• Varlık, sürekli bir değişim ve genişleme halindeyken mutlak ruh sabittir. Teknik olanaklar ve malzeme çağa göre farklılık gösterirken ulaşmaya çalıştığımız ebedi tasavvur kusursuzdur ve bizdeki algılayış kemale ererek derinleşir. Bu yüzden teknik tercih ve üslup ne olursa olsun sanat yapıtı bir ruhun, köklü bir geçmiş çekirdeğinin etrafında kümelenmiş değilse veya kendi külliyatını yaratmamışsa soysuz kalacaktır. Modern dünyanın değişim değerleri, teknik olarak mükemmel ama anlamsal olarak sathî bir yaşama formu oluşturduğu için, derin bir hakikate, bir kusursuzluk arayışına tekabül etmiyor.

    Kusursuz bir sanat üretme girişimi tanrısal olandan rol çalma olarak yorumlanabileceği gibi kadir-i mutlaka / ruhu ilahiyeye ulaşma eğiliminin de göstergesidir. Düşmemek için yaptığımız hareketler, düşerkenki hareketlerimizin aynısıdır. Kopmaya çalışmak, bitişik oluşumuzun delilidir. O halde malzeme ve üslup ne kadar kötü olursa olsun, tasavvurumuz, özdeki hakikate uygun olmak zorundadır: hayranlık uyandırıcı, ihtişamlı, tutarlı, anlamlı ve soylu.

    Maddi olarak üretilen her şeyde temel ilke maddi olmayan mutlak bir gerçektir.Önce ışık, sonra nesne ve en sonunda gölge. Her seferinde başka bir anlatıcı başka bir sahneyi anlatsa da hikâye tek ve aynıdır ve olup biten, olup bitmiş olanın aynasından bize yansıyandır. Levh-i mahfuz da kalem de bezm-i elest de Kalubela da bütün bu düşünsel arka planın imgeleridir. 

    Evrendeki bu tanzim düşüncesinin minyatür bir biçimi, kültürler ve kültürel üretimler için de geçerlidir.

    Kürdiesk olan; resimde, heykelde, müzikte, anlatıda, mimaride, siyasette ve dahası tüm psikolojik ve sosyolojik hal, tavır alma, tefekkür, davranış ve sanatsal tezahürlerde maddi bir benzerliğe değil ruhsal bir tevhide işaret eder. Coğrafya, malzemeler, teknik olanaklar, üsluplar, üretim araçları değişse de Kürdiesk olarak tariflenebilen bir şey, temelde size aynı Kürdi duygunun farklı cephelerini gösterebilendir. Çünkü özde bütünlüklü bir kavrayış ve onu ötekilerden ayıran başka bir ruha sahiplik vardır. Bu ruhun dışına çıkış bir yeniliğe değil bir bozulmaya; bunun Kürdi enstrümanlarla yapılışı ise patolojik bir kusura ve yaradılışsal bir çürümeye işaret eder.

    Kürdiesk ruhu somutlaştırmak için bir cümleye ihtiyacımız olsa bu şüphesiz zıtlıkların süreğen uyumu gibi bir cümle olurdu.

    Anlaşılır kılmak için şöyle demeliyiz: Kürdiesk tarz, birbirine zıt duygu ve durumların iç içe, sonsuz çoğaltılabilir ve birbirine eklemlenebilir hale getirilerek bağdaşık olarak ifade edilme biçimidir. Onun tezahüründe göze çarpan temel öğeler; karşıtlık ve çok renklilikle beraber sadelik, berraklık ve sahihliktir.

    Bu ifade tarzının zaman-mesafe algısı yoktur ve içeriğin sonsuz devam etme özelliği vardır. Bir dengbêj tam da bu yüzden bir hikâyeyi aynı makamda günlerce söyleyebilir ve Kürt masallarında hakikatte bir bitiş yoktur ve anlatıcının maharetine göre bütün hikâyeler birbirini devam ettirebilecek formdadır.

    Yine mimaride ister ova-şehir evleri olsun ister taraça şeklindeki dağ evleri olsun, birer oda eklenerek yapıların legolar gibi yeniden biçimlendirilebilir oluşunun ve bunun bütünlüğü bozmamasının temelinde de bu yapısal algı vardır. Öyle ki İslam mimarisinde ornomentalizmin gelişmesi ve aynı biçimdeki bir şablonunun (pattern) yan yana veya üst üste eklemlenerek sonsuza kadar çoğaltılabilme mantığı ancak Kürdiesk anlayışın güneye taşınması sonrası ortaya çıkmış ve ilk örnekleri Eyyübi İmparatorluğu döneminde Kürtlerin başkenti Şam’da verilebilmiştir.

