• Derecelendirme kuruluşları, tarafsız taraflar değillerdir. Bankalar onlara derecelendirme yapsınlar diye para öder. Sundukları hizmetler, menkul kıymetlere daha yüksek not vermeyi alışkanlık edinmişlerse daha çok rağbet görür. Bu kuruluşlar, kendi temerrüde düşme modellerini geliştirirken akla zarar bir beceriksizlik mi sergiledi yoksa sahtekarlıklara göz mü yumdu, bunu bilmem mümkün değil. Ama her halükarda alınacak ders bellidir: Hatalı bilimsel metodolojiler, felaketle sonuçlanabilir.
  • İlk Söz
    “Ey oğul!” hitabı ile başlayıp “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” … ve benzeri öğütleriyle, asırlar öncesinden bugünlere seslenen, Şeyh Edebali’nin neslinden, aynı kültür ve medeniyetin çocuklarıyız. O, kalbi duygu, özlem ve öngörüleriyle insanı merkeze almıştı. İnsan ki, hiçbir şeye feda edilemezdi. Ne şahsi menfaatlere ne grup çıkarlarına, ne din simsarlarına ne de siyasi emel ve beklentilere.
    İnsanı harcadığımızda, toplumun ilk yapıtaşına kanseri bulaştırmış oluyoruz. Ve bu olumsuz ortamın rüzgârı, tüm evrene yayılıyor. Sonuçta, başkalarına layık gördüklerimiz, bize de bulaşıyor.
    Yıllarca, en güzele yürümek niyet ve gayretiyle; sordum, sorguladım, araştırdım, okudum ve okumaktayım. Gençlik çağım ve öğrenim yıllarım, iş mesailerim; teknoloji, bilişim, edebiyat, ekonomi, üretim, muhasebe, iletişim, organizasyon ve manevi eserler okumakla geçti. Son on yıldır ise; sosyoloji, felsefe, mantık, psikoloji, tarih, bireysel ve kurumsal gelişim alanında eserler okuduktan sonra, hukuk bilim dalında eserler okumaya sırayı getirdim. Ve daha iyi anladım ki, hukuk yalnız adaleti sağlamak için gerekli değilmiş. Hukuk yalnız adliyede icra edilen bir bilim dalı da değilmiş. Hukuk sadece; boşanma davası, icra takibi, karşılıksız çek, dolandırıcılık, hakaret davası, yasama organında kanun hazırlamak da değilmiş. Bu tespitleri daha önceden yapsam da derinlemesine okumalar yapınca onaylama imkânını elde ettim. Hukuk alanında da bir kitap yazma niyetim olmakla birlikte, konuları, içeriği ve kurgusunda tereddütlerim vardı. Bunlar da netleşince dördüncü kitabımın hukuk ve adalet temalı olmasına karar verdim.
    Sofie’nin Dünyası romanında, felsefenin temel düşünce ve ilkeleri anlatıldığı gibi, ben de kurgusal roman çalışmamda, hukukun temel ilkeleri, hukuk felsefesi ve metodolojisini ana hatlarıyla anlatmaya çalıştım. Kısa ve öz, öykü ve roman anlatım türü, “Novella” olarak tanımlanır. Ben de detaylandırarak romanımı 500 sayfa yazabilirdim fakat Novella türü kısa ve bilgi, deneyim ağırlıklı bir anlatımı tercih ettim.
    Bu alandaki okumalarımdan edindiklerimi mevcut bilinç yapımla harmanladığımda hukukun tanım aralığını, niteliğini ve önemini söyle betimleyebilirim: Hukukun üstünlüğü, bağlayıcılığı, saygınlığı, açıklığı, bağımsızlığı, tarafsızlığı, evrenselliği, önceliği, öncülüğü, özerkliği, genelliği, pozitifliği, üretkenliği, sürekliliği, kurumsallığı, hakkaniyeti, toplumsallığı, uzlaşmacılığı, ıslahatcılığı ve meşruiyeti dikkate alınmaz ve uygulanmazsa, toplumsal alanda hukuk, oyun dışına çıkarılmış olur. Kitabımın ideali, beklentisi, atmosferi ve özlemi bu öğreti ve ilkeler üzerine bina edilmiştir.
