• 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle; yaşadığım bu hayatta bana eşlik etmiş olan, zamansız kaybettiğim dostum Derviş'e ardından da buradaki bütün yalnız ruhlara ithafen...

    Yıllar sonra bir şekilde ulaştığım, tekrar okuduğum ve bana yaşanmış o duyguları tekrar yaşatan bu kitabın ardından, kendisinin de bunu istediğini bilerek; "Her insan kendinden kaçar kaçar kaçar, kendinden ne kadar da uzaklaştığını düşünse bile, en son ulaşacağı yer yine kendisidir."

    https://www.youtube.com/watch?v=7GXGxO9xTgI

    Benim ismim Ömer, bazılarınız beni burada yazdıklarım ile tanıyor. Okuduğum kitaplardan, yaptığım alıntılardan...
    Bazılarınız ise gerçek hayatta tanıyor. Eski dostum ise beni "gerçekten" tanıyanlardan birisi ve bu da onun hatırasıdır.

    Yıllar yılı yalnız yaşamış, "bir ruhu bulunduğunu yıllar sonra fark eden" , "doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yolda" yalnız başına yürüyen, bu dünyada dolaşan sessiz bir ruh olan dostuma, onun da o bütün sessiz haykırışlarının içerisinde, "kendi içerisine saklanması"nın ardında, "konuşmaya muhtaç olan" dostuma.

    O da bunların okunmasını, ruhunun yalnız olmadığını ve de hüznünün paylaşıldığını bilmek isterdi. Bu yüzden hatırasını sizlere aktarıyorum. Sabahattin Ali, Raif Efendi ve Derviş gibi nicelerinin hikayesi bu...

    Bir şubat akşamı, hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir ilçesinde, dostumu ziyarete gittim. Halletmem gereken birkaç iş ve uğramam gereken birkaç yer olmasına rağmen, kendisiyle buluşmak ve güzel bir gece geçirmek niyetindeydim. Otobüs öğle vakitlerinde gara vardı ve yanımda getirdiğim birkaç parça eşyayı ve de kitapları küçük bir sırt çantasına doldurmuştum. Sırtladığım gibi çantayı, usul usul indim otobüsten. Ilık bir kış güneşi ortalığı ısıtıyordu.

    Kendisine geleceğim vakti haber vermemiştim ve elimi cebime attım. Telefonda numarasını çevirdikten sonra birkaç saniye içerisinde telefonunu açtı. Kendisi işteydi ve bulunduğu iş yerine gitmemi istedi. Bulurum diyerek kapattım telefonu. Her bir ruhun kaybolduğunu bilemezdim.
    Hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında onu aramaya başladım. Kendisini yarım saat bir saat içerisinde bulmuştum. Aslında onu, yıllar önce kaybettiğimin farkına yıllar sonra varacaktım.

    Sessizdi odasına girdiğim zaman, masasının üzerine yığılmış defterler ve kitapların arasında dalıp gitmişti. Hoş bir gülümsemeyi yüzüme takınmamın ardından koşarak sarıldım.
    Birkaç saat daha işi olduğunu söyledi kısa bir sohbetin ardından, ben de beklemeye başladım.
    İşlerini bitirmesi sonrasında da beraber yemek yemeye çıktık. Oradan da evine geçtik.

    Kendisini burada nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Aslında onun nasıl baktığını, nasıl göründüğünü ya da nasıl yürüdüğünü anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Her insan zaten hayatında bir kere bile olsa onunla karşılaşmış olamaz mı zaten...

    Kendisini her zamanki gibi sessiz bulmuştum. Öyle yanı başımda otururken, uçsuz bucaksız denizlerde kaybolmaya gidiyormuş gibi hissediyordum hep. Sanki hiç ulaşamadığı bir denizin hiç ulaşamadığı bir kıyısına varmak istiyor gibiydi.

    Küçük yaşından beri kitap okurdu, neden okumaya başladığını sormamıştım ama onun da bir ruhu olduğunu ve yalnızlığını kitaplarla unuttuğunu biliyordum. Soğuk ve üşüten havanın dağılması için kitaplardan bahsetmek istedim. Birkaç isim birkaç alıntı söyledim.
    Kimler geçmiş bu dünyadan dedim,kimler...

    Soğuktu, sanki yanımda değilmiş gibi, uzaklara bakıyordu.
    Dünyaya yalnız başına gelmiş ve yalnız başına göçeceğini biliyor gibiydi.
    Suskunluğunun içerisinde sanki yıllar vardı. Sanki "Şu koskocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha" yoktu.

    Sanki bütün kederi bütün sessizliği içten içe bir şeyler anlatıyordu.
    Duymak istiyordum, neden bu kadar sessiz olduğunu, hiç açılmayan ağzından duymak istiyordum.

    -Birazcık gülsene be adam! dedim.
    Yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Ardından da dönerek gözlerime baktı ve şöyle dedi:
    -"Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir."

    -Güzel sözmüş,kim söyledi acaba dedim.
    -Sabahattin Ali dedi. ve tekrar güldü.

    Cevap vermedim, ikimiz de derin bir sessizliğe daldığımız sırada fısıltı ile böldü sessizliğimizi;
    -Biliyor musun onun kitaplarını tekrar okuyamıyorum.

    Ne dediğini anlamamıştım ama üzücü durumlar canımı sıkardı. Ben zaten üzüntülerin de adamı değildim ki be!
    Konuyu değiştirmeye çalıştım ve gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

    Ne çok isterdim oysaki o gecenin son bulmayışını, ve onunla sonsuza kadar konuşabilmeyi...

    Sabah olduğu zaman beni gara kadar bırakmak istedi. Eski dostum ile eski zamanlardaki gibi yürümek hoşuma gideceğinden gülerek, "Olmaz mı ya!" dedim.

    Otobüse binerken kolumdan tuttu,
    -Sana sadece sana...
    -Ne demek istiyorsun be adam! dememe kalmadan elime küçük bir kitap tutuşturdu. Donakalmıştım.
    -Benim için oku, benim için...

    Sessiz bir kabulleniş vardı gözlerimde, kitabı aldıktan sonra otobüsün içine doğru yürüdüm. Kitabın kapağına bakmamıştım ama okumak için can atıyordum.
    Koltuğa oturduktan sonra otobüs hareket etmeye başladı. Ben de Derviş'in bana hangi kitabı verdiğini merak ederek kitaba baktım.

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali...

    Dün konuştuğumuz yazardı ve kitabı okumaya başladım.
    Okudum okudum okudum.
    Yol boyunca okudum.

    Kitabı sevmiştim. İlk defa karşılaştığım bir yazardan ilk defa karşılaştığım bir hikayeyi okumuştum. Güzeldi.

    Kitabın son sayfasına iliştirilmiş küçük bir yazı vardı. Alelacele kitaba kazınmış gibi duran bu yazıda "Beni Bul!" yazıyordu.

    Derviş'i aradım, bunu kimin yazdığını sorduğum zaman öğreneceksin dedi. Öğreneceksin...

    Kendisini zorlamaya gelemezdim hiçbir zaman. Zaten de inatçı bir tarafı vardı. Tamam deyip kapattım. Haftalar sonra evime mektup yollamış.

    Açıp okumaya başladım. İşte dostumun hikayesi de burada başlamış ve burada sonlanmış.