    İslam sanatındaki ilk tezhip örneklerinin, İslam’ın simge literatürüne aykırı olmasına rağmen Kürt güneşi formunda oluşunun yegâne sebebi de bu durumdur. Bu biçim teknik olarak Kürdistan arkeolojik buluntuları arasında büyük bir yer kaplayan silindir mühürlerdeki devamlılık özelliği ile göze çarpar (günümüzde rulo fırçalar ve boya şablonları aynı görevi görür) ve bu birkaç bin yıllık bir kültürel özün yansımasıdır. Ne var ki Kürdiesk’teki sadelik ilkesi tezyinde bir Sami özelliği olan abartma arzusu ile bozulmuştur. Bunun rövanşını Bedirxan Bey, Botan’da yaptırdığı ibadethanelerde, kapılardaki muhteşem kündekari işlemelere rağmen içmimaride süslemelere yer vermeyerek almıştır ve bu sadeliği bir süreliğine geri getirerek hâkim kılmıştır. Lakin Türk devleti bugün Kürdistan’da restore ettiği veya inşa ettiği yapılarda yapay bir duyarlılığa dayanan plastik, çiğ ve anlamsız bir süsleme sanatı benimsemektedir.

    Kürt kültürünün devletsizlik sebebiyle içe çöküşü ve bir hamilikten yoksunluğundan dolayı, günümüzde Kürdiesk’e dair mutlak ruh en kusursuz şekliyle müzikte ifade edilir. Fakat Kürt müziği de diğer bütün sanat disiplinleri gibi bir mirasa dayandığı için özgür değildir ve belli formlar, haller, makamlar ve edep ile icra edilmek zorundadır.

    Teknik gelişmelerin, modern müzik yargılarının değişmesi ile birlikte Kürdiesk müziğin dönüşümü bir gerekliliktir. Fakat bu sebeple Kürdiesk ruhun dışına çıkış onu öldürmeye kasttan başka bir şey değildir. Yeniden üretilemeyen her sanat çürür.Yeni teknikler, yeni enstrümanlar, yeni imkânlar, yeni tarz ve üsluplar kesinlikle kullanılmalıdır. Fakat bu, herhangi bir yolla ifade edilmesini beklediğimiz ruhun bozulmasına sebep verirse bu artık üstünde kavga edilecek bir konudur ve üretilen şeyin Kürt müziği olduğu iddia edilemez. Bir çalgının telinin uzunluğu değiştiğinde telin çıkardığı sesin perdesi de değişiyor. Malzemeyi ve biçimi değiştirirseniz bu yeni bir enstrüman olur. Kürtlük de müzikte bir makam ve hal tezahürüdür. Bunun dışına çıkılarak üretilen şey, dili ve ritimleri Kürt/çe olsa bile Kürdiesk değildir.

    Kürdiesk müzik, varlığı birlik halinde kavrayan bir anlayışın dışa vurumudur ve bu yüzden yapısında ikilik vardır. Evrenin işleyişindeki dinamik zıtlıkların uyumu bizim müziğimizin temel taşıdır. Dikkat edilirse istisnasız bütün hakiki Kürt müziklerinde hüzün ve coşku bir aradadır. Ritmin yüksekliği ve düşüklüğüne bakılmaksızın her Kürdiesk eser, bu iki temel duygu etrafında biçimlenmiştir ve bu durum onun karakterini yansıtır. Örneğin en ağır ağıtta (ölüm) bile vurguların her biri beşik (doğum) ayaklarının yere değiş ritmine göre yapılır. Bu, Kürdiesk’te bir genel tavırdır. Fakat eserin duygusunun gerçekte ne olduğu çok berrak bir biçimde ortadadır. Temelde bir org ve bateri etrafında gerçekleşen elektronik düğün orkestrasyonuna kadar bu böyleydi en azından. Şimdi bile ne kadar hareketli çalınırsa çalınsın Giranî’deki hüzünlü hava silinemiyor çünkü gerçekte o bir gelinin başarısız olmuş taliplilerinin, sevgililerinin düğününde oynadığı bir govenddir.

    Aynı şeyi Afrin’den İçanadolu’ya sürgün gelmiş Reşî Kürtlerin, bugün Ankara Havasıolarak bilinen düğün şarkılarında da görmek mümkündür. Bütün bozulmaya rağmen Fidayda, Kesik Çayır, Angara’nın Bağları, Ankara Misket, Çargah, Çaçanê – Çeçen Kızı, Çiftetelli, Kaba Guvende gibi eserler bu yüzden hala Kürdiesktir ve hareketli yapılarına rağmen içlerinden üstümüze kocaman bir hüzün boca edilir. Kürt sufi-alevi müziğinde de Klasik saray müziğindeki Kürdî makamlarla yapılmış tüm eserlerde de aynı şey görülür.Örneğin Tanburî Cemil Bey’in Kürdilihicazkar Peşrev’i çok iyi bir örnektir.

