Murat Ç, bir alıntı ekledi.
 18 May 22:08 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Fetva Üzerine "Konya İsyanı" (!)(!)(!)
Yobaz Kimdir? Nedir? Nasıl hareket eder?

Konya İsyanı:

“Delibaş Mehmet, azımsanmayacak kuvvetiyle, 3 Ekim 1920 Pazar sabahı Konya’ ya girdi. Konya ’da askeri birlik yoktu; birlikler Afyon'daydı İdareciler, Alaattin tepesinde hazırlanan savunma hattının gerisine çekilmişlerdi. Mahallelerde tellallar dolaştırarak, 'Halifesini, Padişahını, şeriatını seven bizimle olsun’ çağrısı ile Konya halkını kendisine katılma ya davet etti. Postaneyi basarak haberleşmeyi kesti, hapishaneyi boşalttı, hükümet konağını ele geçirdi. Şimdi sıra ibret-i âlem için öldürülecek Kuva-yı Milliyecilere gelmişti. Listenin başında, şimdi aramızda bulunan Konya Müdafaa-yı Hukuk Derneği Başkanı, ünlü Sivaslı din bilgini Ali Kemali Efendi vardı. Delibaş, Ali Kemali Hoca 'nın evine silahlı bir güruh yolladı. Eve dolanlar, uyarılara rağmen saklanmayan Ali Kemali Hoca 'nın üzerine yürüyüp sürükler gibi götürdüler. Ali Kemali Hoca ’yı, yolda türlü hakaret, darbe, itme kakma içinde Abdürrahim Hanına getirdiler. Delibaş, 'Haydi gelsin de M. Kemal Paşa kurtarsın seni, Halife düşmanı! Sarığından, sakalından utan!' dedi.

Ak sakalı kan içinde kalmış olan Hoca, sükünetle ve sadece, 'Yarabbi! Sen bu cahil insanlara insaf hissi ihsan ve onları af et!’ diye cevap verdi.

Hoca 'yı ikindi üzeri Piri Mehmet Paşa camiine yine sürükleyerek götürüp kapattılar. Hoca geceyi ibadetle geçirdi. Sabah camiden alınarak sorguya çekilmek üzere Arslanlı KışIaya götürüldü. Asiler yolda Hoca 'yı mütemadiyen dipçikliyor, 'Nutuk verirsin ha... millicilere asker toplarsın ha... Halifeye karşı gelirsin ha... Ankara 'dakilerin burada başı olursun ha... ’ diyorlardı. Yaşlı Hoca'nın bedeni, bu kadar zulme dayanamadı, yolun yarısında, son bir dipçik darbesi ile yere serildi. 'Ben sizleri affettim. Çünkü ne yaptığınızı bilemeyecek kadar cahilsiniz. Allah da sizi affetsin...’ dedi ve son nefesini verdi. Hoca 'nın naaşını da rahat bırakmadılar. Utanmadan soydular, bir araba ile getirip hükümet meydanına attılar. "

Şu vahşete bakınız!

Yobaz bu işte!

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 70 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 70 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
 18 May 21:55 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Fetva Üzerine "Bolu İsyanı"
Bu emrin başı VATAN HAİNİ! Bu Fetvaları verenler en ala Dinsiz.. Uygulayanlar ise kudurmuş yobazlardır...!!

Bolu isyanı:

“2 Mayıs 1920 günü, Ankara'ya karşı ayaklanan Düzce asileri Bolu ’ya yürüdüler. Bu saldırıya Bolu ve Düzce’ye yakın bazı köyler de katılmıştı. 3 Mayıs sabahı her taraftan şehre saldırdılar. Binbaşı İhsan'ı şehit etiler. Birkaç çapulcu koşuşarak onu soydu, şehidi çıplak halde sokak ortasında bıraktılar. Ellerine geçirdikleri askerleri, eski lise binasının kırık camları ile kestiler ve korkunç işkencelerle öldürdüler. Bolu'da kalan (Devrekli) Abdülkadir adında çok genç bir subayı da soyarak ve işkence yaparak Bolu sokaklarında dolaştırdılar. Bıçakla vücudunu delik deşik ettiler ve belediye önüne attılar. Genç subayın çok yarası vardı ama ölmemişti. Ertesi gün subayın kıpırdadığını pencereden gören bir doktorun hanımı kocasına haber verdi. Doktor, sabahın tenhalığından faydalanarak subayı memleket hastanesine kaldırttı. Fakat kudurmuş asiler durumu öğrendiler ve derhal hastaneye gelerek subayın boynuna bir ip geçirdiler ve sokaklarda sürükleyerek öldürdüler, 'İşte Şeyhülislamın fetvasının hükmü yerine geldi! ’ diye bağırdılar. ”

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 70 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 70 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)