    26 Aralık 2015
    Yaşadığım bütün bu hayatı sessizlik içerisinde yaşarken, onun birden bire karşıma çıkmasını beklemiyordum.
    "Benim de bir ruhum olduğunu göstermesini" de...

    Ne kadar da trajikomik, "... içim derin bir hüzünle doluyor!" bu satırları yazarken.
    "... benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. " yıllar sonra ise sadece senden istiyorum bunu Ömer.
    Beni anlamanı istiyorum. Beni bulmanı...

    İnsanlardan uzakta yaşadığım bu hayatta, tüm o kaçışlarımın ardında tüm insanlardan uzaklaşmamın ardında tek bir şey vardı; "Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" Bulamıyordum Ömer,bulamıyordum.

    Koskoca bir dünya vardı ve ben yalnızdım Ömer.Tüm o duvarlarının, tüm insanların ve bütün kahkahaların ardında yalnızdım.

    26 Aralık 2015, o hiç unutmadığım gece vaktinde, telefonumdan gelen cılız bir sesle irkildim. Komik bir şekilde kafamı kazıttırmıştım. Neden bilmiyorum sorma da zaten, biliyorsun arada esiyorlardı bana.

    -Oo, üniversiteli abimiz! Doğru değil mi, geçen yıl mezun oldun?

    Hayatımın ortasında, yapayalnız başımayken, birden bire karşıma çıkmıştı. Mesajı kimin yazdığına baktım.
    Kısacık saçları vardı. Turuncuya çalan ve kırmızının en derin tonlarındaki saçları...
    Gülümsemesi ise koskoca bir gökyüzünün ortasında tek başına süzülen bir yıldız gibiydi, tüm hayatımı aydınlatacak.

    -Aynen :D
    -İsim olarak bilmiyordum da görüyordum hep :D

    Birazcık düşündüm, bu kızı nereden tanıyordum acaba? Sonradan aklıma geldi, lisedeyken katıldığım saçma sapan kulüplerden birisinde hiç umursamadığım bir kızdı. Her saniye karşılaştığımız, sokaklarda yan yana ve çarpışmadan geçtiğimiz insanlardan birisiydi sadece benim için...

    Hayatlarımız sanki hiç çarpışmayacak gibiydi. Bilemezdim...

    -Hasan hocanın görev yaptığı kulüp vardı. Ben başkan olurum diyen sen miydin acaba :D
    -Evet :D Aa sen de vardın hatırladım.

    İnsan hayatı nerede başlar diye sorarsak herkes doğum anını söyler değil mi? Aslında insanların hayatının nerede başladığını da nerede sonlanacağını da bilemeyiz. Tıpkı benim de hayatımın o an başlayacağını bilemediğim gibi...

    Gece vaktiydi ve durmadan konuştuk,konuştuk, konuştuk...
    Yıllar yılı beklemenin ardından ansızın birbirlerine kavuşmuş yalnız ruhlar gibiydik. Beklemiştik ve işte olmuştu, geçen onca yılın ardından birbirimize ulaşmıştık. Bir olmuştuk...

    Kulağına taktığı küpelerden bahsetti. Düşünsene be Ömer, gitmiş çengelli iğneleri kulaklarına takmış. Ne deli kız yahu!
    Neyse, ne diyordum. Hah işte biz o gece sabaha kadar konuştuk. Ertesi gün yine konuştuk. Sonraki gün yine, yine ve yine...

    Birbirimizi bulmuştuk çünkü.

    Bir gün "neden ben?" diye sordum. Yani dünyada o kadar insan varken neden ben?
    "Sanata ilgin var diğer erkeklerde olmayan bir şekilde..." demişti.
    Konu sonra da kitaplardan açılmıştı ve bana en sevdiği kitabı söylemişti. Kürk Mantolu Madonna...
    "Birkaç saat işim var, sonra konuşuruz." diyerek o an sohbetimizi bitirmiştim.

    Sürpriz yapacaktım aslında, internetten hızlıca kitabın pdfsini buldum ve okumaya başladım. 3 saat sonra ona mesaj attım.
    "Maria Puder'e çok benziyorsun..."
    Şaşırmıştı, bu kadar hızlı nasıl okuduğumu ve ona ne kadar çok değer verdiğimi anlayamamıştı. "Maria Puder..."

    Sanki yıllar yılı aradığım ve bir anda bulduğum hayat ışığımdı.
    Biliyor musun, sanki "İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı."

    Bu dünyada bana onun kadar yakın başka birisi yoktu ama bir taraftan da onun kadar uzağı da...
    Gökyüzündeki bir yıldızdı sanki, oradaydı işte! Görüyordum ama dokunamıyordum.

    Bir gece sohbet ederken bana saçları uzun halini attı. İçimde, sol yanımda bulunan ufak bir et parçasının ilk defa attığını hissettim.
    Aşık olmaktan da öte bir şeydi bu. "Bir kalbim bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim."

    "Benimle evlenir misin? diye sordum. Çocuktum belki daha, üniversitedeydim ama onunla tüm dünyaya karşı çıkabileceğimi hissediyordum. Yeter ki el ele tutuşalım yeterdi.

    Bir anda sorduğum bu soruya şaşırıp kalmıştı. Saçma sapan konuşmaya başladık, nasıl evleneceğimiz hakkında.

    Sabaha kadar konuştuk ve güneşin yıpranmış yurt perdelerimin arasından sızmasıyla zamanın akıp geçtiğinin farkına vardık.
    "Hayatımda hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım." demişti o gece için.

    Öğleden sonra kalkıp okula gittiğim zaman mutluydum. Tüm o mutsuzluklarımın ardından hayat bana sanki "Artık sen de mutlu ol." demişti. Ve ben de mutluydum işte.

    Ta ki O mesaj atana kadar...
    "Bana bir daha bu şekilde bakma tamam mı?"
    "Biz hep arkadaş olarak kalalım."

    Hayatımda onu bulmuştum. Nasıl bir his anlatamam ama bulmuştum işte be! Bir anda neden böyle söylüyordu. Oradayken ve yanı başımdayken ona dokunmama neden izin vermiyordu?

    İçten içe sakladığım o yabancılığımın tekrardan doğduğunu ve içimi kapladığını hissediyordum. Oracıkta bitmişti konuşmalarımız.

    Aradan bir ay geçmesinin ardından memlekete gitmiştim. Ablamların evinde otururken aklıma birden o geldi. Mesaj atma isteği ile doldum ve "ne kaybederim sanki!" diyerek mesaj attım.

    Tüm o kaçışların, uzaklaşmaların ve soğukluğun hiç olmayışı gibiydi konuşması. Bir gün bana bütün mutluluğu ve sevecenliği ile yaklaşırken, bir gün derin bir okyanus gibiydi içinde boğulacağım.

    -Ee, buluşalım bari bu kadar yakınken :) dedi.
    Üstüme kabanımı giyer giymez evden çıktım. Onu, tüm hayatımın tek parlayan yıldızını ilk defa görecektim. Ve ilk defa gözlerine bakacaktım. Sokakları ve köşeleri hızlı hızlı adımlarken o noktaya vardım. Kaldırımdaydı ve bana doğru yürüyordu. Adımlarım ile beraber kalbim de hızlanıyordu sanki...

    Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ve işte o an! İşte karşımda durduğu o an, elimi uzattım.

    "Tokalaşmakta ne ya!" diyerek uzattığım elime vurdu. Donakalmıştım.
    Kollarını hızlıca açtı ve bedenime sardı. Sanki beni sarıp sarmaladı.

    Sarılmıştı bana, bütün o sıcaklığıyla... Sanki kalbinin atışını hissediyordum.
    Sanki bütün o vücudunun sıcaklığını ve bütün o kalbinin çırpınışlarını içimde hissediyordum.

    Donakalmıştım ve ellerimi bile kaldıramamıştım. Gülmeye çalıştım ve birbirimizden ayrıldık. Gel uzaklaşalım buradan dedi ve yürümeye başladık.

    Üzerime giydiğim kalın bir kaban ve kazınmış saçlarımı kapatan beremin arkasında, ağzımdan çıkan nefesin soğuk hava ile çarpışarak buharlaşmasını ve gökyüzünde kaybolmasını seyrederken, bana dönerek; "Sen de amma yakışıklıymışsın!" dedi.

    Hiç beklemiyordum bunu. Güldüm ve yürümeye devam ettik.
    Birkaç dakika sonra oturabileceğimiz bir bank bulduk. Soğuk kışın ortasında banka oturamazdık tabii. Ayakta dikilmeyi tercih ettim ama o hızlıca oturuverdi banka. Tüm o hayatın karşısında sanki tek başına dimdik duruyordu. Bütün umursamazlığı ve yüzüne yayılan o tatlı gülümsemesiyle...

    O oturuyordu ben ise yanı başında dikiliyordum. Telefonunu çıkardı ve bizim suskun iki insan olduğumuzu ve utancımızdan konuşamadığımızı bildiği için video açıp suskun ortamı dağıtmaya çalıştı. Cem Yılmaz'ın eskilerinden biriydi ve ikimiz de o günlerde çok gülüyorduk ona. Ayakta bekleyişime hafif bir sitem ile yana kaydı ve "Bak sana ısıttım burayı" diyerek çekildiği yeri işaret etti.

    Gülümseyerek oturdum ve videoyu izlemeye başladık. Omuzlarımız ve kollarımız birbirine değiyordu ama sanki tek vücut olmak isteyen iki insandık.

    Birazcık utandım ve ayağa kalktım. Gözleri ile beni takip etti ve karşısında kala kaldım. Telefonu hafifçe yana bırakırken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki.

    Tüm dünya sanki bir an durmuş ve bizi izliyordu. Sanki tüm gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.
    Zaman durmuştu.

    Ufacık bir kıpırtı, tek bir hareket yeterdi aslında birleşmemize. Ben ise utanıyordum.
    Kalkalım hadi üşürsün sen burada dedim. Üşüyordu gerçekten ve ben ona kıyamazdım.
    Tekrardan adım adım yürürken artık burada ayrılalım dedi.
    Sarılamıyordum, sevdiğimi söyleyemiyordum. Sadece ayakta öylece duruyordum.

    Tamam görüşürüz diyerek farklı yollara saptık. Koşa koşa eve vardım ve telefonu çıkardıktan sonra mesaj attım.

    Utanıyordum ama utancım telefonla mesajlaşırken daha da azalıyordu. Birbirine kavuşmaya çalışan iki denizdik sanki. Dalga dalga yakınlaşırken birbirimize dokunmaya utanıyorduk.

    "Seninleyken kalbim hiç atmadığı kadar hızlı attı." dedim.
    "Duygularımız karşılıklıymış." dedi.

    Şaşırmıştım. Tüm o okuduğum kitapların ardından bir insanın bir insanı gerçekten de sevebileceğini düşünmemiştim. Karşılık bulabileceğini ise hiç...

    Ve bir anda olmuştu işte! Birbirine açılan iki tane kalp vardı ve birbirini için atmak istiyorlardı.

    Ertesi gün tekrar buluşmak için sözleştik. Bin bir türlü heyecan ile buluşacağımız yere gidip bir banka oturdum. Onu bekliyordum ve birden arkamdan uzanıp beremi başımdan aşağıya, çeneme kadar çekti.
    Bu tarz el şakalarını sevmezdim ama gülümsedim. Ellerinin sıcaklığını hissetmem affetmem için yeterdi bile. Kahkaha atarak yanıma oturdu.
    O da benim gibi utanıyordu. Biz artık sevgili miydik yani?

    - "Bak şimdi benim bi' işim var. Şu karşıdaki ev dayımın ve onun için evindeki kaloriferleri kontrol etmem lazım. Sen burada bekle ben geleceğim." dedi.
    Tamam dememe kalmadan kalktı ve bana bakarak ters ters yürümeye başladı.
    -"Popoma bakma ha!" dedi. Güldük ikimiz de.

    Onun kadar samimi ve içten birisi yoktu. Ve ben gidişini seyrettim.
    Birkaç dakika sonra telefonum çaldı, arayan oydu.

    -"Ne yapıyorsun soğukta orada tek başına? Gelsene buraya hadi!" dedi.
    -"Tamam geleyim." dedim ve banktan kalktım.

    Çekiniyordum aslında, yani onu orada tek başına bulacaktım. Ve aramızda bir şeyler yaşanmasından korkuyordum. Herhangi bir isteğim olmadan sevmek istiyordum onu. Sadece sevmek..
    Başka erkekler gibi olmadan, içten duygularla sevmek.
    Merdivenlerden çıkarken her bir basamakta kafamda farklı farklı hikayeler kurguluyordum. Bir yandan da korkuyordum aslında, adımlarımı sessiz sessiz atıyordum.

    Tam tıklatacağım zaman kapıyı yavaşça açtı ve içeri girmemi söyledi. Etrafıma bakarak içeriye girdim ve kanepeye oturdum.
    "Kahve yapayım mı?" diye sordu ve dolapları karıştırmaya başladı.
    Dolaptan bulduğu iki bardağı masaya koyup suyu dökerken yardım amaçlı yerimden kalkarak yanına gittim.
    Bardakları alıp oturduğumuz yere götürdüm ve yanıma oturmasını bekledim.
    Usulca yanıma oturdu ve kahvelerimizi yudumladık. Ellerinde eldivenleri vardı ve onları tutmak istedim. Sessizliğin ortasında kalakalan iki kişiydik ve ellerimiz buluşmalıydı.

    Çekinerek ellerini tuttum. Ellerini ellerimden ayırdı ve ben ne yapıyor acaba bile düşünemeden eldivenlerini çıkardı ve ellerimi tekrar tuttu. İnsanın kalbine uzanan sıcaklığın ellerden geçtiğini o an hissettim.
    Kafasını omzuma koydu ve ben elleriyle oynamaya başladım. Yaratılan ne güzel ellerdi bunlar Tanrım!
    Saçlarımı neden kazıttığımı sordu. Hayatım sanki "ondan önce" ve "ondan sonra" diye ikiye ayrılıyordu.
    -"İnsanların beni sevmesini istemiyordum. "dedim "Çirkin olursam sevilmem."

    Hızlıca bana döndü ve gözlerime baktı.
    -"Sakın bir daha böyle düşünme!" "Ben hep yanındayım."

