• " İşe telefon açıp , "Gelirken buğday al " dedi. 
    " Naapıcan buğdayı kızım " diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi...O öyle biriydi işte...Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı...Ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi...
    Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...Evet oyun başlamıştı...Savaş'a " Buğday almam lazım,nerede satılır "diye sordum...

    -Haa ?
    -Buğday...
    -Eee,nolucak buğday ?
    -Hiç...Tavuk buldum da bi tane...Buğday veririm diyorum...
    -Sittir lan...
    Ciddimiyim diye gözlerime baktı...Ben de çok ciddi baktım...
    -Gültepe'de bir civcivci var ama...Buğday satar mı bilmem...Daha çok suni yem olur onlarda...
    -Yok... Suni yem olmaz,buğday lazım...Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeyle...Pis bi rengi oluyo...en iyisi buğday...
    -Ha bi de yumurtluyo...Harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip...Bi ara ben de besledim...Spenç Tavuğu diyolar...Tam yumurta tavuğuydu...Bazıları et tavuğu oluyo ya,pek yumurtlamaz onlar...Bak nediycam...Esas darı sever hayvan...Çift sarı çıkarır...Darı al sen ona...

    Oyun böyle bir şeydi işte...O başlatırdı...Hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk yumurta ve size " yedi kafayı "diye bakan bir sürü insan girerdi...Komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar heyecanlı bir oyun...
    büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım ...Buğday...Noolucak acaba ? Kuruyemişçilerde var mıdır ?

    -Keşkeklik mi ? Aşureye felan mı katcaanız...
    -Ne ?
    -Buğday sormadın mı ?
    -Ha evet...Olabilir...
    -Sonunu dün sattım...Yok...
    Hıyar kuruyemişçi ! Lan madem yok ,niye " aşure mi,keşkek mi " car car ediyorsun...Sane ne...Bu millet de bir tuhaf ha...Buğday var mı var...Ya da yok...Bitti...Bu kadar...Sana ne noolucağından...Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif...Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar mı zor olur kardeşim...Sinirleniyorum ama...Hani lan bu ilke bir tahıl ambarıydı...Adım başı buğday olması lazım...Kendi kendime gülüyorum...Biliyorum o da gülücek...Gülücez...Öpücem sonra...Sonra...Sonra , noolucaksa o buğdaylar...

    Mısır çarşısına gidiyorum...Ordaki baharatçılarda kesin vardır...Bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım...buğday arayan acıkmış bir tavuk...Bık bık bık...Bıdaak...Aslında içimde garip bir mutluluk var...Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul'u dolaşmak içten içe hoşuma gidiyor...Zaten onu bu yüzden seviyorum galiba...Bana sıçrayan bir tılsımı var...Her şey bombok giderken,nooluyosa bişey oluyo.Onun yarattığı ilüzyona dalıp oyun oynuyorum...Çocukmuşuz biz...O,mısır saçlı , habire sümüğünü çeken afacan bi kız,ben dizleri yara içinde haşarı bi velet...Dünyanın zillerini çalıp vınn kaçıyoruz...
    Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan...Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıca değil ya karı,yeter heralde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi...İyilerini seçicem sanki...Neyse aldım işte...Bi kilo buğdayımız oldu...Yanına bi de ufak rakı...Manyağım lan ben...Bariz manyağım...

    " Geldi mi buğday " diye sordu... Gözleri ışık ışık ... Meraktan çatlıyorum ama,belli etmeden " ıhı " diye torbayı uzattım... Cadı ! Alıp torbayı masanın üstüne koydu... Noolucak şimdi bu buğday? Sormıycam ama... "Naaptın" dedi... Elinin körü... Saatlerdir buğday arıyoruz heralde... " Toprak mahsulleri Ofisi'ne gittim gittim canım... Taban fiyattan destekleme alımı yaptım "... gülüyor... Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur... Ama bu gerçek yani... Çok gülen insan gördüm ben... İşim gereği... Hakkaten bakın ,ben bu konuda otorite sayılırım... Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu... Birazdan,elinde bembeyaz bir güvercin... " Bak şimdi " dedi... " Bu senin dilek güvercinin... Ona avucundan buğday yedireceksin,sonra gagasından öpüceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakıcaksın "... 
    Dedim ya... Tılsımı var onun... Aniden güvercin de çıkarır,tutup yaşamınızı bi saniye de masala çevirir... Bitmesin istersiniz...
    " Bitmesin " diye dilek tutup,güvercini gagasından öptüm...Balkona çıktık sonra... Pıt pıt pıt kanat sesi... Pıt pıt pıt iki çocuğun yüreği ... Balkona yıldız tozları mı yağdı ? Çok mu güldük ?.. Peki çok gülmek iyi diil midir gerçekten... Ağlar mı sonra insan ? Babaannem Deli Fedime'nin dediği gibi "Dünyanın düz muradı yok" mu ? "Çok muhabbet tez ayrılık " mı peki ?
    Noolur "öyle diilmiş " olsun... Noolur bitmesin... Pıt pıt pıt... Yüreğim... Gece... Yemin ederim yıldız tozu yağıyor...

    Ertesi sabah Kadriye oldu... Espri olsun diye bahar temizliğine girişti... Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri... Söylediğim gibi,yaşam bir oyun onun için... Gerçekle dalga geçer hep,sevmez sanki... İlk Kadriye olduğunda,yeni tanışmıştık... Yine işe telefon edip benden yufka ve çökelek istemişti... Buğday gibi diil ,onları daha kolay buldum ve eve gittim... Kapıyı çaldığımda yerleri siliyordu... " Ayağını çıkar kocacım " dedi... "Yeni sildim"... Çok güldüm... Yufkayla çökelekten " Yanmaz tavada sana böreği " yaptı... Yedik... Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı... "Delirdi" diye baktım... Saçlarına bigudi tuttururken "Naapıyosun ya ? " diye sordum... "Nooluyo kızım ?" Garfield gibi gözlerime baktı... "Yarın eltimgil gelicek" dedi... Sonra güldü... Nasıl güldüğünü biliyorsunuz... O gün bana annesi gibi olmuştu... Ya da benim annem gibi... Oynuyordu... Başka bir şey... Hekesin "gerçek" diye bildiği şey,onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı... Komikti ama ürkütücüydü... Yani, hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat "bööle bişeydi" işte... Yoksa diilmiydi ?... O Kadriye olur "çekirdek aileyle"dalga geçmeye başlayınca,ben de rolümü aldım... "Fehmi" diye bi herif oluyodum... Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt pıt zapping yapıyordum... Gülüyorduk sonra... Kadriye ve Fehmi Çekirdek rolünden çıkıp "biz"oluyorduk... Pıt pıt pıt ... İki çocuğun yüreği... Onun masal kahramanları bi tane diildi ki... Bazen Müge ile Furkan olurduk... Aslında onlar bizim arkadaşımızdı... Ama o,Müge ile Furkan'ın ilişkilerini sahte ve anlamsız bulurdu... "Kola alır gibi işte,birbirlerini ve her şeyi tüketiyorlar... O kadar." Müge olduğu zaman, " Eskeyp'e gidelim mi,Trafo'ya zıplayalım mı" diye sorardı... Ama asla gitmezdik... Onu dünyasından asla çıkaramazdım... Ben çıkmak ister miydim peki ? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım... O , "dışardakiler"i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki,ara sıra "dışarı kaçtığımda" bile onunla oyun oynuyomuşuz , o bana "gerçeğin masalını anlatıyomuş" gibi oluyordum...
    Ha bir de,en önemlisi "öpücük balığı" vardı... Onun en yalın ve en sevimli hâli... " Ben öpücük balığıymışım"diyip yanağıma bir tane masum öpücük konduruyor,dakikalrca pıt pıt pıt öpüyordu... Öpücük balığı... Öpücük balığı... Pıt... Pıt... Pıt...
    Masallar biter mi peki ? Biter işte... Arasına reklam girecektir,güzellik maskesi takılacaktır,savaş vardır,birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler,ağlatılacak çocuklar... İşiniz vardır yani,öyle önemli,öyle vazgeçilmezdir ki...

    Bir gün bana "gitme" dedi... Ama hep böyle derdi... "Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek... Bu şarkıdan iki şarkı sonra... "Hiçbir keresinde bırakmazdı beni... İyi ,tamam,oynadık,bitti... Dönüşte yine oynarız... Dinlemezdi... "Bak şimdi... Bu çerez tabağını dökücez... Leblebiler saatmiş,üzümler dakika... Fındıklar günmüş ama... Sayalım, o kadar sonra git"... Pazarlık ederdim... "Fındık gün diilmiş... Leblebi saat... Ona tamam"..." Peki" derdi... Sonra aniden nerden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp "Peki ,bu yılmış... Yıl olsun " derdi... "Yüzyılmış tamam mı,ölüm gelinceye kadarmış."
    Üzümleri,leblebileri filan sayardık sonra... Tek şamfıstık... O yüzyıldı... O ölümün geldiği zamandı... Onu pek tartışazdık... Onu açar,yarısını yer,yarısını bana verirdi...
    Sonra... Sonra öpücük balığı ve ayrılık...

