. Evet, şimdi de biraz aşk katalım hikâyeye. Ştoltz, Oblomov’u arkadaşı Olga ile tanıştırır. Birbirlerinden etkilenen Olga ile Oblomov, aşkın dalgalı denizlerine açılacaklardır. Dalgalı olmasının sebebi, Oblomov’un kişiliğinden gelen kuruntulu düşünceleridir. Şöyle ki kendisini Olga için yeterli görmeyip daha iyi erkeklerin bulunduğundan bahsetmiştir ayrılma mektubunda. Lâkin, Olga bunları hoşgörüyle karşılayıp böyle düşünmesini Oblomov’un iyi niyetinden kaynaklandığını düşünmüştür. Oblomov’u ‘’Oblomov’’ yapan bir diğer olay ise Olga ile evlenmeden önce çiftliğe gidip ordaki duruma el atması gerekmiştir ama, tahmin edeceğiniz üzere Oblomovluk gereği bu iş ona ağır gelir. İşte tam bu noktada da Olga’nın Oblomov’u Oblomovluktan çıkarma umutları tamamıyla söner. Bu arada Oblomov eski evinde yaşamıyordur. Olga ile evlilik sonrası planları için farklı bir yerde bir(iki de olabilir) oda tutmuştu. Bu evde kendisi haricinde dul bir kadın, onun erkek kardeşi ve bir de çocuklar vardır. Kadının kardeşi sabahtan akşama kadar iştedir, pek gözükmez ortalıkta.(Oblomov’u dolandırdığını da laf arasında belirtelim.) Kadın ise durmaksızın ev işleriyle uğraşıyordur, ayrıca Oblomov’a güzel güzel yemekler de yapıyordur. (Gonçarov’un bu karakterde annesini yansıttığı öne sürülür.)[Kuhn] Oblomov ise hâlâ aynı Oblomov’dur. Gün geçtikçe samimi olurlar, ilerleyen zamanlarda da evlenirler. Oblomovukla geçen huzur dolu günler ardından, hareketsiz yaşam ve ağır beslenme de karakterimizin hazin sonunu getirecektir. Olga ise Ştoltz ile evlenmiştir o arada.





    Şimdi de gözde münekkit Dobrolyubov’un çalışmasına göz atalım. Yazısında doğal olarak en çok yeri Oblomov’a ayırmış. Diğer karakterlere gereken önemi vermemesi gözden kaçmıyor. Fakat, şahsi tercihi de olabilir. Oblomov’un özelliklerinden bahsettikten sonra Rus edebiyatında daha önce yazılmış eserlerde Oblomovluktan muzdarip karakterler bulunduğunu aktarmış. Örneğin, Puşkin’in Onegin’i, Zamanımızın Bir Kahramanı’nın Peçorin’i, Ölü Canlar’ın Tentetnikov’u... Dahası, aşağıda göreceğiniz gibi Oblomovluğu âdeta millileştirmiştir.(bkz. 2. örnek) Oblomov’un hayatı, çocukluğu ve hayali de kapsayacak şekilde oldukça ayrıntılı incelenmiş ve bazı çıkarımlar da yapılmış. Yazısından bazı alıntılar:(değişiklik yapılmıştır)[Dobrolyubov]

    +Oblomov aslında tembel değildi. Oblomov’un isteklerinin başkaları tarafından yerine getirilmesi onu bu hale getirmiştir. Bir nevi köle olmuştur. (Dobrolyubov’un alttan alta sezdirdiği yetiştirme tarzının hayatı şekillendireceğidir. Bu konuda dönemin bir diğer eleştirmeni Herzen ile tartışması olacaktır.) O romandaki herkesin kölesi, Zahar’ın bile. Zahar’ın mı Oblomov’un mu sözünün daha çok geçtiğini söylemek zordur. Bütün durumlarda eğer Zahar bir şeyi yapmak istemezse yapmaz, Oblomov istemeyip kendi isterse de yapar. Bu normaldir: Zahar en azından bir şeyler yapabilir fakat Oblomov değil. Matyeviç ve Tarantiyev’in Oblomov’un sözlerine uyması ise entelektüel gelişim farkındandır.

