• 225 syf.
    ·Puan vermedi
    “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
    beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
    ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
    bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
    tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
    onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”
    Tevfik Fikret

    İncelemeye bu şiirle girizgah yapmak istedim; zira takvimler Şubat’ın 21’ini gösterirken ve İstanbul’un her tarafı yoğun bir ‘sis’ ile kaplanmış iken, (https://i.hizliresim.com/k9av3q.jpg) ayrıyeten İstanbul grubunun da Mart ayına dair seçimine istinaden, Unamuno’nun bu ‘novila’sını bu sefer başka bir yayınevinin (Can Yayınları, Behçet Necatigil çevirisiyle) tekrar okumaya karar verdim.

    Öncelikle, sizleri ikaz etmek isterim ki; bu inceleme ÇOK UZUN ve haddinden fazla teşekküllü olacak, hepsini okuyabilecek kadar sabrı olanlara selam olsun…

    ‘Sis’ novilasına* geçmeden önce, (*Unamuno, eleştirmenlerin yapıtlarını roman türüne sokmamalarına aldırmayarak, "Benim yazdığım novela değilse, o zaman 'nivola' oluversin." demiştir.) özellikle yazarın hayatına dair birkaç önemli bilgi ve anekdot aktarmak istiyorum:

    “Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao - 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür.
    Sadece, İspanyol kültürünü benimsemekle yetinmemiş, her kitabı aslından okumak gibi ciddi bir alışkanlığı olmuş ve bu yüzden on altı lisan öğrenmiştir:
    Kastilyaca, Baskça, Katalanca, Sanskritçe, Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Flamanca, İngilizce, Rusça ve Danca*.
    (*En son öğrendiği dil, ilk varoluşçu filozof olarak bilinen ve fikirlerini benimsediği Soren Kierkegaard’ın eserlerini okumak için öğrendiği “Danca”dır ve Unamuno “Sis” novilasını yazarken, Baştan Çıkarıcının Günlüğü
    eserinden de ilham almıştır.)

    Yaşadığı çağı seçemese de, o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği 27 kuşağının temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

    1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

    İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır.

    Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

    Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan "Muera la inteligencia! Viva la muerte!" (Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!) nidaları ile bitirir.

    Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

    “Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum, suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına, - eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

    Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Miguel De Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

    Yenmek, ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. "Venceréis, pero no convenceréis" (Yeneceksiniz, ama ikna edemeyeceksiniz) Bu kadar!”

    General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.”
    (Kaynak: Rona Aybay’ın – 24 Mayıs 2012 tarihli yazısından)

    Şimdi gelelim, Sis novilasına; Unamuno 1914’te yayınlanan bu eserine daha sonra bir kurgu karakter olduğu anlaşılacak Victor Goti’ye yazdırdığı bir önsözle başlar. Ve Goti’nin vasıtasıyla edebiyata, hayata, varoluşa, mizaha, erotizme ve daha birçok konuya ilişkin düşüncelerini okuyucuya aktarır. Önsöze ek olarak cevapladığı bir son-önsöz’de ise, Goti’nin ‘hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmasını istemediği düşüncelerini yayımlamak suçunu işlediğini’ belirtip, onun kaderini -tıpkı Augusto gibi-(hayat memat dairesinde) bundan sonra bizzat kendisinin tayin edeceği söyler.

    Sis’in girizgahında her şey, aylak Augusto’nun yağmurlu bir günde piyano öğretmeni olan Eugenia ile karşılaşması ve akabinde onun peşine takılması ile başlar. Varsıl biri olan, hayata dair bir amacı bulunmayan ve daha önce hiçbir kadına aşık olmamış olan kahramanımız, Eugenia’dan sonra tamamen bir değişim geçirir. Aşık olduğu kadın, onun için kazanılması gereken bir savaşa dönüşür, lakin bununla birlikte oldukça zorlu bir süreci de atlatması ve bir rakibini de alt etmesi gerekecektir. Aşkı ve evlilik kurumunu önce en yakın arkadaşı Victor Goti’nin tavsiye ve direktifleri doğrusunda(öyle ki, onun da bir dediği bir dediğini tutmayacak, zaman içerisinde ve olayların gidişatına göre fikirleri değişecektir) sonrasında ise bu hususta bir allame olarak bilinen Antolín S. Paparrigópulos vasıtasıyla sorgulayacak, Eugenia’nın mistik faşist esperantist eniştesi Don Fermín ve halası Ermelinda’yı da kendi safına çekip, onlarında da yardımıyla Eugenia’yı ikna turlarına başlayacaktır. Bu esnada ve hiç beklenmedik bir şekilde hayatına ütücü kız Rosalinda girecek ve onunla yaşadıklarından sonra kafası tamamen karışacak, hatta aşçısı ve uşağının karısı Liduvina bile onu cezbedecek, üstüne üstlük, yolda ve civarında gördüğü her cins-i latife karşı ilgisini dizginleyemeyip, akabinde bir ihtiras rüzgarına kapılacak, tutkularının ateşiyle yanıp kavrulacaktır... ”Kadınlar ne ister?” sorusuna cevap bulmak için, onlar üzerinde psikolojik deneyler yapmak isteyecek, bunun için de en uygun ortamın evlilik olduğuna kanaat getirecektir.

    Sonrasında ise, olanla umulan arasındaki fark ve gerçekle kurgu arasında dönen çark sizi fazlasıyla şaşırtacak, üslubu ve imgelemiyle yazara hayran bırakacak, Unamuno da bu güzergahta nihai amacına ulaşmış olacaktır:
    “Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir SİSte karıştırmak.”