    "Ben gidiyim" dedim... Sesi boğuktu... "Gitme" dedi... 
    Ama söyledim... Hep öyle derdi... Giderdim sonra... 
    Döndüğümde ordaydı,bilirdim... Yine "gitme" derdi...

    "Gitme" dedi... Gözlerinde yaş tomurcukları,birazdan duracak dünyalar,sanki ölücez hepimiz. " Bu kez gitme"...
    Gitmesem olur sanki... "Ama bunun sonu yok ki "dedim... "Sonu yok işte salak "dedi... "Hep sonunu istiyosun... Sonu... Bittiği yer...Tükendiğim zaman... Yerine yenisini tüketmeye başlıycağın zaman... Bu kez gitme işte... Gitme... "

    Karşısında duvar gibi duruyorum... İçimden bi çocuk o duvara tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor... Birileri yıllarca ördü o duvarı... Annem koydu bi tuğla,sonra babam... Dayım... Örtmenim,komtanım,patronum,radyom,televizyonum... Gidicem ben... İşim var işim... Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem,yalan söyliycem,rakı içicem... Hasan'a borcum var...Tarık'la sözleştik kaçıcaz hafta sonu,karı bulmuş ona basıcaz... İlknur iş atıyo sonra... Resmen işte,aramıştır... Onun yeri ayrı ,ama İlknur'da fena diil şimdi... İşim var... İşiim...

    " Gidiyim ben" dedim... Bu kez gözleriyle "gitme" dedi... Ben de ona " gözlerim sana mı kaldı " gibisinden baktım...Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim "çivileyen bakışlarım"... İşi var güzlerimin Kritik pozisyonları izliycem ben o gözlerle... Bardakların dibine bakıcam,topa konsantre olucam,Top Secret'i izliycem,günlük kuru yakından takip edicem... İlknur'un kalçalarına bakıcam... Mtv'nin klipleri,savaşlar,siyah beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...

    Sonra yıldırımlar çaktı... Hiç susmadım... Hayat masal mıydı lan ? Dışarda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burda yanak yanağa... Noolucaktı yani? Leblebiden saat mi olur ? "Vakit " denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyo artık... İyi... Pıt pıt pıt öpüşelim,sen beni çok seviyomuşun ben seni çok... Eee ? "Anangil,oturma odası takımını erkek tarafı alsın dediğinde ne bok yiycez peki... Öpücük balığını mı satıcaz... " Nefes nefese sustum...
    "Dışardakiler" dedi... "Dışardakiler ,bunu beceremez işte... Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın,beş para etmez... "

    Bir varmıştı... Şimdi bir yokmuş...
    Nevizade sokağındayız,yol boyu meyhane... Masanın altından İlknur'un ellerini tutuyorum... Dördüncü kadehten sonra saymaz oldum rakıları.Bir çingene,yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor... "Dönülmeyez akşamıyyn ufuğuğun dahiiiz,vakiyyiyit çook geeyç artıııık..." Elini darbukaya gerilmiş röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı yerde bi dudağı gökte masal devleri görüyorum... Gümm !.. Dev... Güm ! Lamba cini... Gümm! Haramiler...

    Kocaman bir davulun üstüne küçük bişey kırıntıları dökmüşler gibi ,belki öpücük balığının yemleri onlar ... Hani onun en yalın ve en sevimli hâli gibi ... Gümm ! Zıplıyor hepsi,gümm zıplıyor her şey... İlknur'un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp, zıplıyor... Uçuşup tekrar yerine düşüyor,tabaklar,yıldızlar,sigaram... 
    Canım yanıyor... Sonra pıt... pıt... pıt... Darbukaya üç küçük parmak darbesi vuruyor çingene... Masalların sonunda gökten teklifsiz düşüveren üç elma bunlar... Ben görüyorum,İlknur görmüyor,kimse görmüyor...

    Müzik bitti... İlknur birşeye gülüyor... Masanın yanı başında,tuhaf,simsiyah gözlüklü,başı sımsıkı bağlı bir kadın var... O hep var Nevizade sokağında... Elinde kocaman bir çerez kavanozu,sormadan avcundaki çay bardağını kavanoza daldırıp,bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor... Cebimden para bulup kadına uzatıyorum... Aklımda zamanın e acı tadı, "Peki ,kaç leblebi var bunun içinde teyze "diye soruyorum... Kadının suratını yıllar bıçaklamış,sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; "Manyak mısın sen koçum ? " diyor... İlknur gülüyor,benim gözüme üç elma kaçtı,masalların kötü kalpli cadısı avcumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seyirtiyor...

    Az önce bir masal bitti ,kimse bilmiyor... Öpücük balığı bir iskelede,güneş altında çırpınıyor... İlknur'un gözlerinin işi var,benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş ,boşta gezer... Uzaklarda küçücük bir çocuk,uyuklamış ninesini sarsıp "Bana masal anlat" diye ağlıyor...

    Diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor. "
    Atilla Atalay
    Sayfa 177 - İletişim
  • 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle; yaşadığım bu hayatta bana eşlik etmiş olan, zamansız kaybettiğim dostum Derviş'e ardından da buradaki bütün yalnız ruhlara ithafen...

    Yıllar sonra bir şekilde ulaştığım, tekrar okuduğum ve bana yaşanmış o duyguları tekrar yaşatan bu kitabın ardından, kendisinin de bunu istediğini bilerek; "Her insan kendinden kaçar kaçar kaçar, kendinden ne kadar da uzaklaştığını düşünse bile, en son ulaşacağı yer yine kendisidir."

    https://www.youtube.com/watch?v=7GXGxO9xTgI

    Benim ismim Ömer, bazılarınız beni burada yazdıklarım ile tanıyor. Okuduğum kitaplardan, yaptığım alıntılardan...
    Bazılarınız ise gerçek hayatta tanıyor. Eski dostum ise beni "gerçekten" tanıyanlardan birisi ve bu da onun hatırasıdır.

    Yıllar yılı yalnız yaşamış, "bir ruhu bulunduğunu yıllar sonra fark eden" , "doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yolda" yalnız başına yürüyen, bu dünyada dolaşan sessiz bir ruh olan dostuma, onun da o bütün sessiz haykırışlarının içerisinde, "kendi içerisine saklanması"nın ardında, "konuşmaya muhtaç olan" dostuma.

    O da bunların okunmasını, ruhunun yalnız olmadığını ve de hüznünün paylaşıldığını bilmek isterdi. Bu yüzden hatırasını sizlere aktarıyorum. Sabahattin Ali, Raif Efendi ve Derviş gibi nicelerinin hikayesi bu...

    Bir şubat akşamı, hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir ilçesinde, dostumu ziyarete gittim. Halletmem gereken birkaç iş ve uğramam gereken birkaç yer olmasına rağmen, kendisiyle buluşmak ve güzel bir gece geçirmek niyetindeydim. Otobüs öğle vakitlerinde gara vardı ve yanımda getirdiğim birkaç parça eşyayı ve de kitapları küçük bir sırt çantasına doldurmuştum. Sırtladığım gibi çantayı, usul usul indim otobüsten. Ilık bir kış güneşi ortalığı ısıtıyordu.

    Kendisine geleceğim vakti haber vermemiştim ve elimi cebime attım. Telefonda numarasını çevirdikten sonra birkaç saniye içerisinde telefonunu açtı. Kendisi işteydi ve bulunduğu iş yerine gitmemi istedi. Bulurum diyerek kapattım telefonu. Her bir ruhun kaybolduğunu bilemezdim.
    Hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında onu aramaya başladım. Kendisini yarım saat bir saat içerisinde bulmuştum. Aslında onu, yıllar önce kaybettiğimin farkına yıllar sonra varacaktım.

    Sessizdi odasına girdiğim zaman, masasının üzerine yığılmış defterler ve kitapların arasında dalıp gitmişti. Hoş bir gülümsemeyi yüzüme takınmamın ardından koşarak sarıldım.
    Birkaç saat daha işi olduğunu söyledi kısa bir sohbetin ardından, ben de beklemeye başladım.
    İşlerini bitirmesi sonrasında da beraber yemek yemeye çıktık. Oradan da evine geçtik.

    Kendisini burada nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Aslında onun nasıl baktığını, nasıl göründüğünü ya da nasıl yürüdüğünü anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Her insan zaten hayatında bir kere bile olsa onunla karşılaşmış olamaz mı zaten...

    Kendisini her zamanki gibi sessiz bulmuştum. Öyle yanı başımda otururken, uçsuz bucaksız denizlerde kaybolmaya gidiyormuş gibi hissediyordum hep. Sanki hiç ulaşamadığı bir denizin hiç ulaşamadığı bir kıyısına varmak istiyor gibiydi.

    Küçük yaşından beri kitap okurdu, neden okumaya başladığını sormamıştım ama onun da bir ruhu olduğunu ve yalnızlığını kitaplarla unuttuğunu biliyordum. Soğuk ve üşüten havanın dağılması için kitaplardan bahsetmek istedim. Birkaç isim birkaç alıntı söyledim.
    Kimler geçmiş bu dünyadan dedim,kimler...