    +Ne zaman bürokrasiden şikayet eden bir memur görsem, bilirim ki o bir Oblomov’dur.
    Ne zaman ordu geçidinin yavaşlığından şikayet eden bir ordu yetkilisi görsem, en ufak bir şüphem kalmaz ki o bir Oblomov’dur.
    ...

    +Gonçarov’un yarattığı kadın tiplerini analiz etmeye girişmek kadın ruhunun uzman bilgisini gerektirir. Bu nitelikten yoksun olmamız nedeniyle Gonçarov’un (yarattığı) kadınlarına sadece hayran kalmamız mümkündür.

    Alfred Kuhn’un Dobrolyubov’un bu çalışması üzerine yazdığı makaleyi de okumak ufkumuzu açacaktır, sanıyorum. Kuhn’a göre Dobrolyubov’un analizini okumak, eğer onun edebi hassaslıktan yoksun olduğunu, biricik ilgi alanının sanatın toplumla olan ilişkisi olduğunu ve yazarlara ne yazmaları gerektiğini dikte ettiğini bilmez isek, imkansızdır. Dobrolyubov, insanların gözünde radikal, kızgın, uzlaşılmaz, dediği dedik ve saldırgandı. İlk olarak, Dobrolyubov’un eleştirisi özgün değildir. Gonçarov’un ilk romanı, Olağan Hikâye, yayınlandığında Belinski aynı şeyleri 20 sene öncesinde söylemişti.(Not: Olağan Hikâye, Oblomov’un hayali dünyasını (Oblomovka) anlatan ve kitaptan ayrı bir bölüm olarak 10 sene önce yayınlanmıştır.) Ama, bu onun intihal yaptığı veya özgün düşünceden yoksun olduğu anlamına gelmez. Rus eleştirisinde Belinski’nin otoritesine yaranmak için bu yolu izlemiştir. (Edebi yazıların akıbeti Belinski’nin iki dudağı arasındaydı o zamanlar. Geçer not verdikleri göğe çıkartılır, vermedikleri yerin dibine batırılırdı. Birnevi edebiyatın Aristoteles’i olmuş.) Dobrolyubov, Rus edebiyatında Oblomovluğa örnekler verip benzerlikleri gösterirken aslında 1830-40 arasında Rus entelektüel yaşamını domine eden idealist liberalleri tek bir çatı altında topluyordu. Yukarıda söylemiştik, Dobrolyubov’un tartıştığı bir Herzen vardı. Şunu da söyleyelim ki Herzen’e göre roman, yarı ölü ve taşlaşmış birisini anlamsız detaylarla bitkin bir dille anlatmıştır. Herzen’in farkında olmadığı, Dobrolyubov’un bu ‘’gereksiz adamlara’’ saldırmasının sebebi gerçekte kendisinin de bir tür ‘’gereksiz adam’’ olmasıdır. Yani kendisine olan kızgınlığının dışavurumudur bu eleştirisi. Daha da uzatmamak için burada kesiyorum fakat eleştirmenimizin hüzünlü hayatı ve Oblomovluğunu okumanızı tavsiye ederim.[Kuhn]




    Onegin’ler, Peçorin’ler, Felâtun Bey’ler... Felâtun Bey mi? Ne yani o da mı bir tür Oblomov? Kısmen.[Felâtun Bey ve Oblomov’un ayrıntılı biçimde karşılaştırılması için bkz. ‘’Batılılaşan İki İmparatorluğun Roman Kahramanları: Felâtun Bey ile Râkım Efendi ve Oblomov Romanlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’’, Fatih Dinçer]

    19.yüzyıla geldiğimizde Avrupa’nın ekonomik kalkınmışlığı ve bunun diğer alanlara yansıması diğer devletler tarafından fark edilmişti. Batı ile temasta bulunup bu gelişmişlikten mahrum kalan bazı ülkeler, örneğin Osmanlı ve Rusya, çareyi Batılılaşmada buldu. Askeri alanda başlayan bu değişim, edebiyata da sıçradı. Edebiyata olan etkisi ise, Türk romanında ‘’alafranga züppe’’, Rus romanında ise ‘’gereksiz adam’’ tiplerinin ortaya çıkışı olarak gösterilebilir.

