• 256 syf.
    ·1/10
    Bu kitap için hayatımda okuduğum en anlamsız Atatürk kitabı deyip geçmek isterdim ama bazı arkadaşlar kitaplarla ilgili bu tür yorumları doğru bulmuyorlar. Bu yüzden biraz uzatacağım.
    1. Kitapta konu veya kronoloji gibi belirli bir sıra gözetilmemiş. Örneğin Atatürk’ün hayatının tam kronolojisi 256 sayfalık kitabın 118’inci sayfasında başlıyor.
    2. Kitapta inanılmaz yazım veya anlam hataları var. Örneğin MTA kısaltması Maden Teknik Arama olarak yazılmış.
    3. Kaynakça bölümünde 20 kitabın ismi sıralanmış ama kitap içinde dipnot olmadığı için, inanmadığım olay ve sözleri internette araştırdım ama çoğu ile ilgili bir bilgi yoktu.
    4. Çelişkiler mevcut; 163’üncü sayfada Atatürk’ün ölüm tarihi 10 Kasım verilirken 214’üncü sayfada iddialı bir şekilde 15 Ekim veriliyor.
    5. Kitap bazı konularda inanılmaz özgüvene sahip. Örneğin 231’inci sayfada Atatürk’ün rakısına metil alkol ve minimum derecede seyreltilmiş civa eklenerek siroza yol açıldığı, yemeklerinde Tofana adlı bir zehir verilmiş de olabileceği yazılmış. Kaynak?
    6. Dil bazı bölümlerde lise seviyesindeyken bazı bölümlerde daha da düşüyor. Örneğin 223’üncü sayfadan bir paragraf:
    Atatürk, Müslüman Türklerin yaşayabileceği Cumhuriyeti tesis etmişti. Dinci ve dindar kelimesine gelince ikisi çok ayrı terimdir. Dinciye para ve Allah desen parayı seçer, dindara ise, para ve Allah desen direkt Allah’ı seçer. Ateist ise hiçbir şey yok deyip, kestirip atar. Atatürk’ün söylemek istediği de buydu. Din ile devlet işini birbirinden ayırmak. Ne yazık ki, sonrasında bu olmadı. Her alanda herkes dini babasının malı gibi kullandı ve hala da kullanıyor. Onun içindir ki, İslam ülkelerinin başı beladan kurtulmamaktadır. Biz de dahil!
    Çok uzatmayayım. Başta söylediğimi tekrar olacak ama hayatımda okuduğum en anlamsız Atatürk kitabı.
  • 176 syf.
    ·2 günde·7/10
    Ortaöğretim dönemindeki öğrencilerin rahatlıkla okuyabileceği bir anı kitabı olmuş. Atatürk'e dair bilinen ve bilinmeyen birçok anı toplanmış Mavisel Yener tarafından. Çok da güzel olmuş bence.

    Keşke anıların kaynakları da belirtilseymiş dedim ben okurken. Çünkü bazı anıları okurken bir kaynak görme ihtiyacı hissettim. Ya da o kadar detay bilgiler var ki bu anılarda nerden elde edildi merak ettim.

    Bunu dışında başta da söylediğim gibi oldukça yararlı ve güzel bir eser olmuş.
  • Fes'in Müslümanlıkla hiçbir alakası yoktur. Fesi ilk kullananlar da, fesi üretip Osmanlı’ya satanlar da Müslüman değildir! Dahası, fes Osmanlı Devleti’nin geleneksel şer’i yapısı değişmeye, devlet Batılılaşmaya başladığı bir dönemde 19. yüzyılın başında reformist Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından bir reform, bir modernleşme adımı olarak kullandırılmaya başlanmıştır.

    II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurduğu Asaker-i Mansure-i Muhammediye ordusuna da fes giydirmiştir.

    1829’dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılmıştır. 1832’den itibaren neredeyse herkes fes giymeye başlamıştır.

    II.Mahmut, devlet memurlarına fes kullanımını zorunlu tuttuğunda dönemin yobazları “Sarığımızı çıkartmayız!”, “Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz!” “Kahrolsun fes!” diye bağırarak fesin gavur başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddetmişlerdir.

    Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz olduğunu” belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalmıştır.

    Çok daha önemlisi Fes gerçekte bir Ortaçağ Bizans -Yunan başlığı’dır. Yeniçağ’da Avrupa’da İskoç başlığı olarak da kullanılmıştır.

    Aslına bakılacak olursa II. Mahmut’un fes reformunun tek nedeni modernleşmek değildir.

    Bu durumun pek bilinmeyen çok ilginç bir nedeni daha vardır.