    Unamuno, kendi dönemine göre aykırı ve sıra dışı bir yazar olarak bu eserinde, daha önce belki de hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, yazdığı bu novilaya kendisini dahil ettiği gibi, kahramanını da gerçek hayata aktarmış, okurlarının gerçekliği ve varoluşu (bir felsefe profesörü olduğu düşünülürse) ‘egzistansiyalizm’ ekseninde sorgulamasını sağlamıştır.
    ”İster yaşamdan kitaplara olsun, ister kitaplardan konuşmalara, gerçeği bir alandan başka bir alana aktardık mı, bir şeyler oluyor ve gerçekliği bozuluyor.”

    Unamuno, yazdığı eserlerdeki kurgu ve gerçeğin birbirine karışması, varoluş ile sorgulamalara sürekli vurgu yapması ve yarattığı karakterlerin gerçekliğine dair açıklama mahiyetinde Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabının önsözünde der ki:
    Don Quijote, Cervantes kadar gerçektir; Hamlet ya da Macbeth Shakespeare kadar gerçektir, benim Augusto Pérez’im de bana o sözleri söylemekte haklıydı belki, –romanım (ama ne roman ya! Sis’e bakın, s. 199-200)– benim öyküm dahil, sizin öykünüzün ve başkalarının öykülerinin dünyaya gelmeleri için bir bahaneden başka bir şey değildim.
    Bilindiği gibi, bir sanat yapıtından keyif alan onu kendinde yarattığı içindir, onu yeniden yarattığı ve onunla yeniden yaratıldığı içindir.
    Emin ol ey okur, eğer Gustave Flaubert, söylediği gibi yazarken, yani romanında, gerçekçi romana örnek gösterilen romanında Madam Bovary’yi yaratırken, zehirlenme belirtileri duyumsadıysa ve Augusto Pérez’im önümde –daha doğrusu içimde– “yaşamak istiyorum Don Miguel, yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum...” diye inlerken ben de öldüğümü duyumsuyordum – Sis, s.204.
    “Augusto Pérez sensin ha!” denecek bana. Ama hayır! Gerçek olan şu ki, bütün roman kişilerimi, yarattığım bütün kahramanları –koca bir ahali– ruhumdan, içten gerçekliğimden çıkarmış olmamdır, bizzat ben olmaları başka bir şeydir. Çünkü, bizzat ben kimim? Miguel de Unamuno imzasını atan kimdir? Sahi... kişilerimden birisi, yarattıklarımdan birisi, acı çeken kahramanlarımdan birisiyim. Ve bu, sonuncu ve en içten olan ben, çok üstün olan, olağanüstü ben –ya da kendiliğinden var olan– kimdir? Tanrı bilir... Belki de bizzat Tanrı...”

    Kitapta en ilgi çekici bölüm belki de, Unamuno’nun ‘Son deyiş’ yerine Augusto’nun köpeği Orfeo’nun gözünden olaylara ve insanlara bakış açısıyla aktardığı ‘ölübaşı söylevi’dir. Bu bölümde, bizli konuşma hakimdir ve bir nevi özet şeklinde olayların bitişi verilir.

    Ayrıca, Unamuno’nun bu novilasındaki kurgusunun içine ustaca monte edilmiş mündemiçsel ve varoluşa dair sorgulatıcı etkisi olan derin ve çetrefilli mevzular ile siyasi içerikli göndermeler, Hasan Ali Toptaş’ın “Bütün soylu hikâyeler, görünen içerikle gizli içeriğin toplamından oluşur.” ifadesinin ne kadar doğru olduğunu gösterir niteliktedir. Bunu yazarın henüz yeni okumuş olduğum Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı‘nda da gözlemlediğimi söyleyebilirim.

    Son olarak, yazarın “dil” hususundaki hassasiyetini ve görüşünü yansıtan 1931 tarihli Unamuno’ya ait tek ses kaydı olan ‘Sözün Gücü’nden bir bölüm aktarmak istiyorum:
    “Fransız bir eleştirmen, İspanya’da neredeyse hiç yazar bulunmadığını, aksine kağıt üzerinde konuşan konuşmacılar olduğunu söylemiştir. Belki de, doğrudur, bu. Şahsen birisi için ‘kitap gibi konuşuyor’ denildiğini duymak kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur; insanlar gibi konuşan kitapları tercih ederim. İnsanların gözleriyle değil, kulaklarıyla okumayı öğrenmesi gerek. Diri olan sözdür. Söz, her şeyin başıdır. Başlangıçta kelam vardı, muhtemelen sonda da kelam olacaktır.
    Mesih, marangoz olan Mesih değil, ev inşa eden Mesih yazılı bir şey bırakmamıştır. Eserlerinin tümü söze dayanır. Şöyle dediğimi hatırlıyorum:
    Köy evleri inşa eden o adam
    Kayıktan seslendi,
    Onlar kıyıdaki çakıllar üzerinde,
    O ise su yüzünde süzülürken.
    Göl esintisi ağzından
    Kıssalar topluyordu;
    Bu saadete nail olan
    İşiten kulaklar,
    Gören gözler.
    Berrak havada filizleniyordu şimdi
    O kanatlı tohumlar.
    Güneş sarmalarken onları ışınlarıyla
    Esinti beşiklerini sallıyordu.
    Ta ki, sonunda bir kitaba düştüler,
    Ruhun trajedisi, heyhat!
    Onlar kuru çakıllara uzanmış,
    O ise su yüzünde süzülürken.

    ‘Şahsen sözlerimin kitaplarda ölmesinden, diri kalamamasından korkuyorum, zira daima dilden geçindim.’