    Soğuktu, sanki yanımda değilmiş gibi, uzaklara bakıyordu.
    Dünyaya yalnız başına gelmiş ve yalnız başına göçeceğini biliyor gibiydi.
    Suskunluğunun içerisinde sanki yıllar vardı. Sanki "Şu koskocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha" yoktu.

    Sanki bütün kederi bütün sessizliği içten içe bir şeyler anlatıyordu.
    Duymak istiyordum, neden bu kadar sessiz olduğunu, hiç açılmayan ağzından duymak istiyordum.

    -Birazcık gülsene be adam! dedim.
    Yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Ardından da dönerek gözlerime baktı ve şöyle dedi:
    -"Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir."

    -Güzel sözmüş,kim söyledi acaba dedim.
    -Sabahattin Ali dedi. ve tekrar güldü.

    Cevap vermedim, ikimiz de derin bir sessizliğe daldığımız sırada fısıltı ile böldü sessizliğimizi;
    -Biliyor musun onun kitaplarını tekrar okuyamıyorum.

    Ne dediğini anlamamıştım ama üzücü durumlar canımı sıkardı. Ben zaten üzüntülerin de adamı değildim ki be!
    Konuyu değiştirmeye çalıştım ve gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

    Ne çok isterdim oysaki o gecenin son bulmayışını, ve onunla sonsuza kadar konuşabilmeyi...

    Sabah olduğu zaman beni gara kadar bırakmak istedi. Eski dostum ile eski zamanlardaki gibi yürümek hoşuma gideceğinden gülerek, "Olmaz mı ya!" dedim.

    Otobüse binerken kolumdan tuttu,
    -Sana sadece sana...
    -Ne demek istiyorsun be adam! dememe kalmadan elime küçük bir kitap tutuşturdu. Donakalmıştım.
    -Benim için oku, benim için...

    Sessiz bir kabulleniş vardı gözlerimde, kitabı aldıktan sonra otobüsün içine doğru yürüdüm. Kitabın kapağına bakmamıştım ama okumak için can atıyordum.
    Koltuğa oturduktan sonra otobüs hareket etmeye başladı. Ben de Derviş'in bana hangi kitabı verdiğini merak ederek kitaba baktım.

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali...

    Dün konuştuğumuz yazardı ve kitabı okumaya başladım.
    Okudum okudum okudum.
    Yol boyunca okudum.

    Kitabı sevmiştim. İlk defa karşılaştığım bir yazardan ilk defa karşılaştığım bir hikayeyi okumuştum. Güzeldi.

    Kitabın son sayfasına iliştirilmiş küçük bir yazı vardı. Alelacele kitaba kazınmış gibi duran bu yazıda "Beni Bul!" yazıyordu.

    Derviş'i aradım, bunu kimin yazdığını sorduğum zaman öğreneceksin dedi. Öğreneceksin...

    Kendisini zorlamaya gelemezdim hiçbir zaman. Zaten de inatçı bir tarafı vardı. Tamam deyip kapattım. Haftalar sonra evime mektup yollamış.

    Açıp okumaya başladım. İşte dostumun hikayesi de burada başlamış ve burada sonlanmış.

    26 Aralık 2015
    Yaşadığım bütün bu hayatı sessizlik içerisinde yaşarken, onun birden bire karşıma çıkmasını beklemiyordum.
    "Benim de bir ruhum olduğunu göstermesini" de...

    Ne kadar da trajikomik, "... içim derin bir hüzünle doluyor!" bu satırları yazarken.
    "... benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. " yıllar sonra ise sadece senden istiyorum bunu Ömer.
    Beni anlamanı istiyorum. Beni bulmanı...

    İnsanlardan uzakta yaşadığım bu hayatta, tüm o kaçışlarımın ardında tüm insanlardan uzaklaşmamın ardında tek bir şey vardı; "Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" Bulamıyordum Ömer,bulamıyordum.

    Koskoca bir dünya vardı ve ben yalnızdım Ömer.Tüm o duvarlarının, tüm insanların ve bütün kahkahaların ardında yalnızdım.

    26 Aralık 2015, o hiç unutmadığım gece vaktinde, telefonumdan gelen cılız bir sesle irkildim. Komik bir şekilde kafamı kazıttırmıştım. Neden bilmiyorum sorma da zaten, biliyorsun arada esiyorlardı bana.

    -Oo, üniversiteli abimiz! Doğru değil mi, geçen yıl mezun oldun?

    Hayatımın ortasında, yapayalnız başımayken, birden bire karşıma çıkmıştı. Mesajı kimin yazdığına baktım.
    Kısacık saçları vardı. Turuncuya çalan ve kırmızının en derin tonlarındaki saçları...
    Gülümsemesi ise koskoca bir gökyüzünün ortasında tek başına süzülen bir yıldız gibiydi, tüm hayatımı aydınlatacak.

    -Aynen :D
    -İsim olarak bilmiyordum da görüyordum hep :D

    Birazcık düşündüm, bu kızı nereden tanıyordum acaba? Sonradan aklıma geldi, lisedeyken katıldığım saçma sapan kulüplerden birisinde hiç umursamadığım bir kızdı. Her saniye karşılaştığımız, sokaklarda yan yana ve çarpışmadan geçtiğimiz insanlardan birisiydi sadece benim için...

    Hayatlarımız sanki hiç çarpışmayacak gibiydi. Bilemezdim...

    -Hasan hocanın görev yaptığı kulüp vardı. Ben başkan olurum diyen sen miydin acaba :D
    -Evet :D Aa sen de vardın hatırladım.

    İnsan hayatı nerede başlar diye sorarsak herkes doğum anını söyler değil mi? Aslında insanların hayatının nerede başladığını da nerede sonlanacağını da bilemeyiz. Tıpkı benim de hayatımın o an başlayacağını bilemediğim gibi...

    Gece vaktiydi ve durmadan konuştuk,konuştuk, konuştuk...
    Yıllar yılı beklemenin ardından ansızın birbirlerine kavuşmuş yalnız ruhlar gibiydik. Beklemiştik ve işte olmuştu, geçen onca yılın ardından birbirimize ulaşmıştık. Bir olmuştuk...

    Kulağına taktığı küpelerden bahsetti. Düşünsene be Ömer, gitmiş çengelli iğneleri kulaklarına takmış. Ne deli kız yahu!
    Neyse, ne diyordum. Hah işte biz o gece sabaha kadar konuştuk. Ertesi gün yine konuştuk. Sonraki gün yine, yine ve yine...

    Birbirimizi bulmuştuk çünkü.

    Bir gün "neden ben?" diye sordum. Yani dünyada o kadar insan varken neden ben?
    "Sanata ilgin var diğer erkeklerde olmayan bir şekilde..." demişti.
    Konu sonra da kitaplardan açılmıştı ve bana en sevdiği kitabı söylemişti. Kürk Mantolu Madonna...
    "Birkaç saat işim var, sonra konuşuruz." diyerek o an sohbetimizi bitirmiştim.

    Sürpriz yapacaktım aslında, internetten hızlıca kitabın pdfsini buldum ve okumaya başladım. 3 saat sonra ona mesaj attım.
    "Maria Puder'e çok benziyorsun..."
    Şaşırmıştı, bu kadar hızlı nasıl okuduğumu ve ona ne kadar çok değer verdiğimi anlayamamıştı. "Maria Puder..."

    Sanki yıllar yılı aradığım ve bir anda bulduğum hayat ışığımdı.
    Biliyor musun, sanki "İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı."

    Bu dünyada bana onun kadar yakın başka birisi yoktu ama bir taraftan da onun kadar uzağı da...
    Gökyüzündeki bir yıldızdı sanki, oradaydı işte! Görüyordum ama dokunamıyordum.

    Bir gece sohbet ederken bana saçları uzun halini attı. İçimde, sol yanımda bulunan ufak bir et parçasının ilk defa attığını hissettim.
    Aşık olmaktan da öte bir şeydi bu. "Bir kalbim bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim."

    "Benimle evlenir misin? diye sordum. Çocuktum belki daha, üniversitedeydim ama onunla tüm dünyaya karşı çıkabileceğimi hissediyordum. Yeter ki el ele tutuşalım yeterdi.

    Bir anda sorduğum bu soruya şaşırıp kalmıştı. Saçma sapan konuşmaya başladık, nasıl evleneceğimiz hakkında.

    Sabaha kadar konuştuk ve güneşin yıpranmış yurt perdelerimin arasından sızmasıyla zamanın akıp geçtiğinin farkına vardık.
    "Hayatımda hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım." demişti o gece için.

    Öğleden sonra kalkıp okula gittiğim zaman mutluydum. Tüm o mutsuzluklarımın ardından hayat bana sanki "Artık sen de mutlu ol." demişti. Ve ben de mutluydum işte.

    Ta ki O mesaj atana kadar...
    "Bana bir daha bu şekilde bakma tamam mı?"
    "Biz hep arkadaş olarak kalalım."