    90’larla birlikte Kürt müziği, bu işi yüzyıllardır yapan Gewende, Dûman ve Mitriblarınelinden alınıp şehre göç etmiş dar kafalı muhteris köylülerin eline düştü ve Kürdiesk’teki bu bozulma politizasyonsüreciyle birlikte akıl almaz bir hal aldı. Neticede Bingol Şewtî (Bingöl Yandı) gibi bir ölüm parçası eşliğinde hunharca halay çeken ama cenazelerde de alkış çalıp slogan atan bir nesil ortaya çıktı.

    Bu durum, Kürt Hürremilerden Babek’in kendilerine Ehlê Xerabat (Harabat ehli, kötülük tarikatı, gönlü kırılmış olanlar, meyhane müdavimleri) diyen takipçilerinin meyhanelere girişinin yasaklanmasıyla vukuu bulan bir olayı hatırlatır bana hep. Şehrin hâkimi ferman çıkarmış ki bunlar meyhanelerde demlenip tefekkür etmesinama o günden sonra şehrin sokakları sarhoşlarla dolup taşmış. Zira meyhane edebini bilenlerin kadehi kırılıp onlar ortadan kaybolunca edepsizler sokaklara dökülmüş. O gün bugündür de durum aynı.

    Son birkaç yıldır hızla devam eden bu bozulma sürecimiz, iyi niyetli ama bilgisi eksik bir neslimizin de yetişmesiyle artık başka bir evreye girdi. Son günlerde popüler olan çoğu Kürtçe müzikte benzer bir sorun var. Şarkı söyleyenler çok güzel, sesler çok iyi, kayıtlar ve enstrümanlar şahane, Kürtçeler harika ama Kürdiesk edep yok.Zira bu bilgi yeni nesle aktarılmadığı gibi Kürt müziği sadece Kürtçe söylemekle yapılıyormuş gibi bir anlayış gelişiyor ve geleneksel müziğimizin arkaplanı, şarkı sözlerini ve onların metinlerini var eden bağlamlara dair hafıza yok oluyor.

    Kürt müziği adına gelecek vaat ettikleri ve kendilerinin çabasını önemsediğim, zat-ı şahanelerini takdir ettiğim için elimde kabarık bir listesi olan kötü örneklerin sahiplerinin ismini vermeyeceğim.

    Fakat iki örnek üzerinde duracağım.

    Son zamanlarda bütün dillerden mashupvideoları görüyoruz ve neticede iki güzel Kürt kızı da Kürtçe ve başarılı bir örnekle bu kervana katıldılar. Günlerce bu başarılı çalışmalarını dinledim. Ne var ki seçtikleri şarkılarda sırf bu hüzün ve coşkunun bir arada olması sebebiyle iki tane de çok acı hikayesi olan ağıta da yer verdiler ve gülümseyerek bunlar eşliğinde çılgınca dans ettiler. Bu korkunç bir şey. Başkaları yapsa, bu bizde millî bir travmaya dönüşebilecek kadar acı bir şey.

    Hatırlayalım. Tevrat’ın Mezmurlar bölümü (Zebur Kitabı) bir ilahiler ve dua kitabıdır. 137. Mezmur’un acı bir hikâyesi vardır. Asurlular ve Babilliler birkaç yüzyıl arayla İsraillileri topraklarından alıp sürgün etmiş ve köleleştirmişlerdir. Bir gün onları sürgün edenler onlardan şarkı söylemelerini ve kendilerini eğlendirmelerini isterler. Onlar da bunu reddeder ve lirlerini Dicle Nehri’nin kıyısında kavak ağaçlarına asarak kutsal şehirleri Zion’u hatırlar ve ağlarlar. Kim söyledi bilmiyoruz ama bu mezmur 2700yıldır Yahudilerin milli gururunun ve tarihsel hafızasının canlı bir örneği olarak durur. Kilise ayinlerinde de sıkça okunan bu ilahinin Don McLean tarafından seslendirilmiş Waters of Babylon isimli halini mutlaka dinlemelisiniz çünkü o gün vukuu bulmuş acıyı hissetmemeniz olanaksızdır

    Fakat bugün Kürt çocukları Dersim katliamını ve arkasından Kürtlere uygulanan tehciri anlatan Malan Barkir adlı bir ağıtı aradan 80 yıl geçtikten sonra bir dans müziği olarak yeniden üretebiliyorlar çünkü gerçekte sözlerinin ne dediğine dair bir fikirleri yok.  Acı. Başka hiçbir şey değil.

