• 10 Kasım sabahı vapurumuz Boğaz'a girdi. Kavak'ta ayrı ayrı istikametlerde Rauf Bey ve Rafet Paşa ve İstanbul gazete muhabirleri vapurumuza çıktılar. Bugünkü gazetelerinden de birer nüsha verdiler. Her biri bir sual soruyor. Beni arkadaşlarımla görüşmeye ve beş yıldanberi görmediğim bu şirin yerlerimizi seyretmeye fırsat vermiyorlardı. Endişeleri cumhuriyetin ilanı şeklinden doğuyordu.

    "Bir sabah top seslerinden endişe ile uyandık. Meğer Cumhuriyet ilân olunuyormuş. Ankara'dan gelen haberler Mustafa Kemal Paşa'nın yeni topladığı bir muhitle tam bir diktatörlüğe gittiğidir.

    Millî hakimiyet yerine şahsî hükümranlık kurulmuştur, istiklâlimizi kurtaranlar hürriyetimizi boğacaklar mıydı?"
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Oblivion
    Link: #31185532
    Müzik Parçası : Oblivion

    Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şuan nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, dün amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde dün odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız?

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla..
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝
  • Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, (4) komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şu an nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız.

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberlerin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla ekran kaplanıyor...
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝
  • Bu incelemeyi değerli Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum. Aziz Nesin'in öz evladı olsa, kendisini ancak bu kadar sevebilir, bilenler bilir. :) Bir Aziz Nesin kitabı okumamı istiyordu ve Ankara toplantılarımızın birinde bu kitabı hediye etti sağolsun, onunla tanışma kitabı olarak en iyi seçimin bu olduğunu söyledi. Yazarın çok fazla kitabı var, benim gibi uzun yıllar önce okuyanlar ve haliyle unutanlar için bir bilene sormak iyidir diyor ve artık giriş yapıyorum. Bir bilen için bknz. Tuco. :)

    Aziz Nesin, Bursa'ya bir broşürde yazanlar sebep tutularak sürgüne gönderilmiş. Broşürün bir sayfası basılmış arkası basılamadan toplatmışlar. Kanunen suç teşkil edebilecek bir şey bulunmamasına rağmen bir şekilde allem edip kallem edip, ceza almasına sebep olmuşlar. İlk önce 10 ay hapis cezası çekmiş. Sürgünde de 4 ay geçirmiş. Bu süre boyunca hayatına kalıcı darbeler inmiş. Bir insana en büyük darbe ailesinden gelir. Ama bu konuya daha sonra değinmek istiyorum.

    Bursa'ya geldiğinde yatacak yer gösterilmeden, elinde bir geliri olmadan, öylece şehrin ortasına bırakılmış ve sabah akşam karakola gelip imza vermesi istenmiş. Karakola ilk gittiğinde de ateş topu misal hiçbir karakol onunla ilgilenmek istememiş. En son orta karar bir otelden yer ayırtmış ve onun yakınındaki karakola imza vermek durumunda kalmış. En son karakol ateş topu elinde kalan karakol.

    Ben Aziz Nesin'i hayat görüşü olarak, birçok noktada uyuşmadığımız için sevgiyle anmam. Ama hak verdiğim, doğru söylemiş dediğim çok tespiti de vardır, inkar etmem. Bu kitap onun görüşleri üzerine değil, sürgündeki anılarını daha mizah içeren bir dille anlattığı bir kitap olduğu için, diğer konulara girmeyi yersiz buluyorum. Çünkü diğer konulara girersem, ona üzülmeyi bırakıp daha sert yaklaşabilirim. Ama ben kitapta ona o kadar üzüldüm ki, şu anda ona sert yaklaşmak istemiyorum. Görüşleri farklı da olsa karşımda bir insan var ve uğradığı bir zulüm var.