    Hayatımda onu bulmuştum. Nasıl bir his anlatamam ama bulmuştum işte be! Bir anda neden böyle söylüyordu. Oradayken ve yanı başımdayken ona dokunmama neden izin vermiyordu?

    İçten içe sakladığım o yabancılığımın tekrardan doğduğunu ve içimi kapladığını hissediyordum. Oracıkta bitmişti konuşmalarımız.

    Aradan bir ay geçmesinin ardından memlekete gitmiştim. Ablamların evinde otururken aklıma birden o geldi. Mesaj atma isteği ile doldum ve "ne kaybederim sanki!" diyerek mesaj attım.

    Tüm o kaçışların, uzaklaşmaların ve soğukluğun hiç olmayışı gibiydi konuşması. Bir gün bana bütün mutluluğu ve sevecenliği ile yaklaşırken, bir gün derin bir okyanus gibiydi içinde boğulacağım.

    -Ee, buluşalım bari bu kadar yakınken :) dedi.
    Üstüme kabanımı giyer giymez evden çıktım. Onu, tüm hayatımın tek parlayan yıldızını ilk defa görecektim. Ve ilk defa gözlerine bakacaktım. Sokakları ve köşeleri hızlı hızlı adımlarken o noktaya vardım. Kaldırımdaydı ve bana doğru yürüyordu. Adımlarım ile beraber kalbim de hızlanıyordu sanki...

    Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ve işte o an! İşte karşımda durduğu o an, elimi uzattım.

    "Tokalaşmakta ne ya!" diyerek uzattığım elime vurdu. Donakalmıştım.
    Kollarını hızlıca açtı ve bedenime sardı. Sanki beni sarıp sarmaladı.

    Sarılmıştı bana, bütün o sıcaklığıyla... Sanki kalbinin atışını hissediyordum.
    Sanki bütün o vücudunun sıcaklığını ve bütün o kalbinin çırpınışlarını içimde hissediyordum.

    Donakalmıştım ve ellerimi bile kaldıramamıştım. Gülmeye çalıştım ve birbirimizden ayrıldık. Gel uzaklaşalım buradan dedi ve yürümeye başladık.

    Üzerime giydiğim kalın bir kaban ve kazınmış saçlarımı kapatan beremin arkasında, ağzımdan çıkan nefesin soğuk hava ile çarpışarak buharlaşmasını ve gökyüzünde kaybolmasını seyrederken, bana dönerek; "Sen de amma yakışıklıymışsın!" dedi.

    Hiç beklemiyordum bunu. Güldüm ve yürümeye devam ettik.
    Birkaç dakika sonra oturabileceğimiz bir bank bulduk. Soğuk kışın ortasında banka oturamazdık tabii. Ayakta dikilmeyi tercih ettim ama o hızlıca oturuverdi banka. Tüm o hayatın karşısında sanki tek başına dimdik duruyordu. Bütün umursamazlığı ve yüzüne yayılan o tatlı gülümsemesiyle...

    O oturuyordu ben ise yanı başında dikiliyordum. Telefonunu çıkardı ve bizim suskun iki insan olduğumuzu ve utancımızdan konuşamadığımızı bildiği için video açıp suskun ortamı dağıtmaya çalıştı. Cem Yılmaz'ın eskilerinden biriydi ve ikimiz de o günlerde çok gülüyorduk ona. Ayakta bekleyişime hafif bir sitem ile yana kaydı ve "Bak sana ısıttım burayı" diyerek çekildiği yeri işaret etti.

    Gülümseyerek oturdum ve videoyu izlemeye başladık. Omuzlarımız ve kollarımız birbirine değiyordu ama sanki tek vücut olmak isteyen iki insandık.

    Birazcık utandım ve ayağa kalktım. Gözleri ile beni takip etti ve karşısında kala kaldım. Telefonu hafifçe yana bırakırken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki.

    Tüm dünya sanki bir an durmuş ve bizi izliyordu. Sanki tüm gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.
    Zaman durmuştu.

    Ufacık bir kıpırtı, tek bir hareket yeterdi aslında birleşmemize. Ben ise utanıyordum.
    Kalkalım hadi üşürsün sen burada dedim. Üşüyordu gerçekten ve ben ona kıyamazdım.
    Tekrardan adım adım yürürken artık burada ayrılalım dedi.
    Sarılamıyordum, sevdiğimi söyleyemiyordum. Sadece ayakta öylece duruyordum.

    Tamam görüşürüz diyerek farklı yollara saptık. Koşa koşa eve vardım ve telefonu çıkardıktan sonra mesaj attım.

    Utanıyordum ama utancım telefonla mesajlaşırken daha da azalıyordu. Birbirine kavuşmaya çalışan iki denizdik sanki. Dalga dalga yakınlaşırken birbirimize dokunmaya utanıyorduk.

    "Seninleyken kalbim hiç atmadığı kadar hızlı attı." dedim.
    "Duygularımız karşılıklıymış." dedi.

    Şaşırmıştım. Tüm o okuduğum kitapların ardından bir insanın bir insanı gerçekten de sevebileceğini düşünmemiştim. Karşılık bulabileceğini ise hiç...

    Ve bir anda olmuştu işte! Birbirine açılan iki tane kalp vardı ve birbirini için atmak istiyorlardı.

    Ertesi gün tekrar buluşmak için sözleştik. Bin bir türlü heyecan ile buluşacağımız yere gidip bir banka oturdum. Onu bekliyordum ve birden arkamdan uzanıp beremi başımdan aşağıya, çeneme kadar çekti.
    Bu tarz el şakalarını sevmezdim ama gülümsedim. Ellerinin sıcaklığını hissetmem affetmem için yeterdi bile. Kahkaha atarak yanıma oturdu.
    O da benim gibi utanıyordu. Biz artık sevgili miydik yani?

    - "Bak şimdi benim bi' işim var. Şu karşıdaki ev dayımın ve onun için evindeki kaloriferleri kontrol etmem lazım. Sen burada bekle ben geleceğim." dedi.
    Tamam dememe kalmadan kalktı ve bana bakarak ters ters yürümeye başladı.
    -"Popoma bakma ha!" dedi. Güldük ikimiz de.

    Onun kadar samimi ve içten birisi yoktu. Ve ben gidişini seyrettim.
    Birkaç dakika sonra telefonum çaldı, arayan oydu.

    -"Ne yapıyorsun soğukta orada tek başına? Gelsene buraya hadi!" dedi.
    -"Tamam geleyim." dedim ve banktan kalktım.

    Çekiniyordum aslında, yani onu orada tek başına bulacaktım. Ve aramızda bir şeyler yaşanmasından korkuyordum. Herhangi bir isteğim olmadan sevmek istiyordum onu. Sadece sevmek..
    Başka erkekler gibi olmadan, içten duygularla sevmek.
    Merdivenlerden çıkarken her bir basamakta kafamda farklı farklı hikayeler kurguluyordum. Bir yandan da korkuyordum aslında, adımlarımı sessiz sessiz atıyordum.

    Tam tıklatacağım zaman kapıyı yavaşça açtı ve içeri girmemi söyledi. Etrafıma bakarak içeriye girdim ve kanepeye oturdum.
    "Kahve yapayım mı?" diye sordu ve dolapları karıştırmaya başladı.
    Dolaptan bulduğu iki bardağı masaya koyup suyu dökerken yardım amaçlı yerimden kalkarak yanına gittim.
    Bardakları alıp oturduğumuz yere götürdüm ve yanıma oturmasını bekledim.
    Usulca yanıma oturdu ve kahvelerimizi yudumladık. Ellerinde eldivenleri vardı ve onları tutmak istedim. Sessizliğin ortasında kalakalan iki kişiydik ve ellerimiz buluşmalıydı.

    Çekinerek ellerini tuttum. Ellerini ellerimden ayırdı ve ben ne yapıyor acaba bile düşünemeden eldivenlerini çıkardı ve ellerimi tekrar tuttu. İnsanın kalbine uzanan sıcaklığın ellerden geçtiğini o an hissettim.
    Kafasını omzuma koydu ve ben elleriyle oynamaya başladım. Yaratılan ne güzel ellerdi bunlar Tanrım!
    Saçlarımı neden kazıttığımı sordu. Hayatım sanki "ondan önce" ve "ondan sonra" diye ikiye ayrılıyordu.
    -"İnsanların beni sevmesini istemiyordum. "dedim "Çirkin olursam sevilmem."

    Hızlıca bana döndü ve gözlerime baktı.
    -"Sakın bir daha böyle düşünme!" "Ben hep yanındayım."

    Kafasını tekrar omzuma koyduğunda düşündüğüm tek bir şey vardı: Keşke o anda tüm dünya donsaydı. Keşke sonsuz zamanın orta yerinde biz, ikimiz öyle el ele tutuşurken zaman donsaydı.
    Sonsuzluk içerisinde birbirimizin olsaydık keşke...

    Kahvelerimizi içip evden çıktık. Yolları adımladık el ele, evine kadar bıraktım. Akşam bana mesaj attı, şöyle diyordu:
    "Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
    Gülümsedim, Kürk Mantolu Madonna'dan alıntı yapıyordu. Hayatlarımızın da bir kitaptan ibaret olduğunu anlamak istemezdim.