HATTI MÜDAFAA YOKTUR, SATHI MÜDAFAA VARDIR, O SATIH BÜTÜN VATANDIR!
Tarih 1921.. Kütahya-Eskişehir muharebesinde yenilen Türkler Sakarya'nın doğusuna çekildi. Mustafa Kemal ordunun başına geçti.Türkleri yenip "Küçük Asya" dedikleri Anadolu'dan atmak isteyen 120 bin kişilik Yunan ordusu, 22 Ağustos sabahı Sakarya önlerine geldi.Yunan ordusu savaşı kazanırsa, Ankara basılır ve meclis dağıtılırdı. Türkler Sevr'i imzalamak zorunda kalırdı. Hayat memat meselesiydi.23 Ağustos'un ilk ışıklarıyla Yunan ordusu taarruza kalktı. Taarruzunun amacı, Türk mevzilerini kuşatmaktan ibaretti. Başarısız oldu.Kuşatma başarısız olunca Yunan ordusu ikinci plana geçti. Bu çok klasik bir plandı, Türk savunma hattı yarılacak ve dağıtılacaktı. Asırlardır uygulanan klasik savaş doktrinine göre bir ordunun ip gibi dizilmiş savunma hattı yarılırsa, ordu geri çekilmek zorunda kalır.Çünkü ordu geri çekilmezse, yarılan hattan içeri giren düşman, orduyu çevreler ve imha eder. Yani, imha edilmemek için çekilmek şart. Hattı yarılan bir ordu, büyüklüğüne oranla geri çekilmek zorundadır. Aksi halde düşman, orduyu yeni bir hat kuramadan yakalar. Yunan ordu komutanı Papulas, Türk hattını yarıp, ordunun Ankara'nın gerisine çekileceğini hesapladı. Böylece meclis basılabilecekti. Papulas'ın ordusu, Türk hattını Haymana mevkiinden yarıp Çal dağını ele geçirmek için taarruza kalktı. Çatışma saatlerce sürdü. Çal Dağı'nı koruyan 190. Alay kahraman gibi direniyordu. Fakat Yunan taarruzu çok güçlüydü. 30 Ağustos'ta Duatepe ve Kartaldağ düştü. Yunan topları artık Polatlı'ya düşmeye başladı. Kent boşaltıldı. Ertesi gün 31 Ağustos'ta Karadağ da düştü. Moraller bozuktu.Yunan ordusu bitirici vuruşu yapmak için 1 Eylül'de koca bir tümenle Çaldağı'na saldırdı. Çaldağı düşerse, hat kırılırdı. 2 Eylül'de çatışmalar tüm gün sürdü. Ve Çaldağı, gece vakti düştü. Haber Papulas'ın çadırında coşkuyla kutlandı. Türk hattı yarılmıştı.Şimdi Türk ordusunun Ankara'nın doğusuna çekilmesi gerekiyordu. Asırlardır uygulanan muharebe doktrini bunu gerektiriyordu.Fakat, Çaldağı'nı ele geçiren Yunan kuvvetleri Türklerin çekilmediğini gördüler. Çünkü, Mustafa Kemal sahnedeydi! Mustafa Kemal oyunu klasik harp doktrini ile oynamayı reddetti. Ve tarihi emrini verdi: HATTI MÜDAFAA YOKTUR SATHI MÜDAFAA VARDIR ! Yani Türk ordusu tek bir hat üzerinde kalmayacak, onlarca asimetrik hatlar, tüm satha yani alana yayılacaktı. Denenmemiş şey...Bu, denenmemiş olduğu kadar, riskli bir hamleydi.. Her birlik sağı ve solu düşmanla çevrelenerek imha olmak tehdidiyle karşıyaydı.Mustafa Kemal bir kumar oynamıştı.Ya yok olacaktı ya kazanacaktı. Askere güveniyordu. Askere büyük iş düşüyordu. Peki asker ne yaptı? Kısaca: Vatan, millet, Sakarya.. Askerin yaptığı buydu. Neyi varsa, ölmek ve yok olmak pahasına saldırdı.Haber Papulas'ın çadırında şok etkisi yarattı. Ankara'nın doğusuna çekilmesi gereken Türkler, Çaldağı'na saldırıyordu.. Bu delilikti.Türkler kısa süre içerisinde Çaldağı'nı geri aldı. Papulas yine taarruz emri verdi. Çaldağı yeniden düştü. Fakat Türkler yine çekilmedi.Klasik savaş doktrininde bu noktadan sonrası yoktu. Papulas bunun şaşkınlığı içerisindeydi. Ne yapacağını bilemeyecek duruma düştü. Yunan askeri, düşmanı yendiğini düşünüyordu ama Türkler çekilmemişti. Günler geçiyor ama sonuç değişmiyordu. Bir hat kırılınca, kısa mesafe çekilip savaşmaya devam ediyordu. 10 Eylül'de Yunan taarruzu durdu. Artık planı bir savaş değil, doğaçlama bir mücadele vardı.Mustafa Kemal'in emri ise çok netti: Vatanın her karış toprağı şehit kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz. Yunan ordusu Çaldağı'nı elinde tutuyor ama ilerleyemiyordu. Türkler de çekilmiyordu. Muharebenin 14. günüydü. Bu bir dünya rekoruydu.Hattı kırılan bir ordu, 8 gündür çekilmeden direniyordu. Bu tarifi olmayan bir işti.Hava iki gündür yağmurlu.. Yerler çamur.. Savaşın ne kadar süreceği belirsiz.. Papulas orduyu Sakarya'nın batısına çekmeye karar verdi.Karar Yunan ordusunda şaşkınlık yarattı. Kazanmışlardı, ama çekiliyorlardı. Casuslar son defa Türkleri gözetledi. Hepsi yerindeydi.10 Eylül sabahı bir otomobil, Yunan elindeki Duatepe'ye yakın bir mevziye doğru ilerliyordu. Askerlerde aynı tepki: Mustafa Kemal mi o?Bölgedeki asker Başkomutan'ı yanlarında, mevzilerin içinde görünce heyecanlandı. Mustafa Kemal boşuna gelmemişti. Planı hazırdı. Yunan taarruzunun durması ve çekilme belirtileri görünce Papulas'ın hakimiyeti kaybettiğini anlamıştı. Şimdi sıra ondaydı.Önce kısa bir top atışı ve ardından 1, 15 ve 23. tümenlerin taarruzu... Yunan ordusu Duatepe'yi kısa sürede kaybetti.Tepeyi kaybeden Yunan birlikleri Beylik Köprüsü'ne çekilip mevzilenmeye başladılar. Düşmanı doğudan bekliyorlardı ama şaşkına uğradılar.Mustafa Kemal boşu boşuna Duatepe'ye gitmemişti. Amacı, düşmanı yanıltmaktı. Düşman, başkomutanı doğuda görünce, diğer yönleri unuttu.Güneye sızan süvariler düşmana hissettirmeden Mangal Köyü'ne kadar ulaşmıştı. Yunan ordusu doğu ve güneyden hilal biçiminde çevrildi.Papulas acil bir kararla 11 Eylül'de çekilme emri verdi. Fakat Türk, Yunan'ın ensesindeydi. Güneş batıyordu, gece sıcak geçecekti.Papulas gece karanlığında çekilmeye başlarken Mustafa Kemal taarruz emri verdi, çekilen Yunan ordusu gafil yakalandı.Yunan ordusu, Türk ordusunun yaptığı gibi satıh müdafaasına cüret edemedi. Böylece, Afyon'a kadar çekildiler. Papulas istifa etti.22 gün süren meydan muharebesi bitti. Türkler düşmanı kovmuştu. İstanbul bayram yeriydi. Tüm Anadolu'da şenlik vardı. Mağlup Yunan ordusu Eskişehir-Afyon hattına yerleşip yeni bir savunma hattı kurdu. Artık sıra Türklerdeydi. Ufukta yeni bir savaş vardı.Mustafa Kemal kırık kaburgasıyla, kör bir lambanın aydınlattığı ufak bir odada savaş kurallarını değiştirmişti. Ve kazanmıştı.
https://twitter.com/...602935889264640?s=20

Murat Ç, Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri'yi inceledi.
 06 Nis 23:43 · Kitabı okudu · 24 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu Hayatta bir Anam var, bir diğeri Zübeyde Hanımdır!
Bu Hayatta bir Babam var, bir diğeri Ali Rıza Efendi’dir!
Bu Hayatta bir tek ATATÜRK’üm var!
O da; Başkomutan!
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu,
Anafartalar Kumandanı! Gazi! Mareşal! Başbuğ!
Mustafa Kemal ATATÜRK’tür….!!!

1908’de ki Mustafa Kemal düşmanları kim ise; 1915’te ki de onlardır. 1919’da ki düşman kim ise, 1921'de ki de onlardır... 1923'te ki Mustafa Kemal Atatürk düşmanları kim ve kimler ise, 2018'de ki Atatürk düşmanları da onlardır.

“Bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık önce akla ve bilime düşmanlıktır. Sonra bağımsızlığa, milli egemenliğe, çağdaşlığa ve barışa düşmanlıktır. Yani bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık, aslında bu toprağın insanına düşmanlıktır” sy.381

Bugünü anlamadan, dünü anlamanın bir mantığı yoktur. Sevr’i bilmeden, Lozan’ı anlamak mümkün değildir. İstanbul’un Vahdettin döneminde ki işgalini anlamadan, Atatürk’ün İstanbul’u düşman işgalinden kurtarmasını anlamak mümkün değildir. Damat Ferit’i tanımadan, Kara Kemal’i bilmeden, İsmet İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı anlamak imkansızdır.