    Bir diğer örnek ünlü Kürt mutasavvıfı Melayê Cizirî’nin Terci-i Bend’inin başına geldi. Mela, kendi döneminin Kürt sultanına onun kudret, azamet ve güzelliğini anlatan bir şiir yazmıştır. Şiir bütün öğeleriyle Kürdiesktir. “Sebahulxeyri xanê min, şehê şîrînzebanê min” (Sabahı şeriflerin hayırlı olsun ey Han’ım, şirin dilli şahım” diye başlar. Kürtçe’deki basit dil kurallarını bilenler isimlerin dişilik-erillik ekleri alarak bahsedilenin kadın mı erkek mi olduğunu bildirdiğini de bilirler. Bu yüzden bu şiiri okuyan biri, şiirde bahsedilenin “sevgili bir kadın” olmadığını anlar ama ne var ki şiir nasıl olduysa son on yılda öyle bir değiştirildi ki “ê” harfi “a”ya dönüştürüldü ve “Han”, “Hanım”;  “Xanê min”, “xanim” yapıldı.

    Güneybatı Kürdistan’ın Kobanî şehrinden ünlü bestekâr ve müzik üstadı Reşîd Sofî’nin bu şiir için 1970’lerin sonunda yaptığı o harika müzik ve düzenleme Kürdistan’ın kuzeyinde berbat bir hale getirildi. Zûbêr Salih’in de besteyi daha yumuşatarak ve yanlış okuması üzerine bu şiir bir aşk şiiri sanılarak yayıldı. En son yine yetenekli bir hanım kızımız öyle bir işve ve güzellikle, saçlarını omuzlarının üstünden savurarak bu şarkıyı okudu ki yüzbinlerce sevgili coşa gelip nûş eyledi ama Melayê Cizirî duysa “Ahê ji derdê te dikem” derdi.

    Belki elli farklı şekilde okunabilecek ama bu şekilde okunmaması gereken bir şarkı, tüketim malzemesi olurken Kürdiesk’in epik olanı ve aşka dair olanı aynı anda barındırması öz müziğimizden götürdü çünkü müzikte Kürtlük iddiası salt dil fetişizmine indirgenemez. Onun bir ruhu, bir ritmi, bir anlamı vardır.  (Bu şarkının kuzeydeki en başarılı yorumu Kardeş Türküler’e aittir zira içinde şiir, müzik ruh ve muhteva arasında huzuru sağlayan bir denge barındırır:

    Ahvalimiz budur.

    Tahrif edilen Kürdiesk, köklü bir ruhun kendi varoluş sistemiyle çeliştiği için varlığını yitirmesine neden olur. Yeniden üretimde bu denge sağlanamazsa tıpkı Türkler gibi ilerde kendimize ait bir müziğimiz olmayacak.

    Çok şey yazmak gerekir belki ama benim aklımda Solanas’ın El Viaje filminden bir replik var, her şeyi söylemeye yetecek:

    “Öldüğüm gün dünyada başka ozan kalmayacak ama yeni şarkıcılar gökyüzünden yağacak.”
  • Belkahve'den tarihi günü izleyen başkomutan Mustafa Kemal Paşanın, yanında Fevzi ve İsmet paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e gelişi görkemli oldu, kent adeta ayağa kalktı. İzmir'e girişinden iki gün sonra Başkomutan, Şerafeddin Yüzbaşı'ya, ''İzmir'' adını da ismiyle beraber kullanmasını önerdi. Genç subayda paşasını kırmadı ve soyadı kanununa kadar isim olarak adıyla beraber "İzmir’i" kullandı, soyadı kanunun çıkmasından sonra "İzmir" soyadını aldı.

    Tabii bu arada Mustafa Kemal Paşa tarafından İzmir’e ilk girecek subay ve asker her kime nasip olacak bu şanın yanında bir de maddi anlamda ödül verileceği de kamuoyuna duyurmuştu.
    Bu sebeple ordu da MustafaKemal Paşa'nın "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz. İleri!" nidası büyük etki uyandırdı.
    Çünkü; Sakarya Savaşı'nın ardından Ankara TBMM Hükümeti, Sovyet Rusya, Azerbaycan ve Afganistan tarafından tanındıktan sonra bağımsız Buhara Cumhuriyeti de TBMM Hükümeti ile siyasal ve diplomatik ilişkiler kurmak istemiştir. Bu amaçla elçi Recep ve maslahatgüzar Naziri beylerden oluşan
    bir Buhara heyeti Ankara'ya gönderilmiştir.

    Buhara Cumhuriyeti'nden gelen bu heyet,
    7 Ocak 1922’de Çankaya’daki bağevinde TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkartılmıştır. Buhara halkı adına üç değerli kılıcı armağan olarak getiren mezkur heyet üyeleri, bu kılıçlardan birini Gazi'ye,
    diğerini İsmet Paşa'ya sundu.
    Üçüncü kılıcın sahibiyse henüz belli değildi. Heyet, bu kılıcın İzmir'e ilk girecek kahramana verilmek üzere saklanmasını Gazi'den rica etti.