    Kafasını tekrar omzuma koyduğunda düşündüğüm tek bir şey vardı: Keşke o anda tüm dünya donsaydı. Keşke sonsuz zamanın orta yerinde biz, ikimiz öyle el ele tutuşurken zaman donsaydı.
    Sonsuzluk içerisinde birbirimizin olsaydık keşke...

    Kahvelerimizi içip evden çıktık. Yolları adımladık el ele, evine kadar bıraktım. Akşam bana mesaj attı, şöyle diyordu:
    "Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
    Gülümsedim, Kürk Mantolu Madonna'dan alıntı yapıyordu. Hayatlarımızın da bir kitaptan ibaret olduğunu anlamak istemezdim.

    Günler geçip gidiyordu, mutluyduk. Ailesiyle beraber köye gitti,1 hafta orada kalacaktı. Durmadan konuşuyorduk ama, kardeşiyle kar topu savaşı yaparken fotoğraf atıyordu. Kardan Adam yaparken de...

    Özlüyordum, evet "Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim." ama onunla beraber farklı bir hayatım olmuştu.
    "O bana,dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti. "

    1 hafta sonra köyden döner dönmez buluşacaktık. İlk el ele tutuştuğumuzun evin karşısındaki bir bankta oturuyordum. Kafamı gömmüştüm ve içimde kötü bir his vardı. Kaybetmenin hissi...

    Yanıma geldi ve konuşmaya başladı. Hiçbir zaman benim olmayan bir gökyüzünün kaybolup gidişini seyrediyordum.

    "Sana çok fazla zaman harcıyorum." diyordu. Ben ise gülüyordum. Anlam veremiyor, yaşananları kabul etmek istemiyordum. Hayatıma bir anda gelip girdiği gibi bir anda da çıkıp gitmemeliydi.

    Ve bitmişti. Bir anda ve yoktu artık. "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardı, ben onu kaybetmiştim." Ben kaybetmiştim.

    Günler ve aylar geçmeye çalışıyordu yavaş yavaş. Ben ise onunla başkalaşan hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini idrak edemiyordum.
    Kör bir adamdım ve bana gökkuşağını göstermişti. Şimdi nasıl dönebilirdim karanlıklarıma?
    Sevmeyi, sevilmeyi, mutlu olmayı tekrar nasıl yaşayabilirdim?
    Dünyanın renkli olduğunu ve nefes almanın da bir çeşit yaşamak olduğunu nasıl hatırlayabilirdim?

    Ben tek başıma kalmıştım.

    (Burada birkaç satır yazı var ama okuyamıyorum.)

    Aylar sonra bir gün tekrar mesaj atmıştı. Arkadaşımla beraber memlekete dönecektim ve garda yemek yiyorduk. Şaşırmıştım, kavrayamıyordum kelimeleri, düşünceleri.
    Parmağımdaki yüzüğü sormuştu, kıskanıyor muydu acaba beni?

    Memlekete vardığım zaman buluştuk. Arkadaşıyla beraber gelmişti yanıma. Sanki geçen bütün o aylardan sonra sıcaklığını ve samimiyetini hiç kaybetmemişti. Dizlerini dizlerime dokunduruyordu.

    Bütün acizliğim ve kararsızlığımla işte karşısındaydım. Neden o istediği anda yanında olup istediği anda onu sevmemi istiyordu?
    Her saniye sevebilecekken neden zamanın kafesine giriyordu kalbimiz?

    Evine bırakıyordum, koca şehrin küçük bir sokağında yan yana yürüyorduk. Hiç kimse yoktu sanki ve o an, işte o an!
    İkimizden birisi önce davranmadı,birbirimize bakmadık, göz göze gelmedik ya da anlaşma yapmadık.
    Sadece oldu.
    Ellerimiz bir anda birbirine kavuştu. O da önce davranmamıştı ben de.
    Sanki tüm dünya bizim el ele tutuşmamızı sağlamıştı. Elleri,avuçlarımın arasındaydı.

    Bazı zamanlar çılgınca davranırdı. "Beni sırtında taşır mısın?" diye sormuştu.

    Kaldırıma çıkartıp "Atla bakalım!" demiştim. Sırtıma atlamıştı ve o küçücük sokakta biz, ikimiz varken, öylece kahkahalarla yürümeye başlamıştık.
    Sırtımdaydı ve o kadar mutluyduk ki!

    Evine yaklaştığımız zaman benden durmamı istedi. Hiç beklemediğim bir anda hiç beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü. Beni kimse öpmemişti.

    Kaybolup gittiğini düşündüğümüz anda, hayat tekrardan ortaya çıkıyordu işte tüm ihtişamıyla...

    Evime döndüğüm zaman akşam olmuştu ve saatler geçmesine rağmen onu, tüm hayatımın merkezini, tekrardan görmek isteyerek sokağa çıkmıştım. Adımlar beni fark etmeden evinin önüne kadar götürmüştü.

    "Çıksana balkona!" diye mesaj atmıştım.
    Elinde su şisesi ile çıkıp gülümsemişti. Gülümsemesi, sanki dünyaya açılan bir kapıydı...

    Öyle bakakalmıştım güzelliğine. Hiçbir canlı bu kadar güzel olamazdı.
    Hiçbir tabloda göremediğim ve hiçbir ressamın çizemediği
    Hiçbir rengin ulaşmadığı ve hiçbir yıldızın parlayamadığı kadar ışıltıyla
    işte orada, oracıkta parlıyordu.
    Bütün o güzelliği ve gülüşüyle....

    Öyle gözlerine takılı kaldığım sıra şisedeki suyu başımdan aşağı dökmüştü. Yapmıştı yine yapacağını, gözlerine baka baka evimin yolunu tutmuştum.

    Günler geçip gidiyordu. Anlayamıyordum, "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?" diye sorup duruyordum. Onun nefes alması beni mutlu ediyordu.
    Hangi insan bir başka insanın nefes alışıyla mutlu olurdu ki?

    Bir gece vakti öylece bitti. Ben artık yapamıyorum demişti.
    Buluşmadan, gözlerime bile bakmadan bitirmişti. Tek bir mesajla...

    "Bir insana bir insan herhalde yeterdi." Ben ona yetememiş miydim?

    Koskoca bir kuyunun içinde bulmuştum kendimi, nefes alamıyor hareket edemiyordum. Boğuluyordum, aldığım her nefes ciğerlerime saplanan birer bıçaktan ibaretti.

    "Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim." ve "Dünyada tek bir insana inanmıştım." tek bir insana...
    Beni nasıl bırakıp gidebilirdi? O kadar mesut etmişken, nasıl!

    Koşarak çıkmıştım evimden. Ne gece olduğu umrumdaydı ne de üstümdeki giysiler. Onu görmek istiyordum, sadece bir kez olsun yüzüme bakıp gerçekten bitirmek istediğini söylesin yeterdi.
    Günlerce evinin önünde bekledim. "Çık balkona" dediğim her mesaja hemen çıkardım.
    "Çıkar mısın?" diye defalarca dememe rağmen hiç çıkmadı. Bir daha o güzel gülüşünü hiç göremedim.

    O balkona hiç çıkmadı.

