• Geçmiş peygamberlerden biri zamanında ortaya çıkan şiddetli bir kıtlık, insanları kasıp kavuruyordu O kadar ki, bir lokma ekmek,bulmak, bir kese altın bulmaktan daha sevindirici oluyordu

    İnsanların çektiği açlık merhamet sahibi kimselerin yüreklerini paralıyordu Böyle bir ortamda yoksul bir derviş, çölde yaptığı bir yolculuk sırasında dağ gibi bir kum yığınına rastladı Kum yığınının önünde durup içinden "Ey Rabbim, ne olurdu şu yığın kumdan oluşacağına undan oluşsaydı da ben onu büyük bir zevk ve cömertlikle aç insanlara dağıtsaydım" diye geçirdi Bunu o kadar samimi olarak düşünmüştü ki, zamanın peygamberine Allah Teâlâ şöyle vahyetti: "Falan dervişe haber ver ki' onun halisane niyeti, gördüğü kum yığını, ona ait bir un yığını imiş de onu benim rızam için açlara dağıtmış gibi kendisine sevap yazmama vesile olmuştur"



    BASİT BÎR TERCİH



    ilk Müslüman Türk Devletlerinden biri olan Gazneliler devletinin en büyük ve değerli hükümdarlarından biri olan ve tarihte ilk defa "sultan" adını alan Sultan Mahmud, İslamı yaymak için Hindistan'a on sekiz sefer düzenlemişti İşte bu seferlerden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşmış, zafer kazanacağından şüpheye düşmüştü Tam bu zor durumda iken Allah'a şöyle yalvardı: "Ey Rabbim, bu savaştan galip çıkarsam, aldığım bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım "

    Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıymetli ganimetlere sahip oldu Gazne'ye döndüklerinde elde ettikleri bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı Fakat bazı vezir ve komutanlar araya girip, "Aman Sultanım ne yapıyorsunuz, bunca değerli ganimetler, altınlar, inciler fakir fukaraya dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin hazinesinin bunlara ihtiyacı var" diyorlardı Sultan Mahmut bunu Allah'a verdiği sözün gereği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi Adamları yine itiraz ettiler: "Efendimiz önemsiz olanları dağıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memleketin bunlara ihtiyacı var" dediler Sultan Mahmut'un kafasını karıştırdılar O zamanda Gazne'de yaşayan, doğruyu ve hakki kellesi pahasına söylemekten çekinmeyen âlim ve fâzıl büyük bir zat vardı Sultan Mahmud onu ça ğırtıp durumu anlattı ve fikrini sordu O büyük zat şöyle dedi:

    "Sultanım bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok Çok basit bir tercih karşısındasınız Eğer Allah'a bir daha işiniz düşmeyecekse hemen adamlarınızın dediğini yapın, ganimetleri hazineye koyun Ama Allah'a tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tutun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara dağıtın"



    ARPA VE SAMAN



    Eski Ramazanlardan birinde iki molla âdet olduğu üzere Anadolu köylerine ramazan hocalığı yapmaya çıktılar Rahat birer köy bulmak için yollarına devam ederken bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular Ev sahibi köylü irfan sahibi, umur görmüş biriydi Mollalar akşam namazı yaklaştığı için hazırlanmak istediler Biri abdest almak için dışarı çıktı Ev sahibi köylü içerde kalana sordu:

    - Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir, Kur'an'ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir?

    Odada kalan cevap verdi:

    - Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi, ne ilmi?

    Eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz Biraz şarlatandır, ona güveniyor

    Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerdeki dışarı çıktı Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı soruyu sordu O da arkadaşı için şöyle dedi:

    - Sığırın biridir İlim ve edepten hiç nasip almamıştır İstanbul'da boşuna kaldırım çiğnemiştir

    Mollaların hazırlanması bitince birlikte akşam namazı kıldılar Namazdan sonra ev sahibi akşam yemeği getirdi ve mollaları sofraya buyur etti Sofrada ağzı kapalı üç tabak yemek vardı Ev sahibi bunlardan ikisini birer tane mollaların önüne, diğerini de kendi önüne koydu ve "Haydi buyurun" deyince herkes önündeki tabağı açtı Mollalardan birinin tabağında arpa diğerinin tabağında saman vardı Ev sahibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bulunuyordu Mollalar şaşırdılar, kızarıp bozardılar Ev sahibi onların bir-şey söylemesine fırsat bırakmadan durumu aydınlatmaya başladı Önce önünde arpa olana dönüp şöyle dedi:

    - Arkadaşın senin için eşeğin biridir dedi Bunun için sana arpa koydurdum Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır Kişiyi arkadaşından sorarlar

    Sonra önünde saman olana döndü ve,

    - Senin için de arkadaşın "sığırdır" dedi En iyi sığır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum Buyurun, afiyet olsun, dedi



    İMTİHAN



    Geçmişin herkesin saygısını kazanmış derin hocalarından biri, yıllarca ders verdiği bir öğrencesini birgün karşısına aldı ve şöyle dedi:

    - Sen artık yılların tahsil ve terbiyesi sonucu belirli bir düzeye geldin Gerekli bilgileri nazari olarak kavradın Ama bu öğrendiklerinden sonuç çıkaracak yorum yapacak, gerektiğinde bunlardan yararlanacak hâle geldin mi bunu öğrenmek için sana bir soru soracağım Doğru cevap verdiğin takdirde sana icazet (diploma) vereceğim Öğrenci:

    - Peki hocam, sorunuzu sorun, bilirsem beni serbest bırakın, ben de zaten bunu istiyorum, dedi

    Hoca sorusunu şöyle yöneltti:

    - Diyelim ben seni serbest bıraktım, ilk önce bir sıla-i rahim (yakın akraba ziyareti) yaparsın Memleketine giderken elbette köylerden yaylalardan geçeceksin Yolun üstünde davar sürülerine, çoban köpeklerine rastlayacaksın Varsayalım ki böyle bir yerde beş altı tane köpek birden sana saldırdı Nasıl kurtulursun?

    Öğrenci cevap verdi:

    - Elimdeki sopa ile karşı koyarım

    - Sopa ile beş altı köpekle baş edemezsin

    - Köpekleri taşa tutarım

    - Yine kurtulamazsın

    - Silahımı çeker öldürürüm

    - O zaman köpek sahipleri seni oradan sağ salim bırakmazlar Öldürmeseler bile iyice döverler, pestilini çıkarırlar ve köpeklerin parasını da tazmin ettirirler

    Öğrenci pes etti:

    - Hocam bilemeyeceğim Anlaşılıyor ki bir süre daha sizden feyz almam gerekecek Fakat nasıl kurtulabileceğimi siz söyler misiniz?

