Sularla konuştum yokluğunda, kuşlarla, yapraklarla dertleştim. Onlara ödettim hasretimin hesabını sanki suçları varmış gibi. Kırılan umutlarımın ahını kadehlerden çıkardım yok yere.
Ben miydim yıkılan koca koca “sen”lerin altında kalırken, yoksa sen miydin alıp başını giderken? Giden mi haklıydı kalan mı, artık uzanamadığımız üst raftaki tozlanmış hayat lugatında. Tüm yaralarımı tek kadehte iyileştirmek ne mümkündü? Ama seni kendime bile belli etmeden terk edecektim, sözüm vardı.
Gel gör ki; oturmuştum o masaya bir kere, kalkmak olmazdı. Hem kim bilir bir daha ne zaman oturacaktık ki karşılıklı “kendimle ben” ! zaten kırk yılda bir fırsat oluyorken.
Bekledim, döksün diye içini. Benden daha dertliymiş meğer günlerce aylarca dinledim yetmedi zaman. Hem nasıl yetecekti ki konu sen olunca. O anlattı ben ağladım, ben haykırdım o sustu. Hatta kırdık bile birbirimizi bazı bazı senin yüzünden hey hat!
Susma dedim kendime, susarsan kalırız bu masada… Burada böylece, kalırız kalkamayız. Çünkü ellerindi mevzu, nasıl sessiz kalabilirdik ? Sonra, gözlerine daldık derin derin. Sonra sesin, dudaklarının teri, teninin tuzu derken geçti öylesine birkaç sene.
Soluğundu sigaramın dumanı gibi çektiğim ciğerime gözlerim kapalı. O çok sevdiğim gökyüzü bile umurumda olmadı hiç seninleyken. Söylesene hep mi solunda kalacak hayatımın gökyüzü, sağ salim vardım diyemeyecek miyim sana hiç, yavaş yavaş çürüyen tüm iç organlarıma inat can havliyle hayata tutunan yüreğim en son hangi kalleşliğe yenik düşecek.
Şehirlerarası bir otobüsün camındaki pırıltıların yıldız mı yoksa sokak lambası mı olduğunu ayırt edemeyen uykusuz gözlerim dermansız dizlerimin ahbaplığını taşır mı artık ya da çeker mi nazını soluksuz bıraktığın ciğerlerimin.
Kısa sözün sonsuzuyken sevdiğimiz şarkıların huzuru, hangi sefanın