    Bir anda hayatıma nasıl girdiyse, yine bir anda kaybolup gitmişti.
    "Irmak bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti..."
    İnsanların da birer kalbi olduğunu, ve o et parçasının atmaktan başka bir insanı da sevmeyi sağlayabileceğini göstermişti.
    Irmak bana yaşanacak bir dünyanın orada beklediğini ve gülmenin de en güzel başkaldırı olduğunu öğretmişti. Yaşanacak nice güzel gün olduğunu...
    "Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!.."
    Her hikaye son mu bulur Ömer, peki ya benim hikayem?
    "Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım..."

    Ve yıllar sonra şu soruyu soruyorum:
    "Neden hala yaşıyorum?"

    Mektup burada bitiyor. Gözyaşlarıyla ıslattığım avuçlarımın içindeki bu mektubu bir kenara bırakıyorum.

    Derviş'e bir daha ulaşamadım. Nerede olduğunu ya da ne yaptığını bilmiyorum.
    Hikayesinin nasıl son bulduğunu da...

    Kitaplar arasında yaşayan insanlar tanıyorum. Mutluluğu kitaplarda arayan, yaşadığı dünyada mutluluk bulamayan insanlar,
    Yalnızlığı ile baş başa kalan ve her gece kafasını yastığa koyunca saatlerce düşünen durmadan düşünen insanlar,
    Yıllar önce yaşadığı küçük bir hatıra ile temenni bulan insanlar,
    Biliyorum, her hayat bir kere yaşanır ve her insan bir kere sever.

    Seveceğiniz insanları da sonsuza kadar sevin. Sevmek en güzel duygudur!
    ve sevmek insanlara verilen en güzel armağandır.

    Bütün mutsuzluklara, bütün üzüntülere ve bütün ölümlere rağmen, dünyadan geriye kalanlara bakın.
    Hala oralarda, gökyüzünün ücra bir köşesinde parıldamakta olan yıldızların olduğunu bilin.

    Ve sizlerin de o yıldızlardan birisi olduğunuzu...
    "Maria Puder, Raif Efendi, Derviş, Irmak ve niceleri..."
    Bu hikayeyi yaşayan insanların sadece bir kısmı onlar. Daha görülmemiş, keşfedilmemiş nice insan,nice yaşam var.

    Sevmeyi unutmayın. Kalbinizin taşlaştığını da hissediyorsanız, yanınızdan küçük bir şiir kitabını eksik tutmayın.

    Sevgilerle...
  • 120 syf.
    "Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiir yoktur"

    Öyküm, öykünüz, öyküleriniz.

    Susmak zorunda kalmak olmak zor.

    Herkese , beklenen her yere aynı anda yetişmekten vazgeçiyor insan. Bir kere konuşan, ifade eden oldun mu, sanki hep bunu yapman gerekiyormuş gibi oluyor aslında böyle bir zorunluluğumuz yok.
    Keşke herkes hiçbir durumu olmak zorunda olmasa, duygularına, isteklerine göre seslense anlaşılır olsa. Her zaman birilerine gerçek duygularımla bir şeyler anlatmaya çalıştım. Evet anlattım hakikatten ama baktım ki geçmişe tek yaptığım doğrusu olmayan insanlara anlatmak çabası. Sanırım ben hep bunu yaptım. Yanlış insanlara, yanlış yerlerde, yanlış zamanda doğru şeyler anlatarak anlaşılırım sandım. Yanıldım..
    Sonra sustum, susmak zorunda kaldım.
    Sonuç mu; içime atan, ne istediğimi bilmeyen, en son beni ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum.
    Neydim ben sahiden?
    Nasıl bir hayat istiyordum, bu muydu gerçekten?
    Bazen ipi kopmuş bir uçurtma oluyorum bazen de kulelere imrenen bir çukur ..İyi değilim vesselam...
    Korkuyorum hem de çok ve bu korkularımı anlatabileceğim hiç kimsem yok.
    Bir kere daha hatta defalarca soruyorum kendime kimlerin yarası, kimin yarısı idim?. Bulamıyorum, susuyorum..
    Bir insan bu kadar yalnız kalabilmeyi nasıl başarır?
    Duygularımı saklaya saklaya kendimi tanıyamaz hale geldim.
    Zaman geçtikçe her şey yabancılaştı. Ailem, dostlarım , adımladığım sokaklar, hatta kendim bile.
    Olgunlaşmak mı , büyümek mi bu, öyleyse yerimde saymayı tercih ederim.
    Çocukken büyümek benim için, her şeyi yapma özgürlüğüydü ve bunu kullanıp kullanmama lüksü .
    Büyüdükçe bir halt olmuyormuş.
    İnsan büyüdükçe kafası daha çok karışıyor, yaş ilerledikçe daha çok uzaklaşıyor herkesten ve istemeden de olsa dışlanıp, kendi kabuklarında yaşlanıyormuş.
    Haa bir de buna tükenmişlik sendromu , asrın hastalığı diyorlar..
    Ne derseniz deyin inanın ki ben çok mutsuzum.
    Gün geçtikçe susuyorum, sessizliğime sığınıyorum. medet umuyorum..
    Nereye gidecek bu döngü bilmiyorum ama Hayat diyorlar işte buna; süresini ve soru sayısını bilmediğim sınava...öl de öleyim hayat diyorum ama "ol" diyor ve yaşıyorum.
    Güvenebileceğim ve sevdiğim insanlar azalıyor.
    Konuşanlara özeniyorum …Kendi sesimi duyurabilmek, doğru zamanda doğru insanlara doğru şeyler anlatmış olarak anlaşılır olmak istiyorum. https://youtu.be/Bsi5uvBtd3Q
    Keyifli okumalar.
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler : #33861382 - #32867531

    Yine bir yolculuk macerası hadi bakalım, otobüs perona ne zaman girecek acaba.

    16 saat!! Hatta 16.5 saat!! O kadar saat yolculuk nasıl bitecek bilmem ki. Otobüs firmasının adı da abidik gubidik tek parça varırsam Hatay’a ne ala. Başka bilet de bulamadım ki herkesin Hatay’a gidesi tutmuş herhalde ben gidiyorum diye. Heh geliyor işte otobüs. Al işte otobüsün sefer numarasını bile elle yazmışlar, şu genç çocuk muavin herhalde dur bagajımı vereyim de geçeyim yerime artık.

    “Pardon, bagajı bu taraftan mı vermem gerekiyor? Hatay’da ineceğim ben.”

    “Alayım hanfendi.”

    Muavin valizi yerleştirirken bekliyorum, bagajı yerleştirip tekrar doğrulunca dönüp yüzüme ne dikiliyorsun der gibi bakınca,

    “Bagaj fişi falan vermeyecek misiniz?” diye soruyorum. Ukalaca bir gülümseme eşliğinde verdiği cevap,

    “Yok hanfendi biz bagaj fişi vermiyoz. Napacaksığnız fişi zağten, bir işe yaramıyo kiğ” şeklinde kendince zeki bulduğu bir cevap. Beni ilk anda daha sinir etmeyi başarıyor. Neyse sakin olacağım, boş yere sinirlenmeyeceğim, yol uzun muavini çok göreceğim daha. Otobüse girip 6 numarayı buluyorum, 5 numaradaki yolcunun çantası benim koltukta duruyor.

    “Merhabalar yerim burası da…”
    “Aaa öyle mi pardon boş nasılsa diye bırakmıştım çantayı.”
    “Hiç sorun değil, iyi yapmışsınız.”