    Ben ki, ihtiyar bir çocuğum,
    Vakit öldürmek için
    Oyuncağım Kastilya romansının
    İçini deşmeye koyuldum.
    Ancak birden irkildi
    Ve titredi elim
    Zira titrek kalpler
    Feryat figan ediyordu.
    Çan tokmağı geleneğinden gelen
    Dillerinin kemiğiyle,
    Kutsal bronz çanlarda
    Miserere ile Ave Maria çalıyorlardı.
    Düşüncenin şehadetidir
    Kalemle kelimeler savurmak,
    İhtiyar çocuğun oyuncağı,
    Trajik kemikli lisan.”

    Aynı lisana mensup Jorge Luis Borges ’ın ifadesiyle:
    “Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır, Unamuno.”

    *Sis’in 2006 yılında çekilmiş, Meksika yapımı bir filmi de var:
    https://www.youtube.com/watch?v=v01y3MzQ1o8
    Yine, 2006 Hollywood yapımı “Stranger Than Fiction”da Sis’teki gibi bir kurgu karakter ile yazarı arasında buna benzer paralellikte bir hikaye senaryolaştırılıp beyazperdeye aktarılmıştı; daha önceden seyretmiş olanlar elbet hatırlayacaklardır. Bundan yeni haberi olup da, izlemek isteyenleri finalde sürprizli bir son bekliyor:
    https://www.filmmodu.com/...n-turkce-dublaj-izle
  • En ünlü kadın Pythagorasçı Krotonlu Theano'ydu(İÖ 550'den itibaren)
    "Altın Kesit" denilen matematik teoremi de ona affedilir.
    İngeborg Gleichauf
    Sayfa 12 - ÖDTÜ Yayıncılık
  • Theano, kadına yaraşan tavır konusunda o dönemde hakim olan görüşü benimsemişti; yani kadın geri planda kalmalı, kamusal alanda itibar kazanmaya çalışmamalı, evle ve çocuklarla ilgilenmelidir. Küçük kızlar bile evliliğe hazır yetiştiriliyordu. Bu konuda isyan bayrağını açmak Theano'nun işi değildi.
  • Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.
    Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…
    Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.
    Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.
    ***
    İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…
    Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…
    ***
    İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.
    Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.
    Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopas Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.
    Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
    Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…
    ***
    Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.
    ***
    Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanın ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
    Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’

    Alıntı
  • 312 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Edebiyatın ilham aldığı alanlardan biri şüphesiz ki tarihtir. Tarihsel gerçekliklerin özgün ve dikkat çekici bir üslupla aktarılması bizi geçmiş dönemlere, savaşlara, insanları ilgilendiren hayat hikâyelerine götürür.

    Tarihin genellikle erklerin kontrolünde yaşandığı ve her çatışmadan en büyük payı kadınların aldığı düşünülürse, Marta Sofia’nın kaleme aldığı Agora isimli roman, bunu gösterebiliyor olmasıyla edebiyat alanında önemli bir görev üstleniyor. Öncelikle bu eserin adını irdeleyelim. Agora; Eski Yunanca’da sosyal, ticaret ve siyasi yönleriyle gelişmiş olduğundan şehir merkezi anlamına geliyor. Toplanma yeri de diyebileceğimiz bu merkezler kimin elindeyse yönetim ona ait oluyor. Şehirdeki seçimler, duyurular ve benzeri organizasyonlar bu meydanda yapılırmış. Kütüphane ise Agoranın en merkezi yerinde kale gibi inşa edilmiş, korunaklı bir yapı. Bu yapının içinde kütüphanenin yanı sıra tiyatro, dinlenme yerleri, derslikler, arşiv gibi birçok bölüm bulunuyor. Kısacası dev bir kültür kompleksi.

    Romanın konusu, milattan sonra 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; o dönemdeki din, siyaset, hırs ve çıkar ilişkileri üzerinden evrensel meseleler ele alınıyor. Hypatia, İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren bir bilim insanıdır.

    Yazarın bu eserinde asıl amacı, İskenderiye Kütüphanesi’nin son döneminde dini küstahlığın -hem paganlık hem Hristiyanlık hem de Yahudilik adına- medeniyet dediğimiz şeyi nasıl yerle yeksan ettiğini anlatmaktır. Yazar çatışan her üç dine de uzaktan bakmayı tercih etmiş; hiçbirine özel bir önem atfetmediği gibi körlüğün her an her yerde, herhangi bir dinde ya da inanışta iktidar hırsı ile nasıl kaynaştığını ve kendini nasıl meşrulaştırdığını başarılı bir biçimde anlatmış. Elbette ki şu an yeryüzündeki egemen dinlerden biri olan Hristiyanlığı ön plana alarak.

    Varoluşu sorgulayan, hiçbir dogmatik fikri kabul etmeyen bir filozof düşünün. Aşkı bir erkekle yaşanacak bir duygu olarak görmüyor; felsefeye, bilime, güneşe, yıldızlara âşık. Farklı inanışlardan öğrencilere ders veriyor ve fikirleriyle yönetimde etkin olduğu için tehlikeli bulunuyor. Hepsinden önemlisi, o bir kadın… Hypatia birçok kişi tarafından istenmiyor. Bir dinsiz olarak valiyi yönettiği düşünülüyor ve bir kadın olduğu için susması gerektiğine inanılıyor.

    Bir insan başka bir insanın bir şeye inanıp inanmamasını sağlayabilir mi? Kişi, karşısındakine bilgiyi aktarır. Ancak o aktarılan bilgiyle ne yapacağını aktardığı kişi, ister kabul edelim ister kabul etmeyelim, kendisi seçer. İşte insanları köleleştiren zihniyet, hizipleştiren ve Hypatia’nın barbarca biçimde katledilmesine neden olan, insan eylemlerinin kişilerin seçimleri sebebiyle olduğunu görmezden gelen bu zihniyettir. Çünkü bu düşünce tarzı korku kültünden ve cehaletten beslenen fanatizmin ürünüdür.