Tarihi anlayarak okumadıktan sonra, çeşitlendirmedikten, kaynak yaratmadıktan sonra, sadece insanları kandırmak için yazılan kitapları-yazıları okuduktan sonra, okumanın hiçbir akıl ve mantığı yoktur.
Sinan Meydan, günümüzün Falih Rıfkı Atay’ıdır. Mustafa Kemal’in kalemidir. Keskindir, bilmeden konuşmaz, laf olsun diye yazmaz, araştırmadan, görmeden o öyle, bu böyle demez. Sinan Meydan okuduğunuzda bilirsiniz ki, araştırmış, belgeleri görmüş ve karşınıza çıkmıştır.

Kitap içeriğinde, Düne, Bugüne ve Yarına ait her şey bulunmaktadır! Dünü anlamadıktan sonra, Bugünü. Bugünü anlamadıktan sonra da Yarını anlayamayacak ve bu mirası yitireceğiz! O yüzden, ihanetleri unutma! Ne dün olanı, ne bugün olanı ne de yarın olacak olanı unutma, izin verme!! Gelecek bizimdir! Cumhuriyetindir!

Yapamazsın, dediler yaptı! Neler mi yaptı?

Ülkeyi; İngiliz’e, Yunan’a, İtalyan’a, Fransız’a bırakan Damat Ferit Hükümetini ve Vahdettin’i defalarca uyardı. Bakanlıklar ve komutanlarla iletişime geçip, birlik olmak için çaba sarf etti. Her yerden geri çevrildi.! Vatan elden gidiyor dedi, sen sus biliyoruz dendi! Sen sus diyenler, İngilizlerle para pazarlığına girdiğinde, yavaş yavaş Anadolu’da başlayan isyana BAŞ olmaya gitti. Verebileceği bir canı vardı, onu vermeye gitti. Vatan’ın namusunu kurtarmak için, gecesinden, gündüzünden fedakarlıklar yaptı. Annesi 1923’de vefat ettiğinde, vatan uğruna cenazesine bile gidemedi!

Mustafa Kemal Atatürk ne yaptı?

Balkan savaşları ile başlayan dağılma, I. Dünya Harbi ile devam etti.. Abdülhamit Döneminde kaybedilen 2 milyon metre kare toprak, Vahdettin başa geçtiğin de daha da azalıyordu. Birinci Dünya Harbi Avrupalı Emperyalist devletlerin, Osmanlıyı bitirme savaşıydı. Bu Savaşa Türk Komutanlar yerine Alman komutanlarla giren Osmanlı, daha en başından kaybetmeye başlamıştı. Mustafa Kemal 7 . Ordu’nun başındayken, bu duruma isyan etmiş, rapor hazırlamış fakat çok bilenler tarafından dikkate alınmamış, cevap dahi verilmemiştir. Beceriksiz bir Alman komutan’ın emrinde olmayı hakaret saymış ve istifa etmiştir. İstifası daha sonra, farklı bir atamaya, sonra da izne çevrilmişitir. Bu evreden sonra artık durmayacaktır Mustafa Kemal!

21 Temmuz’da Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Ordusu ile, I. Balkan Savaşlarında kaybedilen Edirne’yi geri aldı. Daha sonra Askeri Ateşe Olarak Sofya’ya atandı. 1915 Yılında Artık Osmanlı iyice çöküyor, Çanakkale geçiliyordu.. Az bir zaman vardı. Mustafa Kemal ateşelik görevini bırakarak, Çanakkale’ye gitmek için gerekli izinleri aldı. 19. Tümen Komutanlığına atanarak, Çanakkale’yi savunmaya geldi. Geldiğinde ise durum içler acısıydı…

"Bir tümen komutanının (Mustafa Kemal) üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir." diyecekti İngiliz Aspinall Oglander

Atatürk, Conkbayırı yakınında komutanlara, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz Ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” diyerek 57. Alay’ı düşman üzerine sürdü. Düşman çıkarması sonuçsuz kaldı ve düşman püskürtüldü.

Mustafa Kemal Liman Paşa’dan Komutayı devralmış ve Bir Ülke’nin yazgısını değiştirme yolundaki en büyük adımlarından birini atmıştır. Bu savaşta her 3 dakika da bir şehit verilmekteydi. Bu zafer, kanlı bir zaferdir. Mustafa Kemal’e düşmanlık Çanakkale’de ölen her bir şehide düşmanlıktır, her bir gaziye düşmanlıktır.!!

Çanakkale kaybedilmedi ama Osmanlı Birinci Dünya Harbi’ni kaybetmişti. Kaybetmesinde ki en büyük nedenlerden biri Orduyu Alman komutanların himayesine vermek ve Orduyu kullanamamaktı. Devlet eriyordu. Sorumsuz kişiler, idareyi ellerinde tutuyor ve tutumlarından vazgeçmiyorlardı.

Daha yeni başlıyordu… Tekrardan 7.Ordu başına geçecek, İngilizlere dur diyecekti. Katma Zaferi kazanılacaktı. Misak-ı Milli sınırını çizecekti Mustafa Kemal… Dünya Harbi kaybedildi ve Mondros imzalanmıştı… Artık İtilaf Devletleri Osmanlı’ya son darbeyi Sevr ile vurmaya hazırlanıyordu…

İstanbul İşgal ediliyordu.. Fransız Komutan Beyoğlu’nda askerler tarafından bir kral gibi karşılanıyordu.. Fatih’in girdiği yerden, Şimdi İtilaf devletleri geliyordu. İstanbul işgal altındaydı…

Bu sırada Deniz üzerinden İstanbul’a ulaşmaya çalışan Mustafa Kemal gördüğü manzara karşısında korkmamış, “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” demişti…. Padişah öyle düşünmüyordu ama, elinde ordu olmayan Mustafa Kemal Vatanını nasıl savunacağını biliyordu. Artık İstanbul Hükümeti İngilizlerin elindeydi. Vahdetttin kukla olmuş, ne denirse yapıyordu. İzmir’e çıkan İngiliz ve Yunan askerlerine müdahele edilmemesi bile istenmişti…

1919 da Samsun'a çıkarken ona;
"Ordu" yok dediler "Kurulur" dedi
"Para" yok dediler "Bulunur" dedi
"Düşman" çok dediler "Yenilir" dedi
Ve gün geldi, bütün bu dedikleri oldu.

Mustafa Kemal Samsuna çıktıktan sonra; Milli Mücadele artık Vücut bulmuştu. Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşa’sı gelmişti! Millet artık zulme dur diyecek liderine kavuşmuştu.

Sırasıyla, Amasya Genelgesi yayınladı, Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı, Millet Meclisi Açıldı, Artık Ülkeyi Temsil eden bir Meclis vardı, Oda Mustafa Kemal’in Başkanlığında kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi idi. Artık her karar, milletin vekilleri tarafından verilecekti.

Bu esnada, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevçi Çakmak, alçak Damat Ferit hükümeti tarafından vatan haini ilan edilerek, idama mahkum edildi. Aynı hızla Mustafa Kemal İstiklal Mahkemeleri ile Damat Ferit’i idama mahkum etti.

Vahdettin ve Damat Ferit Başkanlığında İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu. Milli Mücadele aleyhinde propaganda başlatıldı. Yurdun her yerinde isyanlar çıkartıldı. İngiliz Uçaklarından bildiriler yayınlandı. Mustafa Kemal ve onunla birlikte olanlar Vatan Haini ilan edildi. 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı. Artık Emperyalist güçler bahane arıyordu. Ülkenin her bir yanı düşman işgali altındaydı. Vahdettin ve kabinesi, İngilizler ile birlik olmuş, Kuvay-ı Milliye’ye savaş açmıştı.