    Hukuk felsefesini, hukuk etiğini bir yurttaş gözü ile yorumlamaya çalıştım.
    “Menfaatime dokunmasın, şunların işine yaramasın, filancayı korumasın, diğerini haksız da olsa korusun” ve benzeri mantık, kurgu, öngörü ve beklentisi ile hareket etmedim.
    Mantık, ahlak, adalet, bilim, merhamet ve zarafet ne bekliyorsa insanlıktan, onu aktarmaya özen gösterdim.
    Fuzuli’ye sormuşlar: “sevmek mi daha önemli, sevilmek mi” “samimiyet yoksa ikisi de fuzuli” diye bilgece cevap vermiş. “Hukuk mu öncelikli adalet mi, felsefe mi, edebiyat mı” diye soracak olursanız; “insanı özneye alıp tüm bilgi, güç, deneyim, birikimleriyle çaba göstermeyen her şey noksan ve kusurlu” derim.
    “Her gün yüz defa, iç ve dış hayatımın, yaşayan veya ölmüş başka insanların emeğine bağlı olduğunu ve aldığım kadar vermem gerektiğini hatırlarım. Albert Einstein”
    Bu söz bir okura, bir yazara, bilim yolcusuna; bireysel ve toplumsal, vefa odaklı sorumluluklar yüklemektedir.
    Başka bir bilgeye sormuşlar: “ineğin kaç ayağı var” Her ne kadar cevabını bilse de soran kişiyi tatmin etmek ve bilimsel yöntem izlemek için cevaplamış: “ben dört tane olduğunu biliyorum ama gel birlikte bir daha sayalım” Ne kadar zarif, ikna edici, samimi, güven verici ve adil bir yaklaşım değil mi?
    Böyle hassas terazi ile olayları, değerleri tartmak çok mu zor günümüzde?
    İşte biz geçmişin bazı dönemlerinde yorum, algı ve yargıda bu kadar hassas davranırken, ne oldu da bu kadar ölçüsüz, acımasız ve duyarsız konuma geldik? Bilgi, vicdan ve sağduyunun ışığı, adaletin güvencesi, hukukun üstünlüğü, felsefenin ruhu ve benzeri toplumsal değerleri merkeze ve gündeme alma amacıyla yazılmıştır bu kitap.
    Hukukun amaçlarının ne olduğu konusunda, hukuk kuramcıları, felsefecileri, sosyoloji ve metodolojisini inceleyenler arasında bir fikir birliği yoktur. Fakat genel anlamda hukukun amaçlarını sıralamak gerekirse:
    Maddi gerçekliğe ulaşmak yani adaletin sağlanması, güvenliğin sağlanması, mutluluğa erişim, kamu yararı, toplumsal düzenin devamının sağlanması, eşitliğin sağlanması, bireysel yaşamın garantörlüğü, barış, özgürlük, bağımsızlık, tarafsızlık, uzlaşmacılık, suçlu ve ihmalkâr bireylerin ıslahı ve benzeri sosyal değerlerdir. Hukuk hırs, hınç ve kin ile hareket edemez. Cezalandırmaz, caydırıcılık amacıyla, ıslah için tedbir olarak ceza verir. İnsanı merkeze aldığımızda, hukuk bilimini bu şekilde algılarız.
    Milattan öncesinden başlayarak, son üç yüz yıllık yakın tarihimizde dünyanın hukuk serüvenini incelediğimizde gelinen noktada, insanlık, huzur ve barış adına çok büyük kazanımlar elde edildiğini görmekteyiz.
    Yeterli olmadığı da ayrı bir gerçek. Bilinçli hukuk toplumu olmadan, hukuk devletinin kurulamayacağı, kurulsa da kurallar ve kanunlarla ayakta kalmakta zorlanacağı, birey, millet, devlet kaynaşmasının ideal anlamda oluşamayacağı bir gerçektir. Bu nedenledir ki, bireylerdeki pozitif, modern hukuk bilincinin yaygınlaşması gerekmektedir.