    Günler geçip gidiyordu, mutluyduk. Ailesiyle beraber köye gitti,1 hafta orada kalacaktı. Durmadan konuşuyorduk ama, kardeşiyle kar topu savaşı yaparken fotoğraf atıyordu. Kardan Adam yaparken de...

    Özlüyordum, evet "Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim." ama onunla beraber farklı bir hayatım olmuştu.
    "O bana,dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti. "

    1 hafta sonra köyden döner dönmez buluşacaktık. İlk el ele tutuştuğumuzun evin karşısındaki bir bankta oturuyordum. Kafamı gömmüştüm ve içimde kötü bir his vardı. Kaybetmenin hissi...

    Yanıma geldi ve konuşmaya başladı. Hiçbir zaman benim olmayan bir gökyüzünün kaybolup gidişini seyrediyordum.

    "Sana çok fazla zaman harcıyorum." diyordu. Ben ise gülüyordum. Anlam veremiyor, yaşananları kabul etmek istemiyordum. Hayatıma bir anda gelip girdiği gibi bir anda da çıkıp gitmemeliydi.

    Ve bitmişti. Bir anda ve yoktu artık. "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardı, ben onu kaybetmiştim." Ben kaybetmiştim.

    Günler ve aylar geçmeye çalışıyordu yavaş yavaş. Ben ise onunla başkalaşan hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini idrak edemiyordum.
    Kör bir adamdım ve bana gökkuşağını göstermişti. Şimdi nasıl dönebilirdim karanlıklarıma?
    Sevmeyi, sevilmeyi, mutlu olmayı tekrar nasıl yaşayabilirdim?
    Dünyanın renkli olduğunu ve nefes almanın da bir çeşit yaşamak olduğunu nasıl hatırlayabilirdim?

    Ben tek başıma kalmıştım.

    (Burada birkaç satır yazı var ama okuyamıyorum.)

    Aylar sonra bir gün tekrar mesaj atmıştı. Arkadaşımla beraber memlekete dönecektim ve garda yemek yiyorduk. Şaşırmıştım, kavrayamıyordum kelimeleri, düşünceleri.
    Parmağımdaki yüzüğü sormuştu, kıskanıyor muydu acaba beni?

    Memlekete vardığım zaman buluştuk. Arkadaşıyla beraber gelmişti yanıma. Sanki geçen bütün o aylardan sonra sıcaklığını ve samimiyetini hiç kaybetmemişti. Dizlerini dizlerime dokunduruyordu.

    Bütün acizliğim ve kararsızlığımla işte karşısındaydım. Neden o istediği anda yanında olup istediği anda onu sevmemi istiyordu?
    Her saniye sevebilecekken neden zamanın kafesine giriyordu kalbimiz?

    Evine bırakıyordum, koca şehrin küçük bir sokağında yan yana yürüyorduk. Hiç kimse yoktu sanki ve o an, işte o an!
    İkimizden birisi önce davranmadı,birbirimize bakmadık, göz göze gelmedik ya da anlaşma yapmadık.
    Sadece oldu.
    Ellerimiz bir anda birbirine kavuştu. O da önce davranmamıştı ben de.
    Sanki tüm dünya bizim el ele tutuşmamızı sağlamıştı. Elleri,avuçlarımın arasındaydı.

    Bazı zamanlar çılgınca davranırdı. "Beni sırtında taşır mısın?" diye sormuştu.

    Kaldırıma çıkartıp "Atla bakalım!" demiştim. Sırtıma atlamıştı ve o küçücük sokakta biz, ikimiz varken, öylece kahkahalarla yürümeye başlamıştık.
    Sırtımdaydı ve o kadar mutluyduk ki!

    Evine yaklaştığımız zaman benden durmamı istedi. Hiç beklemediğim bir anda hiç beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü. Beni kimse öpmemişti.

    Kaybolup gittiğini düşündüğümüz anda, hayat tekrardan ortaya çıkıyordu işte tüm ihtişamıyla...

    Evime döndüğüm zaman akşam olmuştu ve saatler geçmesine rağmen onu, tüm hayatımın merkezini, tekrardan görmek isteyerek sokağa çıkmıştım. Adımlar beni fark etmeden evinin önüne kadar götürmüştü.

    "Çıksana balkona!" diye mesaj atmıştım.
    Elinde su şisesi ile çıkıp gülümsemişti. Gülümsemesi, sanki dünyaya açılan bir kapıydı...

    Öyle bakakalmıştım güzelliğine. Hiçbir canlı bu kadar güzel olamazdı.
    Hiçbir tabloda göremediğim ve hiçbir ressamın çizemediği
    Hiçbir rengin ulaşmadığı ve hiçbir yıldızın parlayamadığı kadar ışıltıyla
    işte orada, oracıkta parlıyordu.
    Bütün o güzelliği ve gülüşüyle....

    Öyle gözlerine takılı kaldığım sıra şisedeki suyu başımdan aşağı dökmüştü. Yapmıştı yine yapacağını, gözlerine baka baka evimin yolunu tutmuştum.

    Günler geçip gidiyordu. Anlayamıyordum, "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?" diye sorup duruyordum. Onun nefes alması beni mutlu ediyordu.
    Hangi insan bir başka insanın nefes alışıyla mutlu olurdu ki?

    Bir gece vakti öylece bitti. Ben artık yapamıyorum demişti.
    Buluşmadan, gözlerime bile bakmadan bitirmişti. Tek bir mesajla...

    "Bir insana bir insan herhalde yeterdi." Ben ona yetememiş miydim?

    Koskoca bir kuyunun içinde bulmuştum kendimi, nefes alamıyor hareket edemiyordum. Boğuluyordum, aldığım her nefes ciğerlerime saplanan birer bıçaktan ibaretti.

    "Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim." ve "Dünyada tek bir insana inanmıştım." tek bir insana...
    Beni nasıl bırakıp gidebilirdi? O kadar mesut etmişken, nasıl!

    Koşarak çıkmıştım evimden. Ne gece olduğu umrumdaydı ne de üstümdeki giysiler. Onu görmek istiyordum, sadece bir kez olsun yüzüme bakıp gerçekten bitirmek istediğini söylesin yeterdi.
    Günlerce evinin önünde bekledim. "Çık balkona" dediğim her mesaja hemen çıkardım.
    "Çıkar mısın?" diye defalarca dememe rağmen hiç çıkmadı. Bir daha o güzel gülüşünü hiç göremedim.

    O balkona hiç çıkmadı.

    Bir anda hayatıma nasıl girdiyse, yine bir anda kaybolup gitmişti.
    "Irmak bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti..."
    İnsanların da birer kalbi olduğunu, ve o et parçasının atmaktan başka bir insanı da sevmeyi sağlayabileceğini göstermişti.
    Irmak bana yaşanacak bir dünyanın orada beklediğini ve gülmenin de en güzel başkaldırı olduğunu öğretmişti. Yaşanacak nice güzel gün olduğunu...
    "Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!.."
    Her hikaye son mu bulur Ömer, peki ya benim hikayem?
    "Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım..."

    Ve yıllar sonra şu soruyu soruyorum:
    "Neden hala yaşıyorum?"

    Mektup burada bitiyor. Gözyaşlarıyla ıslattığım avuçlarımın içindeki bu mektubu bir kenara bırakıyorum.

    Derviş'e bir daha ulaşamadım. Nerede olduğunu ya da ne yaptığını bilmiyorum.
    Hikayesinin nasıl son bulduğunu da...

    Kitaplar arasında yaşayan insanlar tanıyorum. Mutluluğu kitaplarda arayan, yaşadığı dünyada mutluluk bulamayan insanlar,
    Yalnızlığı ile baş başa kalan ve her gece kafasını yastığa koyunca saatlerce düşünen durmadan düşünen insanlar,
    Yıllar önce yaşadığı küçük bir hatıra ile temenni bulan insanlar,
    Biliyorum, her hayat bir kere yaşanır ve her insan bir kere sever.

    Seveceğiniz insanları da sonsuza kadar sevin. Sevmek en güzel duygudur!
    ve sevmek insanlara verilen en güzel armağandır.

    Bütün mutsuzluklara, bütün üzüntülere ve bütün ölümlere rağmen, dünyadan geriye kalanlara bakın.
    Hala oralarda, gökyüzünün ücra bir köşesinde parıldamakta olan yıldızların olduğunu bilin.

    Ve sizlerin de o yıldızlardan birisi olduğunuzu...
    "Maria Puder, Raif Efendi, Derviş, Irmak ve niceleri..."
    Bu hikayeyi yaşayan insanların sadece bir kısmı onlar. Daha görülmemiş, keşfedilmemiş nice insan,nice yaşam var.

    Sevmeyi unutmayın. Kalbinizin taşlaştığını da hissediyorsanız, yanınızdan küçük bir şiir kitabını eksik tutmayın.

    Sevgilerle...
  • 120 syf.
    "Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiir yoktur"

    Öyküm, öykünüz, öyküleriniz.