    Şöyle ki:

    II. Mahmut bilindiği gibi 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması’yla İngilizlere çok geniş ekonomik ayrıcalıklar vermiştir.

    Bu ayrıcalıklardan biri de İngiliz üretimi feslerin Osmanlı topraklarına pazarlanmasıdır.

    II. Mahmut daha bu anlaşmayı imzalamadan önce 1832'de fes giyilmesini zorunlu kılarak İngiltereden ithal edilen feslere Osmanlıda bir pazar yaratılmıştır ..

    II. Mahmut özünde bir Bizans Yunan ve İskoç başlığı olan fese karşı dinsel tepkileri önlemek için şeyhülislama
    “FES GİYMEK DİNEN CAİZDİR” diye fetvalar yayınlattığı için ve Atatürk'ün, yerine şapka giydirip kaldırdığı püsküllü vişne çürüğü kırmızı Fesi din ve iman sembolü sanıp hala kafasından çıkarmayanlar var bu ülkede…
  • Fes'in Hikâyesi ..

    Fes'in Müslümanlıkla hiçbir alakası yoktur. Fesi ilk kullananlar da, fesi üretip Osmanlı’ya satanlar da Müslüman değildir! Dahası, fes Osmanlı Devleti’nin geleneksel şer’i yapısı değişmeye, devlet Batılılaşmaya başladığı bir dönemde 19. yüzyılın başında reformist Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından bir reform, bir modernleşme adımı olarak kullandırılmaya başlanmıştır.

    II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurduğu Asaker-i Mansure-i Muhammediye ordusuna da fes giydirmiştir.

    1829’dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılmıştır. 1832’den itibaren neredeyse herkes fes giymeye başlamıştır.

    II.Mahmut, devlet memurlarına fes kullanımını zorunlu tuttuğunda dönemin yobazları “Sarığımızı çıkartmayız!”, “Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz!” “Kahrolsun fes!” diye bağırarak fesin gavur başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddetmişlerdir.

    Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz olduğunu” belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalmıştır.

    Çok daha önemlisi Fes gerçekte bir Ortaçağ Bizans -Yunan başlığı’dır. Yeniçağ’da Avrupa’da İskoç başlığı olarak da kullanılmıştır. Aslına bakılacak olursa II. Mahmut’un fes reformunun tek nedeni modernleşmek değildir.

    Bu durumun pek bilinmeyen çok ilginç bir nedeni daha vardır.

    Şöyle ki:

    II. Mahmut bilindiği gibi 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması’yla İngilizlere çok geniş ekonomik ayrıcalıklar vermiştir. Bu ayrıcalıklardan biri de İngiliz üretimi feslerin Osmanlı topraklarına pazarlanmasıdır.

    II. Mahmut daha bu anlaşmayı imzalamadan önce 1832'de fes giyilmesini zorunlu kılarak İngiltereden ithal edilen feslere Osmanlıda bir pazar yaratılmıştır ..

    II. Mahmut özünde bir Bizans Yunan ve İskoç başlığı olan fese karşı dinsel tepkileri önlemek için şeyhülislama “FES GİYMEK DİNEN CAİZDİR” diye fetvalar yayınlattığı için ve Atatürk'ün, yerine şapka giydirip kaldırdığı püsküllü vişne çürüğü kırmızı Fesi din ve iman sembolü sanıp hala kafasından çıkarmayanlar var bu ülkede…

    Resimdeki fes Demetrius Chalcocondyles (1423-1511) Yunanistan'da 15 ve 16. yüzyılda kullanılan ilk feslerdendir ...
  • Hiç bilinmeyen bir konuda gerçeğin aydınlatılması için “ ilk noktayı koymak” o konuda atılmış çok önemli bir adımdır. Halbuki bizim tarihçilerimiz genellikle “son noktayı koyma” peşinde koşar. Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu adlı eseri, bu çok önemli konu hakkında “ ilk noktayı koyma” düşüncesiyle hazırladım. Dilerim bu eser, Atatürk’ün hala gizli tutulan diğer belgelerinin gün ışığına çıkmasında ilk adım olur ve gerisi çorap söküğü gibi gelir.
  • “Bütün tarihi kaynaklar, Osmanlı Devleti'nin Türk ulusu tarafından kurulduğunu kanıtlamaktadır. Ancak, kuruluş aşamasını tamamlayan ilk kuruculardan sonra, Osmanlı padişahlarının ne denli Türk oldukları kuşkuludur. çünkü, kuruluş dönemindeki koşullarda geçerli olan; komşu ülkelere saldırma ve onlardan savaş tazminatı ve ganimeti alma siyasasına dayalı olarak güçlenip zenginleştikten sonra, yatak odalarını, "harem'ler kurarak zenginleştiren padişah-halifelerin birçoğu sayesinde, ırk ve kan birliği bozulmuş olduğu görülmektedir. "...bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. hanedanda bu kan yabancılığı, osmanlı imparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti"(1)

    Belki bu özelliklerinden dolayı, "halife" sanlı padişahlar, bu sanın yarattığı olanaklardan yararlanarak, yönetimi altında bulunan ve özellikle "Türk" kimliği taşıyan yönetilenleri tıpkı bir sürü gibi yönetmeyi yeğlemişlerdir.

    Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, "Türk iti şehre gelince farisice ürer" denilmektedir.(2) osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:

    "her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.
    ey hoca türk toplumundan olanın başı kabadır.
    türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur."

    Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise; "Tanrı, Türke irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir.
    Divan-ı hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "baban da olsa Türkü öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün İslam Peygamberi hz. Muhammet'e ait olduğunu vurgulamaktadır. sadece bir kıtasını yineleyelim:

    "sakın türkü insan sanma.
    bir an bile olsa türkle birlikte olma.
    türk eline şeker olsa o şeker zehir olur.
    türkün başını keserken sakın gam yeme.
    baban da olsa türkü öldür."(3)

    Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, otlukbeli savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "işine devam et" demiştir.

    Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606-1611), 155.0000 insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. aman dileyen insanlara kuyucu'nun yanıtı "vurun şu pis türkün başını" olmuştur. cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat, Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocuk da Anadolu'nun evladı Türktür. (olayı ayrıntıları ile Osmanlı tarihçisi naima'dan öğrenmek olasıdır.) Yavuz Sultan Selim'in, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk ulusu arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık şekilde çelişmiştir. Yönetime dayalı şeriatçı anlayış üst yönetime egemen olur iken, Anadolu'da yaygın olan alevilik sayesinde Türk dili kendini koruma olanağı bulmuştur. yönetimin Anadolu'yu dil unsuru aracılığıyla araplaştırmasına ve acemleştirmesine karşı olan bu halk, yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle Anadolu'da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan Selim zamanında 40.000 kadardır. Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk halkından koptuğunun açık bir kanıtıdır.(4)

    Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: "türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltiyamına derman yok." yani, türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır.

    Osmanlı tarihçisi Naima "tarihi"nde türkler için; nadan (kaba) türk, idraksiz türk, hilekâr türk ifadelerini kullanmaktadır.(5)

    Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır. Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: "hunhar türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar."(6)

    Osmanlı düşüncesinde, "kavmi necip" olarak görülen araplar karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında Sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "türk hükümeti", "türk ordusu", "türk ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 1913 tarihli "mecmuai ebuzziya" dergisinin 94. sayısında; "bizim türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler yani türkler müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece müslümanız. Buharalı hanlar bile kendilerini Türk saymazlar. Zira onların cetleri de vaktiyle Türkistan'ı zaptetmiş olan Araplardan başka bir şey değildir," demekle, kendisini ve Anadolu'da yaşayan bütün insanların kimliğini inkâr ediyordu. Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "İslam'da davai kavmiye" adlı kitabında, Türke karşı savaş açmış ve "türkün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok... gerekli olan şeriatı öğrenmektir," demiştir. 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan mustafa sabri efendi ise, Türke türklük benliği vermek isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur.(7)

    Bu tutum ve koşullar içerisinde "türk" kimliği, yönetimin merkezi olan istanbul'dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içinde "türk" yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez "osmanlı efendisine türk' demek hakaret sayılmış", "türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.(8)

    İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türke kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.(9) İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını, aynı dönemde devşirmelerin toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı(10) gerçeği, Türklere yaklaşımı gösteren ayrı bir kanıttır. padişahlar, yakın korumalarını da hep devşirme (kul-köle) olanlardan seçmişlerdir.

    Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi'nin kurduğu; Türk geleneğini, dilini ve kültürünü şamanlık ile bütünleştiren (bektaşilik gibi) tarikatlar Anadolu'da yayılmaya başladı. bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılır iken, öte yandan da, sünni İran kültürünü benimseyen nakşibendi tarikatı, yeniliklere karşı koyma alışkanlığını güden zeyni tarikatları ve fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar (!) arasında yayılan mevlevilik, yaygınlık gösteriyordu. bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "kaba türk", "anlayışsız türkler", "pis türkler" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu.(11)

    Osmanlı yönetiminde Türke yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir:

    "türk değil mi, merzifon'un eşeği,
    eşek değil, köpekten de aşağı."