    Bu sırada Beyrut eşrafından Yahudi
    bir esnaf olan Misbah Efendi de,
    aynı amaçla 500 altın lira ödül koydu. Yaşanan bu gelişmeler, Batı Cephesi Komutanlığı'nca askerlere duyuruldu.
    Bu andan itibaren kılıç milli mücadele
    ile özdeşleşti, birçok subay ve askerin düşlerini süsledi. Büyük kurtarıcı,
    bu gelişmenin ardından Buhara Hükümeti'nden emanet aldığı kılıcı da,
    15 Eylül günü Yüzbaşı Şerafeddin'e verdi.

    Ayrıca, Beyrut eşrafından (Yahudi) Misbah Efendi'nin, ödül olarak koyduğu 500 altın lira da, Şerafeddin ve Zeki yüzbaşılar arasında paylaştırıldı. Emekliye ayrıldığında İstanbul'a yerleşen Şerafeddin İzmir, 1951'de vefat edince, eşi Siret Hanım, "üçüncü kılıcı" İzmir'de açılması planlanan İnkılap Müzesi'ne verilmek üzere İstanbul Valiliği'ne kendi
    eliyle götürüp teslim etti.
    Ancak kılıç kayboldu ve asla
    müzeye konulamadı.

    Zaman içinde Yüzbaşı Şerafettin Bey’in adına Balçova Belediyesi bir park açtı. Dokuz Eylül Üniversitesi, Sabancı Kültür Sarayı’ndaki salonlarından birine Hasan Tahsin’in, ötekine Yüzbaşı Şerafettin’in adını verdi. İzmir’de bir semtin ve Alsancak’ta bir sokağın adı oldu ve
    en son; Karşıyaka Belediyesi tarafından yaptırılan Milli Mücadele Açıkhava müzesinde, Mustafa Kemal Atatürk’ten üçüncü kılıcı alırken, Yüzbaşı Şerafettin’in figürü bir rolyefte yer aldı.
    Han Tiyatrosu tarafından bu muhteşem tarihsel olay oyunlaştırıldı ve
    “Kordon’da Nal Sesleri” adıyla sahnelendi.
  • Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa Canım İzmir'im Kurtuluş Kutlu Şanlı Zaferimiz Kutlu Olsun... 💖💖💖🇹🇷🌹🌹🌹

    "İzmir’in Kurtuluş Destanı"
    Mustafa Kemal, 1 Eylül günü o tarihi emrini verdi: Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!.. Ve taarruza geçen Türk askeri, 9 Eylül’de Yunan işgali altındaki İzmir’e girdi. Düşmanı denize döktü. Tarihe geçecek bir destan yazdı
    Tarih, 9 Eylül 1922… Mustafa Kemal komutasındaki Türk askeri, tarihe altın harflerle yazılan zaferlerine yenisi ekledi… Yaklaşık 3 yıldır Yunan işgali altında olan Ege'nin incisi İzmir'i düşmandan kurtardı… İşte tarihe geçen o destanın öyküsü…
    Tarih: 15 Mayıs 1915… 1. Dünya Savaşı sonrası Yunan Ordusu, İzmir'i işgal etti. Anadolu'nun neredeyse tamamı düşman askerleriyle doldu. O gün, gazeteci Hasan Tahsin Kordonboyu'nda Yunanlılara ilk kurşunu sıktı. Kurtuluş mücadelesinin ilk kıvılcımını ateşledi. İzmir'in işgalinden sadece 4 gün sonra, 19 Mayıs 1919 günü Samsun'da vatan ve millet aşkıyla dolu bir milletin düşmana karşı kurtuluş mücadelesi başladı. O mücadelenin başında Mustafa Kemal Atatürk vardı…
    "HALK SEVİNÇLE KARŞILADI"
    Her türlü zorluğa rağmen Mustafa Kemal komutasındaki ordu, zafer üstüne zafer kazandı. Anadolu'yu ve Rumeli'yi tek tek düşmandan kurtardı. 26 Ağustos 1922'de Büyük Taarruz başladı. Türk askerinin ilerleyişi karşısında düşman orduları kaçmaya başladı. Ve 1 Eylül 1922… Mustafa Kemal o tarihi emrini verdi: Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri! Kurtuluş sırası artık İzmir'deydi… 9 Eylül sabahı da ilk birlikler İzmir'e girdi. Türk askeri halkın sevinç gösterileri ile karşılaştı. Hükümet Konağı'na ve Kadifekale'ye Türk Bayrağı çekildi. Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 günü karargahı ile Belkahve'ye gitti. Bir incir ağacının altında Kadifekale'de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir'i seyretti. Ve Ankara'ya, İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf (Orbay) Bey'e şu telgrafı çekti:
    “BU BAŞARI MİLLETİNDİR”
    “Birliklerimiz İzmir doğu sırtlarında düşmanın son direnişini kırdıktan sonra bugün mağlup düşmanla beraber İzmir'imize zaferle girdik.”
    Mustafa Kemal, 10 Eylül 1922 günü Hükümet Konağı'na gitti. Halk, Ulu Önder'i büyük bir sevinç ve coşkuyla karşıladı. Atatürk, konağın balkonundan, meydanı hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayıp kısa bir konuşma yaptı: 'Bu başarı milletindir.'