    Din kavramının, tarihin her döneminde şiddet ile olan birlikteliğinin insanlığa, bilimsel birikime ve kültüre verdiği zararlara dikkat çekilen eserde, aynı zamanda birilerinin bilgiye ve özgür düşünceye olan tahammülsüzlüklerinin, insanlığın maruz kaldığı bin küsur yıllık bir kayba neden olduğu sorgulanıyor. Bunu yaparken de ayrım gözetmeksizin bu kayıptan herkesi sorumlu tutuyor. Tüm bu karmaşanın ortasına ise tarafsız, masum bir güzellik; bilimi, felsefeyi, aşkı vücudunda toplamış bir kadını, Hypatia’yı koyuyor. 2009 yılında ünlü yönetmen Alejandro Amenábar tarafından aynı isimle sinemaya da uyarlanan bu değerli eseri tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum.
  • 632 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "...Oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir. İnsanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. Oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. Duygusal ve saftır. İnançlı ve ahlaklıdır. Her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. Oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. Yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, Oblomov. İçe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "Gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır."[Açık Mektuplar, Ahmet Özcan(https://eksisozluk.com/entry/28424679)

    Heyt be! Şu tanımlamanın vuruculuğuna, gücüne bi’ bakın hele.

    Tanrıya ve kadere sitemin ifadesi,
    irkilmenin yarattığı donukluk,
    fazla uyanıklık ve şuurlu atalet...

    Nedir, yazarın kalemini sivrilten bu kadar?
    Eğer hayal değilse bütün bunlar,
    Atfedilen bu özelliklerin yükünü
    Hangi varlık taşır?
    Taşıyabilir?
    Oblomov kadar?




    Belki siz de fark etmişsinizdir yukarıdaki metinde
    Geçmiş Oblomov ile Oblomovluk iç içe
    Bir eleştirmendir nedeni bunun
    Biz de fazla uzatmadan
    Verelim eline mikrofonu
    (Burası pek olmadı sanki ama neyse...)

    Oblomov mu yoksa Oblomovluk mu demeden önce, Rus yazının şaşaalı senelerini geçirdiği 19.yy a bi’ bakalım. Kimler yok ki? Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenyev, Çernişevski. Devam edeyim mi? Gonçarov, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve Maksim Gorki. Romanlarında hep isyan ettikleri o makûs talihleri, gerçek hayatta yüzlerine gülmüş meğerse. Bunun yanında, bu edebî zenginlik eleştirmenleri ortaya çıkartmış, eleştirmenler de romanlardaki derinliği.[XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Yazıları, Ö. Aydın Süer]

    Bu roman üzerine yazılan, icra edeni de popülerleştiren ‘’Oblomovluk Nedir?’’ adlı denemedir. Deneme yayınlandığında yazarı, Nikolay Dobrolyubov, 23 yaşında olmasına rağmen edebiyat çevrelerinde önde gelen bir eleştirmen olarak görülüyordu. Materyalist filozof ve ‘’Ne Yapmalı?’’nın yazarı Çernişevski’nin müriti olan Dobrolyubov’ın yazdığı bu deneme, bir ‘’klasik’’ halini aldı ve Gonçarov veya Oblomov üzerine düşüncelerini dile getirmek isteyenler Dobrolyubov’u öğrenmeden bu işe adımlarını atamadılar.[‘’What is Oblomovism’’, Nikolay Dobrolyubov]
    [‘’Dobroliubov's Critique of Oblomov: Polemics and Psychology’’, Alfred Kuhn]

    Oblomov’un yazarı Gonçarov da Dobrolyubov’dan övgüyle şöyle bahseder bir mektubunda: ‘’Oblomovluğu ilgilendiren ve onu oluşturan budur, bunun üstüne daha fazlası söylenemez. [...] Bu denemeden sonra eleştirmenler, eğer kendilerini tekrarlamak istemiyorlarsa, ya yalandan karşı çıkacaklardır ya da (romandaki) kadınlar hakkında konuşacaklardır. [...] O, beni hayrete düşürdü, bir sanatçının aklında neler olup bittiğini anlamasıyla. Bir sanatçı olmadığı halde.’’ [Kuhn]

    Merak. Merak ediyorsunuz değil mi? Nedir bu koca insanları bu kadar hayrete düşüren, bu cesur sözleri sarf ettiren? Ya da fos mı çıkacak bu abartılmış sözler? Göreceğiz... Fakat öncesinde, şu kitaba bir dönelim.




    Bir kitabı yüzeysel bir şekilde anlamak için olay örgüsüne başvurabiliriz. Şanslıyız ki bu metinde olay örgüsü oldukça sade. Yazar, hikâyenin kapılarını, Oblomov yatarken açar, uzun bir süre de öyle devam eder. Kitabın sonunda da yatıyordur, ama farklı bir yerde. Oldukça basit, değil mi?

    Hadi biraz daha detaylandıralım. Bir ev, evin içinde oda, odada bir yatak ve yatakta da bir adam, Oblomov. Uzun bir süredir odasından dahi çıkmamış. Çıkmasına da gerek yok. Çocukluğundan beri bakıcılığını yapan Zahar da ne güne duruyor? Hikâyedeki ana karakterlerden olan Ştoltz gelmeden önce bir iki kişi onu ziyaret ediyor, birisi dışarı davet ediyor ama o kesinlikle taviz vermiyor, diğeri de tokatçının teki.