    Adalet kavramı üzerinde de biraz durmak gerekir. Adalet duygusu ve gerçeği öyle bir güçtür ki; devletin, savcının, hâkimin, avukatın ve sanığın da üstünde ve hepsine aynı yakınlıkta, sıcaklıktadır. Hepsinin üstündedir. O bir ışıktır, şaşmaz terazidir adalet. Vicdanın özü, muhakemenin gözlüğüdür. Aklın besini, bilincin saklama kabıdır.
    Adalet, insanlığın mayası ve yol haritasıdır.
    Adaletle doğup, adaletle uyanıp, adaletle yaşayıp ve adaletle hükmedip göçenlere yürekten selam olsun!
    Mantık, vicdan, etik, estetik ve ekolojik değerlerden kopuk bir adalet anlayışı kabul edilemez. Bundan dolayıdır ki, hukuk bilimi, diğer sosyal bilimlerle yakın ilişki, etkileşim ve bütünlük içinde hareket eder.
    Hukuk ilkeleri ve kuralları, evrensel/bilimsel karşılığı olan ve herkese eşit ve istisnasız uygulandığında amacına ulaşır. Kanunu yapana da, uygulayana da, devleti yönetene de aynı şartlarda uygulanır.
    Bileyi taşı, bıçağı biler ama kendisi kesmez. Bıçak, soğanı doğrar ama kendini kesemez. Bıçak yanlış bir şey keserse, kim hangi yaptırımı uygulayacak? Çağdaş, demokratik hukuk devletinde, bu nedenle, denge-denetim mekanizması olarak kuvvetler ayrılığı ilkesi; yerindedir, gereklidir ve zorunludur. Millet ise mutlak iradenin sahibi olarak gözetleyicidir, denetleyicidir, frenleyicidir.
    Daha önce hazırlamış olduğum üç eseri, bu çalışmayla daha anlamlı ve kalıcı hale getirme niyeti ile yola çıktım. Evet bu eserimiz, çok farklı bir yöntem ve anlatım dili ile hukuk zihniyetini, adalet bilincini geliştirmeyi ideal ve amaç edinmiştir. Romantik bir kurgu ile başlayan kitabımız, denemeler, şiirler, özdeyişler, önerilerle devam edecektir. Kitabın sonunda, dipnotları açıklayan bir sözlük ile, anlatımları daha anlaşılır kılmayı amaçladım. Yararlanılan ve önerilen kaynaklarda; hukuk alanında kitaplar olduğu gibi, diğer alanlarda da seçkin kitaplar vardır. Bunlarla, bilimsel, düşünsel ve duygusal yolculuğunuzu sürdürmeniz önerilir.
    Bu kitap çok geniş bir okur kitlesine hitap etmektedir. Belki yüzlerce hukuk kitabını okumaya zamanınız olmayacaktır. Okusanız da, anlamlandırma konusunda zorluklarla karşılaşma ihtimaliniz de vardır. Lisans, Y. Lisans, doktora öğrencileri ve tüm sosyal bilimler akademisyenlerinin, kitaplarımda farklı bir anlatım, yeni ve sıradışı öneriler, öngörüler, düşünceler bulabileceklerini ve fikir atölyelerinde malzeme olarak kullanabileceklerini belirteyim.
    Çalışmamız size hukuk dalında merak uyandıracak, kılavuzluk yapacak, daha geniş anlatımları okumaya özendirecektir. Ayrıca hukuk alanında öğrenim gören, bu alanda, farklı kurumlarda mesleğini icra edenlere de yeni tefekkür, deneyim ve yöntem kapıları açabilecektir.
    Bilim son noktayı koymaz. Bulduğunu/keşfettiğini ortaya koyar. Bunu bulan, devir alan da daha iyisini yapmaya çalışırsa bilimsel bakışı yakalamıştır. Bir öncekini kırmaz, kıskanmaz. Önceki de yeni geliştirilen yöntem, ürün ve metoda tabi olur. Ve birlikte yürürler.
    Ben hep bu parola ve bakış ile yola çıktım. Yanlış giden bir şeyler gördüysem; hakaret, dışlama, ötekileştirme ve küçük düşürme çabasıyla hareket etmedim. Fikir, öneri ve alternatif projelerimi sundum.
    Bu çalışmada da farklı, yeni, aykırı, özgün düşünsel anlatımlarımla karşılaşacaksınız.