    "Atatürk ve Yunan Bayrağı "

    Atatürk İzmir’in Kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu, bu ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti. Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
    - Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
    Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere baktı.
    - O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.
    Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.

    “Bütün cihan işitsin ki efendiler, artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır!” ~M.Kemal ATATÜRK~

    Ben, bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf, beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar, annem sizin bağrınızda, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir’i gördüğüm gün evvelâ Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan annemin mezarını gördüm!
    ~Mustafa Kemal ATATÜRK~
  • Babam 1946'da Ayaş'a tayin olmuş.
    Ankara'nın bu küçük kasabasındaki tek katlı evde de bir cuma sabahı beşte Deniz abim dünyaya gelmiş.
    Tarih:
    28 Şubat 1947
    Can Dündar
    Sayfa 28 - Can Yayınları
  • Gönül sende, göz yolda kaldı; 
    Ne postacı semtime uğrar, 
    Ne turnalar selam getirir; 
    Vefasız çıktın Beşiktaşlım.

    Katlanmaksa katlanıyorum 
    Kimselere belli etmeden

    İyi kötü bir iş tutmuşum; 
    Acısı tatlısı hepsi bir. 
    Ha Ankara, ha Çemişkezek; 
    Senden uzakta olduktan sonra.

    Nerde olsa yaşıyor insan; 
    Nerde olsa bir gün ölmek var. 
    Sen ilk aşkım, ilk göz ağrımsın;

    Dünyalara değişmem seni. 
    Keyfimden uçtuğum oluyor 
    Rüyama girdiğin geceler.

    Bayram sabahı bile olsa, 
    Sensiz doğan günü n’eyleyim!

    Cahit Sıtkı TARANCI
  • MUSTAFA KEMAL: "ON DÖRT GÜNDE DÜŞMANI DENİZE DÖKERİM!"

    Mustafa Kemal Paşa, annesinin elini öpüp vedalaşırken, "Bir çay ziyafetine gideceğini" söylüyordu.
    Zübeyde Hanım oğlunun çizmelerine, üniformasına bakınca, çay ziyafetine gidiyor gibi bir halinin olmadığını düşünmüştü.
    Mustafa Kemal gittikten sonra Bölge Komutanlığına telefon ederek, Paşa'nın nerede olduğunu sordu. "Çay ziyafetinde Efendim," yanıtını verdiler.
    "Hayır" dedi Zübeyde Hanım kendi kendine. "Savaşa gitti, biliyorum."
    Oturdu, oğluna kısa bir mektup yazdı.
    "Oğlum seni bekledim, gelmedin. Çaya gittiğini söylemiştin bana. Ama cepheye gittiğini biliyorum. Senin için dua ettiğimi bilmeni isterim. Savaşı kazanmadan geri gelme."
    *
    Mustafa Kemal o akşam, yakın arkadaşlarıyla, Ankara dışında bir yerde yemek yedi. Cephede bulunduğu sürece içki içmeyeceği için birkaç kadeh içki de aldı.
    Arkadaşlarıyla vedalaşırken, elini omzuna koyduğu kişiye şöyle dedi:
    "Şimdi buradan doğruca cepheye gidiyorum. Saldırıyı başlatmak üzere..."
    İçlerinden biri:
    "Paşam, ya kazanamazsanız?" diye endişesini belirtti.
    "Ne diyorsun sen? Saldırının başlangıcından on dört gün sonra, düşmanı denize dökmüş olacağım!"
    Trene binecek yerde, o gece Tuz Gölü üzerinden Konya'ya gitti. Konya'ya varınca, orada olduğu bildirilmesin diye telgrafhaneye el koydu.
    *
    25 Ağustos akşamı, Mustafa Kemal, İsmet Paşa'nın kaleme aldığı bir savaş emri çıkardı: Kıtalara iletilen bu emirde, "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" deniyordu.
    *
    26 Ağustos sabahı, gün doğumuna bir saat kala Gazi Paşa atıyla, yumuşak eğimli tepeye doğru ilerliyordu. Savaşı buradan yönetecekti. Bir sıra erler ellerindeki fenerlerle, bayırlardaki atlara ışık tutuyor, koşumlarını aydınlatıyorlardı.
    Mustafa Kemal düşüncelere gömülmüş, konuşmuyordu. Gözlerini ufka, doğuya dikmişti. Biraz sonra ufukta gün ışığı belirdi. Anadolu toprakları aydınlanmak üzereydi. Aynı anda gök gürültüsünü andıran topçu baraj ateşi başladı. Yunanlılar uykularından uyandı. Kimi Yunan subayları, geceleyin baloya gitmiş, sabaha karşı dönmüşlerdi.
    Mustafa Kemal bütün paşalara, birliklerini cephe hattından yönetmelerini emretmişti.
    Savaş kanlı oldu, ama kısa sürdü. Saatler dokuz buçuğu gösterirken iki hedef dışında, bütün hedefler Türklerin eline geçmişti.
    *
    Mustafa Kemal Paşa, üstleri açık bir dizi otomobilin başında İzmir'e girdiğinde, takvimler 10 Eylül'ü gösteriyordu. Paşa'nın geçtiği yollar defne dallarıyla süslenmişti. Konvoyu korumakla görevli bir süvari alayı, onları şehrin kapısında karşıladı. Alaydaki erlerin yüzleri adeta çökmüştü. Çünkü erler dokuz günden beri at sırtındaydı. Saldırının başlangıcında askerlere bol bol yiyecek vaat edilmişti; ancak düşmanın geri çekilirken her şeyi yakıp yok edeceği hesaplanmamıştı. Bu nedenle süvariler ve atları açlıktan hayalet gibi görünüyordu. Kimsenin yüzünde et kalmamıştı. Üstleri başları perişandı. Erlerin ve atların başı ateşle yanıyordu. Buna karşın herkesin gözü, zafer mutluluğuyla parlıyordu.
    Kaldırımlarda binlerce insan yürüyor, hep bir ağızdan haykırıyorlardı: "Yaşa! Mustafa Kemal Paşa yaşa!"
  • Saygıyla sevgiyle anıyorum... 💖💖💖 🌹🌹🌹