Mustafa Kemal, Hem yurt içi isyanlarla boğuşuyor hem de emperyalist güçlerle savaşıyordu. Bu tabloya insanın yüreği dayanmıyor? Dışarıda ki düşman tamamda, içeride ki düşman tüm gücüyle saldırıyordu. Gazetelerde boy boy ilanlar veriliyor, Damat Ferit her yerde İsyanları teşvik ediyor, Din’i bu işe alet ederek, masum halkı kandırıyorlardı. Ancak istediklerine kavuşamadan, tüm gücü ve milleti ile Mustafa Kemal bu soysuzlarla baş etti. Aynı zamanda Meclisin içinde de vardı bunlardan.. Zamanı değildi, şimdilik idare ediyordu.

Sırasıyla,6-10 Ocak 1921’de I. İnönü Muharebesi Kazanıldı, 20 Ocakta İlk Anayasa, Teşkilat-ı Esasiye TBMM’de kabul edildi, 12 Nisan’da Mustafa Kemal Anadolu’daki Yunan zulmünü eleştiren “İnsanlık Alemine” adında bir beyanname yayınladı,

Mustafa Kemal; “Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir” diyecekti. 23 Mart 1921’de I. İnönü zaferini kaybeden Yunanlılar saldırıya geçti… Aşırı üstünlüğü bulunan Yunanlılar hezimete uğratıldı. Mustafa Kemal İsmet İnönü’yü tebrik etti.

“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs (161) talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.Adınızı tarihin şeref âbidelerine yazan ve bütün millete size karşı sonsuz bir minnet ve şükran duygusu uyandıran büyük gazâ ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin ufkuna da baktığını ve hâkim olduğunu söylemek isterim.”
Büyük Millet Meclisi Başkanı, Mustafa Kemal

Türk Ordusu’nun morali yükselmiş, inanç artık daha da artmıştı. 23 Nisan 1921’de, 23 Nisan tartışmalarla Bayram ilan edildi. 13 Haziran 1921’de Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi verildi. Bu süre her üç ay’da uzatıldı. Daha sonra süresiz olarak verildi. Öyle kolay verilmedi tabi ki. Mecliste ki tartışmalar çok çirkin bir hal almıştı… Mustafa Kemal ise ne yaptığını bildiği için, bütün muhalifleri susturmayı bildi.

22 Gün 22 Gece süren Sakarya Meydan Muharebesi 13 Eylül 1921’de kazanıldı. Bu muharebe Dünya’da ilktir…
Başkomutan Mustafa Kemal, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O sathı bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik durabildiği noktadan yeniden düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona uymaz; bulunduğu mevzide sonuna kadar durmaya ve direnmeye mecburdur.” Diyecek ve bir cephe savaşı değil, bir direnişe timsal olmuştur. Her yer vatan toprağıdır ve her yer savunulacaktır..! Öyle de olmuştur! Yunanlılar bir kez daha yenilgiye uğratılmıştır.

Merhum Emekli Orgeneral Kâzım Özalp; “Düşmanın kaybı bizden çok fazla idi. Sayısız insan ve hayvan ölüleri birbiri üzerine yığılmış ve bu cesetlerden akan kan, geçtiğimiz yol üzerinde derin ve kırmızı lekeler meydana getirmişti. “Sakarya Muharebesi’nde milletimizin katlandığı fedakârlık ve gösterdiği gayret beşer gücünün üzerindedir. Ancak vatan ve bağımsızlık sevgisi, bu zorluklara karşı koymak kudretini ve cesaretini bize bahşetti…” demiştir.
20 Ekim 1921’de TBMM Hükümeti ile Fransa arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ilk resmi antlaşmaydı.

Ve Büyük Taarruz!

“26 Ağustos 1922, Cumartesi… Başkomutan Atatürk sabah saat 04:00 civarlarında uyandı. Emir erini uyandırıp kahve istedi. Yaver Muzaffer uyanıp giyinmeye başladığı sırada Atatürk’ün çadırının önünde “Allah’ım! Sen Türk Milletini ve ordusunu muzaffer eyle! dediğini duydu. Kahvesini içti. Gün doğmasına bir saat kala, atıyla Kocatepe’nin zirvesine doğru ilerledi. Birkaç er fenerle yolu aydınlatıyordu. Atatürk konuşmuyor, sadece ufka bakıyordu. Fevzi Paşa İsmet Paşa ve Nurettin Paşa da Kocatepe’deydi.”

Ve başkomutan tüm komutanlara emri verdi! Türk topçusu, saat 04:30’da ateşe başladı.. Saat 06:30’da Tınaztepe, 07:00’de Toklutepe ve Kaleciksivri alındı. Saat 09:00’da Belentepe zapt edildi. 27 Ağustos Pazar sabahı 04:00 Kurtkayatepesi, 08:00 Erkentepe düştü. Çiğli tepeyi almakla görevli komutan Albay Reşit tepeyi zamanında alamadığı ve Mustafa Kemal’in verdiği emri yerine getiremediği için, utancından intihar etmişti. 17:30’da Çiğlitepe, 20:30’da afyon ele geçirilmişti.

30 Ağustos’ta ise son darbe vuruldu.

Atatürk; “ Karşıdaki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bırakılmış toplarla, otomobillerle, sayısız donanım ve gereçlerle, bu kalıntıların arasında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplatılıp karargahımıza sevk edilen sürü sürü esir kafileleriyle hakikaten bir kıyamet gününü hatırlatıyordu.” diye anlatacaktı..

1 Eylül 1922’de Atatürk Türk Ordularına şu emri verdi:

Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir! İleri….!

Daha sonra ne mi oldu? Vahdettin ve Damat Ferit Hükümeti’nin yapamadığını yaptı Atatürk! Milli Mücadeleyi başlattı, milletin unutulmuş milli vasfını ortaya çıkardı, yok olmuş bir toplumdan direniş yarattı, düzenli ordu ile düşmanı denize döktü…

Sevr Baskıları devam ederken, uzun süreler ve görüşmelerle Lozan imzalandı… Lozan ne bir zafer ne bir hezimettir. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş Osmanlı’nın imza ettiği Sevr’in alt edildiği bir uzlaşmadır!

Mustafa Kemal Barışçıl yollarla kurduğu bu Cumhuriyeti bizlere armağan etmiştir. Bizlere bırakmıştır. Tek bir düşman bile bırakmadan bu devleti kurmuştur. Birçok barış antlaşması imzalamış, Dünya’ya örnek olmuştur.

Yaptığı inkılaplar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin refahını sağlamış, modern bir toplum yaratmıştır.

Sanatın her dalını desteklemiş, örnek projeler ile kalkınma planları yapmıştır. Eğitim'e büyük destek vermiştir. Çalışan ve üreten köylüsünü baş tacı etmiş, "Çalışan ve Üreten Köylü Milletin Efendisidir" demiştir. Tarım ile ilgili kanunlar çıkarttırmış, tüm bölgelere yardım sağlanarak, tarım geliştirilmiş, köylü üretmeye başlamıştır. Fabrikalar kurulmuş, atılımlar hız kazanmış, madenler millileştirilmiş, demiryolları millleştirilmiş ve ülke'nin dört bir yanı DEMİR AĞLARLA örülmüştür.