    Hoca açıkladı:

    - Dağda, bayırda, yaylada nerede olursa olsun böyle birkaç köpeğin birden saldırısına uğrayınca ilk yapılacak şey köpeklerin sahiplerine veya köpekler kimin denetiminde ise ona haber vermektir Çünkü köpekler daima sahiplerine yakın yerlerde bulunurlar ve sahiplerinin bir sözüyle, bir ıslığıyla saldırıdan vazgeçerler



    ALLAH RIZASI



    Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

    - Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

    Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

    - Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

    - O zaman bana dilediğini yap

    Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

    - Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun



    UYARAN RÜYA



    Garibanın biri, çevresinde cimriliği, eli sıkılığı ile tanınan birinden kalabalık bir yerde bir kase yoğurt parası istedi "Çok canım istiyor" dedi Bu garibana yarı ermiş biri diye bakılıyordu Cimri adam garibanı tersledi Yine istedi Cimri yine yanından uzaklaştırdı Orada bulunanlardan birkaç kişi bu yoksula para vermeye, yardım etmeye kalkıştı Hiç birinden kabul etmedi Eli sıkı adama gidip bir defa daha sırnaştı Adam da "Al şunu da defol!" der gibi, önüne birkaç lira atıverdi

    Bu olaydan kısa bir zaman sonra cimri adam, bir gece rüyasında kendisini cennette gördü Her yanda, dünyada görmediği güzelliklerden oluşan bir manzara gözlerini kamaştırıyordu Bu arada acıktığını hissetti Kendisine hemen bir tabak yoğurt ikram edildi Adam bir tabak yoğurtla doymadı "Burada yoğurttan başka birşey yok mu, bari bir-iki dilim de ekmek verseydiniz" dedi Kendisi ne şöyle söylendi: "Sen birkaç gün önce buraya yalnızca yoğurt göndermiştin O önüne çıktı Eğer başka şeyler de gönderseydin onlar da seni karşılar, sana ikram edilirdi"

    Bu rüyadan sonra adam cimrilikten, pintilikten tümüyle sıyrıldı Eli açık, yediren, içiren, gerektiği zaman kesenin ağızını kolayca açan biri oldu



    GÖZ ÇUKURU



    Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu

    gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu doyurur"

    Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi



    EĞRİ MİNARE



    Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti O gün gelince istanbul'un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti Herkes hayranlıkla bu Türk mucizesini seyrediyordu Fakat bunlar arasında bulu nan bir çocuk, "Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!" diye bağırıyordu Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan'a kadar ulaştı Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, "Yavrum hangi minare eğri göster bana" dedi Çocuk da "İşte şu" diye minarelerden birini gösterdi Mimar Sinan hemen adamlarını topladı Uzun halatları biribirine ekletip minareye bağlattı "Çekin yukarı doğru!" diye çektirmeye başladı Çocuğa da, "Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver"

    dedi Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı Çocuk bir süre sonra, "Tamam, minare doğruldu" diye bağırdı İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler Başından beri olaya tanık olan Sinan'ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan'a yöneltti:

    - Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?

    Mimar Sinan'ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

    - Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını Ama çocuğun kafasındaki "minare eğri" intibaını da öyle bırakamazdım Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki "eğri" kanaati silinsin Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı



    DOĞRU YOLDAN AYRILMAMAK



    Aylaklıktan, başıboşluktan usanan, bunun çıkar yol olmadığını anlayıp doğru yola gelmeye karar veren mirasyedi bir adam, ülkesinin kralına çıkıp, doğruluktan ayrılmadan, dürüstçe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi Kral adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi Bunu tek bir damla bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, bir damla dahi döktüğü takdirde hemen orada boynunun vurulacağını söyledi Yanına da kontrol için yalın kılıç iki gözcü verdi Adam fıçıyı kralın buyruğuna uygun şekilde, bütün gücünü, dikkat ve zekasını kullanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürdü Sonra geri dönüp kralın huzuruna yeniden çıktı Verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyledi Kral adama sordu:

    - Şehirde ne gördün, neye şahit oldun?

    O gün şehirde pazar kurulduğu, her yanın iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündü Buna rağmen adam şu cevabı verdi

    - Efendimiz, ucunda can kaygısı da bulunduğundan fıçıdaki yağı dökmemek için öylesine bir dikkat içindeydim ki, bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp çevreye bakamadım Bu nedenle ne kimseyi gördüm, ne de bir olaya şahit oldum

    Kral bu dersten sonra gönül rahatlığı ile tavsiyesini yaptı:

    - işte, yaptığın her işte, sana verilen her vazifede böyle dikkatli olur, kendini işine verirsen, Allah'ın her an seni kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan, hiç bir zaman doğru yoldan ayrılmazsın



    HERKES SOYUNA ÇEKER



    Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu Bir gün bunun için tellallar çağırttı "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu Karısına dedi ki: "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım

    Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz"

    Adamın karısı kanaatkar biriydi "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye Bundan sonra da idare ederiz Vazgeç bu tehlikeli işten" dedi Ama adam kafaya koymuştu Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi Bunun için kırk gün izin istedi Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: 'Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu Ailece sıkıntı çekiyorduk Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi Padişah buna çok kızdı: "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı Adam da her şeyi göze aldığını söyledi Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu Birinci vezire sordu:

    - Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

    - Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım

    Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar I vezirin sözleri üzerine söyle dedi: Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

    Padişah ikinci vezirine sordu:

    - Bu adama ne ceza verelim?

    - Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım

    Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine "Küllü şeyin yerciu ila aslını" dedi

    Padişah üçüncü vezire sordu:

    - Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?

    - Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli

    Nurani ihtiyar yine söze karıştı: "Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

    Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:

    - Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

    ihtiyar cevap verdi:

    - Senin birinci vezirinin babası kasaptı Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bah setti Yani aslını gösterdi İkinci vezirin babası yorgancı idi Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb doldururdu O da babasına çekti

    Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu



    TERBİYE YARATILIŞA BAĞLIDIR



    Eski iran hükümdarlarından biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:

    - Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul Demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor

    Vezir aynı görüşte değildi:

    - Hükümdarım hocanın elinde mucize yok Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir İnsanın tabiatı değiştirilemez Terbiye yaratılışa tabidir

    Hükümdar aksi görüşteydi Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu Bunu kanıtlamak için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları

    düşünmüyorlardı Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:

    - Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi

    Vezir karşılık vermedi Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi Yeni bir eğlence gecesini bekledi Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:

    - Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir



    SORUMLULUK



    Vaktiyle her türlü maddi imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakman bir prens vardı Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü Oğlunun bu haline hükümdar babası çok üzülüyordu Birgün hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi Bunun için bilgeye bir hafta mühlet verdi Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı

    Yaşlı bilge üç beş gün düşünüp taşındı; aklına hiç bir çözüm gelmedi Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terketmeye karar verdi Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti Bundan cesaret alan küçük çoban yaşlı dostuna "Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum" dedi Bilge de zevkle kabul etti Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi Bilge küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi Bu amaçla uçurumun dibine indi Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı Ama bilge yılmadı Uğraştı, didindi, zorlandı ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki, kendini bu işe o kadar

    verdi ki başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terketmekte oluşunu unuttu Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu Şöyle düşündü: "Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye birşey söz konusu olamaz" Bu gerçek herkes, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdarın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:

    "Hükümdarım, eğer oğlunuzun can sıkıntısıdan kurtulmasını, hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin Can sıkıntısının, yaşamaktan şikayet etmenin ana sebebi başıboşluktur Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücadele ve azmi o derece artacaktır"



    DARI EKMEK



    Bir hükümdar maiyetiyle birlikte ülkesinde bir gezintiye çıkmıştı Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü İhtiyara uzaktan seslendi:

    - Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin

    İhtiyar cevap verdi:

    - Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer

    Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti

    İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:

    - Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi

    Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti

    Yaşlı köylü sıradan biri değildi Çarıklı erkânı harp diye nitelenen kişilerden biriydi:

    - Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi

    Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:

    - Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek



    ANA GİBİ YAR



    Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulundu:

    - Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum Malımı da buna göre vasiyet edeceğim Şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü?

    Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak istedi Hanımlarından birini çağırttı ve dedi ki:

    - Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış Bunun cezası aslında ölümdür Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim

    Kadının gözlerinde intikam alevi parladı:

    - istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin!

    Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttı Ona da aynı şeyi söyledi Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takındı:

    - Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler,



    İŞ BİLENE CAN KURBAN



    Gazneli Sultan Mahmud, bir av merasiminden dönerken bir köyde, Ayas adında bir delikanlı ile tanışmıştı Ayas'ın söz ve davranışlarındaki farklılık, bunlardan yansıyan zeka parıltıları karşısında Sultan Mahmud, bu delikanlıda bir cevher olduğunu sezmiş ve onu kendi rızası, ana-babasının izniyle Gazne'deki sarayına götürmüştü

    Ayas, sarayda sultanın emriyle yoğun bir eğitim ve öğretime tabi tutuldu Tahminlerin ötesinde zeki ve başarılı bir genç olduğu görüldü Her öğretileni hemen belliyor, köyden gelmişliğini hissettirmemek için bir yanlışlık yapmamaya aşırı dikkat gösteriyordu

    Sonuçta Ayas, Sultan Mahmud'un istediği nitelikte bir elaman olarak yetişti ve sultanın emrine girdi Kendisine hangi görev verilse hakkından geliyor, her işte hükümdardan tam not alıyordu Sultan Mahmud Ayas'ı keşfettiğine içten içe memnun oluyordu

    Ayas, sarayda liyakat ve yetenek isteyen görevler için adı akla ilk gelen kimse olmuştu Sultanın bir paye verdiği kimseler içinde en güvendiği, en gözde kişi Ayas'tı Bunun için Sultan'ın maddi ve manevi iltifatlarına mazhar oluyordu Bu durum Ayas'la aynı rütbedeki vezirler ve diğer yüksek dereceli memurların kıskançlığına, Ayas hakkında ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu Ama Sultan Mahmud herşeyden haberdardı Bir gün vezirlerinin kumandanlarının katıldığı bir gezi düzenledi Bu gezi sırasında yakınlarından geçmekte olan bir kervan Sultan Mahmud'a, Ayas'ın değerini kanıtlamak için aradığı fırsatı verdi Sultan Mahmud, vezirlerinden birini çağırdı ve ona,

    - Git, şu kervan nereden geliyormuş sor, dedi Vezir gitti sordu ve döndü:

    - Sultanım, bu kervan Çin'den geliyormuş

    - Peki nereye gidiyormuş?

    - Onu sormadım efendim

    Sultan Mahmud bunun için bir başka vezir çağırdı ve ona,

    - Git şu kervan nereye gidiyormuş öğren dedi Vezir öğrenip geldi:

    - Sultanım Mısır'a gidiyormuş

    - Anlaşıldı, yükü neymiş?

    - Onu öğrenmedim efendim

    Böyle kaç tane vezir denedi, kervan hakkında tatminkâr bilgi edinemedi Bunun üzerine mevcut vezir ve diğer yetkililere şöyle dedi:

    - Ayas'ı çekemediğinizi, hakkında ileri geri konuştuğunuzu, gözden düşürmeye çalıştığınızı biliyorum Benim Ayas'a değer verişim sahip olduğu engin kabiliyetlerden, verilen her görevde gösterdiği ustalık ve beceriklilikten dolayıdır Beşinizin, onunuzun birlikte üstesinden gelemediği bir işi tek başına hak edebilmesi sebebiyledir En basiti şu kervan hakkında hanginizi görderdimse yeterli bilgileri edinemediniz Halbuki daha önce böyle bir konuda Ayas'ı denedim, bir seferde tekmil bilgiyi, akla gelebilecek tüm soruların cevabını öğrenip beni aydınlatmıştı İşte benim Ayas'ı tutmamın, ona farklı muamele yapmamın sebebi budur



    CENNET KÖŞKÜ



    Halife Harun Reşid döneminin ermişlerinden Behlül Dana bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer birşey yapıyordu Bunu Harun Reşidin hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu Behlül:

    - Cennet köşkü yapıyorum efendim, diye cevap verdi

    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:

    - Bu köşkü bana satar mısın?

    - İsterseniz satarım

    - Kaç paraya satarsın?

    - Sana bir akçeye veririm

    Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı

    Harun Reşid ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler Zübeyde lüks bir köşkte oturuyordu Harun Reşid sordu:

    - Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?

    - Dün bir akçeye Behlül'den satın almıştım

    Sabah oldu, hükümdar hemen Behlül'ü çağırttı

    - Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana, dedi

    - Olur, yaparım, dedi Behlül

    - Kaça yapacaksın?