    Derken, Ştoltz, yani eski dostu gelir. Ştoltz, onu ‘’dünyayla’’ etkileşime geçirmede başarılı olur, uzun uzun dil dökmeler sonucunda. Günlerce gezer dururlar, Oblomov alışkın değildir fakat Ştoltz onun motivasyonunu tetiklemiştir. Evet, şimdi de biraz aşk katalım hikâyeye. Ştoltz, Oblomov’u arkadaşı Olga ile tanıştırır. Birbirlerinden etkilenen Olga ile Oblomov, aşkın dalgalı denizlerine açılacaklardır. Dalgalı olmasının sebebi, Oblomov’un kişiliğinden gelen kuruntulu düşünceleridir. Şöyle ki kendisini Olga için yeterli görmeyip daha iyi erkeklerin bulunduğundan bahsetmiştir ayrılma mektubunda. Lâkin, Olga bunları hoşgörüyle karşılayıp böyle düşünmesini Oblomov’un iyi niyetinden kaynaklandığını düşünmüştür. Oblomov’u ‘’Oblomov’’ yapan bir diğer olay ise Olga ile evlenmeden önce çiftliğe gidip ordaki duruma el atması gerekmiştir ama, tahmin edeceğiniz üzere Oblomovluk gereği bu iş ona ağır gelir. İşte tam bu noktada da Olga’nın Oblomov’u Oblomovluktan çıkarma umutları tamamıyla söner. Bu arada Oblomov eski evinde yaşamıyordur. Olga ile evlilik sonrası planları için farklı bir yerde bir(iki de olabilir) oda tutmuştu. Bu evde kendisi haricinde dul bir kadın, onun erkek kardeşi ve bir de çocuklar vardır. Kadının kardeşi sabahtan akşama kadar iştedir, pek gözükmez ortalıkta.(Oblomov’u dolandırdığını da laf arasında belirtelim.) Kadın ise durmaksızın ev işleriyle uğraşıyordur, ayrıca Oblomov’a güzel güzel yemekler de yapıyordur. (Gonçarov’un bu karakterde annesini yansıttığı öne sürülür.)[Kuhn] Oblomov ise hâlâ aynı Oblomov’dur. Gün geçtikçe samimi olurlar, ilerleyen zamanlarda da evlenirler. Oblomovukla geçen huzur dolu günler ardından, hareketsiz yaşam ve ağır beslenme de karakterimizin hazin sonunu getirecektir. Olga ise Ştoltz ile evlenmiştir o arada.





    Şimdi de gözde münekkit Dobrolyubov’un çalışmasına göz atalım. Yazısında doğal olarak en çok yeri Oblomov’a ayırmış. Diğer karakterlere gereken önemi vermemesi gözden kaçmıyor. Fakat, şahsi tercihi de olabilir. Oblomov’un özelliklerinden bahsettikten sonra Rus edebiyatında daha önce yazılmış eserlerde Oblomovluktan muzdarip karakterler bulunduğunu aktarmış. Örneğin, Puşkin’in Onegin’i, Zamanımızın Bir Kahramanı’nın Peçorin’i, Ölü Canlar’ın Tentetnikov’u... Dahası, aşağıda göreceğiniz gibi Oblomovluğu âdeta millileştirmiştir.(bkz. 2. örnek) Oblomov’un hayatı, çocukluğu ve hayali de kapsayacak şekilde oldukça ayrıntılı incelenmiş ve bazı çıkarımlar da yapılmış. Yazısından bazı alıntılar:(değişiklik yapılmıştır)[Dobrolyubov]

    +Oblomov aslında tembel değildi. Oblomov’un isteklerinin başkaları tarafından yerine getirilmesi onu bu hale getirmiştir. Bir nevi köle olmuştur. (Dobrolyubov’un alttan alta sezdirdiği yetiştirme tarzının hayatı şekillendireceğidir. Bu konuda dönemin bir diğer eleştirmeni Herzen ile tartışması olacaktır.) O romandaki herkesin kölesi, Zahar’ın bile. Zahar’ın mı Oblomov’un mu sözünün daha çok geçtiğini söylemek zordur. Bütün durumlarda eğer Zahar bir şeyi yapmak istemezse yapmaz, Oblomov istemeyip kendi isterse de yapar. Bu normaldir: Zahar en azından bir şeyler yapabilir fakat Oblomov değil. Matyeviç ve Tarantiyev’in Oblomov’un sözlerine uyması ise entelektüel gelişim farkındandır.

    +Ne zaman bürokrasiden şikayet eden bir memur görsem, bilirim ki o bir Oblomov’dur.
    Ne zaman ordu geçidinin yavaşlığından şikayet eden bir ordu yetkilisi görsem, en ufak bir şüphem kalmaz ki o bir Oblomov’dur.
    ...

    +Gonçarov’un yarattığı kadın tiplerini analiz etmeye girişmek kadın ruhunun uzman bilgisini gerektirir. Bu nitelikten yoksun olmamız nedeniyle Gonçarov’un (yarattığı) kadınlarına sadece hayran kalmamız mümkündür.