    27 Ağustos 1922 sabahı Mustafa Kemal Paşa'ya telefonda kuşattıkları tepeyi yarım saat sonra alacaklarını bildirmesine rağmen bunu başaramayınca intihar ederek hayatına son veren Miralay Reşat (Çiğiltepe)’nin ;

    Özellikle cephenin biraz gerisinde yüksekçe bir yere oturup tabancalarını dizlerine koyarak "Geri çekileni vururum" mesajı vermesi ve birkaç sefer geriye kaçan askerler üzerinde bunu bizzat uygulamasıyla “Deli Halit” lakabını alan Mirliva Halit (Karsıalan)’ın ;

    Kütahya'nın Emet ilçesinden kendisi, Emet halkı ve süvarileri tarafından kaçırılan Yunan ordusunu kovalayarak İzmir’e giren ilk süvari birlikleri komutanı Ferik Fahrettin (Altay)’ın ;

    Demiryollarının kesiştiği yer olan Eskişehir'e bir üs kuran ve savaş boyunca derme çatma trenlerle cepheye asker, cephane, malzeme nakleden; ray döşeten; gerektiğinde ray ve vagonlardan çelik söktürüp kılıç yaptıran miralay Behiç Bey’in ;

    İstanbul'dan bizzat kendisine gönderilen ve Mustafa Kemal Paşa'yı tutuklamasını emreden telgrafa rağmen “Ben ve kolordum emrinizdedir Paşam!” sözünü söyleyerek Mustafa Kemal Paşa'nın emrine giren Birinci Ferik Musa Kâzım (Karabekir)’in ;

    İzmit ile Adapazarı'nı geri alıp, Sakarya Meydan Muharebesi'ne katılarak üstün başarılar kazanan Birinci Ferik Kazım Fikri (Özalp)’ın ;

    Birlikleri ile İzmit ve adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında ateş açarak onları durdurup geri püskürten ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan olan Mirliva Ali Fuat (Cebesoy)’un ;

    Bahriye Nazırlığı’ndan ayrılan ve Anadolu'daki Milli Mücadele hareketine katılan albay Hüseyin Rauf (Orbay)’ın ;

    İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve mühimmat kaçıran, İtalyan işgalindeki Antalya depolarında bulunan silah ve mühimmatı Kuva-yı Milliye'ye kazandıran Mirliva İbrahim Refet (Bele)’nin ;

    İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesi kaldırılan, nişanları geri alınan ve idamına karar verilen Müşir Mustafa Fevzi (Çakmak)’ın ;

    Harbiye'de Askeri Taktik ve Strateji Öğretmenliği yapması nedeniyle başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Kurtuluş Savaşı'ndaki üst düzey komutanların büyük çoğunluğu tarafından "Hocam" diye hitap edilen, Büyük Taarruz'dan önce taarruz stratejisinin belirlenmesi için yapılan toplantılarda, tedbirli ve titiz karakteri nedeniyle, taarruz planını çok riskli ve tehlikeli bulduğu için şiddetle itiraz eden, ancak yine de verilen emirleri, biri hariç, harfiyen yerine getiren Orgeneral Yakup Şevki (Subaşı)’nin ;

    Yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatip olan, Kurtuluş Savaşı'nda cephede Mustafa Kemal'in yanında görev yapan, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılan Onbaşı Halide (Edip Adıvar)’nin ;

    Kağnıyla cepheye silah taşıyan Fatma Nine’nin ;;

    İnebolu'da bulunan cephanelerin Ankara'ya götürülmesinde çocuğu ve kağnısıyla yer alırken, kış şartları nedeniyle cephane ıslanmasın diye battaniyesini cephaneye saran, bebeğine de sarılıp onun donmaması için uğraş verirken donarak ölen Şerife Bacı’nın ;

    Onbaşı olduğunda neredeyse sadece kadınlardan oluşan birliği ile düşmanın cephe gerisine bir saldırı düzenleyen ve aralarında bir Yunan subayı dahil toplam 25 esir askerle geri dönen Erzurumlu Kara Fatma (Seher Erden)’nın ;

    Kocayayla baskınında geri çekilen silah arkadaşlarına cesaret vermek için hızla öne atılınca başından vurularak şehit olan Gördesli Makbule’nin ;

    Çanakkale’de ölen kocasından kalan tek hatıra elmas küpelerini bozdurup kendine bir tüfek alıp dağa çıkan ve Yörük Ali Efe’ye katılan Emir Ayşe’nin ;

    Düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir sürede düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engelleyen Yörük Ali Efe’nin ;

    Bekir Ağa Bölüğü`ne baskın düzenleyerek tutuklu bulunan vatansever ve aydınları kurtarıp Anadolu`ya geçmelerini sağlayan Yahya Kaptan’nın ;

    Bir Fransız gemisini kaçırmayı başarınca ona layık görülen istiklal madalyasını geri çevirerek "Ben madalya için değil milletim içim savaştım" diyen İpsiz Recep’in ;

    Kumardan hileyle kazandığı 45 bin frank ile kendi deyimiyle İzmir'deki vatan görevine başlayan İngiliz Kemal lakabıyla anılan Türk ajan Ahmet Esat (Tomruk)’ un ,

    Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın gizli örgütü Karakol’un yöneticisi Naciye Faham’nın ;

    İşkence görmesine rağmen Karakol’un adresini vermeyen Topkapılı ebe Şahende’nin ;

    Felah Grubu’na saraydan bilgi taşıyan V. Murat’ın kızı Fehime Sultan’nın ;

    İşgal protestolarında on binlere konuşan Şükufe Nihal’e;
    Sebahat’ın ;
    Zeliha’ın ;

    Darülfünunlu Saime’in ;

    12 yaşında İnönü muharebelerinde savaşan Nezahat’ın ;

    “Muharebe bana düğündür Paşam” diyen Mustafa Kemal’in askeri Sivaslı Fatma Seher’in ;

    Çerkez kadınları örgütleyen Hayriye Melek’in ;

    Alaşehir’deki zulmü dünyaya çektikleri telgraf ile duyuran Makbule’nin;
    Nebile’nin ;

    Yunan işgaline elinde silahla karşı koyan Turgutlulu Çavuş Ayşe’nin ;

    Ödemişli Fatma’nın ;

    Köpekli Nuri Çetesi’ne katılan Aydınlı -namı diğer Binbaşı- Ayşe’nin

    Yörük Ali Efe’nin 1. bölüğünün 4. mangasında nişancı olarak savaşan Emire Aliye’nin ;

    Elinde balta ile Menderes Köprüsü’nde düşman bekleyen Arşın Teyze’nin ;

    Sarayköy’e gelen İngilizci Nasihat Kurulu’nun üzerine silahla yürüyen Adöv Ayşe’nin ;

    Başındaki yırtık örtüsünü erkeklerin yüzüne atıp, “alın bunları örtünün, verin silahları ben savaşırım” diyen Kezban’nın

    Mavzeri hiç susmayan şehit eşi Senem Ayşe’nin ,

    Düğünde takılan altınları Ankara’ya bağışlayan Kastamonulu 17 yaşındaki Hatice’nin ;

    Üç kızını Mustafa Kemal’e emanet edip Sakarya Cephesine koşan ve yaralanan Ayşe Çavuş’un ,

    Düşmanla işbirliği yapan oğlunu vurup dağa çıkan Domaniçli Habibe’nin

    Erkek kılığında savaşan ve sonra kadın olduğu anlaşılan Halime Çavuş’un ....

    Soyadını İnönü meydanında çarpışa çarpışa alan Mustafa İsmet’in

    “Geldikleri gibi giderler” deyip, geldiklerinden biraz daha hızlı gitmelerini sağlayan Mustafa Kemal’in

    Kutlu Tini şad , uçmağı Tanrı Dağları olsun ...