Devletin her bir köşesinde gelişmiş bir ülke için insanlar çalışmaya başlamıştır. Atatürk her zaman Halkı’nın yanında olmuş. Halkıda onu asla yalnız bırakmamıştır.

Uzun bir inceleme oldu farkındayım. Yalnız bunun gibi bir inceleme yazsam bile kitabın hakkını vereceğimi sanmıyorum.

Bu kitapta bulacağınız bilgilerin sınırsız bir hükmü var. Sizi araştırmaya, yetinmemeye sevk ediyor. Vefatından sonra neler oldu, şuan neler oluyor hepsini rahat rahat anlayabileceğiniz bilgilerle dolu bir eser.

Ey Türk Evladı…. Damarlarında ki kan asildir…! Emperyalizme yenilmemiş, onu dize getirmiş bir Başkomutana sahipsin! Unutma, Geçmişi iyi öğren! Tarihin yalanlarına kanma! Araştır, yılma! Her yerde savun! Vazgeçme!

Mustafa Kemal biziz, bunu unutma!

Kitabı şiddetle öneriyor ve acilen okumanızı tavsiye ediyorum…!

Dün ihanet edenler, Bugün de edeceklerdir! Biz var olduğumuz sürece Mustafa Kemal'ler Yaşayacaktır!!!!

Yaşa Mustafa Kemal Paşa!! Yaşa!

Yüzyılın Lideri Kitabı'nı okuduğunuz da,
Karşınıza Yüzyılın Lideri;
Mustafa Kemal Atatürk çıkacaktır.!!

İyi okumalar dilerim..!

Tuco Herrera, Aziz Nesin'li Anılar'ı inceledi.
 04 Nis 17:33 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Cezaevinin Bahçesine Ayva Ağacı Diken Bir Şair ve Gözyaşını Kahkaya Çeviren Bir SİMYACININ Anıları ...

"12 Eylül sabahını (F. Otyam , Y. Özkan vb arkadaşlarla) Kuşadası'ndaki kültür gecesinde karşılamıştık. Gece yarısı , kaldığımız otelin lobisinden Fikret Otyam' ın telefonuyla uyanmıştım.Cümle aynen aklımdadır. "Aşağı gel, Evren yönetime el koydu." Bu iki küçük cümledeki gerçeğin hayatlarımızı nasıl derinden etkileyeceğini o anda kestirebilmek kolay değildi."

Bu satırların sahibini 30 küsür sene evvel Maltepe Cezaevine koymuşlardı .. Bedenen oradaydı belki ama düşünceleri hapsedemezsiniz..Ve ne diyor Bertolt Brecht Beş Paralık Roman adlı kitabında , "İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir." Düşüncelerine zincir vuramadıkları için tuttu şu satırları yazdı..

Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
Oturmuş yazarım bu şiiri

Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
Lodos titretiyor ağaçları
Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
Ardından baharın geçti koca bir yaz
Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

Avlunun dört yanı dikenli teller
Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
Kapanır uykusuzluktan gözleri

On gündür çocuk sesi duymadım
Özledim “baba” deyişini kızımın
Özledim beni görünceki sevincini...

Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
İçim burada da pırıl pırıl şimdi

Geçer, güzelim, bu günler de geçer
Sökülüp atılır dikenli teller
Koparır halk bir gün zincirlerini...

Diyorum ya dört duvar arasındaydı..Kim bilir başını kaldırdığında ranzasını , görüş gününde gri bulutlu gökyüzünü görüyordu .. İnsanlığını da elinden alamamışlardı yaa .. Kalktı cezaevinin bahçesine bir de AYVA AĞACI dikti.. Öyle bir ayva ağacı ki onun gölgesine kimler kimler , nice isimler konuk oldu sonrasında ..Sevdiklerine bu ağacın gölgesinde mektuplar gönderdiler yazıp yazıp.. İsmi Ataol Behramoğlu bu güzide şahsın , bu değerli şairin .. Ben şahsım adına ne şiirden anlarım, ne de öyle pek fazla şair bilirim .. Odun - kereste aromalı bizim bünye .. Pekte dingin bir ruhum yok şiir okuyacaklık .. Nerden tanıyorum kendisini derseniz Aziz BABA' dan .. Köşe yazılarını takip ederim ..Sık sık anar kendisini yazılarında , tv lerdeki sohbetlerde .. Bu kitabı öylesine çok aradım ki size anlatamam .. Bizimkisi manyaklık tabi .. Kişisel bir hayranlığın da ötesi..Bir saplantı .. N'apayım ben de böyleyim.. Kitabın baskısı uzun bir müddet yoktu.. Geçen Ankara okuma grubu ile Liman Kitap Cafe' ye gidince sorayım dedim .. Şansıma 1 tane varmış ..Aldım hatmettim ve bu büyük adamlarla ilgili bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim .. Sizlerle de paylaşayım eğer isterseniz..

Aldım açtım ilk sayfayı .. Bu tekin yayınlarında 4. basım imiş .. 2016 basımı .. Sonra bir otobiyografi Ataol Behramoğlu' na dair.. Bir sayfa daha çeviriyorum , şaşırtan bir başlık.. "En Çok Sevdiğim ve En Çok Çatıştığım Yazar..." Açıklayayım. Kendisi , bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim asker kökenli bir yazar ..Askerle niçin ilişiğinin kesildiğini bir başka incelememde ayrıntısıyla anlatırım .. Konu uzamasın..Dolayısıyla subaylıktan gelme olduğu için korkunç derecede otoriter , çalışkan ve disiplinli bir insan .. Bunun böyle olduğunu sadece kendisini okuyarak değil aynı zamanda karşılaştığım onu tanıyan insanlara da sorarak teyit ettim.. Oğlu Ateş Nesin' in anıları var ki onlar yeter..İnanılmaz otoriter bir şahsiyet .. Hal böyle olunca 1970 lerin başında halen daha bir sendikaları olmayan yazarları bir çatı altına getiren isim oluyor Aziz Nesin ve Yaşar Kemal (ki bu ikilinin arasında da inanılmaz bir savaş var normalinde ) İnanılmaz çalışkan , inanılmaz girişimci ama bir nebze dediğim dedik bir isim Aziz Nesin diyorum yaa..Yazarlar da esasen çalışkanlığından şikayetci değiller ..Çünkü ilkin kendilerine verilen bir "umumi heladan" yola çıkıp onlara başını sokabilecekleri bir yapı sunuyor kendisi .. Kendinden başka başkanlık edecek aday yok ama etkisini sürekli kısıtlamaya çalışıyorlar =)) En sonunda ismi otodidakta çıkıyor sendikada ..Ataol Behramoğlu da pek çok çatışmış olacak ki , şunları demiş bu konuda :

"Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir yazarı Aziz Nesin ' i sevdiğim kadar sevmedim . Hiçbirine Aziz Nesin' e kızdığım kadar kızmadım.Hiçbir yazar konusunda Aziz Nesin konusunda olduğu kadar çelişkiye düşmedim.Hiçbiriyle Aziz Nesin' le çatıştığım kadar çatışmadım.Hiçbiri beni Aziz Nesin' in etkilediği kadar etkilemedi.Ve hiçbirine Aziz Nesin' e duyduğum kadar hayranlık duymadım.