    Herkese ve her şeye, sorgusuz ve bire bir uymak zorunluluğu yok. Herkesin de kabullenmesini beklemek hata olur tabi.
    Kırk farklı fikir çarpışır, ortaya bir hakikat çıkar. Düşünüyorsam insanım. Çalışıyorsam insanım.
    Yorumluyorsam insanım. Yoruluyorsam insanım. Üretiyorsam insanım. Seviyorsam insanım.
    Yaşatıyorsam insanım. Hayırlı bir şeyler bırakabiliyorsam insanım.
    Evrensel ve yerel toplumsal faydayı kriter edindim kendime.
    1800’lü yıllarda yaşamış, Amerikalı düşünür ve hukukçu Abraham Lincoln’ün;
    “Düşmanlarınızı yok etmek dururken onlara ne diye yumuşak davranıyorsunuz?”
    diye soranlara verdiği cevap manidardır:
    “Sayın Efendiler! Düşmanlarımı kendime dost edinmekle onları zaten yok etmiş olmuyor muyum?”
    Verdiği insani yanıt, yaşadığı ülkede genel kabul görmese de ne kadar anlamlı, kalıcı ve manidar değil mi? İşte bu düşünce filozof olmanın farkıdır.
    Düşünce, özlem ve öngörülerini yaşadığı toprakla özdeşleştirmek anlamsız olur.

    Böyle yola çıktık. İnsana, insanlığa faydalı olmaktan başka bir şeye vaktimiz olmasa ve kalmasa gerek. Yoğun bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkan, anayasa önerimin de ilginizi çekeceğini umuyorum. Demokrasinin özünde; güven, barış, mantık, ikna ve müzakere vardır. Erkler ayrılığında, birinin diğerine üstünlüğü yoktur., dolaylı bir iç ahenk vardır. Bu süreç ve karşılıklı iletişimde, dominant (baskın) bir güç ve iradenin yeri yoktur/olmamalıdır.
    Ceketinizin cebinde, tam kalbinizin üstünde taşıyıp, sıkça başvuracağınız; özgürlükçü, adil, barışçıl, katılımcı, çoğulcu bir anayasa önerisi hazırladım. Buna benzer bir sistem zamanında geliştirilebilse ve uygulansaydı; ne 27 Mayıs olurdu, ne 12 Eylül, ne 28 Şubat, ne 27 Nisan, ne de 15 Temmuz. Çünkü temsile adalet, sosyal adalet, denge, denetim ve gözetim mekanizmaları, çok güçlü, kalıcı ve verimli tasarlandı. Sağduyulu, sabırlı, serinkanlı ve sistematik hareket ederek, bu yolda yürümek gerekiyor. Önerdiğim sistemin, referandum ile en az % 85 oran ile kabul edileceğine inanıyorum.
    Anadolu ruhunu canlı tutmadan, milli anlamda ittifakını sağlanmadan; iç huzuru, kalkınmayı, birlikteliği, sosyal dayanışmayı, beklentileri karşılayacak düzeyde tesis etmek mümkün değildir. Gelişen/değişen dünyanın, aksiyoner, etken bir aktörü olmak mümkün değildir.
    Bu hamleyi ancak, tüm dengeleri sağlayacak olan, yeni, kalıcı ve güçlü bir anayasa ile başlatabiliriz. Suç ve Ceza karşısında mademki kanunları bilmemek bahane/ gerekçe kabul edilmiyor, öyleyse neden her yurttaşın kolayca anlayacağı ve özümseyeceği bir anayasa metni hazırlayamıyoruz?
    İnsan onur ve haysiyeti temelli, hak, özgürlük ve adalet eksenli ve öncelikli bir anayasaya
    En kısa sürede kavuşmamız gerekiyor.
    Değer yargıları, ideolojiler, kimlikler, inançlar, bireysel görüş ve tercihlerden arındırılmış
    bir hukuk zihniyeti ancak hukukun üstünlüğünü ve bağlayıcılığını tesis edebilir.
    Hukuk felsefesi, pozitif ve saf hukuk kuramı, buna benzer öngörü ve öğretilerle yüklüdür.
    Bu mânâdaki hukuk bilincini; tabandan tavana veya tavandan tabana doğru yaymak
    her yurttaşın ideali ve ödevi olmak zorundadır.