    İyi bari eli yüzü düzgün, kibar birisine benziyor. Muavin gibi hanzo olsa koca yol iyice uzun gelirdi. Koridor tarafında benim koltuğun hizasında oturan adam kör mü acaba, bacaklarının arasına sıkıştırdığı yere eğimli duran uzun bir değnek var elinde. Önümde saçı sakalı birbirine karışmış, babannem görse papaz gibi derdi, irice bir tip oturuyor yanı boş. Tuhaf bir görüntüsü var ama zararsız bir tip gibi umarım öyledir. Rockçı mı anarşik mi belli değil!

    Aklımdan böyle ilk izlenimler geçerken çantamdan kitabımı, kulaklığımı çıkarıp çantamı üst rafa yerleştiriyorum, sonunda yerleştim.

    Yolculukta etrafımdaki insanlar önemlidir benim için. Her yolculuk dünya üzerinde sürdürülen ortak zamandan ayrı bir zaman dilimi gibi gelir bana. O zaman diliminde ayrı bir dünya oluşur yolculuk bitene kadar. Yedi sülaleni soran hiç tanımadığın teyzeler, yılışık muavinler, agresif kaptanlar, dedikoducu muavinler ve kaptanlar, sürekli ağlayıp yolculuğu zehir eden bebekler, binbir oyun yapıp kendini adeta zorla sevdiren çocuklar, sürekli memnuniyetsiz olacak bir şeyler bulup negatifliğiyle sizi de tüketenler, sigara kokanlar, parfüm korkanlar, en berbatı ter kokanlar, paylaşılan uzun yol börekleri arasına sarılmış hayat hikayeleri.. Ön koltukta, yan koltukta dedikodu yapanlar, anılarını paylaşanlar, varacakları yerde yapacaklarını gözden geçirenler… Bağıra bağıra telefonla konuşanlar, çocuklarını avutmaya çalışanlar... Kendi gerçekliğinizden kopup otobüsün içindeki gerçekliklerle sarmalanırsınız. Aman ne oldu böyle bana aforizma kasacağım az daha zorlarsam.

    Yanımda oturan beyefendinin elinde de bir kitap var. Merak ettim ne okuyor acaba? Çaktırmadan kitabın kapağını kessem mi yandan yandan. Camdan bakıyormuş gibi yapıp kitabın kapağını okumaya çalışırken, onun da benim elimdeki kitabı süzdüğünü fark etmemle gülümsüyorum.

    “Siz de okumayı seviyorsunuz sanırım, elinizde kitabı görünce çaktırmadan adına bakayım dedim ama pek başarılı olamadım galiba.”

    “Ben de sizinkinin adını okumaya çalışıyordum aslında aynı anda.” diye cevap veriyor gülümseyerek.

    Bu uzun yol boyunca sohbet edebileceğim bir yol arkadaşım var sanırım, yaşasın! Hem de en sevdiğim konu bir parça rahatladım şimdi.

    Bir kitapseverin karşısındakinin de kitapsever olduğunu fark ettiği anda oluşan o garip tanıdık topraklardayız havası oluşuyor bir anda.

    “ Benim okuduğum kitabın adı “Tanrı Olmak Zor İş” İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nden… Biliyor musunuz seriyi?”

    “Seriyi biliyorum fakat seriden fazla kitap okumadım açıkçası.”

    “Benim en sevdiğim seridir hemen hemen tüm kitaplarını okudum serinin, bilim kurgu türü en sevdiğim.” derken otobüste anons veriliyor ve biz etrafımızdaki hareketliliğin arasında sohbete kaptırmışken kendimizi, hareket ediyoruz.

    “Benim okuduğum da “Kapıların Dışında” diye bir kitap. 2.Dünya Savaşı ile ilgili… Yazarı ilk kez okuyorum, geçtiğimiz ay Can Yayınları kampanyasında görüp almıştım.”

    “Evet kampanyayı biliyorum fakat ben de bu kitabı ilk kez duyuyorum.

    İsminiz neydi bu arada?”

    “NigRa benim ismim, siz?”

    “Semih ben de memnun oldum. Pardon Nigar mı dediniz biraz değişik geldi isminiz tam anlayamadım da..Kusura bakmayın.”

    “Yok Nigra hep Nigar ile karıştırıyorlar hatırlayamayınca ama.”

    “Çok ilginç bir isim ilk kez duyuyorum, anlamını sorabilir miyim?”

    Sohbetimiz muavinin gelmesiyle bölünüyor.

    “Nerde incektiniz hanfendi?” diye soruyor yüzünde arsız bir gülümseme ile.

    “Hatay terminal.”

    “Oooo ben de Antakhyalıyım, bizim memlekete hangi rüzgar attı sizi böyle?” bir kolunu öndeki koltuğa yaslayıp kırk yıllık ahbabım gibi laubali laubali konuşup duruyor. “Bişe laazım olursa yani yardımcı oluruz seve seve, çevremiz geniş yaani.”

    Hey yarappim çattım. Zaten bela mıknatısım bir kere çalışmasa hayret edeceğim.

    “Çok sağolun bişey olursa söylerim.” diyorum ters bir şekilde ama muavin hiç oralı değil.

    “Çaayy, kaaahfeee ne alırsınız?”

    “Kahve alabilirim ikisi bir arada varsa, teşekkürler.”

    “Olmaz mıı, olmazz mııı.. Hemen getiriyorum.”

    İçimden ağzında da bir sakızı olsa tamam diye geçiriyorum.

    Üst raflarda bir yerleri karıştırıp bir karton bardak, bir paket ikisi bir arada nescafe, ıslak mendil ve karıştırma çubuğunu bana uzatıp arka taraflara doğru ilerleyip gözden kayboluyor.

    Muavin gidince Semih Bey, “Boşverin aldırmayın, haddini bilmez delikanlının birisi.” diyor.

    “Haklısınız da bu laubalilik de nereye kadar.” bir yandan söylenip bir yandan sinirle nescafe paketini yırtıyorum, kahveyi bardağa boşaltıp çöpü sehpanın üzerine bırakıyorum.

    O sırada elinde sıcak su termosu ile muavin geri geliyor. Bardağımı uzatıyorum. Suyu bardağa dökmesini beklerken birden “AYYYYHHHHH!! NAPIYORSUN DİKKAT ETSENEE!!”

    “Pardon hanfendi kaza oldu.”

    “Başlatma kazana yaa yaktın beni! Bardak insanın üzerinde mi doldurulur, koridora tutsana!!”

    “Bişeeey olmaz yaa azcık bi su, bu tarafın kızları da pek bi çıtkırıldım!” demesiyle nevrim dönüyor. Ben muavini parçalama fikriyle ayağa kalkmaya uğraşırken yan taraftan Semih Bey kolumu tutuyor, “Durun sakin olun, uymayın şuna.” deyip muavine dönüyor.

    “Kardeşim hanımefendi haklı dikkat etsene biraz, bu ne rahatlık bir de özür dileyeceğin yerde kalkmış bir şey olmaz diyorsun.” diye tersliyor muavini.

    Semih Bey’den de desteği bulunca iyice çemkirmeye başlıyorum muavine.

    “TERBİYESİZ!! YA O SUYUN HEPSİ ÜZERİME DÖKÜLSEYDİ, YANSAYDIM NE OLACAKTI?!!”

