• Her gülüşün altında yatan binlerce acı,dert,keder, kırgınlık vardır..🍂
  • 160 syf.
    ·2 günde·7/10
    -Kitaptan ufak tefek ipuçları içerir-
    Kitap "iyilik meleği" diyebileceğimiz Hüseyin ve IŞİD zulmü gören Meleknaz'ın hikayesini anlatıyor.
    Yine oldukça akıcı bir romandı. Fakat şahsen ben Livaneli'nin bu kadar okunmasını kitaplarının mükemmel bir edebi eser olmasına değil de konusunun oldukça acı ve gerçek olmasına bağlıyorum. Türk milleti olarak böyle şeyler okuyup, hüzünlenmeyi sonra da unutup yaşantımıza devam etmeyi seviyoruz. Livaneli de halkımızın bu özelliğini oldukça güzel kullanıyor.
    Biraz karakterlere ve kitap hakkında yorumlarıma değinmek istiyorum. Hüseyin gibi bir karakterin daha açık şekilde anlatılmasını isterdim. Hüseyin'in ölümü bile "Hüseyin vuruldu ve öldü." gibi bir anlatımla anlatılmıştı. Ana karakter diyebileceğimiz Meleknaz'dan da bir şeyler okumak isterdim ben. Hikayesini okuduk ama Meleknaz ile Zilan'ı ayırt edeceğimiz bir şeyler beklerdim.
    Anlatıcımız İbrahim'i de Serenad romanındaki Maya Duran'a benzettim. Maya Duran hakkında "anlatımda bir zayıflık hissettim." yorumunu yapmıştım.İbrahim için de aynısını söyleyebilirim.
    Bu hikayeyi Zilan'ın ağzından dinlerken Nesrin'in "Ben insandım." sözleri cidden çok acı. Zilan'ın anlattığı her şey çok acı gerçi. Bunların gerçekliğinden etkilenmemek mümkün değil. Beni üzen şey ise bu tür olayları binlerce kişinin gerçek hayatta yaşaması.
    Kitabın eleştirdiğim yanları oldu ama yine de bu kitaptan öğrendiğim şeyler var. Edebi kaygı duymaksızın ve güncel konularda öğretici diyebileceğim bir kitap okumak istersem Livaneli'nin başka kitaplarını da okuyabilirim.
  • Sevdiklerine daha neler vermez neler.
    Bilemiyorum daha fazla.
    Inciler ve çiçekler verir, türküler ve düşler,
    hepsi de bomboş olan binlerce öpücük,
    gerçek olan öpücüğü de o verir.
    Acı, ilginç ruhlarımızı verir bize ve garip imleri, yaşamın en büyük armağanınu:
    aşkı, yalnızlığı ve ölümün yüzünü.
  • "Tüm bunların sahibi ben olsaydım, binlerce zavallı insana bağışlardım. Belki o zaman gelecek nesiller daha az acı çekerlerdi."
  • İnsanoğlu unutkandır; zamanında öğrendiklerini bir bakmışsın unutuvermiş. Ama insan dediğin hislidir de... Aklından silinip gidenler gönül değirmeninden öğütülmeye devam eder. Tâ ki un ufak halde "kendi"si çıkana dek. Her kişi güçlü olmayı diler. Bu güç ancak acı ile yontulur ; işte bu yüzden üzerimizden atılmaz acı çekmiş olmak. Etrafına şöyle dönüp bir bak! Her mükemmel varlığın ardında bir trajedi var. Şu hayran olduğumuz çiçeklerin bile açması için gereken bir doğum sancısı yok mu? Peki biz bu fani koridora sadece acı çekmeye mi geldik? Kulağına binlerce yıl fısıldanmış ilahi sesleri duy o zaman : yaşat, sev, oku! -AyselMamoste
  • 516 syf.
    ·2 günde·9/10
    -spoiler-
    Başlangıç cümlesiyle -Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum.- çok ilgimi çeken kitap 1970-2007 arasında dönemin doğu-batı ilişkisini, cinsellik, bekaret, zengin-fakir gibi kavramları aşk üzerinden anlatıyor. Sibel ile nişanlı olan Kemal, nişanlısına çanta hediye etmek için girdiği butikte uzaktan akrabası olan Füsun’u görür ve ondan çok etkilenir. Çantayı aldıktan sonra onu bir daha görmeyeceğini düşünse de çantanın sahte çıkması, tekrar butiğe gitmesi ve para iadesi için evinin -Merhamet Apartmanının- adresini vermesiyle ilişkileri başlar. Fusün 18 yaşına yeni girmiştir ve bekaretini Kemal’e verir. Füsun’un sorusu üzerine Kemal Sibel ile çok fazla birlikte olmadıklarını söyler. Kemal Füsun ile birlikteliğini ‘modern ve cesur’; Sibel ile birlikteliğini de ‘avrupai’ ve ‘batılı’ adı altında ama aslında evleneceklerine olan güveniyle gerçekleştiğini düşünerek kıyaslama yapar. Nişan günü gelmeyeceğini söylediği halde gelen Füsun’un duydukları (Kemal ile Sibel’in yazıhanede sevişmeleri alay konusu olur) ve ertesi gün girdiği üniversite sınavının kötü geçmesiyle Kemal’e söz verdiği halde evine gitmez ve Kemal’in onu görmediği, herkesten uzaklaştığı, nişanlısıyla ayrıldığı, aşk acısı çektiği bölüm başlar.