    Susmak zorunda kalmak olmak zor.

    Herkese , beklenen her yere aynı anda yetişmekten vazgeçiyor insan. Bir kere konuşan, ifade eden oldun mu, sanki hep bunu yapman gerekiyormuş gibi oluyor aslında böyle bir zorunluluğumuz yok.
    Keşke herkes hiçbir durumu olmak zorunda olmasa, duygularına, isteklerine göre seslense anlaşılır olsa. Her zaman birilerine gerçek duygularımla bir şeyler anlatmaya çalıştım. Evet anlattım hakikatten ama baktım ki geçmişe tek yaptığım doğrusu olmayan insanlara anlatmak çabası. Sanırım ben hep bunu yaptım. Yanlış insanlara, yanlış yerlerde, yanlış zamanda doğru şeyler anlatarak anlaşılırım sandım. Yanıldım..
    Sonra sustum, susmak zorunda kaldım.
    Sonuç mu; içime atan, ne istediğimi bilmeyen, en son beni ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum.
    Neydim ben sahiden?
    Nasıl bir hayat istiyordum, bu muydu gerçekten?
    Bazen ipi kopmuş bir uçurtma oluyorum bazen de kulelere imrenen bir çukur ..İyi değilim vesselam...
    Korkuyorum hem de çok ve bu korkularımı anlatabileceğim hiç kimsem yok.
    Bir kere daha hatta defalarca soruyorum kendime kimlerin yarası, kimin yarısı idim?. Bulamıyorum, susuyorum..
    Bir insan bu kadar yalnız kalabilmeyi nasıl başarır?
    Duygularımı saklaya saklaya kendimi tanıyamaz hale geldim.
    Zaman geçtikçe her şey yabancılaştı. Ailem, dostlarım , adımladığım sokaklar, hatta kendim bile.
    Olgunlaşmak mı , büyümek mi bu, öyleyse yerimde saymayı tercih ederim.
    Çocukken büyümek benim için, her şeyi yapma özgürlüğüydü ve bunu kullanıp kullanmama lüksü .
    Büyüdükçe bir halt olmuyormuş.
    İnsan büyüdükçe kafası daha çok karışıyor, yaş ilerledikçe daha çok uzaklaşıyor herkesten ve istemeden de olsa dışlanıp, kendi kabuklarında yaşlanıyormuş.
    Haa bir de buna tükenmişlik sendromu , asrın hastalığı diyorlar..
    Ne derseniz deyin inanın ki ben çok mutsuzum.
    Gün geçtikçe susuyorum, sessizliğime sığınıyorum. medet umuyorum..
    Nereye gidecek bu döngü bilmiyorum ama Hayat diyorlar işte buna; süresini ve soru sayısını bilmediğim sınava...öl de öleyim hayat diyorum ama "ol" diyor ve yaşıyorum.
    Güvenebileceğim ve sevdiğim insanlar azalıyor.
    Konuşanlara özeniyorum …Kendi sesimi duyurabilmek, doğru zamanda doğru insanlara doğru şeyler anlatmış olarak anlaşılır olmak istiyorum. https://youtu.be/Bsi5uvBtd3Q
    Keyifli okumalar.
  • " İşe telefon açıp , "Gelirken buğday al " dedi.
    " Naapıcan buğdayı kızım " diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi...O öyle biriydi işte...Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı...Ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi...
    Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...Evet oyun başlamıştı...Savaş'a " Buğday almam lazım,nerede satılır "diye sordum...

    -Haa ?
    -Buğday...
    -Eee,nolucak buğday ?
    -Hiç...Tavuk buldum da bi tane...Buğday veririm diyorum...
    -Sittir lan...
    Ciddimiyim diye gözlerime baktı...Ben de çok ciddi baktım...
    -Gültepe'de bir civcivci var ama...Buğday satar mı bilmem...Daha çok suni yem olur onlarda...
    -Yok... Suni yem olmaz,buğday lazım...Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeyle...Pis bi rengi oluyo...en iyisi buğday...
    -Ha bi de yumurtluyo...Harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip...Bi ara ben de besledim...Spenç Tavuğu diyolar...Tam yumurta tavuğuydu...Bazıları et tavuğu oluyo ya,pek yumurtlamaz onlar...Bak nediycam...Esas darı sever hayvan...Çift sarı çıkarır...Darı al sen ona...

    Oyun böyle bir şeydi işte...O başlatırdı...Hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk yumurta ve size " yedi kafayı "diye bakan bir sürü insan girerdi...Komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar heyecanlı bir oyun...
    büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım ...Buğday...Noolucak acaba ? Kuruyemişçilerde var mıdır ?

    -Keşkeklik mi ? Aşureye felan mı katcaanız...
    -Ne ?
    -Buğday sormadın mı ?
    -Ha evet...Olabilir...
    -Sonunu dün sattım...Yok...
    Hıyar kuruyemişçi ! Lan madem yok ,niye " aşure mi,keşkek mi " car car ediyorsun...Sane ne...Bu millet de bir tuhaf ha...Buğday var mı var...Ya da yok...Bitti...Bu kadar...Sana ne noolucağından...Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif...Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar mı zor olur kardeşim...Sinirleniyorum ama...Hani lan bu ilke bir tahıl ambarıydı...Adım başı buğday olması lazım...Kendi kendime gülüyorum...Biliyorum o da gülücek...Gülücez...Öpücem sonra...Sonra...Sonra , noolucaksa o buğdaylar...

    Mısır çarşısına gidiyorum...Ordaki baharatçılarda kesin vardır...Bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım...buğday arayan acıkmış bir tavuk...Bık bık bık...Bıdaak...Aslında içimde garip bir mutluluk var...Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul'u dolaşmak içten içe hoşuma gidiyor...Zaten onu bu yüzden seviyorum galiba...Bana sıçrayan bir tılsımı var...Her şey bombok giderken,nooluyosa bişey oluyo.Onun yarattığı ilüzyona dalıp oyun oynuyorum...Çocukmuşuz biz...O,mısır saçlı , habire sümüğünü çeken afacan bi kız,ben dizleri yara içinde haşarı bi velet...Dünyanın zillerini çalıp vınn kaçıyoruz...
    Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan...Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıca değil ya karı,yeter heralde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi...İyilerini seçicem sanki...Neyse aldım işte...Bi kilo buğdayımız oldu...Yanına bi de ufak rakı...Manyağım lan ben...Bariz manyağım...

    " Geldi mi buğday " diye sordu... Gözleri ışık ışık ... Meraktan çatlıyorum ama,belli etmeden " ıhı " diye torbayı uzattım... Cadı ! Alıp torbayı masanın üstüne koydu... Noolucak şimdi bu buğday? Sormıycam ama... "Naaptın" dedi... Elinin körü... Saatlerdir buğday arıyoruz heralde... " Toprak mahsulleri Ofisi'ne gittim gittim canım... Taban fiyattan destekleme alımı yaptım "... gülüyor... Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur... Ama bu gerçek yani... Çok gülen insan gördüm ben... İşim gereği... Hakkaten bakın ,ben bu konuda otorite sayılırım... Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu... Birazdan,elinde bembeyaz bir güvercin... " Bak şimdi " dedi... " Bu senin dilek güvercinin... Ona avucundan buğday yedireceksin,sonra gagasından öpüceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakıcaksın "...
    Dedim ya... Tılsımı var onun... Aniden güvercin de çıkarır,tutup yaşamınızı bi saniye de masala çevirir... Bitmesin istersiniz...
    " Bitmesin " diye dilek tutup,güvercini gagasından öptüm...Balkona çıktık sonra... Pıt pıt pıt kanat sesi... Pıt pıt pıt iki çocuğun yüreği ... Balkona yıldız tozları mı yağdı ? Çok mu güldük ?.. Peki çok gülmek iyi diil midir gerçekten... Ağlar mı sonra insan ? Babaannem Deli Fedime'nin dediği gibi "Dünyanın düz muradı yok" mu ? "Çok muhabbet tez ayrılık " mı peki ?
    Noolur "öyle diilmiş " olsun... Noolur bitmesin... Pıt pıt pıt... Yüreğim... Gece... Yemin ederim yıldız tozu yağıyor...

