• “Bazı zamanlar düşünen bir bireyden çok harekete meyilli bir yapıya sahip olmak gerekir bir dakikanın menfaatine muhtaç kalmayacakmış gibi”

    -Buda burda dursun kısa bir anektod
  • 582 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
    Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

    Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
    Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
    İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

    Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

    Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
    Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
    Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

    Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

    Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
    Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


    SPOİLER İÇERİR.

    Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
    Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
    “Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

    Ve baş kahramanımız Jean Valjean

    Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
    Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

    Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
    Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


    Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
    5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
    Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

    Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
    Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
    Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

    Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

    Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

    Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

    Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
    Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
    Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
    Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


    Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

    Ve Fantine
    Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
    Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
    İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


    İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

    Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

    Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
    Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

    Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
    Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
    Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
    Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
    Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

    Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
    Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.

    Okuduğum en güzel incelemesi ve yorumu çok beğendim ve o yüzden kendi sayfamda paylaşmak istedim
  • 168 syf.
    ·1 günde·7/10
    Natioanal Geography ya da Discovery gibi belgesel kanallarda her biri bir bölüm olarak anlatılabilecek birbirinden oldukça bağımsız tarihsel ilginç bilgiler.

    Çevirmenin girişteki önsözü biraz garip. Tarih okumanın sıkıcı olduğunu bunu engellemek için tarihi eğlenceli ilginç hale getirmek gerektiği belirtiyor. Ancak kitaptaki anektodlara ne kadar tarih denebilir ki? Tamam; ilginç, eğlenceli konular ama insanlık tarihine yön veren konular değil. "Bunları bilmek bir okura tarih adına ne verir ki?" sorusunu sormadan kendimi alamadım.

    Ayrıca her anektod sonundaki yazarın dipnot tadındaki bilgi kutucukları gereksiz olmuş. Kitabın eğlenmek adına yüklendiği amacını sulandırılmış.

    Yine de 50 anektod için epeyce emek var. Biraz eğlenmek için okunabilir.