    Bu bölümde Kemal yoğun bir şekilde aşk acısı çeker ve Sibel’e her şeyi anlatır. Sibel onun bu durumundan hastalık olarak bahseder ve yardım etmek ister. Sibel’in evine taşınırlar ve Sibel zaten ‘evlenecekleri’ için ailesinin buna tepki göstermeyeceğini düşünür. Yani avrupai ve modern oldukları için aynı eve çıkarken zaten ‘evlenecekleri’ için tepki gösterilmeyeceğini düşünür. Burada da aslında Sibel’in de gelenek ve modernizm çatışmasını görüyoruz. Fakat Kemal’in durumunda bir ilerleme olmaz ve ilişkileri sonlanır. İlişkilerinin sonlanmasıyla Füsun’u arayıp bulduğu bölüm başlar ve nişanı da bozulduğu için artık Füsun’la evleneceğini düşünen Kemal, Füsun’un evlendiğini öğrenir.
    Kemal’in Füsun ve ailesinin taşındığı Çukurcumadaki evine 8 yıl boyunca sürekli oturmaya gittiği bölüm benim Kemal’i affedip Füsun’a kızmaya başladığım bölüm oldu. Kemal 1 yıldır çektiği acıların sonunda Füsun ile evlenerek sonlanacağını düşünürken Füsun’un evlendiğini görür ama yine de onu görmeye devam eder çünkü aralarında bir şey olmasa da onu görmenin acısını dindirdiği düşünür. Aslında evde herkes -Füsun’un annesi Nesibe hala, babası Tarık bey- durumları biliyordur fakat bilmiyormuş gibi yapar. Artık Kemal’in şöförü Çetin oradaki insanlarla kaynaşmasını, komşuların Kemal’i tanıması ve zaten Füsun’un evli olması, evde kocası Feridun’un bulunması Kemal’e göre oraya sürekli gitmesinin yanlış olmadığını gösterir. Ben kitabın bu kısmını başarılı bulmadım çünkü 8 yıl boyunca o eve gidip gelmesinin sorun olmayacağını Kemal gelenek ile açıklasa da günümüzde ya da o dönemde böyle karşılanmayacağını düşünüyorum. Bu 8 yıl süreçte ileride Masumiyet Müzesine konulacak eşyalar birikir. Kemal Füsun’un elinin değdiği şeyleri takıntılı bir biçimde toplar. Aile de bunu farkındadır ve Kemal aldığı şeyler yerine başka hediyeler getirir. Eğer kitabı üç bölüme ayırırsak Füsun ile Feridun’un ayrılıp, Kemal ile Füsun’un evlenme kararı almasıyla 3. bölüm başlar.
    Kemal acıyla, beklentiyle, umutla geçirdiği yıllardan sonra artık mutlu olacağını düşünür. Birlikte gidecekleri yurt dışı tatilinin molasında kaldıkları otelde sarhoş olurlar ve evlenene kadar birlikle olmama kararı alan Füsun Kemal ile birlikte olur. İlişkinin sabahında kırgınlıklarını dile getiren Füsun otele dönerken kullandığı araba da trafık kazası geçirirler ve ölür.
    Kemal onun ölümünden sonra binlerce müze gezer ve topladığı eşyalarla Füsun’la geçirdiği zamanı ölümsüz kılmak için müze açar.
    Çok güzel başlangıcı olan kitap, yine çok güzel bir cümle ile biter: “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”
    Orhan Pamuk günümüzde de hâlâ devam eden bekaret sorununa taraf tutmadan hem üst sınıfın bakış açısını hem de alt sınıfın bakış açısını göstermiş. ‘Modern ve gelenek’ çatışmasını Sibel üzerinde, ‘’geleneği’ 8 yıl boyunca Füsun’ların evine gidip, evli olduğu için yanlış anlaşılmamasıyla ‘aşkı’ da Füsun ile Kemal üzerinden anlatmış.
    Sonsözünde kitap için aşkı çok güzel bir duygu ile anlatmak istemediğini, bize istemediğimiz kadar acı veren bir şey olarak anlatmak istediğini söyleyip Masumiyet müzesi için “Her şeyden önce aşk hakkında bir düşünmedir.” demiş. Bence aşk ile başlayıp takıntı ile biten bir kitap olmuş. Aşktan daha çok üzerinde durulması gereken konular ile genel itibariyle güzel bir kitaptı.
  • Artık kimse kimsenin yasını tutmuyor. Kimse bir başkasının acısını kalbinde hissetmiyor. Kimse kimsenin eğik başını, bükük belini, solup tükenmiş bedenindeki o gizli kalmış acıları anlamaya çalışmıyor..

    Bir intihar notundaki şu acı ifade gibi; 'Çok acı var, dayanamıyorum..'

    Binlerce insan içinde 'tek başınalığı' yaşar oldu insanoğlu. Laf olsun diye sorulmuş bir 'nasılsın?' sorusundan öteye gitmeyen sûni yakınlıklar kuşatmış dört bir yanı. Plastik samimiyetler.. Dostluk kavramının dâhi içi boşaltılıp kişisel menfaatler esas alınır olmuş..