    Yazınımızda bunun ilk örneği Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’i olmakla birlikte, ‘’alafranga züppe’’ yaratma konusunda oldukça becerikliyiz. Örneğin, Araba Sevdası’nda Bihruz, Kiralık Konak’taki Servet Bey, Seniha ve Cemil, Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil, Aşk-ı Memnu’da Behlül... Peki ‘’alafranga’’ ne demek? Kısaca, Batı kültüründen etkilenmiş olandır. Fakat bu etkilenme şu şekillerde olabilir:1)Ahmet Mithat’taki gibi iyi yönlerini alan, 2)Hüseyin Rahmi’deki gibi kötü yönleri alan, 3)Ömer Seyfettin’deki gibi komik duruma düşen, 4)Yakup Kadri’deki gibi hain olan.

    Rus edebiyatında ise eleştirmen Dobrolyubov tarafından ortaya konan ‘’gereksiz adam’’ kavramı, Puşkin’in Yevgeniy Onegin’i ile başlıyor. Sonrasında, Zamanımızın Kahramanı’ndaki Peçorin ve Turgenyev’in Rudin’i olarak devam ediyor. En tipik ve ünlü olanı ise kuşkusuz Oblomov’dur. Tümüne baktığımızda ise, bu karakterlerin ortak özelliği, düşündükleri hâlde harekete geç(e)memeleridir. Yevgeniy Onegin’i aslında Rusların ‘’alafranga züppesi’’ olarak tanımlayabiliriz. Kendisi, aileden zengin, gösteriş meraklısı ve tam bir balo müdavimi. Kısacası, Batı’nın sadece kötü(!) ahlâkını almış. Aylaklık ve can sıkıntısı ise Yevgeniy Onegin ile Oblomov’u aynı potaya(‘’gereksiz adam’’) koymamızı sağlar.[‘’Osmanlı ve Rus Toplumlarında Medeniyet Değişmesi: Bihruz’lar ve Oblomov’lar’’, Nihayet Arslan]



    Biraz daha mı Oblomov’dan bahsetsek?
    Oblomov’dan söz açıldığında işler değişir. O, seleflerinden farklıdır, özgündür.
    Kendisi bütün gün yatağında, hırkası(?)[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) sırtında, yaveri ise emrindedir. Günün büyük bir bölümünü düşünceleriyle geçirir, geri kalan zamanlarda ise ya uyur ya da uyuklar. En çok düşündüğü şeyler arasında kendi yaşamı ve hayâlleri vardır. Hayatını başkalarıyla kıyaslar. Bütün gün miskinlik yaptığını kendi de biliyordur, farkındadır. Fakat, memnundur, ona göre zaten böyle olmalıdır. Kendisine tek tük gelen ziyaretçilerin o koşuşturmacalı hayatlarını dinledikçe verdiği karar daha bir kesinlik kazanır. Demek istediğim o ki bu bilinçli bir tercihtir. Hayâller demiştik. Oblomov hayâller konusunda bizden ayrılır. Biz? Oblomov, insanlara veya diğer roman kahramanlarına benzemez. Amacı, toplumda ayrıcalıklı bir mesleğe sahip olmak, bilmem ne kadar para kazanmak veyahut düşmanları öldürmek değildir. Ona göre amaç ortadan kaldırılmalıdır. (Ortadan kaldırmak yanlış oldu.) Çünkü amaç hareket gerektirir. Hayat minimum değişiklikle devam etmelidir. Değişikliğin olduğu yerde rahatsızlıklar oluşabilir.




    Herhangi bir şiiri veya kitabı okuduktan sonra veyahut bir filmi bitirdikten sonra o eser hakkında yazılmış okumaları incelemek oldukça keyiflidir. Popülaritesinden mütevellit Oblomov bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Oblomov’u anlamakta kararlı, derinlere inmek konusunda cesur ve bu yazıyı bitirecek kadar işsiz iseniz, e hadi öyleyse devam!