    Osmanlı'nın bu yaklaşımına Türkün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır:

    "şalvarı şaltak osmanlı
    eğeri kaltak osmanlı
    ekmede yok biçmede yok
    yemede ortak osmanlı"(12)
    Kendi yöneticilerinin bu tutumu karşısında, yabancılardan da olumlu yorum beklenemezdi. Yabancılar, Türkleri "yaklaşık 1000 yılına kadar arapların esiri olan türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir"(13) şeklinde yorumluyorlardı.

    Ulusçuluğun etkisi ile etnik kökenlilerin, Osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, Osmanlı yönetiminin Türke olan yaklaşımı değişmemişti. 1874 yılında "dünya tarihi" kitabının yazarı, askeri okullar bakanı Süleyman Paşa, "osmanlı devletin adıdır, milletimizin adı türktür" görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti.(14)

    Koçu Bey, 4. Murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu: "...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, türk, çingene, tatar, kurt, ecnebi, laz, yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..."

    "harem-i hümayuna kanuna aykırı olarak türk ve yörük, çingene, yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." bu sözler yazılıp türk olduğu söylenen padişaha veriliyordu.(15)

    Abdülhamit'in Araplara ve İslamiyete dayanan siyaseti, türkü, türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. Onun zamanında "türküm demek, türkten söz etmek büyük suçtu".(16) Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, osmanlı devletinde kamu ile ilgili belgelerde, türkçe sözcüğe 1876 anayasasına değin rastlanmadı.(17) Zaten, dini ile dilini de değiştiren bir ulusa Osmanlı devletinden başka yeryüzünde rastlanmamıştır.

    Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler "azınlık" konumunda kaldı. 1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: "türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'türk' veya türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin ingilizce söyleyeceğin 'eşek kafalı' anlamında, 'türk kafa' diye homurdanırsın."(18)

    Aynı yıllarda, Türk-Yunan savaşı ortamında şair Mehmet Emin'in yayımladığı kitapta, "ben bir türküm dinim cinsim uludur" dizeleri yer alıyordu. Ancak, üstünlüğü kanıtlamak için şiirler yeterli değildi. Kendi yöneticisi tarafından aşağılanan, üst üste gelen yenilgiler sonucunda benliğini, kişiliğini yitiren ve varlığını yitirmek üzere olan Türk halkı tarihin en zor dönemini yaşıyordu.

    Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı'nın, Türke yaklaşımından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; insanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. inançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar... İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, Müslüman Asya'nın Avrupa'ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. İslam, bu "yarı çinliler"den "acımasız İranlılar" yarattı.(19)

    Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemlisi ziya gökalp adını taşıyor.

    "sorma bana oymağımı boyumu,
    beş bin yıldır millet gibi yaşarım...
    deme bana oğuz, kayı, osmanlı,
    türküm, bu ad her unvandan üstündür,"

    diye haykırıyordu.
    Öte yandan, özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunma olanağından yoksun olan bir avuç kişi yurt dışında özgürlük arıyorlardı. Bu aydınlar, yurt özlemi ile, ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. Onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır: "bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. bağımsız fakat, bütün kalbiyle ittifak devletlerinin zaferini kutlayan bir avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir. ...gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada türk olduğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. ...lakabımız 'makak'tı. (bir çeşit şempanze maymun türü). ... gönül verdiğimiz genç kızlar türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu.

    İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: 'bir türk generali itilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.' titreyerek gazeteyi aldım. yürürken okuyorum; 'mustafa kemal paşa isminde bir türk generali.' "(20)
    İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal toplantılarla Türke Türklüğünü, dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği İstanbul'dadır.

    Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. Böylece, 3. padişah olan 1. Murat'tan başlayarak padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk ulusunun kanı ve canı üzerine kurulan saltanata karşın,Türke düşman oluş nedeni daha iyi anlaşılacak, "ecdat" özlemi çekenlerin "ecdatları" daha iyi tanınmış olunacaktır.”
    (Atatürkçü Düşüncenin Evrenselliği, Hüsnü Merdanoğlu, s. 102-106)