Kendisi de tıpkı benim gibi Bir Sürgünün Anıları kitabıyla tanışmış onunla ."Gülmekten çok gözlerimin yaşardığını anımsıyorum" diyor GÖZYAŞINI KAHKAHAYA ÇEVİREN SİMYACI için .. Çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kitapta bir otel odasında atlet fanila ile arzı endam eden Aziz Nesin ve davudi sesi ile karşısında sinirden kırılan Yaşar Kemal' i, onları ayırıyım derken arada kaynamamak için en sonunda bu iki dev yazarı Fareler ve İnsanlar' daki Leni ile George benzetmek suretiyle ortamdaki gergin havayı almaya çalışan Ataol Behramoğlu' nun çareziliğini (YALNIZ ŞU SAHNENİN EPİCLİĞİNİ BİR AKLINIZA GETİRİN !!! O ANI GÖRMEK İÇİN GÖZÜMÜ DAHİ KIRPMADAN TÜM ARŞİVİMİ VERİRDİM.. PLAKLARIM DA DAHİL =)) ) , 70 lerin 80 lerin siyasi havasını , Ataol ve Nesin arasındaki mektuplaşmaları ve bu mektuplar arasındaki çok ilginç bazı olguları okuyacaksınız ..Çehovdur, Puşkindir, Gogoldur, Mayakovskidir, Sokratestir bunlar da işin bonusu..Herkes okusun mu ? Karar sizin .. Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum .. Şuraya da bir telefon konuşması bırakayım Aziz BABA' dan ..Niye "BABA" diyoruz anlaşılsın .. İyi oku POKE TOPU!! =))

"Aziz Ağabey" demiştim , "sizce yazarlarımız için bu kadar uğraşmaya değer mi?"

"Aslında," diye yanıtlamıştı beni ,"sen şimdi yine bir takım vatanseverlik söylevleriyle bana karşı çıkarsın ama , bu soru VATANIMIZ İÇİN DE sorulabilir... Çünkü vatanımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte...AMA MARİFET , GÜLLÜK GÜLİSTANLIK BİR VATAN İÇİN DEĞİL , BOK İÇİNDEKİ VATAN İÇİN BİRŞEYLER YAPABİLMEYE ÇALIŞMAKTIR..NEDEN? ÇÜNKÜ ""BİZİM"" VATANIMIZDIR DA ONDAN..."

Unutulan ve şahsım tarafından şu an eklenen , last but NOT LEAST isim , sitemizin yeni "BABA" sı, sevgili arkadaşım Necip Gerboğa .. Bu fırsatı gole çevirmemize ön ayak olduğun için pek çok ama pek çok teşekkür ederim sana .. Selam ve bitmek tükenmek bilmez bir İŞSİZLİKLE !! =))

Bu da "bebişin" bonusu olsun =)) uyurken kısık sesle veriver arkaya =))

https://www.youtube.com/watch?v=yUxb139X-N4

Bir Pazar Sabahı Hikaye Denemesi
Bu hikayemi siteden değerli bir okurun cimcime kızına ithaf ediyorum. Umarım beğenirsiniz keyifli okumalar. :)


---------------------- CİDDİ BİR ADAM ---------------------

Esasen hiç aklıma gelmezdi; şimdi burada demir parmaklıklar ardında yapayalnız, tüm geçmişimi sorgulamak. Hatalarımı, başarılarımı, aşklarımı, ayrılıklarımı, terk edişlerimi ve edilişlerimi… Evet hayatım bir film şeridi gibi, her gece bu başımı yastığa koyduğumda, gözümün önünden geçiyor. Keşkelerle dolu pişman bir adam. Film şeridinin hep aynı yerinde takılıp kalan adamın pişmanlığı. Siz okurlara bu nadim adamın hikayesini yazacağım küf kokan demir parmaklı odamın penceresinden az yıldızlı gök yüzüne bakarken.

Aslında o gece her şey olağanüstü başlamıştı ve ben nereden bilebilirdim o gecenin hayatımın geri kalanına yön verecek olan kişiyi karanlığıyla gizlediğini. Rapunzelim benim, uzun sarı saçları, iri kara gözleri, güldüğünde sağ yanağında beliren gamzesi ve o mağrur ifadesiyle beni benden almıştı. Aklımın ekranında sadece o anki ifadesi vardı. Şu an bile onu o haliyle anımsıyorum, hep mağrur gülümsemesiyle gözlerini titreterek bana bakarken.

Çalışma hayatımın henüz ikinci yılıydı ve ben ne tecrübeli ne de çaylak denecek kadar acemi bir mühendistim artık. Koskoca öğrencilik hayatım geride kalmış ve hayat benden bundan böyle olgun bir ben bekliyordu. Çocuksu, muzip hallerim rüyalar kadar silikleşmiş, bir o kadar da uzakta kalmıştı. Takım elbiseli ciddi adamların arasında yeni, ciddi bir ben oluşturmaya çalışıyordum. Ne derece başarılı oluyordun derseniz size ancak bu hususta takım elbiseli bir Prens Mişkin hayal etmenizi salık verebilirim. Toplantılarda yapmış olduğum sakarlıklar İrlandalı müşterilerimizi gülme krizlerine sokarken müdürümüz Mürşit Beyi çileden çıkarmaya yetiyordu.

Yine önemli bir toplantı öncesiydi, iyi hatırlıyorum Mürşit Bey Dubai’deki projemiz için Arap patronlarla yapacağımız görüşmemizde toplantı odasındaki vazoyu işaret ediyordu. İşaret ediyordu dikkatli olmam hususunda ama bu başka kimseler için önlem niteliğinde bir uyarı olabilirdi lakin bende farklı işliyordu süreç. O vazoyu takıntı haline getiriyor, ona yoğunlaşıyor ondan, onu devirebileceğim korkusuyla titriyor, terliyordum. Hoş ne zaman bir korkuyu böylesine takıntı haline getirsem gider korku anını zihnimde canlandırırken bir anda gerçekte onu yaşarken buluyordum. Tahmin etmiş olduğunuz üzere sunum yaparken o vazoyu devirdim, yine gülüşmeler arasında Mürşit Beyin sinirli yüzünü, eliyle kapadığını hatırlıyorum.

İşlerimiz oldukça iyi gidiyordu. Maaşıma yapılan zam ile ciddi bir adam olmanın yanı sıra ciddi paralar da kazanıyordum. Ankara artık benim için uzak bir memleket, ailemse Alamanyadaki halamlar kadar gurbette kalmıştı. Ara sıra arar hâl hatır sorar, kendime dikkat edeceğime, geceleri üstümü örteceğime söz verir kapardım telefonu ve bu görüşmeler iki dakikayı dahi geçmezdi. İnançsız bir babanın inançsız oğlu olarak inançsız bir yaşam vaziyetiyle yetiştiğimi ifade etmek isterim. Geleneksel inanca sahip herhangi bir insandan hiçbir farkım yoktu, esasen bende geleneksel bir inançsızlığa sahiptim. Hiç vaktim olmadı sorgulamaya “ya Tanrı varsa” diye hiç soracak zamanı geçen yıllar boyunca kendimde bulamadım belki de bulmak istemedim. O kasvetli havayı ciğerlerimde solumak istemedim sanırım. Neyse şu an konu bu değil konu benim Honda’m, Honda Civic’im. Biriktirdiğim para ile arabamı almış küçük kaçamaklar yapıyordum tatil günlerimde, İstanbul çok güzel bir şehir ve ben ona Sait Faik’in hikayelerinde aşık olmuştum sonrasında iş hayatımın başlangıcıyla kucaklaştık İstanbulum ile ama kimi zaman kucaklarken de boğacak gibi olur İstanbul. Bu sebeple kaçamaklar benim bir ritüelim oldu son zamanlarımda.