    Katharina Hansen Löve’ye göre hikâyedeki karakterler şu şekilde üç gruba ayrılabilir: Oblomov’un grubu(Zahar ve Matyevna dahil), Ştoltz’un grubu(Olga ve Tarantiyev dahil) ve ziyaretçiler(1. ve 2. bölümdeki). Birinci ve ikinci grup arasındaki zıtlık ise statik-dinamik dünya görüşü olarak tanımlanabilir. Olay örgüsünün basitliği göz önüne alındığında, statik olanın diğerine ağır bastığı rahatlıkla gözlenebilir. Gonçarov Oblomov’u bize tanıtırken, büyük ‘’koruyucu katmanlardan’’ küçüklerine doğru geçer: sokak, ev, yandaki daire, odanın duvarları ve yatağı. Bütün bu ‘’koruyucu katmanların’’ bir anlamı olmalı değil mi? Mesela, düşman olan dış dünyaya karşı koruma. Bu dış dünyadan tehditlerin gelmesi de savımızı güçlendirir(köyündeki muhasebecisinin onu köye çağırması, ev sahibinin ona evini boşaltmasını söylemesi). Ayrıca, ‘’içeride’’ ve ‘’dışarıda’’ olarak karakterler de konumlandırılabilir(Oblomov, Zahar ve Tarantiyev, Ştoltz). Oblomov’un taşındığı Vyborg bölgesi nehrin diğer tarafında bulunmaktadır. Yani bir sınırın ötesindedir. Aynı Oblomov’un hayalindeki dünyada olduğu gibi. Orada da sınırın diğer kısmı ölümdür. Oraya taşınmayı ilk başta istemez. Orada onu bekleyen tehlikeler vardır, rüyasında onu bekleyen kurtlar gibi.
    Taşındıktan sonra, Olga ile fiziken aralarında mesafe açılacaktır ve bu duygusal ilişkilerine de ayrıca yansıyacaktır. Dahası, nehrin donması aralarına aşılmaz bir engel olarak ortaya çıkacaktır. İşler durulduktan sonra, taşındığı evinde hayaline kavuşacaktır. Oblomovka’sı artık dünyadadır. Şaşırtıcı bir düşünce de şu ki Oblomov ile bir keşiş arasında büyük benzerlikler bulunmakta. Sosyal hayatında ve işinde sorunlar yaşayan Oblomov, iç dünyasına yönelmiş ve kendini düşünmeye adamıştır.(Tam olarak olmasa da) Bir keşişe benzer şekilde.

    Hikâyedeki bazı metaforlar: yüksek, alçak; aşağı, yukarı; üst, alt; açık, kapalı; içerisi; dışarısı.[‘’The Structure of Space in I.A. Goncharov’s Oblomov’’, Katherina Hansen Löve]

    Oblomov karakteri çoğunlukla maceradan sakınan bir tip olarak resmedildi ve yorumlandı. Bazen de gelişmek istemeyen bir karakter olarak. Birazdan göreceğiniz okumada ise Oblomov’u ve diğer karakterleri hareketlilik bağlamında ele alıp fiziken geniş çaplı çıkarımlar yapacağız. Uzatmadan, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Oblomov’u modern-öncesi ekonomi, Ştoltz’u ise kapitalizmin emeklemesi olarak eşleştireceğiz.