    Ertesi sabah Kadriye oldu... Espri olsun diye bahar temizliğine girişti... Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri... Söylediğim gibi,yaşam bir oyun onun için... Gerçekle dalga geçer hep,sevmez sanki... İlk Kadriye olduğunda,yeni tanışmıştık... Yine işe telefon edip benden yufka ve çökelek istemişti... Buğday gibi diil ,onları daha kolay buldum ve eve gittim... Kapıyı çaldığımda yerleri siliyordu... " Ayağını çıkar kocacım " dedi... "Yeni sildim"... Çok güldüm... Yufkayla çökelekten " Yanmaz tavada sana böreği " yaptı... Yedik... Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı... "Delirdi" diye baktım... Saçlarına bigudi tuttururken "Naapıyosun ya ? " diye sordum... "Nooluyo kızım ?" Garfield gibi gözlerime baktı... "Yarın eltimgil gelicek" dedi... Sonra güldü... Nasıl güldüğünü biliyorsunuz... O gün bana annesi gibi olmuştu... Ya da benim annem gibi... Oynuyordu... Başka bir şey... Hekesin "gerçek" diye bildiği şey,onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı... Komikti ama ürkütücüydü... Yani, hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat "bööle bişeydi" işte... Yoksa diilmiydi ?... O Kadriye olur "çekirdek aileyle"dalga geçmeye başlayınca,ben de rolümü aldım... "Fehmi" diye bi herif oluyodum... Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt pıt zapping yapıyordum... Gülüyorduk sonra... Kadriye ve Fehmi Çekirdek rolünden çıkıp "biz"oluyorduk... Pıt pıt pıt ... İki çocuğun yüreği... Onun masal kahramanları bi tane diildi ki... Bazen Müge ile Furkan olurduk... Aslında onlar bizim arkadaşımızdı... Ama o,Müge ile Furkan'ın ilişkilerini sahte ve anlamsız bulurdu... "Kola alır gibi işte,birbirlerini ve her şeyi tüketiyorlar... O kadar." Müge olduğu zaman, " Eskeyp'e gidelim mi,Trafo'ya zıplayalım mı" diye sorardı... Ama asla gitmezdik... Onu dünyasından asla çıkaramazdım... Ben çıkmak ister miydim peki ? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım... O , "dışardakiler"i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki,ara sıra "dışarı kaçtığımda" bile onunla oyun oynuyomuşuz , o bana "gerçeğin masalını anlatıyomuş" gibi oluyordum...
    Ha bir de,en önemlisi "öpücük balığı" vardı... Onun en yalın ve en sevimli hâli... " Ben öpücük balığıymışım"diyip yanağıma bir tane masum öpücük konduruyor,dakikalrca pıt pıt pıt öpüyordu... Öpücük balığı... Öpücük balığı... Pıt... Pıt... Pıt...
    Masallar biter mi peki ? Biter işte... Arasına reklam girecektir,güzellik maskesi takılacaktır,savaş vardır,birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler,ağlatılacak çocuklar... İşiniz vardır yani,öyle önemli,öyle vazgeçilmezdir ki...

    Bir gün bana "gitme" dedi... Ama hep böyle derdi... "Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek... Bu şarkıdan iki şarkı sonra... "Hiçbir keresinde bırakmazdı beni... İyi ,tamam,oynadık,bitti... Dönüşte yine oynarız... Dinlemezdi... "Bak şimdi... Bu çerez tabağını dökücez... Leblebiler saatmiş,üzümler dakika... Fındıklar günmüş ama... Sayalım, o kadar sonra git"... Pazarlık ederdim... "Fındık gün diilmiş... Leblebi saat... Ona tamam"..." Peki" derdi... Sonra aniden nerden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp "Peki ,bu yılmış... Yıl olsun " derdi... "Yüzyılmış tamam mı,ölüm gelinceye kadarmış."
    Üzümleri,leblebileri filan sayardık sonra... Tek şamfıstık... O yüzyıldı... O ölümün geldiği zamandı... Onu pek tartışazdık... Onu açar,yarısını yer,yarısını bana verirdi...
    Sonra... Sonra öpücük balığı ve ayrılık...

    "Ben gidiyim" dedim... Sesi boğuktu... "Gitme" dedi...
    Ama söyledim... Hep öyle derdi... Giderdim sonra...
    Döndüğümde ordaydı,bilirdim... Yine "gitme" derdi...

    "Gitme" dedi... Gözlerinde yaş tomurcukları,birazdan duracak dünyalar,sanki ölücez hepimiz. " Bu kez gitme"...
    Gitmesem olur sanki... "Ama bunun sonu yok ki "dedim... "Sonu yok işte salak "dedi... "Hep sonunu istiyosun... Sonu... Bittiği yer...Tükendiğim zaman... Yerine yenisini tüketmeye başlıycağın zaman... Bu kez gitme işte... Gitme... "

    Karşısında duvar gibi duruyorum... İçimden bi çocuk o duvara tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor... Birileri yıllarca ördü o duvarı... Annem koydu bi tuğla,sonra babam... Dayım... Örtmenim,komtanım,patronum,radyom,televizyonum... Gidicem ben... İşim var işim... Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem,yalan söyliycem,rakı içicem... Hasan'a borcum var...Tarık'la sözleştik kaçıcaz hafta sonu,karı bulmuş ona basıcaz... İlknur iş atıyo sonra... Resmen işte,aramıştır... Onun yeri ayrı ,ama İlknur'da fena diil şimdi... İşim var... İşiim...

    " Gidiyim ben" dedim... Bu kez gözleriyle "gitme" dedi... Ben de ona " gözlerim sana mı kaldı " gibisinden baktım...Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim "çivileyen bakışlarım"... İşi var güzlerimin Kritik pozisyonları izliycem ben o gözlerle... Bardakların dibine bakıcam,topa konsantre olucam,Top Secret'i izliycem,günlük kuru yakından takip edicem... İlknur'un kalçalarına bakıcam... Mtv'nin klipleri,savaşlar,siyah beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...

    Sonra yıldırımlar çaktı... Hiç susmadım... Hayat masal mıydı lan ? Dışarda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burda yanak yanağa... Noolucaktı yani? Leblebiden saat mi olur ? "Vakit " denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyo artık... İyi... Pıt pıt pıt öpüşelim,sen beni çok seviyomuşun ben seni çok... Eee ? "Anangil,oturma odası takımını erkek tarafı alsın dediğinde ne bok yiycez peki... Öpücük balığını mı satıcaz... " Nefes nefese sustum...
    "Dışardakiler" dedi... "Dışardakiler ,bunu beceremez işte... Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın,beş para etmez... "

    Bir varmıştı... Şimdi bir yokmuş...
    Nevizade sokağındayız,yol boyu meyhane... Masanın altından İlknur'un ellerini tutuyorum... Dördüncü kadehten sonra saymaz oldum rakıları.Bir çingene,yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor... "Dönülmeyez akşamıyyn ufuğuğun dahiiiz,vakiyyiyit çook geeyç artıııık..." Elini darbukaya gerilmiş röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı yerde bi dudağı gökte masal devleri görüyorum... Gümm !.. Dev... Güm ! Lamba cini... Gümm! Haramiler...

    Kocaman bir davulun üstüne küçük bişey kırıntıları dökmüşler gibi ,belki öpücük balığının yemleri onlar ... Hani onun en yalın ve en sevimli hâli gibi ... Gümm ! Zıplıyor hepsi,gümm zıplıyor her şey... İlknur'un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp, zıplıyor... Uçuşup tekrar yerine düşüyor,tabaklar,yıldızlar,sigaram...
    Canım yanıyor... Sonra pıt... pıt... pıt... Darbukaya üç küçük parmak darbesi vuruyor çingene... Masalların sonunda gökten teklifsiz düşüveren üç elma bunlar... Ben görüyorum,İlknur görmüyor,kimse görmüyor...

    Müzik bitti... İlknur birşeye gülüyor... Masanın yanı başında,tuhaf,simsiyah gözlüklü,başı sımsıkı bağlı bir kadın var... O hep var Nevizade sokağında... Elinde kocaman bir çerez kavanozu,sormadan avcundaki çay bardağını kavanoza daldırıp,bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor... Cebimden para bulup kadına uzatıyorum... Aklımda zamanın e acı tadı, "Peki ,kaç leblebi var bunun içinde teyze "diye soruyorum... Kadının suratını yıllar bıçaklamış,sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; "Manyak mısın sen koçum ? " diyor... İlknur gülüyor,benim gözüme üç elma kaçtı,masalların kötü kalpli cadısı avcumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seyirtiyor...

    Az önce bir masal bitti ,kimse bilmiyor... Öpücük balığı bir iskelede,güneş altında çırpınıyor... İlknur'un gözlerinin işi var,benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş ,boşta gezer... Uzaklarda küçücük bir çocuk,uyuklamış ninesini sarsıp "Bana masal anlat" diye ağlıyor...

    Diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor.
    Atilla Atalay
    Sayfa 177 - İletişim
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler : #33861382 - #32867531

    Yine bir yolculuk macerası hadi bakalım, otobüs perona ne zaman girecek acaba.

    16 saat!! Hatta 16.5 saat!! O kadar saat yolculuk nasıl bitecek bilmem ki. Otobüs firmasının adı da abidik gubidik tek parça varırsam Hatay’a ne ala. Başka bilet de bulamadım ki herkesin Hatay’a gidesi tutmuş herhalde ben gidiyorum diye. Heh geliyor işte otobüs. Al işte otobüsün sefer numarasını bile elle yazmışlar, şu genç çocuk muavin herhalde dur bagajımı vereyim de geçeyim yerime artık.

    “Pardon, bagajı bu taraftan mı vermem gerekiyor? Hatay’da ineceğim ben.”

    “Alayım hanfendi.”