    Bu eser; adalete gönülden inananlara ve yaşatanlara ithaf olunmuştur.
    Ali Rıza Malkoç
  • 94 syf.
    Ne Kitapsız Ne Kedisiz"

    Kitap aracılığıyla zenginlik ya da beğeni inceliği gösterisi, kitap dışında yaşam bilmemek (kitap dışında bir yaşamı unutmak), bilgililiğiyle övünmek... Pek anlamsız göründü bunlar bana. Hem kitapça zenginlik, bulunmaz kitapların ardına düşme, bir çeşit spor; sınırlar vardır, tanımak zorundasınızdır; "el elden üstündür" demesini öğrenirsiniz. Bildikleriyle övünmekse, bilmediklerimizin —bir şeyler öğrendikçe daha da büyüyen— uçsuz bucaksız ummanı karşısında ne kadar zavallı bir çaba...

    Bu alıntı ile başlamak istedim yazıma aslında kitapla ilgili olmayan bir yazı yazmak istedim fakat yapamadım Bilge Karasu benim için Türk Edebiyatının en özgün isimlerinden biridir. Yazarlık yanında felsefenin harmanlanarak iç içe girdiği yazıları, öyküleri ve romanlarının tadını başka bir yazarda bulmak çok zordur ki bu kitap denemelerden oluşuyor kendimce tavsiye ederim ama kimse umursamasa da benim için değişen bir şey yok ben edebiyat geçmişi olan bir birey olarak yazara olması gereken değeri gösteriyorum insanlara bunu anlatma ihtiyacı duymam Karasu Birgün bir şekilde anlatır. "Fırın da silah, kalem de silah"
    Karasu'nun bu dizesinden başlayarak Bilge Karasu, Füsun Akatlı- Metin Altıok ve kızları Zeynep Altıok bağlamında birkaç cümle yazmak istiyorum.
    Bilge Karasu ile Füsun Akatlı çok samimi arkadaşlar hatta Zeynep Altıok ikinci babam diye bahseder Karasu'dan giriş cümlesinde olan kalem de silah Madımak katliamına atıf yani yakılarak öldürülen Metin Altıok'a ... Füsun Akatlı ise The Marmara terör saldırısından kıl payı kurtulup kızını tekrar aynı kadere ve de kedere mecbur bırakmayan akademisyen, eleştirmendir.
    Soner Yalçın Zeynep Altıok ile bu terör saldırısından bahsederken "Bizi ne çok öldürdüler." Diye geçirirmiş içinden bu söze katılmamak ve bu sözü içimizde tekrarlamamak mümkün mü ?
  • 444 syf.
    ·Puan vermedi
    Fırat Özbey abinin bu iletisinden
    #39035990 sonra koştum kitabın üstüne. Üçyüzyetmişbeşinci sayfasında Metin Altıok da aynı sürahinin derdine değinirdi. Koca sayfayı bir bu cümle kaplamış;
    'Neden hep boş bir bardağa yüksünmeden boyun eğer sürahi?' diye sorar, aslında sormaz; hayat bilgisi üzerine gözlemciliğini, toplumsal damarlardan nasıl yakaladığını göstermek istiyordu abimiz. Tıpkı,
    https://1000kitap.com/_belirsizlik 'in; 'Hayattaki bütün amacım basit yaşamak, basit düşünmek, yarın hakkında hiçbir şey bilmemek. Belirsizlik içinde günü yaşamak, bir şeyler üzerinde düşünebilecek kadar kelime bilmek. Fazlasını istemiyorum. Varlığımı kanıtlamak gibi bir derdim yok.' demesindeki, ölümümü olumlayacak-tanımlayacak değilim mertebesi gibi. Yine bu soru Feridun Urfa'nın, 'sen Tanrı'nın kendiyle monologu, sen yalnız bir kadının çıldırmış hali' dediği nüktelere de eş düşmüyor mu, her ne kadar bu bilince hareketle yazılmış olmasa da benim için aynı tematik bütünlüğe denk düşüyor.