    Aşık olun.
    İyi okumalar dilerim.
  • Uzun yıllar önce idi. Dokuzuncu sınıfta idim. Eğil Alp Arslan Anadolu Lisesi'nde yatılı olarak okuduk. Okulumun Gezi Kolu ve Çevre Düzenleme dalında - benim için apayrı bir sorumluluk- gururla ve aşk ile görev yapmakta idim.
    Doğa ile olan serüvenim aslında ondan daha da öncesine dayanmakta idi. Doğa ile hep haşir neşir olmaktaydım. Çünkü özümüz topraktan gelmesine rağmen hala direterek topraktan, Aşık Veysel'in deyimi ve vasfı ile: "Sadık Yardan" ayrı ve gayrı kalmamız, beton yığınlarına tercih edişimiz ve mayamızın yoğrulduğu topraktan uzak kalmamız ne kadar da abes kaçacaktı.
    İlkbahar ile Yaz'ın arası bir mevsim arası idi diyebilirim. O kadar paylaşılmaya değer bir andı ki iki mevsimin uç noktalarının birleşmesine tevafuk etmiş. Yani yaşadığım o güzel andan başka nadir anlam teşkil eden günlerimden bir tanesi idi diyebilirim...Şunu anektod geçmekte yarar var diye düşünüyorum. Babür Şah'ın 'Babüname'sinde Anı anımsatmıyor muydu zaten, hatıra hatırlatmıyor muydu Aziz Dost!...
    Sabahın erken saatlerinde 9-B sınıfındaki arkadaşlarıma telkinde bulunarak Diyarbakır'ın Eğil adlı şirin ilçesinden, çağlayarak gürül gürül akan Dicle Nehri'nden de ismini alan, ki üzerine şekerler ezilen Dicle ilçesine doğru Evliya Çelebi, Katip Çelebi, İbn-i Batuta, Pir'i Reis gibi seyyah ve gezginlerimizin buram buram tarih kokan Anadolu'muzun her yerini karış karış gezerken ilham aldıkları düşünce fikir yorum ve betimlemelerinden bir nebze da olsa kaynak alarak, iliklerimizin derinliklerine ve hücrelerimize lanse ve finanse ettirerek koyulduk yola....
    Yayan olarak 10-15 'kilometrelik' yol gidecektik. Modern Çağ'da yaşadığımız için kaç "mil" oluğunu kestiremediğimden çağın ölçü birimini kullanmamı mazur göresiniz.. 📖✒️
    Eğil'in sarp yollarından, bayırlarından vurduk. Bayağı yol aldık, tabi gençliğin, toyluğun verdiği sevinç, mutluluk ve bahtiyarlıkla geçirdiğimiz heyecanı hiç unutamıyorum. Ormanların arasından geçerken, özellikle karşılaştığımız yılan, çıyan, kaplumbağa,böcek, örümcek gibi hayvanlar ile karşılaşmalarımızdan tutun da bilhaki farklı kuş çeşitlerinin seslerinin birbirine karışarak verdiği ender tondaki kompleks armonik havaya kadar öyle bir büyülemiştiki bizleri, bırakın yoldaki yorgunluk ve susuzluğumuzu, inanın aralarından geçtiğimiz sık, çarpık, çalılık ve bodur ağaçların dikenlerinin kollarımızı, yüzümüzü sıyırarak acıtması bile bize ayrı bir tat ve güzellik bahşediyordu..
    O sarp dağlık, ormanlık ve kayalık alanları çetin merhalere katlanarak aştıktan sonra Dicle ile Ergani ilçesinin kesiştiği yolun üçgeninde bulduk kendimizi. Bulunduğumuz noktanın Kuzey cephesinde minik tatlı bir köprü onlarca kemerlerini bağlayarak kenetlenmiş bir şekilde adeta bizi kucaklarcasına: "Gelin çocuklar! Burdayım." dercesine haykırıyordu bize. Zaten köprünün sağlamlığı, çevik, kuvvet ve çetin duruşu o bölgedeki halkların ekonomilerini, iletişimlerini, özellikle samimi, sıcak aile bağlarının kurulmasındaki en büyük etken değilmiydi. Köprünün kemer bağları bunları göstermiyor muydu Azizim!...
    Biraz daha ilerlerken kendimizi köprünün üstünde bulduk. Baş tarafta bir güvenlik kulübesi, köprünün batıya doğru bakan tarafında ise bir anaç ördek, arkalarında ise yedi-sekiz yavrusuyla beraber suda zikzaklar çizerek seyir halinde hareket ediyorlardı. Annelerini taklit ediyorlar, yaptıkları her hareket siluetlerinin akislerini suda adeta ayna görevini hülyalara daldırarak yansıtıyordu. Bu portrenin, tablonun bize verdiği kıvanç ve mesruriyet ile Dicleye çok yakın bir yerde Batı tarafında sık ağaçların arasında bulunan bir okula varlık. Hadsiz yorulmuştuk. Tabi her ne kadar görünen köy kılavuz istemese de yüzümüzdeki ve cesedimizdeki hal ve vaziyeti dile yansıtmadık.
    Öğle vakti gelip catmıştı. Okulun yemekhane bölümünde soluklandık, yemek yedik, dinlendikten sonra davetsiz konuk olarak gittiğimiz gençler kendileri ile oyun oynamamızı istediler. Tabi bu samimiyet yoldan gelirken çektiğimiz serüven ve maceraları animasyonlar biçiminde dile getirerek, onların ruhlarına nakşettirmiş olmamızdan kaynaklanmış olsa gerek. Yani yaşayıp anlattığımız anlar sinamaya veya beyaz perdeye uyarlansa Nobel'i hak eder kanaatimce... :)
    Kimimiz futbol, kimimiz baskenbol, voleybol, masa tenisi derken enerjimiz bayağı tükendi... Gençlerden müsaade istedim, bizim arkadaşları toparladım. Vakit bayağı geç olmuştu. Güneş, kendini gecenin zifiri karanlığına ve kollarına teslim etmek üzere idi. Oranın Öğretmenlerine saygı, teşekkür ve hürmetlerimizi sunarak yurdumuza, "okulumuzun yurduna" dönmek üzere yola koyulduk. Tabi kollarımız günün yakıcı güneşinden tişörtün bittiği eşik noktasından sonra farklı bir renge bürünmüştü, yanıyordu. Bu durum birkaç gün boyunca da devam etmişti. Akşam üzeri okula vardık. Geldiğimiz gibi kendimizi pansiyonun ranzalarında birer nevresim takımı gibi serili buluverdik. Günün yorgunluğunu uykunun verdiği tada eşlik ederek geçirmiş ve bitirmiş olduk... ✒️📖🥀
    Çalıştığım bir ezginin tınısı, bu anıyı anımsattı. Saygılar Efendim... 🎼 Esenle, kitapla ve müzik tınıları ile özünüze yahşi bakasınız... 🍂🍃
    [Mehmet ÖZER] *
  • 240 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Oscar wilde'nin okuduğum ikinci kitabı. İlk cümlesinden son kelimesine kadar harika bir baş yapıt. Dış görünüşü ile herkesi etkisi altına alan dorian gray, olaylara ve durumlara karşı herkes den farklı bir bakış açısıyla bakan lord henry'nin hayat hikayesinin anlatıldığı bu kitapta, eğer sizde benim gibi beğendiğiniz, yada ilginizi çeken anektod ve repliklerin altını çizmeyi seviyor iseniz bu kitabı okurken kaleminizi çok yakınınızda tutun derim. "Yaşamak bir düş kırıklığıdır" demiş bu kitapta Oscar wilde, umarım okurların hayatı bu cümleye zıt bir şekilde akıp gider...
  • Ferdi Bişkin
    Ferdi Bişkin Cehennem Acı Çektiğimiz Yer Değil Acı Çektiğimizi Kimsenin Bilmediği Yerdir'i inceledi.
    104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Kitap, Hallac-ı Mansur'u tanıtsa da daha çok, yayına hazırlayanın fikirlerini esas alıyor. Bu serinin diğer kitaplarında da olduğu gibi, öz bir anlatım tercih edilmiş; kısa sürede bitirilebilir. Başlıklar, Hallac-ı Mansur'un ölümüne sebep olan "Ene-l Hak (Ben Hakkım ya da Hakk bendedir)" düşüncesi üzerinden oluşturulmuş. Dikkat çekici birkaç hikâye var kitapta. Örneğin, "Mutluluk anlamaktır" başlığı altındaki hikâye, aslında mutluluğun aranacak bir şey olmadığını anlatıyor. Mansur'un taşlanması sırasında, taşlar bedenine değdiğinde "gık" bile dememesi ama dostu Şibli'nin attığı gül değince feryat etmesi de ilgi çekici bir anektod.
  • İşin aslı, kendi kendini yönetme alışkanlığını tamamen terk etmiş insanların, kendilerini kimin yöneteceğini doğru seçmeyi nasıl başarabileceğini anlamakta güçlük çekiyorum. Hizmetkârlardan oluşan bir halkın yapacağı seçimlerden özgürlükçü, enerjik ve bilge bir hükümetin çıkabileceğine inanmak mümkün değil.
    Alexis de Tocqueville
    Sayfa 48 - Can Yayınları