• Bilmek, insanı mutsuz biri yapar; bunu söylerim ben. İnsanlar arasında değilsindir artık öğrendiğini zannettiğin zaman. Boş gözlerle sana bakıp durur herkes. Çok garip, tutuk, sosyalleşmesini tamamlayamamış biri olarak yorum yaparlar hakkında. Bu durumun insan üzerindeki çekingenlikten ya da saflıktan kaynaklandığını zannedip avunurlar. Yanıldıklarını bildiğin için gülümsersin sadece; ama, onlar hala öyle sanırlar. Bilmek, en azından bildiğini düşünmek ayrı düşürür seni insanlardan. Başkaları gibi yürümemeye başlar ayakların. Bazen dizlerinin titrediğini hissedersin önündeki uzun yolu adımlarken. Bir toprağa bir boşluğa basmaya başlamışsan bunu ancak anlarsın.
  • Onun için 'yeryüzünde Tanrı'dan sonra en çok insan yaratmış kudret' derler; gerçekten de,
    onun romanlarında yazdığı insanları, fedakarı, nankörü, hırslısı, hesaplısı, aşığı, köylüsü,
    şehirlisi, tüccarı, fahişesi, noteri, kadını, erkeği ile canlandırıp bir yere toplasanız, adıyla
    anılacak bir kasabayı doldurabilecek kadar insan çıkar ortaya.
    O insanları,ihtirasla hatta intihar eder gibi, yazdıkları kalabalıklaştıkça kendisi eksilerek
    yarattı, onları sevdi; her romanını yazarken, gerçek dünyadan bütünüyle kopup kendi
    romanlarında yaşadı, romanlarının hayattan daha gerçek olduğuna inandı; bir keresinde
    odasına giren yardımcısı onun ağladığını görmüştü, anlatılanlara göre.
    - Neden ağlıyorsunuz Mösyö Balzac, diye sormuştu.
    Balzac, ''O öldü'' diye hıçkırmıştı. Yardımcısı bir ölüme üzülerek, kimin öldüğünü sormuştu
    bu kez.
    Ölenin Balzac'ın yazdığı son kahramanlardan biri olduğu anlaşılmıştı.
    - Ama onu siz yazdınız Mösyö Balzac.
    - Ne fark eder, o öldü.
    Kahramanlarının ölümüne ağlayan, yeryüzü tarihinin bu en muhteşem insanı, bir yapım
    hatası sayılabilecek kadar büyük bir yaratma gücüne ve Tanrı'nın acıklı bir şakası
    sayılabilecek kadar çelişkiye sahipti.
    Zamanla zenginleşmiş bir köylünün oğlu olduğu için hep utanmış, bu utancı neredeyse ruhsal bir hastalığa dönüşmüş, kendisini de kendi roman kahramanlarından biri gibi yeniden şekillendirebileceğine inanarak, kendine bir yalan geçmiş yaratmış, adına soylularınkullandığı 'de' ekini eklemiş, köylülüğünü saklayabilmek için dünyanın en pahalı, en rüküş elbiselerini giyip altın düğmeler taktırmış, gümüş saplı bastonlar kullanmış, en büyük arabaları ısmarlamış ve soylu görünmek için harcadığı her acıklı çabayla meslektaşlarının ve soyluların alay konusu olmuştu.
    Şişman ve biçimsiz bedeni, tombul yüzüyle bir köy muhtarına benzeyen bu inanılmaz yazarın, o garip bedenin içinde taşıdığı olağanüstü beynin ışıltıları sayfalarında parladıkça, hakkında duyulan kıskançlıklar ve onu hedefleyen alaylar artmıştı.
    Yazarlık dünyasının en ulaşılmaz zirvelerinden biri olan bu tuhaf adam, ne gariptir ki, bütün gençliği boyunca yazarlığı küçümsemişti.
    O, zengin olmak, soylu olmak, itibarlı olmak istiyordu.
    Hayatı boyunca üçünü de elde edemedi.