    Geçen kafamı kaşıyordum parkın birinde. Üzerime bir kaç gözün dikildiğini fatketmem biraz zaman almış. Neyse ki zaptedebildim kaşıntıyı da, elimi tekrardan ceplerime montalayabildim. Durup düşünüyorum; sahi neden bakıyordular bana o parktakiler. Bir süre onların gözüyle kendimi izler buldum beni. Kim bilir neler düşündüler hakkımda. Bitli biri olduğumu mu dersiniz...İnsan mıydım, değil miydim? Sanmıyorum biri hayranlıkla bakıyordu. Herhalde bir şeyler düşündüğümü, dertlerden kafayı sıyırmış olduğumu felan düşünmüştü. Faraza kirli sakalımda onaylatmıştır düşündürdüklerimi. Pek bir ayarı olmayan dünyalılar işte, eylemlerinin nihayeti kestirilemiyor. Baker'in Aşındırma Denemeleri/okurlar kitabının ikiyüzonsekizinci sayfasında 'mümkün dünyalar' diye bir ibareye rastgelip üzerine epey düşünmüştüm. Yer aldığı pasajın ilgili yerleri;
    "Bir azınlık, nerdeyse kaçınılmaz, cehennemi ve acı verici bir zorunlulukla kendisini 'çoğunluk' görünümlerinden birine dahil etmek ihtiyacını hisseder. Merkez rücu, bir bozgun, bir ricat halini alır. Yitirilmiş ve hiç yaşanmamış bir 'mümkün dünyalar' çoğulluğu çoğunluğun egemenliği açısından tehlikeli, serseri sarsıntılar yaratır."



    Velhasıl buralardan birtakım ipuçları da alıp, maddeler alemindeki devinimin dur duraksızlığına rağmen, mananın vücut bulduğu modelin bazı mutlakları gibi çıkarımlar elde etmeye, hatta Russell'ın 'Tanışıklık ve betimleme yollu bilgi ayrımına' temas etmeyi planlıyordum kafamda ama beceremedim. Beynimin çatırtıları eşliğinde yazara yöneleyim;
    Uzun saçları ve gözlükleri vardı, yakışıklıydı da, sürahi gibi tutulacak bir kulpu olsun asla istemezdi. Zaten Füsun'dan yakayı sıyırır sıyırmaz memleketimin toprakları üzerinde sekiz yıl kadar cirit atmasından belli. Bir de felsefe mezunuysan, oh ne ala memleket.
    Kısacası şiirde yer alan dil malzemesinin yapısı ve fonksiyonu üzerinde çok durulur.
    Lafız ile mana arasındaki münasebet, yani gösterge ile kavram arasındaki ilişki içine girersem, çıkamam, ancak kör topal...Ki edebi tür içinde düşünülüp ele alınması gereken eserlerin tamamını okumadan, özelliklerini hatta bütün unsurlarını dikkate almadan söz konusu tür hakkında kanaat belirtme hakkına da sahip miyiz, sanmıyorum. Aynı esere sayısız yorumlamalar geliyor, ki pek azı dışında ne tasniften, ne tasvirden, ne tenkitten, ne de estetikten hareketle değerlendirmeler değil. Eserin yapısı, anlatma tekniği, bütünüyle tasvirinden uzak yorumlamalar...Doğrusu bütün bunları yapabilecek donanıma sahip değilsek, bir iki cümle ile durumu geçiştirmeye çalışmak tercih edilmesi gereken olmalı. Hiç değilse eserin hüviyetine halel gelmiş olmaz. Esere vücut veren, retoriği, muhtevası, belagatını ararken temayüzlerle vakit harcamış olmayız, ya da kanmış, bilahare aldatılmış da...

    Beni bu konular üzerinde -işin içinden sıyrılamamamla- düşünmeye meyledenlere selam olsun. Belki çok sonraları, düşünmeye dair mecalsizliği ve yetersizliği aşacağım günler görürsem bu konular üzerinde düşünmeye tekrardan yelteneceğim.
  • Hani diyorum keşke şuan tam olarak şuan gelsede bir sesini duysam öylesine özlüyorum ki şuan gardım inmiş gelsende bir içimi boşaltsam bir nefes bir sesin bu uzun gece de ağlasam sesinde mümkün mü değil mi bilmemek ne kötü be ne kötü........