    Oblomov yayınlandığı dönemde Rusya’da önemli ekonomik ve sosyal değişiklikler yaşanıyordu. Endüstrileşme, köleliğin kaldırılması, demir yolunun genişlemesi, nüfusta artış... Rusya ve ekonomisi değişiyordu, kısacası. Ekonomik liberalizm yayılmaya başlıyor ve bu da, sınırların geçilmesi, değişim, sirkülasyon vb. kavramları açığa çıkartıyordu. Adı geçen kavramlar ise şüphesiz hareketliliği gerektiriyor. Bu roman bağlamında ise, Oblomov’un durgunluğu ve Ştoltz’un gezginliği bizim başlangıç noktamızdır. Oblomov’un hareketten kaçması kapitalist pazara girmek istememesi ile özdeşleştirilirken Oblomov’un hayalindeki dünya ise modern-öncesi, kapitalizm-öncesi ve feodal bir idil olarak görülebilir. Oblomovka’nın dışındaki her yerin uzak ve dışarıya seyahatin imkansız gözükmesi de modern-öncesi dünya algısı ile ilgilidir. Çünkü, ulaşımın yeterince gelişmiş olmaması insanları zorunda olmadıkça hareket etmemeye itmiştir. Oblomovka’ya benzer olarak Oblomov’un taşındığı Vyborg Caddesi’ndeki ev de Petersburg sınırlarında olmasına rağmen biraz uzak ve izole idi. Oblomov’un doktorunun yurtdışına seyahat tavsiyesi, masasında duran kitabın isminin Afrika’ya Seyahat olması da savı güçlendiren detaylardan. Oblomovka’da, hatırlayacağınız üzere, yatırım yapma, kâr elde etme gibi modern döneme ait uygulamalar bulunmuyordu. Oblomovka insanları kendi ürettiklerini kullanıyordu. İşte bunlar, Löve’nin belirttiği gibi modern-öncesi döneme ait pratikler. Fakat, Ştoltz’un köye el atmasından birkaç sene sonra orada da bazı radikal değişiklikler gerçekleşecektir. Diğer yanda ise, Ştoltz sürekli hareket halinde. Tam da kapitalist ekonomi şeklini yansıtacak şekilde. Aslında kapitalistten çok kapitalizm. Hı? Ştoltz kapitalizmin kendisi. Niçin? Hikâyede önemli bir karakter olmasına rağmen pek de öne çıkmıyor. Bu yüzden onu bir karakter olarak düşünmektense bir temsil olarak düşünmek daha makul. Romandaki bir diğer kişi, Olga, bu durumda Rusya’nın kendisi olur, eğer bu açıdan bakacak olursak. Rusya kapitalistleşir, Olga da Ştoltz’un olur.[‘’The World on the Back of a Fish: Mobility, Immobility, and Economics in Oblomov’’, Anne Lounsbery]




    Burada da gruplandırmaya dahil edemediğim alıntılar:

    Hikâye dört mevsimden oluşuyor, ana karakterin ruhsal değişimiyle paralellik gösteriyor. Örneğin Olga ile yakınlık kurarken bahar mevsimi yaşanıyor idi.[Kaynağı unuttum.]

    Oblomov dışındaki diğer karakterlerin metinde bulunmasının temel amacı, aslına bakarsanız, Oblomov’un tasvirini güçlendirmektir.
    ‘’Tüm diğer kişiler, ne denli önemli olurlarsa olsunlar, öncelikle Oblomov’un kişiliğinin yansıtılmasında aracıdırlar. Örneğin Zahar, Oblomov’un ‘’bey’’ kişiliğinin, Olga ‘’duygu dünyasının’’, Ştoltz ‘’dostluk anlayışının’’ ortaya konmasında yardımcı olurlar.’’[Süer]

    ‘’Gonçarov, bu iki tiple aslında Doğu insanı ile Batı insanını karşı karşıya getirmiştir. Ştoltz’un babası Alman’dır. Alman terbiyesiyle büyümüştür. Hayatı algılayışı bir Avrupalınınki gibidir. Diğer yandan Gonçarov, romanda Ştoltz’un, Rus annesinden Doğu terbiyesinin de iyi yanlarını aldığını belirterek, onu Doğu ve Batı’nın iyi bir sentezi olarak sunar. Bu nedenle de Ştoltz, Ahmet Midhat Efendi’nin Rakım’ı ya da Nasuh’u gibi idealize edilmiş bir tiptir.’’[Arslan]

    Oblomov’un salt kurgu ürünü olmadığını, o zamanları yansıttığını da şuradan anlayabiliriz: ‘’Lenin, toplumun tüm kesimlerinin Oblomovluktan etkilendiğinden, Bolşeviklerin arasında bile Oblomov’ların var olduğundan, Oblomovluğun ne kadar dirençli olduğundan şu satırlarla söz ediyordu:
    Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.’’[(https://kayiprihtim.com/...me/oblomov-inceleme/)