    “Tamam yaa özür diliyim o zaman susacak mısınız? Amma da büyüttünüz haa..”

    “Bak hala daha….”

    O esnada kaptan “OĞLUM BAK BANA!” diye seslenince gerzek muavin bunu fırsat bilip kaçıyor hemen. Ben kendi kendime söylenmeye devam ederken, yan taraftakilerin bana baktığını fark ediyorum, hatta kör olan gülüyor sanki. “Komik bir şey mi var ne gülüyorsun?” diye bağırasım var. Neyse tutuyorum kendimi, oturduğum yerde sakinleşmeye çalışıyorum.

    Daha yolculuğun başında başıma gelen bakın, ama binmeden aklıma geldi bunlar benim, zaten aklıma gelen başıma gelir, ne diye kalkıp Hatay’a gitmeye kalktım ki zaten, hem de adını sanını bilmediğim bir firma ile onca saat yolculuk, akıllanmam ben akıllanmam!! Hatay’a varana kadar neler olacak kimbilir?
  • Hayatla olan bu savaşı hiçbir zaman kazanamayacağımı artık biliyorum. Hatta hayat da kazanamayacak. Galibi yok. Kazanan ölüm olacak.

    Böyle bir gerçek mevcutken ne için çabaladığımı soruyorum kendime. Amacım ne? İçinde bulunduğum, benim bilmediğim ama süresi önceden belli olan bu hayatta ne için çabalıyorum?

    Daha hiçbir sevdiğimi gömmedim toprağa. Gerçek acının ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Ve bu gerçekliği yaşamak istemiyorum. Böyle bir acıya tahammül etme zorunluluğunda kalacak olmayı kabul etmiyorum. En başından beri adil olmayan ve seçme şansı verilmeyen bu hayat savaşında tek kare ilerleyebilen bir piyon olmak istemiyorum.

    Hayat; doğru cevabın olmadığı çoktan seçmesiz bir sınav. Bir yanlışın tüm doğruları götürdüğü ve acıları kutucuklarından taşan...

    Okan Kuzu
  • Dergi dediğimiz şey belirli aralıklarla çıkan süreli yayın. Yani süreli yayınların 1000Kitap'a eklenip eklenmemesini ya da istatistiklerde geçip geçmemesini tartışıyoruz aslında. O zaman gazeteleri neden eklemiyoruz? Öyle ya, gazete de süreli yayın. Edebi değeri olmadığı için mi? 1000Kitap'taki tüm kitaplar edebi kitaplar değil ki; siyasetten spora tüm kitaplar var. Süreli yayınlar da eklenebiliyorsa gazeteler neden olmasın? Hadi gazete fikrini beğenmediniz; gazetelerin kitap eklerine itiraz edemezsiniz. 10 yıldır Cumhuriyet Kitap ekini tek tek biriktirip koleksiyonunu yapan adam olarak (Cumhuriyet Kitapçı kıslar eqlesin) ona itiraz gelirse arıza çıkarırım. Birgün'ün Pazar eki var mesela, gayet nitelikli fikir yazıları çıkıyor, hem dergi formatında. O da eklensin o halde. Hepsini geçtim; Kafa, Ot, Bavul filan ekleniyor da otomobil dergilerini de ekleyebiliyor muyuz (gerçekten bilmediğim için soruyorum) ? Evetse sitenin fişini çekip çıkalım zaten. Hayırsa neye dayanarak Allah aşkına? 'Edebi olmadığı için mi? Bunun ayrımını kim neye göre yapacak ayrı mesele, zaten 1000Kitap'ta yer almanın birincil koşulu edebi olmak değil. Hem kriter buysa bile Socrates var mesela; değme edebiyat dergilerine taş çıkaran öyküler, denemeler var içinde. Vakti zamanında Penthouse'ta Playboy'da filan gayet öykü normlarına uygun, bayağı bayağı erotik edebiyattan örnekler yayımlanırdı; onları neden eklemeyelim? Ha yok beni bozmaz da İnciciler basar sonra burayı Allah muhafaza.
  • 282 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Yine bir kitap aldı götürdü beni ve hiç bilmediğim mecralarda bıraktı.Maksim Gorki'nin diğer eserlerini okumadan rahat edemeyeceğim anlaşılan.

    Bir insanın çocukluğunu okursunuz da artık onu nasıl sevmezsiniz veya ilgi duymazsınız?.
    Bir çocuğun hayatı dinlediği masallarla anlamlandırmaya çalışması; sevdiklerinin yanıbaşında uysal bir kedi gibi sevilmeyi beklerken, onlara zarar verebileceğini hissettigi insanlara öfkesiyle bir kaplan kesilişi; anlatıp geçtiği akılalmaz acıları,  ama uzun uzun betimlediği huzur bulduğu anları...
    Hepsi bu yaşanmışlıkların sonraki hayatındaki izdüşümlerini öğrenme merakında bırakıyor insanı.

    Bir yandan Aleksey' i dinlerken bir yandan o zamandaki Rus aile yapısı, insanların karakteristik özellikleri  ve hayat tarzları hakkında fikir sahibi oluyoruz.

    "Daha sonraları anlamıştım ki, hüzünlü ve yoksul bir yaşam yaşayan Ruslar, dertlerini kendine eğlence yapmışlardı. Acılarıyla çocuklar gibi oynuyor ve hiçbir utanma duymuyorlardı.
    Günlük yaşamın durgunluğu içinde mutsuzluk bir eğlence. Silik bir yüz üstünde bir çizik bile bir süstür."

    Böyle bir ortam...Bu kitaptaki her bir kişilik psikolojik olarak incelenmesi gereken bir.vaka. Anne, dede, büyükanne, dayılar ... Özellikle sefkat timsali büyükanne ve dengesiz, acımasız dedesi.
    Her ikisi de kendi Tanrısını kendi karakteri üzerinden vurgulayan, kendi çaplarında dindar insanlar. Alexey ise onların ibadetlerini izleyip ,sürekli cezalandıran dedesinin öfkeli Tanrısıyla , büyükannesinin içini döktüğü, kendince daha güzel bulduğu diğer iyi kalpli Tanrıyı karşılaştıran bir çocuk.

    Aleksey'in karakteri ve inanç dünyasi iyisiyle kötüsüyle bu insanların atmosferinde inşa edilirken, başka bir kitabında geçen şu sözü ,hayatı boyunca bu inanç konusunu hiç es geçemediğini gösteriyor:

    "Çok düşündüm.Bu sözlerim 40 yıllık bir düşünmenin ürünüdür.Ateist olmayi cok istedim.O zaman başıma buyruk yaşayacak kimseye hesap vermeyecektim.Ama olmadı.Çünkü evrendeki müthiş düzen beni inanmaya mahkum etti."

    Ben ise bu sözlerinin arkasında büyükannenin arttığı sevgi tohumlarını gördüm.

    Bizleri kendi doğrularına inanmaya zorlayan, aksi takdirde acı çektirmekle tehdit eden insanlara ve fikirlerine ,haklı olduğu noktalar olsa bile savunma mekanizması gelistiririz. Oysa hayat tecrübeleri ve doğrular sevgi ambalajıyla sunulsa, iradi olarak kalp kapılarımızı kapatsak bile, o sevgi, çeperlerden, bosluklardan içeri süzülür,sessizce etkisi altına alır bizi. Aciz kaldığımız zamanlarda da farketmeden o sevgi kırıntılarına yapışır, onlardan güç almaya çalışırız.
    Işte Aleksey'e herkes kendince bir terbiye methodu uygularken; zafer, ona  sevgiyle yaklaşan  büyükannesine aitti.