    Gençliğinde, içinden taşan yaratma gücünü, bugün bile izini kimsenin süremediği ucuz romanları takma isimlerle yazarak savurdu.
    Yazdıklarına önem veriyor, para kazanmak için uğraşıyordu.
    Ticaret onun için, yazarlıktan daha çekici gözüküyordu, kazanacağı paralarla kendine yeni bir kimlik alacak, utandığı geçmişten kurtulacaktı.
    İşin tuhafı, o müthiş dehası, para kazanılacak sahaları keşfetmekte de ortaya çıkıyordu; para kazanmak için seçtiği alanlar herzaman doğruydu, ama onun para kazanma yeteneği yoktu.
    Bir matbaa kurdu.
    Çok dağınıktı, kayıtları tutmaktan sıkılıyordu, çok geçmeden ödenecek epeyce bir borçla battı, ama o dönemde matbaa kurmak fikri doğru bir fikirdi, onun matbaasını alan adam zengin oldu.
    Daha sonra bir dergi çıkardı. Elbette dergi de battı, ama dergi çıkarma fikri doğru bir seçimdi, ondan sonra dergi çıkaranlar çok para kazandı. Bir seferinde ise çılgınlığı iyice ileri götürdü, yolda rastladığı bir adamdan satın aldığı bir gümüş madeninin peşine düşüp İtalya'ya gitti, madencilikle ilgili hiç bir bilgisi yoktu, o güne kadar kazandığı bütün paraları o gümüş madenine gömdü, ama o madeni ondan satın alan adam oradan kendine bir servet edindi.
    Otuzlu yaşlarına doğru artık ciddi bir yazar olmaya karar veren bu adamın yazı yazma alışkanlıkları hiç kimseye benzemiyordu ve o gösterişçi, rüküş, hatta çirkin yaşama ve giyinme biçiminin tam tersiydi.
    Bütün evi çok pahalı ve süslü eşyalarla doluyken, yazı odası neredeyse bomboştu.
    Nereye giderse gitsin yanında taşıdığı, uğurlu saydığı küçük bir çalışma masası, mutlaka aynı cins olması gereken kağıtları ve yine kağıtları gibi hep aynı cins olan kalemleri ve bazen gecede elli bardak içtiği söylenen kahvesini pişirebilmesi için bir ocak.
    O inanılmaz inatçılığı ile Paris'in üç ayrı mahallesindeki üç ayrı dükkandan aldığı üç ayrı cins kahveyi, kendi bildiği bir ölçüyle karıştırarak kahvesini hazırlar, o karışımdan başkasını içmez, kahvesini başkasının yapmasına da izin vermezdi.
    Bir de odanın bir kenarında duran alçıdan bir Napolyon heykeli vardı.
    Napolyon'a hayrandı ve, ''Napolyon'un kılıcıyla başlattığını ben kalemimle tamamlayacağım'' derdi.
    Geceleyin tam on ikide başlardı yazı yazmaya; kahve pişirme molaları dışında masasından kalkmaz ve sabahleyin saat sekizde hizmetçisi gelene kadar aralıksız çalışırdı; saat sekizde hafif bir kahvaltı eder, matbaadan gönderilen sayfaları gözden geçirir, günlük işlerini yapar, mektuplarını yazar, öğleyin rehavete kapılmamak için hafif bir yemek yedikten sonra saat beşe kadar bir önceki gün yazdıklarını düzeltirdi; yazdıklarını düzeltmek Balzac için yazmaktan da sancılı bir işti, bazen bir sayfayı yirmi kez düzelttiği olurdu..
    Geceleyin saat sekizde yatar ve on ikide yeniden çalışmak için kalkardı.
    Kitabını bitirene kadar aylarca böyle hiç kimseyle görüşmeden, pencereden bile bakmadan çalışır dururdu.
    Kitap bittikten sonra uzun bir süre günde on sekiz saat uyur, o ağır gövdesine yakışan ağır yemekleri yer ve zekasına hayran kadınlarla sevişirdi.
    ''Ben'' derdi, ''diğer insanlardan daha hızlı yaşamalıyım.''