    Dostoyevski, ‘’Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.’’ demişti. Benzer şekilde, Des Essientes, Ignatius Reilly, Zoyd Wheeler ve çağımızın bütün ‘’coach potato’’ örnekleri de Oblomov’un ‘’sabahlığından’’[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) çıkmıştır.[(http://thelectern.blogspot.com/...ou-you-might-as.html)




    Son sözlerimizi söylerken kitabın yazarı Gonçarov’a biraz değinmek gerek. Bilinen bir gerçektir ki yazarlar oluşturdukları karakterlere kendi benliklerinden birtakım özellikler de ekler. Gonçarov’un bu eseri 12-13 senede bitirmesi, onun da Oblomovluk ‘’hastalığına’’ yakalandığını gösterir.(Günde sadece bir sayfa yazsa, kitap yaklaşık 600 sayfa, en geç 2 senede bitirmesi gerekirdi.) Neyse ki çabuk(!) ‘’iyileşmiş’’ ve romanını bitirmiştir.[Ö. Aydın Süer] Kitapta Oblomov’un hayal dünyasını anlatan bölüm(Olağan Hikâye) ilk olarak 1849’da yayınlanmış. Daha sonrasında, yaklaşık 10 yıl, kitap tamamlanmıştır. Fakat, bu gecikmelerinden dolayı onu suçlayamayız. Çünkü kendisinin yoğun bir bürokrasi hayatı mevcuttu o dönemde.[Being and Laziness, Joseph Frank, newrepublic.com]

    ‘’Yazarın ana karakterine «Oblomov» ismini vermesi tesadüfi değildir. Rusça’da ‘’oblom’’ kelimesi, ‘’enkaz’’ anlamına gelmektedir. Bu manayla da Oblomov karakterinin hazin sonuna dair bir sezgi yaratılmak istenmiştir. Ayrıca Rusça’daki ‘‘oblo’’(çember,çevre) sözcüğünden türetildiği göz önünde bulundurularak karakterin bir çember içinde yetiştirilmesi de vurgulanmıştır.’’[(http://tucrubelerimiz.com/...ic-goncarov-oblomov/) Gonçarov’un ayrıca Olağan Bir Öykü ve Yamaç adlı kitapları bulunmaktadır. Oblomov’un çevirmeni Ergin Altay’a göre, “Gonçarov üçlünün birinci kitabı Olağan Bir Öykü’de (1847) Aleksandr Aduyev’in; ikinci kitabı Oblomov’da (1859) Oblomov’un; üçüncü kitabı Yamaç’ta (1869) da Rayski’nin kişiliğinde Rusya’nın tarihsel gelişiminin belli bir devresini anlatmıştır.”[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik)
  • En ünlü kadın Pythagorasçı Krotonlu Theano'ydu(İÖ 550'den itibaren)
    "Altın Kesit" denilen matematik teoremi de ona affedilir.
    İngeborg Gleichauf
    Sayfa 12 - ÖDTÜ Yayıncılık
  • Theano, kadına yaraşan tavır konusunda o dönemde hakim olan görüşü benimsemişti; yani kadın geri planda kalmalı, kamusal alanda itibar kazanmaya çalışmamalı, evle ve çocuklarla ilgilenmelidir. Küçük kızlar bile evliliğe hazır yetiştiriliyordu. Bu konuda isyan bayrağını açmak Theano'nun işi değildi.
  • Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.
    Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…
    Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.
    Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.
    ***
    İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…
    Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…
    ***
    İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.
    Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.
    Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopas Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.
    Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
    Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…
    ***
    Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.
    ***
    Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanın ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
    Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’

    Alıntı
  • Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.
    Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…
    Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.
    Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.
    ***
    İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…
    Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…
    ***
    İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.
    Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.
    Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopas Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.
    Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
    Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…
    ***
    Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.
    ***
    Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanın ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
    Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’
    "Hypatia"