    - Bin akçeye yaparım

    - Ama hanıma bir akçeye vermişsin

    - Evet bir akçeye verdim Ama o köşkün değerini bilmeden aldı Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün Ben buna göre fiat istiyorum



    İYİLİK İÇİN SÖYLENEN YALAN



    Vaktiyle bir padişah, ellerindeki esirlerden birini, diğer esirleri kıştırtıyor, isyana teşvik ediyor, diye cezalandırmak istedi Bu tür suçların cezası da idamdı Esir bunu bildiği için, "Ölümden öte yol yoktur" felsefesiyle, kendi dilinde padişaha sövüp saydı, iyice içini döktü

    Padişah esirin dilinden anlayan bir vezire, "Neler söylüyor bu adam?" diye sordu Vezir, temiz yaratılışlı, iyilik yanlısı biriydi Esirin küfürler savurduğunu değil de "Ben bir hata ettim bir padişah olarak sana yakışan ise affetmektir Allah da bağışlamayı ve bağışlayanları sever, diyor" dedi Vezirin bu sözleri üzerine padişah merhamete geldi ve esiri affetti Fakat esirin dilinden anlayan kötü yürekli bir başka vezir müdahale etti:

    - Padişahım, bu esir söylenenlerin tam tersine size en ağır küfürleri savurdu, ağzına geleni söyledi dedi

    Padişah yerinde bir soyluluk gösterisinde bulundu Kötü yürekli vezire hitap ederek, "Önceki vezirimin söylediği yalan, senin söylediğin doğrudan daha çok hoşuma gitti Senin gammazlığına itibar etmiyorum" dedi ve af kararını geri almadı



    YAPILAN İYİLİK KONUŞULMAMALIDIR



    Vaktiyle bulunduğu küçük yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi Bu niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu Genç adam bu yolculuğu sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım olaylarla karşılaştı

    Bunlardan biri şuydu: Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı

    İkinci olarak şuna şahit olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldırabiliyordu

    Şahit olduğu bir başka olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için çabalıyor ama yetişemiyorlardı

    Adam bunlarla kafası Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı olayları bir bir açıkladı:

    "Senin yolda ilk rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra indiren insanları simgeler