    Alfred Kuhn’un Dobrolyubov’un bu çalışması üzerine yazdığı makaleyi de okumak ufkumuzu açacaktır, sanıyorum. Kuhn’a göre Dobrolyubov’un analizini okumak, eğer onun edebi hassaslıktan yoksun olduğunu, biricik ilgi alanının sanatın toplumla olan ilişkisi olduğunu ve yazarlara ne yazmaları gerektiğini dikte ettiğini bilmez isek, imkansızdır. Dobrolyubov, insanların gözünde radikal, kızgın, uzlaşılmaz, dediği dedik ve saldırgandı. İlk olarak, Dobrolyubov’un eleştirisi özgün değildir. Gonçarov’un ilk romanı, Olağan Hikâye, yayınlandığında Belinski aynı şeyleri 20 sene öncesinde söylemişti.(Not: Olağan Hikâye, Oblomov’un hayali dünyasını (Oblomovka) anlatan ve kitaptan ayrı bir bölüm olarak 10 sene önce yayınlanmıştır.) Ama, bu onun intihal yaptığı veya özgün düşünceden yoksun olduğu anlamına gelmez. Rus eleştirisinde Belinski’nin otoritesine yaranmak için bu yolu izlemiştir. (Edebi yazıların akıbeti Belinski’nin iki dudağı arasındaydı o zamanlar. Geçer not verdikleri göğe çıkartılır, vermedikleri yerin dibine batırılırdı. Birnevi edebiyatın Aristoteles’i olmuş.) Dobrolyubov, Rus edebiyatında Oblomovluğa örnekler verip benzerlikleri gösterirken aslında 1830-40 arasında Rus entelektüel yaşamını domine eden idealist liberalleri tek bir çatı altında topluyordu. Yukarıda söylemiştik, Dobrolyubov’un tartıştığı bir Herzen vardı. Şunu da söyleyelim ki Herzen’e göre roman, yarı ölü ve taşlaşmış birisini anlamsız detaylarla bitkin bir dille anlatmıştır. Herzen’in farkında olmadığı, Dobrolyubov’un bu ‘’gereksiz adamlara’’ saldırmasının sebebi gerçekte kendisinin de bir tür ‘’gereksiz adam’’ olmasıdır. Yani kendisine olan kızgınlığının dışavurumudur bu eleştirisi. Daha da uzatmamak için burada kesiyorum fakat eleştirmenimizin hüzünlü hayatı ve Oblomovluğunu okumanızı tavsiye ederim.[Kuhn]




    Onegin’ler, Peçorin’ler, Felâtun Bey’ler... Felâtun Bey mi? Ne yani o da mı bir tür Oblomov? Kısmen.[Felâtun Bey ve Oblomov’un ayrıntılı biçimde karşılaştırılması için bkz. ‘’Batılılaşan İki İmparatorluğun Roman Kahramanları: Felâtun Bey ile Râkım Efendi ve Oblomov Romanlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’’, Fatih Dinçer]

    19.yüzyıla geldiğimizde Avrupa’nın ekonomik kalkınmışlığı ve bunun diğer alanlara yansıması diğer devletler tarafından fark edilmişti. Batı ile temasta bulunup bu gelişmişlikten mahrum kalan bazı ülkeler, örneğin Osmanlı ve Rusya, çareyi Batılılaşmada buldu. Askeri alanda başlayan bu değişim, edebiyata da sıçradı. Edebiyata olan etkisi ise, Türk romanında ‘’alafranga züppe’’, Rus romanında ise ‘’gereksiz adam’’ tiplerinin ortaya çıkışı olarak gösterilebilir.

    Yazınımızda bunun ilk örneği Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’i olmakla birlikte, ‘’alafranga züppe’’ yaratma konusunda oldukça becerikliyiz. Örneğin, Araba Sevdası’nda Bihruz, Kiralık Konak’taki Servet Bey, Seniha ve Cemil, Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil, Aşk-ı Memnu’da Behlül... Peki ‘’alafranga’’ ne demek? Kısaca, Batı kültüründen etkilenmiş olandır. Fakat bu etkilenme şu şekillerde olabilir:1)Ahmet Mithat’taki gibi iyi yönlerini alan, 2)Hüseyin Rahmi’deki gibi kötü yönleri alan, 3)Ömer Seyfettin’deki gibi komik duruma düşen, 4)Yakup Kadri’deki gibi hain olan.

    Rus edebiyatında ise eleştirmen Dobrolyubov tarafından ortaya konan ‘’gereksiz adam’’ kavramı, Puşkin’in Yevgeniy Onegin’i ile başlıyor. Sonrasında, Zamanımızın Kahramanı’ndaki Peçorin ve Turgenyev’in Rudin’i olarak devam ediyor. En tipik ve ünlü olanı ise kuşkusuz Oblomov’dur. Tümüne baktığımızda ise, bu karakterlerin ortak özelliği, düşündükleri hâlde harekete geç(e)memeleridir. Yevgeniy Onegin’i aslında Rusların ‘’alafranga züppesi’’ olarak tanımlayabiliriz. Kendisi, aileden zengin, gösteriş meraklısı ve tam bir balo müdavimi. Kısacası, Batı’nın sadece kötü(!) ahlâkını almış. Aylaklık ve can sıkıntısı ise Yevgeniy Onegin ile Oblomov’u aynı potaya(‘’gereksiz adam’’) koymamızı sağlar.[‘’Osmanlı ve Rus Toplumlarında Medeniyet Değişmesi: Bihruz’lar ve Oblomov’lar’’, Nihayet Arslan]



    Biraz daha mı Oblomov’dan bahsetsek?
    Oblomov’dan söz açıldığında işler değişir. O, seleflerinden farklıdır, özgündür.
    Kendisi bütün gün yatağında, hırkası(?)[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) sırtında, yaveri ise emrindedir. Günün büyük bir bölümünü düşünceleriyle geçirir, geri kalan zamanlarda ise ya uyur ya da uyuklar. En çok düşündüğü şeyler arasında kendi yaşamı ve hayâlleri vardır. Hayatını başkalarıyla kıyaslar. Bütün gün miskinlik yaptığını kendi de biliyordur, farkındadır. Fakat, memnundur, ona göre zaten böyle olmalıdır. Kendisine tek tük gelen ziyaretçilerin o koşuşturmacalı hayatlarını dinledikçe verdiği karar daha bir kesinlik kazanır. Demek istediğim o ki bu bilinçli bir tercihtir. Hayâller demiştik. Oblomov hayâller konusunda bizden ayrılır. Biz? Oblomov, insanlara veya diğer roman kahramanlarına benzemez. Amacı, toplumda ayrıcalıklı bir mesleğe sahip olmak, bilmem ne kadar para kazanmak veyahut düşmanları öldürmek değildir. Ona göre amaç ortadan kaldırılmalıdır. (Ortadan kaldırmak yanlış oldu.) Çünkü amaç hareket gerektirir. Hayat minimum değişiklikle devam etmelidir. Değişikliğin olduğu yerde rahatsızlıklar oluşabilir.