İşlerin iyice yoğunlaştığı bir dönemin stresini yaşıyorken aniden emlak fuarı haberi geldi. Şirketi temsilen ben ve Ferhunde Hanım katılacaktık bu fuara, projeleri gözlemleyecek, kendi şirketimizin projeleri için yeni fikirler edinecektik. Ferhunde Hanım benden dört yaş büyük olmasına mukabil minyon yüzüyle aradaki farkı kapatıyordu. Şirkette birbirimize yakıştığımıza dair söylemlerle az karşılaşmıyorduk ama ben onu, bir sevgilinin ötesinde abla biliyordum. Olgunluğu ile iş hayatıma yön verecek tavsiyelerine her daim muhtaçtım. Benden daha tecrübeli ve işinde oldukça profesyonel bir mühendisti Ferhunde.

Fuar günü çattı geldi ve adım adım o geceye yani Rapunzelime gidiyordum. Sakarlığım her zamanki gibi üzerimdeydi. Bu seferde maket emlak projesini devirdiğimi hatırlıyorum; aksiyon halindeki kalabalık aniden durmuş, saniyeler saatler kadar ağırlaşmış, her baştan bir çift göz üzerime odaklanmıştı. Ben ise utangaç bir edayla özürler diliyor, kazara olduğuna dair açıklamalar yapmağa çalışıyordum. Tam o esnada içten bir kahkaha sesi geldi, katıla katıla gülenin Rapunzelim olduğunu gördüm. Ciddiyete açılmış büyük savaşın askerlerindendi o da, tıpkı ben gibi ve kendini toparlaması dakikalarını aldı.

Neden sonra yanına gittiğimi bir şeyler içtiğimizi anımsıyorum. Türk edebiyatından Rus edebiyatına, Klasiklerden Modern Klasiklere değin derin bir edebiyat sohbetine dalmıştık. Benim aksime inançlı bir ailenin mensubuydu Rapunzelim. Ayrıksılık oluşturan tek ve en büyük noktamız bu olmuştu. Babasının ilişkimizi reddetmesi, benim ciddi bir adam olmama, her gece kendimi kaybedene kadar içişlerime, göz yaşlarıma sebepti, artık yeni bir ben doğuruyordu benden ve o gecenin çoğu değişime gebe olduğunu anlamalıydım.

Yine kendimi kaybettiğim gecelerden biriydi, arabamı bile otoparkta zor bulabilmişken sürmeye başladım, her şey o kadar yavaş hareket ediyordu ki ne kadar hızlı gittiğimi fark edemiyordum. Yola aniden fırlayan genci son anda gördüm ama her şey o kadar ani gelişti ki ona çarpmam, fren sesi… Şimşek çakması gibi zihnimde vuku buldu ve kayboldu.

Cezasının onuncu yılını geride bırakmış olan bir hükümlünün notlarıdır bu yazılanlar. Önümüzdeki hafta şartlı tahliye ile serbest kalacak olan pişman adamın bir tanrısı var artık, zannediyorum ki sorgulayacak zamanı bu dört duvar arasında çokça buldu ve kendine göre gerekçeleri edindi. Son olarak ciddi adam geç bulduğu Tanrısını bir daha kaybetmek istemiyor.

Rapunzelim, Ah kara gözlüm on yılın ardından ne kadarda ciddileştin. Ciddi bir adam ve ciddi bir kadının kavuşmasına tam bir hafta kaldı. Saatler, dakikalar ilerlemez oldu. Seni çok özledim Rapunzelim…

BABA YARISI
Dört beş yaşlarındayım, vakit gecenin bir yarısı, öperek uyandırdılar. Amcam askerden izne gelmiş. Aldığı hediyeyi vermek için bekleyememiş sabahı. Lambanın ışığından korunmak için kısılan gözler ve paketin açılırken çıkarttığı hışırtı zihnimde taptaze, az önce gibi. Bir de traşlı ve mütebessim asker çehresi, neşeyle parıldayan gözler, havaya atılırken elimden düşürmemeye uğraştığım beyaz bir oyuncak at... Belki de ilk olarak o zaman anlar gibi olduğum fakat şimdi tam manasıyla ne demek olduğunu ancak kavradığım o ifade: Amca baba yarısıdır.
Yedi sekizli yaşlar... Bir zikir halkasının orta yerindeyiz. Yanık ilahiler, Allah deyip kendinden geçen insanlar, gözyaşları ve cezbeler arasında bir muhabbet meclisine ilk adım atışım. Kapıdan girişte kalbime dolan heyecan ve tereddüdü, elimden tutuşuyla muhabbet ve güvene dönüştüren adam, amcam. O güvenden aldığı güçle bana yüzmeyi öğretişini unutabilir miyim, asla. Köydeyiz, kayalıklar arasında küçük bir gölet, Gürleyik. Uzunca bir dal bulmuşuz, bir ucundan ben tutuyorum, bir ucundan o. Suya giriyoruz birlikte, korkuyorum ama dalın diğer ucundan amcam tutuyor, rahatım. Devam et diyor, çok güzel, işte böyle, bak yüzüyorsun. Yüzüyorum hakikaten ama ses neden giderek uzaklaşıyor? Kafamı çevirip bir bakıyorum ki amcam bir kayanın üzerine çıkmış oradan sesleniyor, panikle batıyorum, gülerek atlıyor suya, sitem ediyorum önce sonra ben de gülmeye başlıyorum. Amca baba yarısı...

Çocukluğumun bayram sabahları onunla güzeldi. Ankara’da küçük bir bahçe içinde, iki katlı bir ev. Evlenmiş amcam, alt katta oturuyor. Bayram namazından sonra merhum dedemin ardı sıra eve doğru gelişlerimiz, bizi bahçe kapısında karşılayan rahmetli babaannemin ardı sıra dizilmiş evin hanımları ve küçük çocuklar... Üst katta kahvaltı, sohbet, bayramlaşma derken amcama gitmek için sabırsızlanışlarım... En çok harçlığı o verir çünkü benim amcam dünyanın en zengin insanı.