    Maksim Gorki'nin oğluna ithafen kaleme aldığı bu otobiyografisinin yazılma amacını belirttiği cümleleri ise kitapta sizleri neler beklediğinin özeti:

    "Vahşi Rus yaşamının o kurşuni iğrençliklerini hatırladıkça bazen soruyorum kendime: “Günümüzde bunlardan söz etmeye değer mi acaba?” Ve aynı anda daha da güçlü bir inançla cevap veriyorum kendime: “Evet, değer! Çünkü yaşandı bunlar, hepsi aşağılık gerçeklerdir, günümüzde hâlâ da varlar. Belleğimizden, insanların ruhundan, ağır ve yüzkarası yaşamımızdan silinip atılması için de sonuna kadar bilinmesi gereken gerçekler...”

    İyi okumalar dilerim.
  • - Peter! Yoksa "Sevilmeyen Adam "mı demeliyim
    + İnan konuşmak istemezsin çok doluyum
    - Ahh evet o mevzu hani kendi yaranı kapatmaktan nasıl kaçmıyorsun
    + Her yanım onla çevriliyken nereye gitsem fayda eder
    - Hadi bu sefer üstü kapalı değil de daha açık konuşalım
    + Ne fark eder ki , ama senin dediğin olsun
    - O zaman soruyorum , neden ayrıldık demedin de 'Öldü' dedin Soranlara ?
    + Benim olmadı ki , her anım onla doluyken nasıl bir başkasına gitti derim . Ben o iken o başkasının nasıl diyebilirim.
    - İnsanlar sever , küser , küfreder , barışır veya ayrılırlar bu ne dünyanın sonu nede insanların sonu olur , beyaz sayfa açmak şarttır. Tamda onun yaptığı gibi ...
    + Bu ihanet ! Alçakça bir ihanet !
    - Neyin ihaneti bu ihanet olması için senin olması gerek . Yaşandı ve bitti unutuldun, unutma unutuldun,
    + Neden ama ben unutmamış ve üstüne bir gül dahi koklamamışken, bunu neden hak ettim.
    - Belkide o sensizliği hak etmiştir.
    + Bana martaval anlatma !
    - Tamam söyle düşünelim, Onu sevdiğin için mi yoksa terk edildiğini düşündüğün için mi yoksa yalnız olduğun için mi 4 yıldır bırakmadın peşini
    + 3ü1 arada demek isterdim ama başka birşey var ne olduğunu bilmediğim bambaşka birşey
    - Acı çekmek evet kendine acı çektirmek, kendi kendine , kendini acındırmak bence o bambaşka birşey bu duygu . Hani bu kariyer için soyunan mankenler gibi, hiçbir şey umrunda değil onurmuş , gururmuş en son düşünülecek şey istedikleri tek şey istedikleri şeyi ele geçirmek gerisi teferruattır. Sende öylesin onu o kadar çok kazanmak istiyorsun ki küçük düşmen, uykusuz kalman, temiz bir sayfa açamaman hepsi ve daha fazlası hırsın yanında gereksiz şeyler. Peter sen o gereksiz diye bir kenara bıraktığın somut ve soyut şeyler seni sen olmaktan ve yaşamaktan uzaklaştırıyor. Ayrıca. ...
    +Ayrıca ne ?Dur ben söyleyeyim, bu sevgi değil diyeceksin değil mi öyleyse ne ? Ondan kopamamak neyin bedeli
    - Kokusunu , sana sarıldığındaki sıcaklığını, sesini, saçını, gözünü vb. neyi aklında ki neyini özlüyorsun ? Bence senden önce gülmesi ve birini sevmesi seni kinle kapladı
    + Şey evet belki beynim böyle düşünüyor olabilir ama kalbim ve duygularımın da söz hakkı var
    - Ne diyiyorlar?
    + Her şeye onu nakışladım şarkılara, yürüdüğüm yollara , gülüşlerime, sigarama, dört duvarıma en kısa terim ile kimsesizligime yani hayatıma işledim onu hata yaptım belki ama yaptım bir kere kurtulmak imkansız
    - Hımm peki kurtulmak için hiç çabaladın mı
    + Evet hemde birçok kez ve ....
    - O yüzden mi ekran görüntüsünde bir başkasına gülerken çekilen fotoğrafı var
    + Yapma bunu deşme yaramı
    - Demek ki kurtulmak için birçok kez çaba harcamadın
    + Hayır çok fazla çabaladım, tek sorun her bir çaba birkaç saniye sürdü. Elimden geleni yaptım inan
    - Sonu ne olacak peki ?
    + :) Basit ; 'Sevilmeyen Adam ' olacağım
    - Hayır sevmeyen adam olacaksın
    + Sence bu saatten sonra sevilmek umrumda mı ben buyum buda benim sonum bayım
    - Nedir sonun acizlik mi ? Seni unutan birini unutmamak mı bu kadar basit mi bir hayat ?
    + Basitlik mi bu sence ? Her dudak öpülür, her el tutulur ama ilk öptüğün ve ilk tuttuğun elle bağlı kalmak ölene dek en büyük zorluk ve şerefliliktir.
    - Emin misin Peter bu hayatını karartsa bile mi
    + Bu muazzam birşey bayım şarap gibi , seçde gibi , uçuruma düşmek gibi ......
  • İki gündür yoğun bir şekilde 'dolmuş edebiyatı' tarzında, esasen edebiyattan, anlamdan çok uzak paylaşımlar yapılıyor. Ben ki aktif bir kullanıcı olmadığım halde boğuldum. Gerçekten bilmediğim için soruyorum; admin arkadaşlar bu tür paylaşımları görüp müdahale etmiyor mu?
  • Söze başlamanın eşiğinde kuruyan düşler yeşerirken
    çıban gibi büyürken hayatın dar ağacı; cinayetlerin
    kabaran ölümleriyle dallanırken kayıp listesinde çizik-
    çizik aşklar için yargılanmış sözcüklerle dolu kafam!..

    Odama sıkılan mermiydi gece… Bilmediğim iki hece
    gece: Arananlardanım! Bir suçluyu andırıyorum
    şakağının ardında saklananı vurmak isteyenlerden
    biriyim; kimin katiliyim? Bunu soruyorum size?

    Son hamle bana düştü bu rus ruletinde, ardımda kan
    yangınları; hayatıma girmiş tüm yaşamların gözyaşları
    yeşertmez bendeki kısır ömrün canını, can ki unutkan:
    yaralı ve acı çekiyor aynaya bakarken at’ar damarı!

    Şairin tanığı olmaz; şairler bütün cinayetlere tanıktır!
    Sözcük: Kendi ölümlerini işleyenlerin; yaşamın ucunda
    ömrü ateşleyip, ardından yürüdükleri yolların sonunda
    en derin kuytuya attığı ve hayatta ele geçmez kanıttır…
    -Şairin tanığı olmaz! Şairler bütün cinayetlere tanıktır!

    Cenk Koyuncu