    dipnotlar:
    1) şevket süreyya aydemir, makedonya'dan... c.2, s.440.
    2) burhan oğuz'dan aktaran, şakir keçeli, a.g.y., s. 118.
    3) aktaran, şakir keçeli, a.g.y., s. 121.
    4) çetin yetkin, türk halkı... s.161.
    5) naima mustafa efendi, tarih-i naima, türkçeleştiren: zuhuri danışman, istanbul, c.1, s.168, 238, c.2 s.536. c.3, s.1180, c.4 s.169.
    6) aktaran, çetin yetkin, a.g.y., s.12.
    7) mustafa coşturoğlu, a.g.y., s.278, 279.
    8) bozkurt güvenç, türk kimliği, s.22, 23, cahen'den aktaran, bernard lewis, modern türkiye'nin doğuşu, s.1.
    9) hikmet bayur, a.g.y., s.15.
    10) hikmet bayur, a.g.y., s.17.
    11) özer ozankaya, türkiye'de laiklik, istanbul, 1990, s. 253.
    12) özer ozankaya, a.g.y., s.121.
    13) warshew'den aktaran, bozkurt güvenç, a.g.y., s. 311.
    14) bozkurt güvenç, a.g.y., s.26.
    15) aktaran, çetin yetkin, a.g.y., s.145.
    16) esat kamil erkut, a.g.y., s.63.
    17) m.rauf inan, atatürk'ün evrenselliği, önder kişiliği, eğitimci kişiliği ve amaçları, ankara, 1983, s.198.
    18) ramsay'dan aktaran, bernard lewis, a.g.y., s.331.
    19) türkoloji uzmanı cahun'dan aktaran, bozkurt güvenç, a.g.y., s.308.
    20) yakup kadri karaosmanoğlu, atatürk, istanbul, 1971, s.24, 25
  • 353 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    YAZMAK, HEP O ANI YAŞAMAKTIR BİR NEVİ.
    Hissettirdikleriyle, tadıyla, kokusuyla, rengiyle. Bir dipnot düşmektir hayata. Zamana inat, unutmayacağım demektir.

    Hafızamızın en güçlü yanı yazdıklarımızdır belki de. Harflere kelimelere, cümlelere hapsolanlar..

    O kadar samimi bir dille sohbet ettik ki Mina Hanım'la, bir ara ciddi ciddi boynuna sarılmak istedim. Tek taraflı bir anlatının dinleyicisi, yani susan taraf olsam da, beni çok iyi anlayabileceğini hissettim.

    Görmüş geçirmiş birinden nasihat almak gibiydi. Onun bitmek bilmez bebek sevgisini, çocuk sevgisini içimde hissettim. Çokça duygulanarak okuduğum her satırda, haklısın dedim sessizce.

    Karnelere, notlara, gereksiz stres yaratan sözde ölçümlere karşı oluşu, anlayışı, sıradışılığı, yaptığı yanlışlardan pişman olmaması, şiir yazmayı acı verdiği için bırakmasına rağmen, daha fazla acı verdiği halde 'bana ne' demeye direnmesi çok etkiledi beni.

    Mina ; şarap kadehi anlamında farsça bir isim.
    Kendi soy isimlerini seçebildikleri yıllar ve Urgan ip demek. Tavsiye edense Necip Fazıl Kısakürek, solcu olduğundan dolayı bir gün mutlaka asılacığı için bu ismi uygun gördüğünü de ekliyor tavsiye ederken.

    Çılgın bir genç diye tasvir ettiği Necip Fazıl 'la, birçok bilinmeyen yönüyle Halide Edip' le, Ahmet Haşim 'le, öykülerin şairi Sait Faik' le, Oğuz Atay 'la, Nazım Hikmet' le, Sabahattin Eyüboğlu 'la, üvey babası Falih Rıfkı Atay' la ve tabi ki kendine cimri, başkasına cömert olan, çalışkan, onurlu insan Aziz Nesin 'le yolunuzun aniden kesiştiği bir kitap okuyorsunuz.

    Hatta hatta Mustafa Kemal Atatürk' le dans etmesinden, Sartre 'yle bir otelde karşılaşmasına kadar pek çok ilginç olay serpiştirilmiş araya.

    Otobiyografi okumanın en keyifli yanı, döneme ışık tutmasıdır. Olaylar anlatılırken arkadaki fon, ya da verilen ayrıntılar, o zaman dilimine aşinalığımızı arttırır.

    Mina Urgan.
    Ele avuca sığmayan 'acayip' bir çocuk.
    Küçük hanım, teyze, anne, madam, profesör.
    Kendi değerini bilen, kadınlığın ezikliğini değil, sefasını yaşayan.
    Zengin doğmayı ayıp sayan, kendi ekmeğini her zaman kendi kazanmak isteyen.
    Hapishaneye hiç girememesiyle hayıflanan, kendi tabiriyle, azılı bir komünist.

    27 Mayıs 'tan 12 Eylül' e toplumu derinden sarsan olayları, yaşayanların gözünden görmek, onların kelimelerinden dinlemek, Mina Urgan 'ı tanımak için mutlaka okumalısınız.

    Elinizden bırakamayacaksınız, haberiniz olsun.

    Keyifli okumalar.. :)