Omzunda halı sattığı günler geçmiş, artık bir mobilya dükkânı var amcamın. Liseye gidiyorum, okul çıkışı uğrarım bazen. Diyor ki, bu akşam bir eve mobilya kurmaya gideceğiz, gelir misin? Gelmem mi... Gidiyoruz, ne işten anlarım hâlbuki ne bir şey. Yardım ediyorum mobilyaların taşınmasına, vidaları ayırıyorum, çekici uzatıyorum, çekmeceleri takıyorum ve iş bitip evden çıkarken ev sahibi avcuma bir harçlık uzatıyor. Bu benim kazandığım ilk para, şaşkınım. Bir kaşını her zaman yaptığı gibi yukarı kaldırıp gülüyor amcam, artık erkek oldun der gibi. Sonra bir gün geliyor gerçekten erkek oluyorum, âşık oluyorum çünkü. Çok seviyorum çok. Fakat kızı vermeyecekler gibi. Eve geliyorum bir akşam, diyorlar ki amcan seni çağırıyor. Alt kata iniyorum hemen, gel diyor seninle biraz dolaşmaya çıkalım. Biniyoruz arabaya, yüksek bir tepede duruyoruz, Ankara ayaklarımızın altında, konuşmuyoruz hiçbir şey. Cebinden bir paket sigara çıkarıyor, şaşırıyorum, içmez. Bir sigara yakıyor acemice, yakışmıyor ellerine, güleceğim gülemiyorum. Paketi bana uzatıp yak diyor. Olur mu diyorum, senin yanında estağfirullah amca, acemice öksürerek yak yak diyor. Şaşkınım, bu da neyin nesi şimdi. Elini omzuma koyuyor, ne yaparsan yap yanındayım diyor. Aşk güzeldir, ne yap yap geri adım atma, bir ömür içine yara olur sonra. Sen sakın kafana takma, üzülme, isteriz, olmuyorsa kaçırırız yeğenim, biz ne güne duruyoruz burada? Amca ah amca, baba yarısı...

Evleniyorum o kızla, kaçırmadan, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle. İstanbul’a taşınıyoruz, amcam da İstanbul’da. Zaman akıp geçiyor hızla, benim çocuklarım büyüyor, onun torunları oluyor. Dükkânına uğruyorum bazı bazı, dertleşiyoruz. Çocuklarına kızıyor arada, gülüyorum. Babam bana kızınca sen araya girerdin hatırlıyor musun diyorum. Bir kaş yukarı kalkık, hatırlamaz gibi yapıyor. Sen de yaşlandıkça babama benziyorsun diyorum, anlamazdan geliyor. Hızla akıp geçiyoruz içinden zamanın, ben kırkıma basıyorum amcam elli altıya merdiven dayıyor ama hâlâ baba yarısı.

Ankara’ya taşınıyor, son bekâr evladı da nişanlanmış, işleri fena değil keyfi yerinde. Geçen hafta Çankırı’da bir program sonrası kulise geçiyorum. Abdullah; hacım diyor biraz otur istersen. Yüzüne bakıyorum bir sıkıntı var, belli. Amcan diyor bir trafik kazası geçirmiş, hastanedeymiş. Metanetimi korumaya çalışıyorum, ona bir şey olmaz biliyorum ama içim acıyor. Babamı arıyorum, ağlıyor, yoğun bakımdaymış Veli amcam. Arabaya biniyoruz, susuyorum, gelmiyor elimden bir şey. Biraz hızlı git diyorum şoför arkadaşa, biraderleri arıyorum sıradan. Kalbi iki defa durmuş diyorlar, bacakları kırıkmış, karnından da darbe almış. Dualar ediyorum, bir beyaz at geçiyor gözlerimin önünden, hatıralar diziliyor birbiri ardınca karşımda, silip atmaya çalışıyorum bütün hatıraları kafamdan. Yaralılar için böyle olmaz biliyorum çünkü. Ancak göçenlerin ardından... Allah’ım diyorum, her şey senden, şifa ver ne olur baba yarısına. Yol bitmiyor, bitmek bilmiyor. Babamı arıyorum, açmıyor, biraderi sonra, dayımı... Telefona çıkmıyor hiç kimse, sızlıyor kalbim, içim acımıyor bu defa yanıyor, yutkunuyorum. Yol bitti mi yoksa, Allah’ım ne olur... Ne kadar yolumuz kaldı diyorum arkadaşa, dayım arıyor. Durum nedir, diyorum, ağlıyor dayım. Haberin yok mu Serdar, Veli’yi kaybettik...

Kapatıyorum telefonu, dünya yalandan bir şey oluyor. Rüyada gibiyim, uyurgezer gibi, hissetmiyorum hiçbir şey. Dudaklarım kıpı kıpır Fatiha, zaman ağır çekimde yaşanan bir şeye dönüşüyor, kesik kesik, yarım kalmış cümleler gibi her şey... Hastane, ağlaşanlar, babama sarılışım, yengemin mütevekkil yüzü, annem, biraderler ve kız kardeşlerim, akrabalar... Hayalet gibi dolaşıyorum insanlar arasında, teselli veriyorum önüme gelene, ağlamıyorum. Görmek ister misin diyor birisi. Nasıl bir cesaretle bilmem ama olur diyorum başımla. Morga giriyoruz, bir çekmece açıyorlar, bir örtü açıyorlar, yüzüne bakıyorum, eğilip alnından öpüyorum amcamın...

Babasıyla annesinin ayakucuna sırlayacağız baba yarısını. Musalladan kaldırıp omuzluyoruz mahzun bir dervişi, mütebessim bir çehreyi, ışıldayan gözleri, bir zikir halkasını, omzumdaki o eli omuzluyoruz. Toprak atıyoruz sonra en güzel bayram sabahlarımın üstüne, bir askerin izne geldiği gecenin, bir dükkân köşesinde demli çayla edilen sohbetlerin, bir dal parçasının ucunda giderek uzaklaşan sesin...

Amcamı en çok seven de çıkıp gidiyor bir müddet sonra kabristandan, amcamın en çok sevdiği de. Kimsecikler kalmıyor yanında salih amellerinden, aldığı hayır dualardan, yaptığı güzel işlerden başka. Madem diyorum ölüm bir ibret insana, giderken geride bırakacağın şeyleri artırmak sevdasından vazgeç gönlüm, seninle gelemeyecek olanları dert etmeyi bırak. Toprağın altına girince sana yoldaşlık edecek ne ise onun uğrunda tüket ömrünü!

Mekânın cennet olsun güzel adam, makamın âlî, komşun Resulullah efendimiz...
Serdar TUNCER

4 Aralık 1945 günü Türkiye, tarihinin karanlık günlerinden birini yaşadı. O gün yaşananlar Zekeriya Sertel hatıralarında şöyle anlatıyor :

"4 Aralık 1945 gününün sabahı üniversiteli faşist gençler ellerinde önceden hazırladıkları baltalar, balyozlar ve kırmızı mürekkep şişeleriyle matbaaya saldırdılar. Orada bekleyen polisler olup bitene seyirci kaldılar. Görevlerini yapmaya kalkmadılar. Göstericiler, baltalarla matbaa kapısını kırıp içeri girdiler. Makinaları balyozlarla kırdılar. Binanın camlarını indirdiler. İçindeki eşyayı kırıp döktüler. Sonra ellerinde kırmızı boya şişeleriyle (Serteller nerede?) naralarıyla bizleri aramaya koyuldular. Amaçları, bizi çırılçıplak soyup üzerimize kırmızı boya dökmek ve sonra önlerine katıp sokaklarda (İşte kızıllar,) diye sergilemekti”

Olayların ardından Tan gazetesi yayın hayatına son verdi. Ayrıca çok partili hayata geçişin daha ilk günlerinde yaşanan bu olay Türkiye’de sol muhalefetin ezilmesine ve oyunun dışında kalmasına sebep oldu. Ayrıca önemli olan bir şey daha vardı o da yeni kurulmakta olan Demokrat Partinin, Zekeriya Sertel-Sabiha Sertel ikilisi ve Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde öğretim üyesi sol görüşlü hocalar arasındaki işbirliği hazırlıklarının sona ermesiydi. Böylece yeni kurulan muhalefet en önemli ortaklarından birini kaybetmişti.