    Herhangi bir şiiri veya kitabı okuduktan sonra veyahut bir filmi bitirdikten sonra o eser hakkında yazılmış okumaları incelemek oldukça keyiflidir. Popülaritesinden mütevellit Oblomov bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Oblomov’u anlamakta kararlı, derinlere inmek konusunda cesur ve bu yazıyı bitirecek kadar işsiz iseniz, e hadi öyleyse devam!

    Katharina Hansen Löve’ye göre hikâyedeki karakterler şu şekilde üç gruba ayrılabilir: Oblomov’un grubu(Zahar ve Matyevna dahil), Ştoltz’un grubu(Olga ve Tarantiyev dahil) ve ziyaretçiler(1. ve 2. bölümdeki). Birinci ve ikinci grup arasındaki zıtlık ise statik-dinamik dünya görüşü olarak tanımlanabilir. Olay örgüsünün basitliği göz önüne alındığında, statik olanın diğerine ağır bastığı rahatlıkla gözlenebilir. Gonçarov Oblomov’u bize tanıtırken, büyük ‘’koruyucu katmanlardan’’ küçüklerine doğru geçer: sokak, ev, yandaki daire, odanın duvarları ve yatağı. Bütün bu ‘’koruyucu katmanların’’ bir anlamı olmalı değil mi? Mesela, düşman olan dış dünyaya karşı koruma. Bu dış dünyadan tehditlerin gelmesi de savımızı güçlendirir(köyündeki muhasebecisinin onu köye çağırması, ev sahibinin ona evini boşaltmasını söylemesi). Ayrıca, ‘’içeride’’ ve ‘’dışarıda’’ olarak karakterler de konumlandırılabilir(Oblomov, Zahar ve Tarantiyev, Ştoltz). Oblomov’un taşındığı Vyborg bölgesi nehrin diğer tarafında bulunmaktadır. Yani bir sınırın ötesindedir. Aynı Oblomov’un hayalindeki dünyada olduğu gibi. Orada da sınırın diğer kısmı ölümdür. Oraya taşınmayı ilk başta istemez. Orada onu bekleyen tehlikeler vardır, rüyasında onu bekleyen kurtlar gibi.
    Taşındıktan sonra, Olga ile fiziken aralarında mesafe açılacaktır ve bu duygusal ilişkilerine de ayrıca yansıyacaktır. Dahası, nehrin donması aralarına aşılmaz bir engel olarak ortaya çıkacaktır. İşler durulduktan sonra, taşındığı evinde hayaline kavuşacaktır. Oblomovka’sı artık dünyadadır. Şaşırtıcı bir düşünce de şu ki Oblomov ile bir keşiş arasında büyük benzerlikler bulunmakta. Sosyal hayatında ve işinde sorunlar yaşayan Oblomov, iç dünyasına yönelmiş ve kendini düşünmeye adamıştır.(Tam olarak olmasa da) Bir keşişe benzer şekilde.

    Hikâyedeki bazı metaforlar: yüksek, alçak; aşağı, yukarı; üst, alt; açık, kapalı; içerisi; dışarısı.[‘’The Structure of Space in I.A. Goncharov’s Oblomov’’, Katherina Hansen Löve]

    Oblomov karakteri çoğunlukla maceradan sakınan bir tip olarak resmedildi ve yorumlandı. Bazen de gelişmek istemeyen bir karakter olarak. Birazdan göreceğiniz okumada ise Oblomov’u ve diğer karakterleri hareketlilik bağlamında ele alıp fiziken geniş çaplı çıkarımlar yapacağız. Uzatmadan, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Oblomov’u modern-öncesi ekonomi, Ştoltz’u ise kapitalizmin emeklemesi olarak eşleştireceğiz.

    Oblomov yayınlandığı dönemde Rusya’da önemli ekonomik ve sosyal değişiklikler yaşanıyordu. Endüstrileşme, köleliğin kaldırılması, demir yolunun genişlemesi, nüfusta artış... Rusya ve ekonomisi değişiyordu, kısacası. Ekonomik liberalizm yayılmaya başlıyor ve bu da, sınırların geçilmesi, değişim, sirkülasyon vb. kavramları açığa çıkartıyordu. Adı geçen kavramlar ise şüphesiz hareketliliği gerektiriyor. Bu roman bağlamında ise, Oblomov’un durgunluğu ve Ştoltz’un gezginliği bizim başlangıç noktamızdır. Oblomov’un hareketten kaçması kapitalist pazara girmek istememesi ile özdeşleştirilirken Oblomov’un hayalindeki dünya ise modern-öncesi, kapitalizm-öncesi ve feodal bir idil olarak görülebilir. Oblomovka’nın dışındaki her yerin uzak ve dışarıya seyahatin imkansız gözükmesi de modern-öncesi dünya algısı ile ilgilidir. Çünkü, ulaşımın yeterince gelişmiş olmaması insanları zorunda olmadıkça hareket etmemeye itmiştir. Oblomovka’ya benzer olarak Oblomov’un taşındığı Vyborg Caddesi’ndeki ev de Petersburg sınırlarında olmasına rağmen biraz uzak ve izole idi. Oblomov’un doktorunun yurtdışına seyahat tavsiyesi, masasında duran kitabın isminin Afrika’ya Seyahat olması da savı güçlendiren detaylardan. Oblomovka’da, hatırlayacağınız üzere, yatırım yapma, kâr elde etme gibi modern döneme ait uygulamalar bulunmuyordu. Oblomovka insanları kendi ürettiklerini kullanıyordu. İşte bunlar, Löve’nin belirttiği gibi modern-öncesi döneme ait pratikler. Fakat, Ştoltz’un köye el atmasından birkaç sene sonra orada da bazı radikal değişiklikler gerçekleşecektir. Diğer yanda ise, Ştoltz sürekli hareket halinde. Tam da kapitalist ekonomi şeklini yansıtacak şekilde. Aslında kapitalistten çok kapitalizm. Hı? Ştoltz kapitalizmin kendisi. Niçin? Hikâyede önemli bir karakter olmasına rağmen pek de öne çıkmıyor. Bu yüzden onu bir karakter olarak düşünmektense bir temsil olarak düşünmek daha makul. Romandaki bir diğer kişi, Olga, bu durumda Rusya’nın kendisi olur, eğer bu açıdan bakacak olursak. Rusya kapitalistleşir, Olga da Ştoltz’un olur.[‘’The World on the Back of a Fish: Mobility, Immobility, and Economics in Oblomov’’, Anne Lounsbery]




