• Bir gün iki kurbağa, bir süt küpünün içine düşmüşler? Kurtulmak için sıçramışlar, atlamışlar ama nafile; bir türlü küpten dışarı çıkamıyormuşlar?

    Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Küp, zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş?Kurbağalardan biri ümitsizlik içinde haykırmış:

    ?Mahvolduk!.. Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu küpün içinde ölüp gideceğiz.?

    ?O kadar kolay pes etme bakalım? diye karşılık vermiş diğer kurbağa.. ?Çıkmadık candan ümit kesilmez? Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de...?

    Karamsar kurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:

    ?Benim kurbağa Polyannam!.. Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.?

    ?Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!?

    Ne yazık ki, karamsar kurbağa?nın ümitsizliği her geçen dakika daha çok artmış ve ümitsizliği arttıkça, bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış?Ve en sonunda mücadeleyi bırakıp sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş?

    Mücadele eden kurbağa ise arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış... Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden? çırpınmış? çırpınmış?çırpınmış? Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara çırpınırken ayaklarına bir şey çarpmış. Dönüp baktığında çırpındığı sütün tereyağına dönüştüğünü görmüş. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş!

    Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek, bacaklarını yine çırpıp durmuş? Bir saat kadar sonra küpteki tereyağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi küpün dışına atmış kendini? ve direnişi sayesinde mücadeleyi kazanmış?
  • Sadece sevgi bir başkasına anlamayı sağlar. Sevginin olduğu yerde ötekiyle duygu ortaklığı vardır, aynı seviyede de aynı anda.
  • İnsanın içine sıkıntı bastı mı onun öğüdü şu: "Şu anda dünyada neler oluyor bir düşün de onların içinde olmadığına bir ye bin şükret!" bense diyorum ki: "Dışarı çık, tarlalara açıl, güneş ışığı sinsin tenine, koş, oyna, içeride uyuyakalmış mutluluğu uyandır. Tanrının aydınlığına yönelt yüzünü! Çevrende, içeride sömüremedikleri, ezemedikleri güzellikleri düşün, düşün de mutlu olunabileceğini gör!"
    Anne Frank
    Sayfa 177 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kendi duygularıyla savaşıyormuşa benziyor
    ama o kaybederken ben seyrediyorum. Gözleri gözlerime
    kenetleniyor ve beni dudaklarımdan sertçe öpüyor. Hemen
    kendime geliyorum. İyi bir öpücük de böyle etki yapmalı
    zaten. Dudaklarınız birleştiği anda size hitap etmeli.
    Düşünmezsiniz.
    Tepki vermezsiniz.
    Hissedersiniz.
  • Soğusun diye çorbama üflerken bile,
    Çok sert bir rüzgârın
    Denizde yol açabileceği felaketi düşünür,
    Sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başlardım.
    Nerde kum saati görsem,
    Aklıma sığ sular ve kum tepeleri gelir,
    Kıymetli gemim Andrew’ü kumlara saplanmış,
    Tepe yelkeni, sanki mezarı öpmek ister gibi,
    Kaburgalardan aşağı sarkmış görürdüm.
    Kiliseye her gidişimde,
    Kutsal taşlara bakmayagöreyim,
    Tehlike dolu kayaları düşünmeden edemezdim.
    Narin teknemin bordasına dokundukları anda,
    Baharat yükü olduğu gibi denize dökülecek,
    Kükreyen dalgalar ipek kumaşlarıma bürünecek;
    Sözün kısası, onca varlık,
    Bir anda hiçe dönecekmiş gibi gelirdi.
    Aklım hep bunda olunca,
    Aklıma gelen başıma gelir diye
    Kara kara düşünmeden de edemezdim elbet.
  • Şu anda dünyanın en büyük 16. ekonomisiyiz. 2023’te, hedeflendiği gibi ilk 10’a girebilir miyiz sizce?
    Bu tempo ve örgütle giremeyiz. Çünkü yükselmek gittikçe güçleşiyor. Zirveye doğru ilerledikçe, yükselmek güçleşiyor. Ben 10 sene sonra bu yapıya ulaşabileceğimizi zannetmiyorum. Çünkü bunun için hakikaten başarılı kadrolar yaratmak gerekir. Özal bunu yapıyordu. Şimdi ise yapılmıyor ve başka türlü yakınlıklar, başka türlü vasıflar aranıyor. Liyakat çok önemlidir. Dünyada inşaatla belli bir noktaya kadar geliniyor. Mesela İspanya böyleydi ama bir noktadan sonra tıkandı. Büyük bir sıçrama için kalitenin, niteliğin, eğitimin değişmesi gerekir. Ben bu 10 sene içinde arazi meselesinin halledileceğini umuyordum. Enerjide çok kesin kararlar verilmesini, daha önemlisi eğitimde bir düzen sağlanmasını umuyordum. Kadro dediğimiz, mensup olduğun aşiret, tarikat veya okuldan değil;
  • Bir aciz kalışın hikâyesini anlatmak istedim. Okumak isteyen olursa diye buraya bırakayım, kitapla kalın :)


    Gök gürültüsü. Yağmur. Bambulardan yapılma evin tavanındaki küçük bir delikten yağmur suları sızıyor. Evin küçük oğlu bulduğu kil kabı, koşar adımlarla getirdi, düşen damlaları tam içine alacak şekilde hizaladı kabı. Tahta masada evin babası Wei, masanın en başında oturuyor, onun solunda Wei'nin bugün haydutların elinden son anda kurtardığı eski samuray Feng duruyordu. Feng'in karşısı ise daha yeni kabı getiren küçük Mao ile dolacak, babanın tam karşısına da mutfakta yaptığı patatesli köftenin kokusuyla çoktan herkesin iştahını açmış olan Lu gelecekti ki işte geldi. Sakince elindeki tepside olanları masaya boşalttı. Mao da annesinin doldurduğu tabakları servis etmek için bekliyordu. Annesi ilk tabağı ona verince, aynı anda babası ve Feng'in ona baktığını gördü. Önceliği yaşlılığa mı yoksa alışkanlıklara mı vereceğini bilemeyip, biraz bocaladı ise de önce babasının önüne koydu, sonra da diğer tabağı Feng'in önüne. Nihayet Lu da kendi yemeğini aldı ve yerine oturdu, her şey tamamdır.

    Nimetler için Tanrı'ya şükrettikten sonra kaşıklar ellere alındı. Herkes o leziz köftelerin kokusunu biraz daha içine çekmek için tabağını koklarken, Feng dimdik şekilde durup, kapıdaki iki eğri bambunun arasından izleme fırsatı bulduğu yağmurun kokusunu çekti bir süre içine.

    Wei hemen yanında oturan bu ihtiyar samuraya belli etmemeye çalışsa da oldukça sinirliydi. Bunca zaman samuraylık yapmış birisinin, böyle tehlikeli yollarda yürüyor olmasına bir türlü anlam veremiyordu. Üstelik Wei eğer sırtına indirilmeye ant içmiş o katananın rüzgarını hissedip kenara kaymasaydı, pekâlâ ölebilirdi. İşte onu da asıl sinirlendiren buydu: Başkasının hayatını, ondan daha çok düşünmek.

    Bir şekilde lafa girip iğnelemek istedi. İhtiyar, köfteleri tabağın bir köşesinde biriktiriyor, patatesleri ise yiyordu. Wei seslendi:

    - Köfteleri sona mı saklıyorsun ihtiyar? Bu yaşta sindirimi zor olabilir, hiç yeme istersen.

    Eşi tabağın üstünden aşırdığı gözleriyle kocasının yaptığı hareketi kınadı. Sen karışma, dercesine işaret yaptı Wei. İşin garip tarafı, cümleyi duyduktan sonra bir saniyeliğine duraksayıp cevap vermeden tekrar yemeye koyulan Feng'di. Wei ise güçlüydü, o en iyiydi, bu kasabanın lideriydi. Huzurunda sadakatsizlik yapılamaz olandı.

    - Söylesene ihtiyar ne zaman öleceksin?
    - Wei, yeter!

    Karısı dayanamayıp araya girdiğine pişman oldu hemen. Feng ise kullandığı chopstick'leri(çubukları) bir kenara bıraktı, koynundan çıkarttığı mendiliyle yavaşça ağzını sildikten sonra sakin bir şekilde cevapladı:

    - Tanrı ölümümü benim bilmediğim bir sonraya saklıyor olabilir. Tıpkı tüm insanlar için de geçerli olduğu gibi.
    - Senin şu köfteleri sonraya sakladığın gibi mi?
    - Bunun, dedi Feng. Komik olduğunu mu düşünüyorsun?

    Wei daha fazla dayanamayıp yumruğunu masaya koydu. Ayağa kalkıp Feng'e yukarıdan bakarak saydırmaya başladı.

    - Bu kadar yeter ihtiyar samuray bozuntusu! Kendinin farkında değil misin sen, ha!? Her zaman böyle başkalarını tehlikeye mi atarsın kendin için? Kendini koruyamayacak kadar güçten düştüğünün farkında değil misin? O kızıl güneşin altında kara zırhını giydiğin günler sona erdi artık anlamıyor musun? Senin bundan sonra yapacağın en fazla evinde oturup bahçenle ilgilenmek! Bugün orada ölseydim, şimdi burada ne sen olurdun ne ben, bir sandalye eksilirdi.

    Nefes nefeseydi. Boğazındaki pembeli yeşilli damarlar ayırt edilebiliyordu. Feng biraz olsun onun sakinleşkesini bekledi ve söze başladı:

    - Aileni ve kendini sadece kılıçla mı koruyabileceğini, hayatta tutacağını sanıyorsun. Hemen şimdi, şu anda oğlunun nefes borusuna iri bir köfte kaçsa, nasıl çıkartmayı planlıyorsun? Oğlun yerde öksüre öksüre, nefes alamamaktan yüzü morarmış, gözleri kanlanmış vaziyetteyken bile, sırtına vurmaya devam mı edeceksin? Bir köfte gibi absürt bir şey yüzünden ölse, kimi suçlayacaksın? Eşini mi? Etini yediğiniz hayvanı mı? Etrafındaki her şeyi suçlamalaktan...

    Masaya inen bir yumruğun sesi Feng'in sözünü kesti. Oğlu ard arda öksürüyor, iki eliyle boğazını tutuyor, diğer eliyle döşüne yumruk atıyordu. Morarmıştı. Feng yerinden kalkıp müdahale etmek istedi. Wei "Sen karışma ihtiyar! Ben hallederim." diye karşı çıktı. Gerçekten de oğlunun sırtına vuruyordu ama değişen bir şey yoktu. Morarmanın da ötesinde bir hal alıyordu çocuk. Feng "Çekil kenara!" diye bağırıp eliyle Wei'yi itti. Yerde kıvranan çocuğu kaldırdı, arkasına geçti, iki eliyle çocuğu göbek hizasında belinden kavradı ve ellerini birbirine kilitledi. Yumruk gibi üst üstr binmiş elleri kendine doğru güçlü bir şekilde bastırdı. Çocuğun boğazından hırıtılar duyuldu. Feng bir kez daha var gücüyle aynı hareketi yapınca, çocuğun boğazından fırlayan köfte parçası, babasının ayaklarının önüne düştü. Çocuk yavaş yavaş o narin, beyaz tenine tekrar kavuştu. Lu oğlunu ölecek sandığından ağlıyordu. Wei'nin göz bebeği neredeyse rengini kaplayacak kadar büyümüştü. Şaşkınlıkla, dehşet içinde Feng'e bakıyordu.

    Feng yürüdü, yerdeki köfte parçasını aldı ve Wei'nin karşısına geçti. Köfteyi Wei'nin göğsüne sıkı sıkıya bastırdı. "Kılıç her şey değildir, sersem herif!"

    Feng torbasını aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz rüzgarın şaşırttığı yağmur taneleri evin içine doluştu. Torbasından çıkarttığı bambu şemsiyesini açtı ve karanlıkta yürüyerek kayboldu. Ne Wei, ne Lu ne de küçük Mao bir daha hayatlarının hiçbir anında Feng'e denk gelmediler.