    Taş kaldırmaya çalışan kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar

    Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır
  • NURULLAH ULUTAŞ’IN SON ESERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
    “Turgay Nar Tiyatrosu”
    Yazar: Nurullah ULUTAŞ
    Çizgi Kitapevi
    1.Baskı Aralık 2018 Hatice BARAN
    “Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır”.
    Tiyatro türüne dair bu güne kadar birçok tanım ortaya kondu. Fakat 1980 sonrası edebiyatın devlet, vatan ve millet kavramına dair odak noktasındaki değişiklerle daha çok bireyin sorun ve bunalımlarının merkeze alınmasıyla edebiyat merkezi bir otoriteye değil de bireye dair eserler üretmeye başladı. Onun için tiyatro adına yukarıda belirttiğimiz tanımın bugünün eserleri için daha uygun olduğunu görmekteyiz. Toplumcu gerçekçi akımın tiyatromuzdaki en önemli temsilcilerinden olan Turgay Nar, ortaya koyduğu eserleriyle birey- iktidar çatışması, gözetim toplumu, kültürel yozlaşma, kimliksizleştirme politikaları, cinsel şiddet, kapitalizm ve yabancılaşma gibi modernizmin beraberinde getirdiği günümüzde toplumu ve bireyleri en çok etkileyen sorunları, tiyatro aracılığıyla göz önüne sererek insanlığa hizmet etmektedir. Ulutaş, onun eserleri için şöyle der; “Onun oyunlarında çağdaş insanın sorunlarına yönelik politik söylem, alışıla gelmişlikten uzak, estetize edilmiş bir yapıdadır. Şiddet ve vahşetin kuşattığı karanlık, boğucu ve kaotik bir dünyayı irkiltici sahnelerle anlatırken bile onca umutsuzluğun içinden insanlığa bilgece bir ışık tutmayı ihmal etmez” (s.11). Ulutaş, Turgay Nar’ın tiyatro eserleri üzerine birçok makale ve çeşitli yazılar yazmış biri olarak karşımıza çıkar. Son olarak da 2018’in Aralık ayında(Çizgi Kitapevi Yay.)yayınladığı “Turgay Nar Tiyatrosu” adlı inceleme kitabıyla Nar’ın “Tepegöz, Divane Ağaç (Yunus Emre), Çöplük, Kuyu, Gizler Çarşısı, Hitit Güneşi, Can Ateşinden Mevlana, Şehrazat’ın Oyunu ve Terzi Makası” adlı tiyatro eserlerini geniş açılardan birçok kavram altında irdelemektedir.
    Ulutaş, Turgay Nar’ın eserlerini beş başlık altında inceler. Öncelikle girişte tiyatro nedir, dünden bugüne ne gibi değişikliklere uğradı, hangi dönemde hangi akımlar (klasizm, dadaizm, sürrealizm, sembolizm, romantizm, modernizm) etkili oldu gibi konulara değinirken; tiyatro türü üzerine ve bu akımların bu türe yansımasına yönelik düşüncelerini belirten birçok şahsiyete yer vermiştir: “Tiyatro, sürekli bir devrimdir. Sistematik bir ruh bilimidir. Klasik tiyatro anlayışı, akla, toplumsal davranış kurallarına, ahlak değerlerine bağlılık, biçim kurallarına uygunluk ister(s.16-17). Modernizm, insanlığın kendi kendisiyle yüzleşmesini ve eleştiri kültürüyle tüm dogmatik bilgileri yargılama imkânını sağladı. Bu gizli, bastırılmış dünyada, doğanın karanlık yüzü, bireyin esas tutkuları yatar. İşte özgün sanat her zaman ön yargısız; yani dış dünyadan, toplumdan yüz çevirerek, bireysel sezgiyi arayıp ifade eder(s.25-27).” Çağdaş Bir Oyun Yazarı Olarak Turgay Nar birinci başlıkta; Nar’ın edebiyat düşüncesini, eserlerini özetler ve Nar’ın yazarlık kimliğini ve eserlerinde nasıl bir yol izlediğini ne gibi temalara başvurduğunu açıklığa kavuşturur: “Turgay Nar, toplumcu gerçekçi Türk tiyatrosunun temsilcilerinden biri olarak yapıtlarında okuyucuya/seyirciye toplumsal duyarlılık kazandırmayı amaçlar. Nar’a göre, sanat eseri; insanı, bireyi, toplumu ve dünyayı dönüştürme amacı taşımalıdır. Yapıtlarında yoğun olarak öne çıkan mitolojiler, masal unsurları, mistik ögeler, arkaik ve tarihsel göndermeler, soyutlama ve metaforlar toplumcu gerçekçi edebiyata hizmet eden araçlardır(s.31). Edebiyat serüvenine şair olarak başlayan Nar, daha sonra güçlü şairliğinin de etkisiyle şiirsel bir söylem gerçekleştirdiği tiyatro metinleriyle adından sıkça bahsettirmiş sivri kalemi olan bir yazardır. İktidar, Toplum ve Birey. İkinci başlıkta bu kavramlar altında Nar’ın eserlerini irdeleyen Ulutaş, gözetim toplumu, politik eleştiri ve iktidar-birey çatışmasını Nar’ın eserleri ekseninde ele alır.
    Nar, Can Ateşinden Kanatlar (Mevlana) adlı oyununda farklı kültürlerde ve zamanlarda bulunan toplumu, düşünceleriyle etkileyen sembol karakterleri aynı mekânda buluşturur. Mevlana’nın Şems’i bulmak için çıktığı yolculukta Hallac-ı Mansur, Divane Derviş, Ömer Hayyam, Zümrüdüanka, Feridüddin Attar, Zerdüşt, Hititli Yontucu, İtalyan değirmenci Menocchio, Hafız-ı Şirazi ve Seyyid Nesimi’yi Mevlana ile karşılaştırır. Tasavvufta “hiçlik, yokluk” kavramları ile özdeşleşen ve birlik teması üzerine oyunu ve karakterlerinin düşüncelerini ortaya koyan Nar, Şems’i arama yoluna koyulan Mevlana ile bu karakterler arasında hikmetli diyaloglar kurdurtur. Şiirsel ve sembolik anlatımıyla hem mistik bir söylem hem de politik eleştiride bulunur. İnsanlığın düştüğü duruma işaret eder: “Şu çamur âleminde kandan, zulümden, haksızlıktan, kötülüklerden başka bir şey yoktur”(s.47). Mevlana ile buluşturduğu karakterlerden Hititli Yontucu aracılığıyla iktidar ve sanatçı çatışmasına yer verir: “Hiçbir hükümdar Arnuvanda’nın korktuğu kadar halkının öfkesinden korkmadı… Bu korku onu öylesine sarsmıştı ki en yakınındakine bile güvenmiyordu. Bir gün akıl almaz bir işe kalkıştı. Halkı bizzat kendim gözetleyeceğim dedi ve baktığında ülkenin her yerini görebileceği yükseklikte bir kule yapılmasını istedi. Zamanla kule yükseldikçe güneşin önünü kapattı. Evler, tapınaklar söküldü ve taşları kulenin yapımında kullanıldı. Hatta mezar taşları bile sökülüp kuleye taşındı. Benim yontularımı da alıp gittiler” (s.48). Mevlana’ya Hitit Güneşi heykelinin hikâyesini anlatan Yontucu, iktidarın halkı kontrol altına almak için her türlü zulmü mübah gördüğünü söyler. “Güneşin olmadığı bir ülkede hayat olur mu? Ekinler görmez oldu, salgınlar başladı. Halk bir gün toplanıp bana geldi. Dediler ki: “Biz kendi ölümcül kulemizi kendi ellerimizle yaptık… Bize, bu karanlıkta baktıkça, güneşi anımsayabileceğimiz bir güneş yontusu yap… Bu lanetli gözetleme kulesinin ardında kalan güneşimize bir gün kavuşabilmenin umudunu belki böylece içimizde koruyabiliriz…” (s.48). Bu hikâyeyi küçük bir kesit halinde bu oyununda harmanlayan Nar, Hitit Güneşi adlı oyununda tam bir metin olarak karşımıza çıkarır. Bir oyununda diğer oyunlarından kesitler vermesi, işlenen konu ile harmanlaması onun yazarlık ustalığının göstergesidir. Halkın isteği üzerine Yontucu ’nun yaptığı Güneş Yontusu bir zaman sonra hükümdarın hoşuna gitmez ve Güneş Yontusunu hükümdara vermek istemeyen ve karşı çıkan Yontucu ‘nun gözleri çıkarılarak tüm heykelleri ve yontularına el konulur. Yontucu gözleri kör olmasına rağmen Güneş yontusunu tamamlar. Fakat hükümdarın adamları tarafından öldürülür ve yüreği sökülüp kulede herkesin görebileceği bir yere asılır. Oyunun sonunda kulenin bir yerine yerleştirilen güneş yontusu çıkarılır, çıkarılmasıyla beraberinde kule yıkılmaya başlar ve Nar, oyunu bu sözlerle bitirir: “Senin doğumun kanlı bir iktidarın lanetli kulesinden oldu; ama ölümün bir sanatçının yüreğinden olacak” (48). Hitit Güneşi adlı oyununda bir yanda sanatçı ve iktidar çatışmasına yer verilirken diğer yandan da halkın bir aydına ihtiyacı olduğunu ve aydın/sanatçı kimliğinin halk ve iktidar üzerindeki etkisine işaret eder. Ulutaş, Nar’ın bu eserlerinde gözetim toplumu kavramını kullanırken Foucault’un“Panopticon” kavramını hatırlatır: “Şehirleşme sorunlarıyla ilişkilendirilen ve “Panopticon” olarak adlandırılan bu sistem gözetlemenin 17. yüzyıldaki yeni şeklidir. Etrafı duvarlarla çevrili bir mekânsallığa sahip Orta Çağ şehirlerinin gerek yapısı, gerekse hukuki statüsü, 17. ve 18. yüzyıllarda sorun teşkil etmeye başlamıştır(s.50). Bir kuleyi andıran “Panoptikon” birçok yerinde bulundurduğu pencereler sayesinde iktidar toplumu gözetleme imkânını yakalar. Ulutaş’a göre, çağımızda iktidarın bu gözetleme gücünü sanayi devrimi ile gelişen teknoloji telefon, kamera vb. iletişim ağlarıyla daha ileri taşımakta ve bu gözetleme bireyi nesneleştirmekte, kimliksizleştirmekte, tek tipleştirip özne olma sürecini zedelemektedir. Nar’ın Hitit Güneşi oyununda ve diğer birçok eserinde de bu durum gözler önüne serilir. Gizler Çarşısı oyununda Nar, modern grotesk anlatıma başvurarak bir Beşikçi’nin varoluşçuluğunu ispatlamak adına kendi çocuğunu bile öldürmekten çekinmeyen iktidarın nesneleştirdiği bireyin trajedisini anlatır. Dr. F. Karakteri oyunda Cüce, Yaşlı Kadın ve Beşikçi karakterlerini sisteme dâhil eden, “Faust ”la ilişkilendirilen ve sistemi temsil edip bireyleri kayıt altına alan biridir. Yabancı Gözlemci, insan haklarının yabancı sermayeye verilmesinin temsilidir. Oyunun sonunda Beşikçi iktidarın çarkına takılıp çocuğunun da malzemesi olduğu beşiği tamamlar ve Cüce’yi öldürüp iktidarın kılavuzluğunu üstlenir. Nar, uygarlığın insanın vahşetini durduramadığını ve kapitalist sistemlerin insanın masumiyetini yok ettiğini vurgulayarak politik eleştiri de bulunur. Çöplük oyunu İsrafil, Haço ve Hz. Meryem’in yansıması olan Aymelek karakterleri üzerine örülü “genel anlamıyla, insanın, kentleşme sürecinde bozulma serüvenini, özelde çöplüğün de kendi içinde bir iktidar olduğunu anlatır” (s.69).
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Sembolik Dil adlı üçüncü başlıkta Ulutaş, Nar’ın Can Ateşinde Kanatlar (Mevlana) ve Divane Ağaç adlı eserlerini ele alarak inceleyip bu eserlerde yazarın şairliğinin de etkisiyle şiirselliği ve sembolik dili nasıl yakaladığını ortaya koyar. Mevlana’nın Şems’i kaybetmesinin sonucunda uyku halindeyken bir ney aracılığıyla yedi vadiyi Ayetü’l Sema kuşlarıyla üflenerek yolculuğa gönderilmesini ve tasavvufta yedi vadinin “vahdet’i vücûd” düşüncesiyle “insan-ı kâmil”e giden aşamaları sembolik bir dille aktarır. “Divane Derviş: Gitmeyelim ey Celâleddin… Halkın cehaleti, iktidarın ihaneti, Moğolların zülmeti…”(s.115). Oyunlarında tarihsel göndermelerden ve kültürel karakterlerden yararlanarak evrenseli yakalar. “Feridüddin Attar: Ey oğul bu magmanın sırrını çözebilir misin? İnsan çıktığı yolculukta öyle çatallı yollarla karşılaşır ki hangisine kanat açacağını şaşırır kalır” (s.119). Hem bu dünyanın zorluğuna hem de “Mutlak Hakikat”e erişmenin meşakkatini sembolik bir dille vurgular. Yazar göstergebilimden yararlanarak anlatımını zenginleştirir. Divane Ağaç adlı oyununda da yazar Kün Ana karakteri vasıtasıyla tasavvufta yer edinmiş Yunus Emre’yi kaybolmaya yüz tutan kültürümüzü aramasını işler. Bu oyunda da kültürel şahsiyetlere yer vererek Anadolu insanının inanç kültürünü sembolik bir dille işler. “İki insan bereket zikriyle dönmeden buğday una dönüşür mü? İnsan tek başına ne işe yarar? İnsan, bir başka insan ile insan olur” (s.137). Nar’a göre insana anlam katan yine insanın türdeşidir. Değirmen burada “kâinat ”ı, taş ise “zaman ”ı sembolize eder. Turgay Nar, iki oyununda da sembolik bir dille ve kültürel ögelere başvurarak evrenseli yakalayan bir yazar olarak karşımıza çıkar.
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Mitosun Yeniden Yorumlanışı adlı dördüncü bölümde yazarın 1994’te ele aldığı ilk tiyatro metni “Tepegöz” Dede Korkut hikâyelerinde rastladığımız mitolojik bir kahraman olarak yeniden kurgulanır. Oyunda Oğuzlar’ın yönetiminden sorumlu Aruz Koca’nın Düş Perisiyle yanılgı sonucu yaşadığı cinsel ilişkiden Tepegöz dünyaya gelir ve Tepegöz, Oğuzlar’ın en zayıf anında yönetimi ele geçirip günde beş yüz koyun yiyebilecek bir canavardır adeta. Yazar, Tepegöz imgesiyle gözetim toplumunu, kapitalist sisteminin vahşetine, Aruz Koca İle yönetimin başındakilerin halka karşı sorumluluklarına, Gökçeçiçek karakteri ile kadının gücüne, Büyücü ve Dede Korkut’la kültürel ögelere göndermelerde bulunur. Çöplük’teki Aymelek’in karnından yılan çıkarılma ritüeli, Gizler Çarşısı’ndaki Emendi’nin kaybettiği sevgilisinin acısıyla bedeninin yarısının yılana dönüşmesi, Divane Ağaç’ta Kün Ana’nın (Bereket Ana) kültürel bir arketip olarak karşımıza çıkması Nar’ın eserlerindeki mitolojik unsurları işlediğini gösterir. Yazarın Yunan mitolojisinden ve Şaman kültüründen de beslendiği görülür.
    Şiddete Bulanmış Cinsellik adlı son başlıkta ise Tepegöz ’deki Aruz Koca ve Düş Perisinin sıradışı cinsel birleşmeye, Çöplük’teki Aymelek’in amcasının oğlu tarafından tecavüze (ensest) uğraması, İsrafil ile Haço’nun çöplükte buldukları şişme bebekle cinsel ticarete başvurması (haz, arzu sonucu ahlaki değerlerin çökmesi) ve Şehrazat Oyunu’nda Şehriyar adındaki hükümdarın varoluşunu ispatlamak adına her gece farklı bakire köle kızlarla cinsel ilişkiye girip ilişki sonrasında onları kasap kancasına takarak öldürmesi, Nar’ın oyunlarındaki şiddetli, ürkünç cinselliğin varlığını belirtir.
    Sonuç: Turgay Nar’ın eserlerine ve Nurullah Ulutaş’ın Nar’ın eserlerini incelediği bu eserine bakıldığında, her iki yazarın da disiplinlerarasılıktan istifade ettikleri görülür. Turgay Nar’ın eserlerini irdelerken ne denli üretken ve sıra dışı bir yazar olduğu ve kullandığı kültürel, mitolojik unsurları yeniden güçlü kalemi ile işlediği fark edilmektedir. Ulutaş’a göre o; güncel, sıradan bir olayı yüzeysel anlatmaktan ziyade insanlığın büyük hikâyesini imgesel bir dille anlatmayı tercih eder (s.211). Toplumu eğitme, uyarma ve geliştirme amacı güder. İktidar- birey, sanatçı iktidar, ezilen-ezen, yoksul-zengin çatışmasını ve kadın karakterlerin toplumdaki konumunu, kapitalist sistemi, despot yönetimleri, mistik ögeleri geçmiş kültür ve tarihsel gelişmeden yaralanarak kullanır ve bugünkü toplumsal sorunlarla harmanlayarak yepyeni bir ses oluşturur. Turgay Nar, Osman Şahin’in deyimiyle Nuh’un gemiye almadığı yazardır. Nurullah Ulutaş, bu incelemesi ile Nar’ın sıradışı ve eşsiz eserlerini daha yakından tanıma merakı ile okuru baş başa bırakmaktadır.
  • 118 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Saygıdeğer çokomeller nasılsınız diye sormayacağım .. Ben hastayım.. Ondan kelli işe de gitmedim bugün .. Kavun karpuz misali serildim bostanlara yatmaktayım .. Alayınız iyi olsa ne yazar ?!!? Tuco yataklara serilmiş ... Yansın ortamlar !! Bu incelemeyi yapmayı pek istemiyordum .. Yine de yapmazdım .. Ta ki 5-10 dakika öncesinde mailime gelen bir mesajı görene dek .. Çok ağarıma gitti okuduklarım .. Bir arkadaşımız işbu kitabı merak etmiş .. Yazdıklarını noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorum ..

    Dedi ki bana , " Merhaba sizden bişey rica edicek tim bana kitap larınız dan birkaç tane verir misiniz yada sadece kitaplar ve sigaralar verir misiniz korgo ücretini ben öderim ?"

    Anlayamadım ilkten ne demeye getirdiğini .. Dedim ki , "Ben kitaplarımı satmam !"
    Satmam ama hakikaten .. Doğruya doğru .. Yazdım gönderdim .. Sonrasında öyle bir cevap geldi ki beni maziye , çocukluğuma geri döndürdü .. Noktasına dahi dokunmadan aktarıyorum ..

    -Zaten alacak param yok diye istedim. Orjinal kitaplarımı korsan la deyiştirdim geçen gün.

    Şu cümleler öyle acı ki !! Kitap alamadığım günleri , elimde olanları yok pahasına değiş tokuş ettiğim günleri gel bir de bana sor ... Yokluktan gazete ile kapladığım Aziz Nesin kitaplarını döndür döndür onlarca kere okuduğum günleri gel bir de bana sor .. Parasızlık ayrı acı , elindekilerden olmak ayrı bir acı .. Bunu çok iyi bilen bir insanım .. 24 sayfa saman kağıt bir dergi almak için 2 gün okuldan eve yürümüş bir insanım .. Sen istersen şeytan de .. Ona da kabul .. Ama bugünleri yaşadım ben ... O yüzden incelemeyi Tuco adıyla , "OKUMADAN" BEĞENENLERİN aksine OKUYUP YORUM YAPACAKLARA, KENDİ İÇİNDE VİCDAN MUHASEBESİ YAPACAK OLANLARA SESLENİYORUM !!! Bu arkadaşımıza kitap göndermek isterseniz özelden yazın bana .. Adı , adresi ve gereken tüm bilgileri vereceğim .. İsmi öğrenenler lütfen sağda solda açıklamasın ki arkadaşımızı da zor durumda bırakmayalım .. Yok açıklarım diyecekler .. Duyarsam kalbinizi kırarım .. Demedi demeyeseniz ! Duyarlılığınız için şimdiden teşekkürler ..

    Kitaba gelecek olursak .. Orwell esasen büyük bir şahsiyet edebiyat adına.. Çok büyük hem de ! Kitabı okurken sinirlerimi zıplatmış olsa da öyle .. Kitabın isminin , KİTAPLAR VE SİGARALAR olması çok manidar .. Orwell , kitapların pahalı olduğunun belirtildiği bir dönemde sigaraya verilen aylık tutarı kitaplara verilenle karşılaştırmış .. O dönem için doğru olabilir .. Ama günümüz Türkiyesi için hiçte doğru değil .. Size şöyle bir örnek vereyim .. Cengiz Özakıncı çok sevdiğim bir yazar .. Muhalifinden .. Medyanın tekelleşmesi yüzünden kendi yayınevini kurdu .. Reklamı yok ! Ardında kendini destekleyecek tek bir isim yok .. İşbu Cengiz Özakıncı, Otopsi Yayınlarını kurduğunda piyasadaki en pahalı kitapları satmaktaydı .. O zaman - çok iyi hatırlıyorum - kitapları 35 lira civarındaydı ve sayfa sayısı 750 civarındaydı .. Bugün ? Bugün kitapları 65 - 70 tl civarında .. SİGARA İÇMEYEN , ASGARİ ÜCRETLE geçinen bir birey bunları nasıl alsın okusun ? Bunları yazdım ama sanmayasınız ki Cengiz Özakıncı'ya karşıyım .. Her türlü desteği alan , en iyi çevirmenlerle çalışan Can ve İthaki gibi yayınevlerine ne demeli ? 180 sayfa kitaba 30 lira fiyat biçen Kırmızı Kedi'ye ne demeli ? !?!? Çıkış yolu esasında Orwell ' in bir dönem geçimini sağladığı ve bu kitap içerisinde bahsettiği bir müesseseden geçiyor .. Nedir o ?

    SAHAFLAR !!

    Burda sazı elime almak zorundayım .. Kimse kusura bakmasın !!
    Bilir kişi miyim ?
    EVET !!
    Bana daha önce sahaflarla alakalı yaz diyenler ... Bugüne kısmetmiş .. İŞTE YAZIYORUM !!

    Sayın çokomeller .. Evet kitap pahalı .. Evet aldığınız ücret de düşük !! Hepsine kabul !! Çare ne ?!

    Çare sahaflar ! Şimdi aranızdan birkaç tipleme diyecekler ki sahaflar VAMPİR ! Evet var böylesi de.. Ama cidden yaptığı işe saygısı olan insanlar da yok değil ..İstese her hafta bana 100 - 150 liralık kitap satacakken tam aksi istikameti tercih eden ,bana, kitap satmayanlara ne demeli ?!? Böylesini de gördü bu gözler ... "GÜLDEN ABLAM sen BİR tanesin !!!!" İlkin şu kavramın bilincine varın.. Sahaflar kurt ise siz ise bir kuzusunuz ! Bu her açıdan doğru .. Bu adamları kazıklayamazsınız., kandıramazsınız .Neyin ne fiyatla verileceğini bu adamlar teee siz ana rahmine düşmeden önce biliyorlardı .. Lakin pazarlık sünnettir ... Kesinlikle ilk fiyata teslim olmayın .. UCUZ BULSANIZ BİLE !!1 LİRA OLSA DAHİ !!PAZARLIK ELZEM ! Ve bilmediğinizi belirtmekten asla ama asla geri durmayın.. Her sahaf aslında kitap satıyor olsa dahi gideceği kitabın layığına gitmesini ister içten içe .. Buna birinci ağızdan canlı şahidim ..O yüzden kitaba dair düşüncelerinizi muhakkak aktarın ... Yaşar Kemal mi alıyorsun , Kemal Tahir mi? Ne varsa aklında söyle .. bilmiyorsan merak ettiğini belirt .. Bir kazık yersin, iki kazık yersin ama bu işe gönül verdiğini anlarsa karşındaki, sana tutumu değiştirir ... Biz bu yollardan geldik caniko ... Sahafların da bir insan olduğunu unutmayın ... Sabah alıp dükkana götüreceğeniz 2 poaça size ne kapılar aralar tahmin dahi edemezsiniz!! Budur olayın özü ... Değer verirsen , değer görürsün ... ÇOK NET!!

    Geri kalana bakarsak Orwell , siyasal eleştirileri de yapmış kıyasıysa... HAKLI MI ? Evet kendince haklı ...Alexey Tolstoy ve İlya Ehrenburg için söylediği "iktidarın fahişesi" kavramları sonuna kadar doğru... Peki kendisinin soğuk savaş dönemine kapı aralayan II. dünya savaşı sonrasında aldığı CIA desteği ?!?!?

    Bunlara ek olarak dönemin İngiltere' sinde kabul edilebilir bir liberalizm eleştirisi.. Ve çocukluğunun geçtiği özel okuldan bizlere aktardığı anıları da kitapta yer alanlardan..
  • Bir eşer var idi zâif ü nizâr
    Yük elinde katı şikeste vü zâr

    Zayıf bir eşek vardı
    Yük çekmekten anası ağlardı

    Gâh odunda vü gâh suda idi
    Dün ü gün kahr ile kısuda idi

    Bazen odun çeker, bazen su taşırdı
    Gece gündüz sıkıntılıydı

    Ol kadar çeker idi yükler ağır
    Ki teninde tü komamışdı yağır

    O kadar ağır yükler taşıdı ki
    Yaralardan tüyü kalmadı

    Nice tü kalmamışdı et ü deri
    Yükler altında kana batdı deri

    Eti ve derisi de kalmadı
    Teri yükler altında kan gibi akıyordu

    Eydür idi gören bu sûretlu
    Tan degül mi yürür sünük çatlu

    Onu görenler
    Sanki bir iskelet gidiyor diyordu

    Dudağı sarkmış u düşmiş enek
    Yorılur arkasına konsa sinek

    Dudağı sarkmış, çenesi düşmüştü
    Arkasına sinek konsa yoruluyordu

    Toğranur idi arpa arpa teni
    Gözi görince bir avuç samanı

    Gözü bir avuç saman görünceye dek
    Teni kıyım kıyım doğranırdı

    Kargalar dirneği kulağında
    Sinegün seyri gözi yağında

    Kargaların derneğini dinler
    Sineğin gezip dolaşmasını izlerdi

    Arkasından alınsa pâlanı
    Sanki it artuğıydı kalanı

    Sırtında palan alınsa
    Geri kalan sanki bir köpekti

    Birgün ıssı ider himâyet ana
    Ya’ni kim gösterür inayet ana

    Bir gün sahibi onu himaye eder gözetir
    Ona iyilik eder

    Aldı pâlanını vü saldı ota
    Otlayurak biraz yüridi öte

    Sırtından palanını alır ve otlamaya salar
    Eşek otlayarak ilerler

    Gördi otlakda yürür öküzler
    Odlu gözler ü gerlü göğüzler

    Otlakta yürüyen öküzleri görür
    Gözleri ateşli, göğüsleri gergin ve dolgun

    Sömürüp eyle yirler otlağı
    Ki çekicek kılın tamar yağı

    Otlağı sömürüp yerlerdi
    Ki kıllarını çekince kanları damlardı

    Boynuzı ba’zısınun ay bigi
    Kiminün halka halka yay bigi

    Bazılarının boynuzları ay gibi
    Kimisinin de halka halka yay gibi

    Böğrişüp çün virürler âvâze
    Yankulanurdı tağ ü darvâze

    Böğürdüler mi dağlar
    Çın çın öterdi

    Har-ı miskîn ider iken seyrân
    Kaldı görüp sığırları hayrân

    Miskin eşek gezip dolaşırken
    Sığırları görünce şaştı kaldı

    Geh yürürler ferâgat ü hoş-dil
    Gâh yaylâ vü kışla geh menzil

    İçleri rahat yürüyorlar
    Bazen de dinleniyorlardı

    Ne yular derdi ne gâm-ı pâlân
    Ne yük altında haste vü nâlân

    Ne yular dertleri vardı ne palan üzüntüsü
    Ne de yük altında hasta ve şikayetçiydiler

    Acebe kalur u tefekkür ider
    Kendü ahvâlini tasavvur ider

    Eşek bu hali garip buldu çok şaşırdı
    Kendi durumunu gözünün önüne getirdi

    Ki birüz bunlarunla hilkatde
    Elde ayakda şekl ü sûretde

    Dedi ki "Biz bunlarla aynı yaratılışdayız
    Elde ayakta şekilde aynıyız

    Bunlarun başlarına tâc neden
    Bize fakr ü ihtiyâc neden

    Bunların başına taç giydirilmesi neden
    Bize bu ihtiyaç ve yoksulluk neden

    Bizi ger arpa ok u yây itdi
    Bunlarun boynuzun kim ay itdi

    Gerçi bizi arpa özlemi ok ve yay haline getirdi
    Bunların boynuzunu kim ay etti

    Didi bu müşkilümi itmez hal
    Meger ol bir falân har-i a’kal

    Dedi ki "Eşeklerin en akıllısı falancadan
    Başkası bu müşkilimi halledemez

    Var idi bir eşek firâsetlû
    Hem ulu yollu hem kiyâsetlû

    Gerçekten de kavrayışlı bir eşek vardı
    Hem üst sınıfta hem zekiydi

    Çok geçürmiş zamâneden çağlar
    Yükler altında sızırup yağlar

    Yük altında yağları eritip
    Çok çağlar görmüş geçirmişti

    Nûh Peygamber’ün gemisinde ol
    Virmiş İblîse kuyruğıyla yol

    Nuh’un gemisine girerken
    Şeytana kuyruğuyla yol vermişti

    Dir imiş ben döşedimdüm döşeği
    Dirilürken ölüp ’Üzeyr eşeği

    Üzeyr’in eşeği öldükten sonra dirilirken
    Yatağını ben serdiydim dermiş

    Hoş-nefesdür diyü vü ihl ü fasîh
    Hürmet eyler imiş humâr-ı Mesîh