    Burada da gruplandırmaya dahil edemediğim alıntılar:

    Hikâye dört mevsimden oluşuyor, ana karakterin ruhsal değişimiyle paralellik gösteriyor. Örneğin Olga ile yakınlık kurarken bahar mevsimi yaşanıyor idi.[Kaynağı unuttum.]

    Oblomov dışındaki diğer karakterlerin metinde bulunmasının temel amacı, aslına bakarsanız, Oblomov’un tasvirini güçlendirmektir.
    ‘’Tüm diğer kişiler, ne denli önemli olurlarsa olsunlar, öncelikle Oblomov’un kişiliğinin yansıtılmasında aracıdırlar. Örneğin Zahar, Oblomov’un ‘’bey’’ kişiliğinin, Olga ‘’duygu dünyasının’’, Ştoltz ‘’dostluk anlayışının’’ ortaya konmasında yardımcı olurlar.’’[Süer]

    ‘’Gonçarov, bu iki tiple aslında Doğu insanı ile Batı insanını karşı karşıya getirmiştir. Ştoltz’un babası Alman’dır. Alman terbiyesiyle büyümüştür. Hayatı algılayışı bir Avrupalınınki gibidir. Diğer yandan Gonçarov, romanda Ştoltz’un, Rus annesinden Doğu terbiyesinin de iyi yanlarını aldığını belirterek, onu Doğu ve Batı’nın iyi bir sentezi olarak sunar. Bu nedenle de Ştoltz, Ahmet Midhat Efendi’nin Rakım’ı ya da Nasuh’u gibi idealize edilmiş bir tiptir.’’[Arslan]

    Oblomov’un salt kurgu ürünü olmadığını, o zamanları yansıttığını da şuradan anlayabiliriz: ‘’Lenin, toplumun tüm kesimlerinin Oblomovluktan etkilendiğinden, Bolşeviklerin arasında bile Oblomov’ların var olduğundan, Oblomovluğun ne kadar dirençli olduğundan şu satırlarla söz ediyordu:
    Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.’’[(https://kayiprihtim.com/...me/oblomov-inceleme/)

    Dostoyevski, ‘’Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.’’ demişti. Benzer şekilde, Des Essientes, Ignatius Reilly, Zoyd Wheeler ve çağımızın bütün ‘’coach potato’’ örnekleri de Oblomov’un ‘’sabahlığından’’[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) çıkmıştır.[(http://thelectern.blogspot.com/...ou-you-might-as.html)




    Son sözlerimizi söylerken kitabın yazarı Gonçarov’a biraz değinmek gerek. Bilinen bir gerçektir ki yazarlar oluşturdukları karakterlere kendi benliklerinden birtakım özellikler de ekler. Gonçarov’un bu eseri 12-13 senede bitirmesi, onun da Oblomovluk ‘’hastalığına’’ yakalandığını gösterir.(Günde sadece bir sayfa yazsa, kitap yaklaşık 600 sayfa, en geç 2 senede bitirmesi gerekirdi.) Neyse ki çabuk(!) ‘’iyileşmiş’’ ve romanını bitirmiştir.[Ö. Aydın Süer] Kitapta Oblomov’un hayal dünyasını anlatan bölüm(Olağan Hikâye) ilk olarak 1849’da yayınlanmış. Daha sonrasında, yaklaşık 10 yıl, kitap tamamlanmıştır. Fakat, bu gecikmelerinden dolayı onu suçlayamayız. Çünkü kendisinin yoğun bir bürokrasi hayatı mevcuttu o dönemde.[Being and Laziness, Joseph Frank, newrepublic.com]

    ‘’Yazarın ana karakterine «Oblomov» ismini vermesi tesadüfi değildir. Rusça’da ‘’oblom’’ kelimesi, ‘’enkaz’’ anlamına gelmektedir. Bu manayla da Oblomov karakterinin hazin sonuna dair bir sezgi yaratılmak istenmiştir. Ayrıca Rusça’daki ‘‘oblo’’(çember,çevre) sözcüğünden türetildiği göz önünde bulundurularak karakterin bir çember içinde yetiştirilmesi de vurgulanmıştır.’’[(http://tucrubelerimiz.com/...ic-goncarov-oblomov/) Gonçarov’un ayrıca Olağan Bir Öykü ve Yamaç adlı kitapları bulunmaktadır. Oblomov’un çevirmeni Ergin Altay’a göre, “Gonçarov üçlünün birinci kitabı Olağan Bir Öykü’de (1847) Aleksandr Aduyev’in; ikinci kitabı Oblomov’da (1859) Oblomov’un; üçüncü kitabı Yamaç’ta (1869) da Rayski’nin kişiliğinde Rusya’nın tarihsel gelişiminin belli bir devresini anlatmıştır.”[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik)