• Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Bir ara uzaktan görmüştü. Bir sohbetine kısa süreliğine şahit olmuştu. Yüzünü hayal meyal hatırlıyordu. Anlat deseler hiçbir şey söyleyemezdi. Bir gün arkadaşının ısrarı üzerine “haydi gidelim” dedi.  

    Gitti, edeple oturdu herkes gibi bir köşeye. Dinledi dinledi… Dinledikçe içi ısındı. Sevdi vallahi… Çıkışta arkadaşı “Nasıl buldun?” diye sordu. “Çok iyi, içim ısındı” diyebildi. Daha fazla üstelese söyleyecek bir şeyi yoktu. “Gel katıl bize” dedi arkadaşı. “Katıl, sen de burada yerini al.” Bu sözler de sıcak geldi. “Olur” dedi. Düşünmedi, arkadaşıyla birlikte daldı içeri. Önüne birlikte oturdular. Arkadaşı, “Efendim, bu kardeşimiz sizden ders almak arzusundalar” diye takdim etti. İçinde bir kopma, bir kıpırdama bir dalgalanma oldu ama aldırış etmedi. 


    “Emin misin? Evladım!” dedi. Bu soruyu beklemiyordu. Emin miydi gerçekten? Ama oturmuştu bir kez oraya, ne diyebilirdi? Emin olduğunu söyledi. Kimden emindi, neden emindi, nasıl emindi, emin olmak nasıl bir şeydi? Bunlar zihninden bir anda ses hızıyla geçti. Geçti, çünkü bu sorulara verecek cevabı da yoktu.

    “Peki evladım, bugün güzel bir uyu, yarın gel bize gördüklerini anlatırsın…”

    İlk ders miydi bu? Bu nasıl dersti? Nasıl olur, uykumda gördüklerimi nasıl anlatırım? Garip bir durumdu ama girmişti bir kez. Devam etmeliyim dedi. Arkadaşına da sormadı. Dışarı çıktığında bir an her şey zihninden boşalmıştı. Sormak dahi aklına gelmemişti. 

    Gitti, eve girdi sanki emre itaat ediyormuş gibi derhal yatağa yattı. Hemen de uyudu. Sabah uyandığında kafası çok karışıktı. Bir sürü rüya görmüştü ama bir tanesini çok net hatırlıyordu. Dün gördüğü zat, bütün berraklığı ile rüyasındaydı. Bütün detaylar zihnindeydi. Orada kısa bir süre oturduğunu düşünmüştü ama bütün detayları zihnine almıştı. Sabırsızlıkla akşamı bekledi. Arkadaşını buldu, “Gidelim” dedi. 

    Dinledi, anlatan gencin heyecanlı anlatışını. Anlattı, anlattı ve bitti. Koca bir aferin alacağını düşünüyordu. Onu görmüş, ta kendisini görmüştü. Ana şimdi de aynı zatla karşı karşıya idi. Fakat o sukut ediyor, bir şey söylemiyordu. Yüzünde ne memnuniyet ne de memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Anlatmaya başladığı yüz ifadesi ile bitirdiğindeki yüz ifadesi aynı idi. Anlattığının hiçbir tesiri olmamıştı. İçinde garip duygular oluştu. 

    “Evladım, senin içini masiva kaplamış. Derhal bundan kurtulman lazım. Bu masiva yüküyle bu yolda yürüyemezsin… Yorulursun, yorulduğunla kalırsın…”

    Dondu kaldı. Bir şey diyemedi. Ne diyeceğini de bilmiyordu. Masiva neydi, yük de ne oluyordu, yol neresiydi? Sorular sordu kendine cevabını bulamadı. Kalbinden geçti bütün sorular, bu yüzden kimse kendini duyamadı. 

    “Evladım, önce kalbine seni yaratan Allah’ın girmesi lazım. O’nun olmadığı yer karanlıktır. Orayı aydınlatmak lazım. Sonra seni gereksiz masiva yükünden kurtarmak lazım. Bugünden itibaren her gün yüz kere Allahdiyeceksin.” 

    Allahdiyeceğim. Diyeceğim de ne zaman, nasıl, yemekten önce mi sonra mı, uykuya varmadan mı, yoksa sabah kalktığımda mı? Ufff, ne çok soru var kafamda. Hay bu kafama!

    Çıktılar… “Bu senin dersin” dedi arkadaşı. Dersini almıştı. Allahdiyecekti. Sabah aydınlığında, akşam karanlığında, yemekten önce, yemekten sonra; işte, evde okulda… Ve özellikle her namaz vaktinde… Eeee… Allahdemenin yeri ve zamanı mı olurdu? Dışından söylemezsen içinden söylerdin… Yüz kere mi demişti, hiç saymamıştı. Ama yüz kereyi birkaç kez geçtiğini kendisi de biliyordu. Olsun dedi, fazlası göz çıkarmaz.

    Günler günleri kovaladı…

    Vardı huzura. İçinde huzur da vardı doğrusu. Daha bir sevinçliydi. Onu görmüştü gene rüyasında. Yüzüne büyük bir ışık vurmuş, aydınlık pırıl pırıldı mübareğin yüzü…

    “Anlat bakalım” dedi. O zaten anlatmaya dünden hazırdı. Kalbi pıt pıt ederek, dili damağına dolaşarak anlattı anlattı… Fakat onun yüz ifadesinde yine bir değişiklik olmamıştı. Eyvah dedi içinden, bu da olmadı, bugün de olmadı.

    “Evladım, içindeki masiva gün gibi açığa çıkmış. Onu oradan atmak lazım. Allah’tan başka kalpte bir şey bırakmamak lazım.”

    Ne yapacaktı, nasıl yapacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Çaresiz boynunu büktü, teslim oldu. Çekip gitmek istiyordu. Ama yapamıyordu. Bir gelgit hali, bir fırtına kopuyordu içinde…

    “Evladım, bugünden itibaren yüz kere lâ ilahe illallahdiyeceksin. Bu yükle gidemezsin. Yorulur, yolda kalırsın… Yükünü hafifletmen lazım. Hele masiva yükünden tümden kurtulman lazım. Zaten varacağın yerde ona hiç ihtiyaç yok. Atacağın yükü taşımayacaksın. İhtiyacın olanı al, gerisini bırak.”

    Lâ ilahe illallah… Söyledi. Sabah akşam, her namaz vakti. Hiç sektirmedi. Yüz, yüz elli, iki yüz... Arada unuttuğu da oluyordu. Eh, unutmak insandandı. Takmadı, devam etti. İçinde bir ferahlık hissetti, ferahladı. Ama anlatılacak gibi değildi. Zaten anlatmak da istemiyordu. O ferahlığın kendisinde, sadece kendi içinde kalmasını istiyordu. En mahrem yerinde kalbinin ta derininde…

    Arkadaşı sordu. Hiçbir şey demedi. Diyemezdi, dememeliydi. Mahremini kimseye açmamalıydı. 

    Yine günler günleri kovaladı. Bel ki de aylar oldu… Hesap, kitap tutmuyordu. Zaten bu işler hesaba, kitaba gelmezdi. 

    Vardı tekrar huzura, içi huzur dolu. Anlattı, anlattı. Ne çok anlatmıştı ya da öyle zannediyordu. Ama aslında hiçbir şey anlatmamıştı. Ne ağzı açılmış, ne dili dönmüş, ne de bir ses duyulmuştu. 

    “Tamam evladım” dedi. 

    “Yol senin yolun. Gidebilirsin. Yolda işaretçiler göreceksin. Onlara takılma. Sadece işaret ettikleri istikamete yönel. Çeldiriciler de olur. Onlara da aldırma. Ayağını sağlam bas, kalbini ferah tut. Rampaları çıkarken de inerken de hızını bozma. Heyecana kapılma. Hızlı gideni de yavaş gideni de görürsün. Sen kendi kalbinin ibresine bak. Ona uy. Hırsına yenilme, sabırsızlık etme, istikametini bozma. Arada bir mola ver, takva ve taat azığını al. Sağdan soldan gelecek yaramaz fısıltılara kulak asma. Sana güzel muştularda bulunan biri sağında biri solunda iki arkadaşın olacak. Sen onları göremezsin ama onlar seni görür. Onları dikkatle dinle. Onlar son durakta seni bekleyenlere teslim edecektir. Gönül huzuru ile teslim ol… Bizi de duandan unutma… Ne de olsa biz de henüz yoldayız… Buluşmak üzere evladım… Yüce sancağın gölgesinde, büyük havuzun serinliğinde…”  

    *

    Hatırlatma kabilinden:

    Masiva: Allah’tan başka her şey. Gereksiz yük. Son durakta atılacak meta…

    Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur. O’ndan başkası boş. Başkasına takılma, aldırma, sadece O’na git. 

    Takva: Günaha düşmekten korkma hali. Endişe kalkanı. Günahtan uzak durmanın kazandırdığı sıfat. Duyguların gazına karşı, aklın freni…

    Taat: İbadet. Yolda gerekli olan azık. Ümit azığı… Sadece O’na boğun bükme ve sadece O’ndan dilekte bulunma hali… Takva taate götürür, taat takvayı getirir… Ancak bu ikisiyle O’na gidilir… Başvuracağın O’ndan başkası yok zaten…

    02.07.2018

    Fethiye / Bursa
  • Kendini ona bıraktı. Göğüsleri, Patrick’in güçlü göğüs kafesine yaslanmıştı. Kendini güvende hissetti ve o an için arzulanan biri olduğunu düşündü.
    Bunu hissetmek istemesi çok mu kötüydü? Ona yakın olmak için can atması? Bir adamın arzu edeceği bir kadın olduğunu düşünmesi?

    Ya Patrick beklediği adamsa?

    Patrick’in teninde gezinen ılık nefesini hissedip, içini çekti. Dudakları çok yakındı ama Patrick ona zaman verdi. Hem de çok uzun bir zaman. Lizzie düşünmek değil, hissetmek istiyordu. Sonuçlarını düşünmeden anın tadını çıkarmak istiyordu.

    Arzuları, soğuk ve sert gerçeklerle çatışıyordu. Ama bedeni onu dinlemiyordu. Patrick’i istediğini alması için davet edercesine, elini onu boynuna doladı. Kendini, ilk andan beri aralarında var olan aleve bıraktı.

    Sadece bir an için, diye söz verdi kendine. Tek bir öpücük. Kuzeninin odasındaki o günden beri başka bir şey düşünemi-yordu. Patrick’in dudaklarının kendisine hafifçe dokunuşu, daha fazlası için yanıp tutuşmasına neden oldu. Görevini yapacaktı ama önce dudaklarına değen dudaklarının tadına bakması, bunun nasıl bir his olduğunu anlaması gerekiyordu. Sadece bakışıyla bile dizlerinin bağını çözen bu adamın tadına bakması...
    Patrick, dudaklarını onun dudaklarının üzerine kapattı ve bir an için her şey durdu. Az sonra olacakları tahmin ederek gerilen tüm sinir uçları, adeta saf bir keyif dalgasıyla patladı. O anda önemi olan tek şey, dudaklarının üzerinde hissettiği kadifemsi yumuşak dudaklardı. Kendisini öpen o güzel dudaklar. Birbirine karışan nefesleri. Tutku ve arzuyla dolu bu birleşme.

    Tanrım, Lizzie’nin hayal ettiğinden daha güzeldi.

    Tüm bedeni ona dokunmak için eriyip bitiyordu. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Lizzie dünyanın ayaklarının altından kaydığını, bir keyif denizinde boğulduğunu hissediyordu.Dudaklarını araladı ve Patrick’in inlediğini duydu. Bu öpüşmeden tek etkilenenin Lizzie olmadığı anlaşılıyordu. Patrick’in parmakları, Lizzie’nin ensesinde dolandı ve onu kendisine daha fazla çekiyordu. Sanki onu ağır ağır ve tamamen içine çekecekti. Tamamen...Patrick’in dili, Lizzie’nin dudaklarının arasından kayıp, Lizzie’nin kendinden geçmesine neden oldu.
    Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki Lizzie olanlara, istese de engel olamazdı. Kanında gezinen bu tutkuyu daha önce hiç hissetmemişti hissettiği arzu çok doğaldı. Hava gibi, su gibi ona da ihtiyaç duyuyordu.Ona yaklaşmak yetmiyordu. Bedeni, onun bedeninde erimedikçe bu yakınlık ona yetmeyecekti. Patrick, içine girip, kendi adını sayıklayana kadar... Onu sevene kadar...