    Muavin valizi yerleştirirken bekliyorum, bagajı yerleştirip tekrar doğrulunca dönüp yüzüme ne dikiliyorsun der gibi bakınca,

    “Bagaj fişi falan vermeyecek misiniz?” diye soruyorum. Ukalaca bir gülümseme eşliğinde verdiği cevap,

    “Yok hanfendi biz bagaj fişi vermiyoz. Napacaksığnız fişi zağten, bir işe yaramıyo kiğ” şeklinde kendince zeki bulduğu bir cevap. Beni ilk anda daha sinir etmeyi başarıyor. Neyse sakin olacağım, boş yere sinirlenmeyeceğim, yol uzun muavini çok göreceğim daha. Otobüse girip 6 numarayı buluyorum, 5 numaradaki yolcunun çantası benim koltukta duruyor.

    “Merhabalar yerim burası da…”
    “Aaa öyle mi pardon boş nasılsa diye bırakmıştım çantayı.”
    “Hiç sorun değil, iyi yapmışsınız.”

    İyi bari eli yüzü düzgün, kibar birisine benziyor. Muavin gibi hanzo olsa koca yol iyice uzun gelirdi. Koridor tarafında benim koltuğun hizasında oturan adam kör mü acaba, bacaklarının arasına sıkıştırdığı yere eğimli duran uzun bir değnek var elinde. Önümde saçı sakalı birbirine karışmış, babannem görse papaz gibi derdi, irice bir tip oturuyor yanı boş. Tuhaf bir görüntüsü var ama zararsız bir tip gibi umarım öyledir. Rockçı mı anarşik mi belli değil!

    Aklımdan böyle ilk izlenimler geçerken çantamdan kitabımı, kulaklığımı çıkarıp çantamı üst rafa yerleştiriyorum, sonunda yerleştim.

    Yolculukta etrafımdaki insanlar önemlidir benim için. Her yolculuk dünya üzerinde sürdürülen ortak zamandan ayrı bir zaman dilimi gibi gelir bana. O zaman diliminde ayrı bir dünya oluşur yolculuk bitene kadar. Yedi sülaleni soran hiç tanımadığın teyzeler, yılışık muavinler, agresif kaptanlar, dedikoducu muavinler ve kaptanlar, sürekli ağlayıp yolculuğu zehir eden bebekler, binbir oyun yapıp kendini adeta zorla sevdiren çocuklar, sürekli memnuniyetsiz olacak bir şeyler bulup negatifliğiyle sizi de tüketenler, sigara kokanlar, parfüm korkanlar, en berbatı ter kokanlar, paylaşılan uzun yol börekleri arasına sarılmış hayat hikayeleri.. Ön koltukta, yan koltukta dedikodu yapanlar, anılarını paylaşanlar, varacakları yerde yapacaklarını gözden geçirenler… Bağıra bağıra telefonla konuşanlar, çocuklarını avutmaya çalışanlar... Kendi gerçekliğinizden kopup otobüsün içindeki gerçekliklerle sarmalanırsınız. Aman ne oldu böyle bana aforizma kasacağım az daha zorlarsam.

    Yanımda oturan beyefendinin elinde de bir kitap var. Merak ettim ne okuyor acaba? Çaktırmadan kitabın kapağını kessem mi yandan yandan. Camdan bakıyormuş gibi yapıp kitabın kapağını okumaya çalışırken, onun da benim elimdeki kitabı süzdüğünü fark etmemle gülümsüyorum.

    “Siz de okumayı seviyorsunuz sanırım, elinizde kitabı görünce çaktırmadan adına bakayım dedim ama pek başarılı olamadım galiba.”

    “Ben de sizinkinin adını okumaya çalışıyordum aslında aynı anda.” diye cevap veriyor gülümseyerek.

    Bu uzun yol boyunca sohbet edebileceğim bir yol arkadaşım var sanırım, yaşasın! Hem de en sevdiğim konu bir parça rahatladım şimdi.

    Bir kitapseverin karşısındakinin de kitapsever olduğunu fark ettiği anda oluşan o garip tanıdık topraklardayız havası oluşuyor bir anda.

    “ Benim okuduğum kitabın adı “Tanrı Olmak Zor İş” İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nden… Biliyor musunuz seriyi?”

    “Seriyi biliyorum fakat seriden fazla kitap okumadım açıkçası.”

    “Benim en sevdiğim seridir hemen hemen tüm kitaplarını okudum serinin, bilim kurgu türü en sevdiğim.” derken otobüste anons veriliyor ve biz etrafımızdaki hareketliliğin arasında sohbete kaptırmışken kendimizi, hareket ediyoruz.

    “Benim okuduğum da “Kapıların Dışında” diye bir kitap. 2.Dünya Savaşı ile ilgili… Yazarı ilk kez okuyorum, geçtiğimiz ay Can Yayınları kampanyasında görüp almıştım.”

    “Evet kampanyayı biliyorum fakat ben de bu kitabı ilk kez duyuyorum.

    İsminiz neydi bu arada?”

    “NigRa benim ismim, siz?”

    “Semih ben de memnun oldum. Pardon Nigar mı dediniz biraz değişik geldi isminiz tam anlayamadım da..Kusura bakmayın.”

    “Yok Nigra hep Nigar ile karıştırıyorlar hatırlayamayınca ama.”

    “Çok ilginç bir isim ilk kez duyuyorum, anlamını sorabilir miyim?”

    Sohbetimiz muavinin gelmesiyle bölünüyor.

    “Nerde incektiniz hanfendi?” diye soruyor yüzünde arsız bir gülümseme ile.

    “Hatay terminal.”

    “Oooo ben de Antakhyalıyım, bizim memlekete hangi rüzgar attı sizi böyle?” bir kolunu öndeki koltuğa yaslayıp kırk yıllık ahbabım gibi laubali laubali konuşup duruyor. “Bişe laazım olursa yani yardımcı oluruz seve seve, çevremiz geniş yaani.”

    Hey yarappim çattım. Zaten bela mıknatısım bir kere çalışmasa hayret edeceğim.

    “Çok sağolun bişey olursa söylerim.” diyorum ters bir şekilde ama muavin hiç oralı değil.

    “Çaayy, kaaahfeee ne alırsınız?”

    “Kahve alabilirim ikisi bir arada varsa, teşekkürler.”

    “Olmaz mıı, olmazz mııı.. Hemen getiriyorum.”

    İçimden ağzında da bir sakızı olsa tamam diye geçiriyorum.

    Üst raflarda bir yerleri karıştırıp bir karton bardak, bir paket ikisi bir arada nescafe, ıslak mendil ve karıştırma çubuğunu bana uzatıp arka taraflara doğru ilerleyip gözden kayboluyor.

    Muavin gidince Semih Bey, “Boşverin aldırmayın, haddini bilmez delikanlının birisi.” diyor.

    “Haklısınız da bu laubalilik de nereye kadar.” bir yandan söylenip bir yandan sinirle nescafe paketini yırtıyorum, kahveyi bardağa boşaltıp çöpü sehpanın üzerine bırakıyorum.

    O sırada elinde sıcak su termosu ile muavin geri geliyor. Bardağımı uzatıyorum. Suyu bardağa dökmesini beklerken birden “AYYYYHHHHH!! NAPIYORSUN DİKKAT ETSENEE!!”

    “Pardon hanfendi kaza oldu.”

    “Başlatma kazana yaa yaktın beni! Bardak insanın üzerinde mi doldurulur, koridora tutsana!!”

    “Bişeeey olmaz yaa azcık bi su, bu tarafın kızları da pek bi çıtkırıldım!” demesiyle nevrim dönüyor. Ben muavini parçalama fikriyle ayağa kalkmaya uğraşırken yan taraftan Semih Bey kolumu tutuyor, “Durun sakin olun, uymayın şuna.” deyip muavine dönüyor.

    “Kardeşim hanımefendi haklı dikkat etsene biraz, bu ne rahatlık bir de özür dileyeceğin yerde kalkmış bir şey olmaz diyorsun.” diye tersliyor muavini.

    Semih Bey’den de desteği bulunca iyice çemkirmeye başlıyorum muavine.

    “TERBİYESİZ!! YA O SUYUN HEPSİ ÜZERİME DÖKÜLSEYDİ, YANSAYDIM NE OLACAKTI?!!”

    “Tamam yaa özür diliyim o zaman susacak mısınız? Amma da büyüttünüz haa..”

    “Bak hala daha….”

    O esnada kaptan “OĞLUM BAK BANA!” diye seslenince gerzek muavin bunu fırsat bilip kaçıyor hemen. Ben kendi kendime söylenmeye devam ederken, yan taraftakilerin bana baktığını fark ediyorum, hatta kör olan gülüyor sanki. “Komik bir şey mi var ne gülüyorsun?” diye bağırasım var. Neyse tutuyorum kendimi, oturduğum yerde sakinleşmeye çalışıyorum.

    Daha yolculuğun başında başıma gelen bakın, ama binmeden aklıma geldi bunlar benim, zaten aklıma gelen başıma gelir, ne diye kalkıp Hatay’a gitmeye kalktım ki zaten, hem de adını sanını bilmediğim bir firma ile onca saat yolculuk, akıllanmam ben akıllanmam!! Hatay’a varana kadar neler olacak kimbilir?