    Bunu söylemekte haklıydı,çünkü diğer insanlardan çok daha vahşice ve çok daha fazla çalışıyordu, aradaki farkı kapatmak için yaşarken de diğerlerinden daha hızlı koşmak zorundaydı.
    Kısa hayatında, bu anlatılması zor tempoyla, bilinen yetmiş dört roman yazdı.
    Çoğu edebiyat tarihinin en parlak eserleri arasında bulunan yetmiş dört cilt.
    Büyük bir ün kazandı; özellikle kadın okuyucuları tarafından çok seviliyor, Avrupa'nın her yanındaki kadınlardan mektuplar geliyordu; kitapları öyle tutuluyordu ki, daha Pariste yayınlandıktan bir hafta sonra Brüksel'de korsan kopyaları çıkıyordu.
    Oluk oluk para kazanıyor, oluk oluk para harcıyordu.
    Bir gün Polonyalı soylu bir kadından bir mektup aldı, kalkıp kadını bulmaya gitti; kadının soyluluğundan çok etkilenmiş, daha kadınla buluşmadan ona aşık olmuştu bile.
    Kadın evli idi, ama Balzac böyle şeylere aldırmazdı.
    Başka insanların paralarını da karılarını da almakta bir beis görmezdi.
    İlişkileri epeyce uzaktan uzağa mektupla sürdükten sonra, kadının kocası ölünce daha sık birlikte olmaya başladılar, ama kadın ünlü Balzac'ı seviyordu, bu şişman, gösterişçi, rüküş, köylülükten kurtulamamış adamı değil.
    İnsanları o kadar iyi tanıyan, o kadar iyi anlatan adam, herhalde bunu seziyordu, ama yazarken bilmek, yaşarken bazen işe yaramıyordu.
    Balzac artık yorulmaya başlamış, o korkunç çalışma hızı, geceleri içilen elli bardak kahve vücudunu ve kalbini yormuştu, ama sevdiği kadın bunlara aldırmadı, ölümünden iki yıl önce onu uzun seyahatlere sürükledi; Balzac'ın kadını olmanın tadını çıkarmak ve gösteriş yapmak istiyordu.
    Balzac gösteriş için bütün ömrünü harcamıştı, sevdiği kadın da gösteriş için onun hayatını harcıyordu.
    Bir beden iki gösteriş müsrifini fazla çekemedi.
    Yorgun ve hastaydı.
    Fransız Akademisi ise dünya edebiyatının bu benzersiz ustasını kabul etmeye yanaşmadı, onun çok özlediği itibarı ona vermedi, yalnızca Vitor Hugo, kendine çok yakışan soyluluğuyla, Balzac'ın üyeliğe alınmasını savundu.
    Hugo, onun değerini biliyordu, diğerleri de biliyordu ama onlarda, gördükleri değeri kabuledecek güç yoktu.
    Hastalığı iyice ilerlediğinde sevdiği kadınla evlendi.
    Ağırlaştığında onu ziyarete gelen yine Hugo'ydu.
    Tek bir mumun yandığı odaya girdi. Balzac'ın başucuna oturup elini tuttu, hiçbirşey konuşmadılar, çünkü Balzac konuşamıyordu, yalnız birkere gözlerini açıp Hugo'ya baktı.
    İki gün sonra öldü.
    Elli bir yaşındaydı.
    Yetmiş dört cilt roman yazmıştı.
    Cenazesinde, 'bir dehayı sonsuzluğa uğurlama' konuşmasını Hugo yaptı.
    İnsanlık tarihinin en büyük beyinlerinden biri, Tanrı'nın tuhaf şakalarından biri sonucu yanlış bir bedende yaratılınca, Balzac , bu şakayı, çok daha uzun ve çok daha mutlu sürebilecek bir hayatı çok daha kısa ve çok daha mutsuz yaşayarak ödedi.
    Hayatı boyunca zengin, soylu ve itibarlı olmak istemişti.
    Hiçbirini olamadı.
    Büyük bir yazar oldu.