    Patrick’in diliyle buluşturuyordu. Lezzetli tadını içine çekiyordu.
    Patrick homurdandı ve onu daha sert öpüp, bedenini kendisine doğru daha fazla çekti. Lizzie kendinden geçmiş gibiydi. Göğüsleri birbirine değiyordu. Belleri de. Lizzie’nin yumuşak kıvrımları, Patrick’in sert granitten yapılmış bedenine değiyordu... Patrick onu bacaklarının arasına yerleştirip, sertliğini hissetmesini sağladı.
    Tanrım, çok büyüktü ve bedeninin diğer yerleri gibi taş gibi sertti. Bunu hissetmek, Lizzie’nin bedeninin kasılmasına neden oldu. Her yerine değmek istiyordu. Onun içine girdiğini hissetmek... Onunla özgürce birleşmek...Lizzie’nin bedeni arzuyla yanıyordu. Dudaklarını iyice araladı. Dili çılgın bir tempoda hareket ediyordu. Patrick’in dudakları da artık daha az nazik, daha çok arzuluydu. Sert çenesi, Lizzie’nin narin teninde geziniyordu. Patrick, Lizzie’nin göğüslerini iri ellerinin arasına aldı ve Lizzie’nin kendini arkaya doğru bırakmasına neden oldu. Elleri, yumuşak göğüslerinde gezinirken, dili de dudaklarının arasında ilerliyordu. Lizzie’nin teninde dolanan kesik nefesleri, kızın titremesine neden oluyordu.
    Patrick’in kontrolünü ağır ağır yitirdiğini hissedebiliyordu. Yavaş ve kibar hareketlerinin, kendisininkine benzer bir hal aldığını hissediyordu. Patrick’in elleri, sırtında, kalçasında, belinde geziniyordu. Onu kendisine doğru çekip, kendinden geçiriyordu. Lizzie inleyip, Patrick’in omzuna tutundu.Nefesi iyice hızlanmıştı. Kalbi deli gibi atıyordu.Patrick onu bir kez daha öptü. Bu kez daha ısrarcıydı. Elleri Lizzie’nin saçlarında, dili dudaklarının arasında geziniyordu. Başı dönene kadar öptü onu. Dizlerinin bağı çözülene kadar.Yere yatıp onun bedenini üzerinde hissetme isteğinden başka bir şey düşünemeyene kadar.
    Lizzie’nin bedeni iyice gerilmişti. “Tenin kadife gibi,” diye mırıldandı Patrick. Lizzie donup kaldı. Bu sözler, yüzüne buzlu su çarpmış gibi hissetmesine neden oldu.Ne yapıyordu böyle? Bu, sadece bir öpücükten ibaret olacaktı.
  • bir masada, dostların yanındayken aklında duranın senden oldukça uzak olması, bir anda seni o masanın en uzağına götürür. orada duran bir sandalye nasıl sandalye ise, sen de baştan aşağı "yalnızlık"sındır.
  • .
    ❝ Nerede ego'su tavan yapmış bir insan
    görsem, kafasını toprağa sokasım gelir !.
    "Bak !. Burası kendini bir şey zannedenlerin
    de bir anda yok oldukları yer".. diye !.❞
  • Bir gece
    Gecede bir uyku ...
    Uykunun içinde ben ..
    Uyuyorum
    Uykudayım
    Yanımda sen .

    Uykumun içinde bir rüya ,
    Rüyamda bir gece ,
    Gecede ben ..
    Bir yere gidiyorum .
    Delice..
    Aklımda sen .

    Ben seni seviyorum
    Gizlice
    El-pençe duruyorum ,
    Yüzüne bakıyorum ,
    Söylemeden ,
    Tek hece .

    Seni yitiriyorum
    Çok karanlık bir anda ..
    Birden uyanıyorum ,
    Bakıyorum aydınlık ;
    Uyuyorsun yanımda ..
    Güzelce.
  • İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz. Boşa gitmez ne kadar güvenseniz. Dibini görürsünüz her şey meydanda. Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda. İçi dışı birdir çekinme ondan. Her sözü içtendir, her davranışı candan… C.S
  • Şu " Sayfa eksik " ikazı olmasa zaten kitap kısa böyle anlatılmak istenen olaya tam kendinizi verdiğiniz anda " iki sayfa eksik " yazısı gelince bian kopukluk oluyor tam anlamiyla kısacık bi kitaba kendinizi veremiyorsunuz. Farklı vede daha detaylı basılmış olan bir yayınevinden alinip okunmasinda fayda var.