    Kitapta dikkatimi çeken en önemli husus, bir insan bir şehre sürgün gönderilir de nasıl öylece bırakılır? Asgari düzeyde olsun ihtiyaçları nasıl giderilmez? Para yok. Yatacak yer yok. Yıkanacak su yok. Sıcak suya ve temiz çamaşıra hasretsin. Bırak yardım gelmesini, insanlar selam vermekten korkuyor. İş veren yok. Yardım eden yok. Etmeye teşebbüs eden yok. Kıyafetlerin eskiyor, mevsim kış, sırtında incecik gabardin bir pardesü. Karın çocukların başka şehirde. Onlardan haber almak için çırpınıyorsun ama ötelerden iki cümle ya geliyor ya gelmiyor. Bir de senin üzerinden geçinen, bencil mi bencil bir başka sürgün 'arkadaş'ın var. Kerim Sadi adlı bu arkadaş, yanılmıyorsam Nesin'den 15 yaş büyük, marksizmi çok iyi bilen, yanılmıyorsam Komünist Manifesto'yu ilk çevirenlerden biriymiş. Bu yüzden sol kesim tarafından çok saygı gören, ama ben böyle bir marksizm görmedim, anlayışı korkunç derecede bencil bir insan. Hiçbir gidere el atmıyor. Marksizmin temelinde eşitlik vardır, bunun da arkası adalate dayanır. Bu kadar bencil bir insan ise bu tür iyi özellikleri bünyesinde taşıyamaz ve nasıl komünist olur? Bütün giderleri Aziz Nesin, üç kuruş parasını bölüşerek yükleniyor ve utanmadan Aziz Nesin'e ayıp ediyor, üstelik bir kez de değil. Bir gece Aziz Nesin bir arkadaşı vasıtasıyla hamama gidip gelmiş. Bu Kerim Sadi kapıyı açmamış ve sabahında ''Seni evde yatıyor sandım, polistir diye açmadım.'' demiş. Nesin diyor ki sy. 118'te: ''Türkiye'de hiçbir zaman polis, ne arama, ne baskın, ne tutuklama, ne de buna benzer işler için evlere geceleyin gelmez. Sabahı bekler. Yasa da böyledir, töre de, olanlar da... Hoca bunu bilmez mi? Bilir.'' Ben sandım ki Kerim Sadi kalp krizi falan geçirdi. Meğer keyfî açmamış. Yataktan çıkar da kendi totosu üşümesin ama Aziz isterse dışarda zatürre olsun diye. Bu insan onun vesilesiyle bulunduğu evin kapısını, ona açmıyor düşünebiliyor musunuz? Bu yediği ilk herze de değil. Daha evvel de başka şeyler yapmış ama uzatmayacağım. Ve Aziz Nesin bunun kapıyı açmama yalanına inanıyor. Gözünün içine baka baka bu hain bakışlı insana inanıyor. Ben buna inanmasına İNANAMADIM! O an tutup yakasından dışarı fırlatmalı senin gelmişini geçmişini Bursa ayazı çaprsın demeliydi! Sadece bu kadar mı? Buraya yazılamayacak her türlü kelimeyi kar topu yapıp atmalıydı. Böyle insana iyilik edilmez. Dediğim gibi yaptığı tek şey bu değil. Adam saatli bomba gibi. Nerde ne zarar açacağı belli değil. Üstelik Aziz Nesin de paraya muhtaç. Bu ise sadece sömürücü. Böyle bir insana ne saygı duyulması, bu insanın kendine zarar.

    Çektiği yokluğu, açlığı, çaresizliği o kadar net ifade etmiş ki, okuyan hiç kimse yoktur ki içi titremesin. Kar lapa lapa yağıyor, evinden haber yok. Sağdan soldan gelen 10 liralar 20 liralar ile sürgün günlerini geçirmeye çalışıyor. Güç bela otelden çıkıyor, bir arkadaşı vasıtasıyla. Ev tutuluyor. Orada Kerim Sadi denen kötüyle günler geçiriliyor. Kerim Sadi ile ilgili kısımları okurken sinir harbi yaşayacaksınız ama ilk sinir harbi bu olmayacak. Bir de bunu gizli bir örgütün başı zanneden, ilerde de başına hafif bela olacak, 20 yaşında bir zopalık var ki, okurken dudaklarınızı ısıracak onun da gelmişini geçmişini, Aziz Nesin'in kitabıyla kovalamak isteceksiniz. Ama okuyanlar bilir, yemeklere dikkat edin. Hüpletmesin. Yoklukta her lokma altın kadar kıymetli.

    İstanbul'a yolladığı mektupları yazarkenki sıkışmışlığı tarif etmek mümkün değil. Arkadaşına diyor ki bir mektupta, ''Yazım kötü, soğuktan kalem tutmakta zorlanıyorum. Burada yazı da yazmak mümkün değil. Çünkü açlık ve soğuk buna engel oluyor.'' Soğuktan ve açlıktan kalem tutamamak...

    Ona denk gelenlerden cesaretini öven, yazılarını takip ettiğini söyleyen, ama uzak duran nice insan oldu. Korkunuzu anlıyorum. Lakin bu adamın burada dımdızlak bırakıldığı biliniyor. İş aradığı biliniyor. Mutlaka ilerleyen günlerde yokluktan görünüşü de değişmiştir. Hiç mi bir zarfa üç beş kağıt sıkıştıran olmaz? Hiç mi bir kap yemek veren, yemeği geçtim ekmek veren olmaz? Bir insan ne kadar kötü olursa olsun, bu kadar çaresiz bırakılmamalı. Halk ağzında gavur olsa diye bir tabir var bilirsiniz. Gavur olsa insan arkasını dönmez. Hiç mi vicdanı sızlayan olmaz?!

    Eşi, belki bıktı Aziz Nesin'den. Kadın belki sürekli başını belaya sokmasından yaka silkti. Bunlara tamam. Ama o senin eşin ve iki çocuğunun babası. Bir insan habersiz bırakılır mı? Düşünsenize eliniz kolunuz bağlı, soğuk, açlık, işsizlik, selam verecek insan bulamamak, aile hasreti ve en büyük desteği beklediğiniz kişi, eşinizden ses yok. BU SESSİZLİK İNSANI ÇILDIRTIR. Sonlara doğru ben hazmedemedim birçok şeyi, Aziz Nesin nasıl bu kadar dayanıklı durmuş şaşırdım. Bir mektup yazmak ve o mektupta da soğuk bir dil kullanmak mümkün. Ama insanın eşine, çocuklarının babasına mektup yazması bu kadar mı zor? Bu kadar mı zül? İnsan, insana bunu yapmamalı.

    Tuco istedi ki Aziz Nesin'i daha yakından tanıyım ve biraz da güleyim. Ben bu kitaptaki sefalete üzülmekten, komik olan şeylere dahi gülemedim. Kaplıca ve çamaşır anısı göz doldurur cinsten. Aziz Bey, siz karnınız açken, antika antika konuşan ressam efendiye gidip, en azından kursağımdan rakı geçer derken ben gülemedim. O açlığı düşündükçe benim midem delindi. Battaniyeyi sırtınızda gezdirirken ve otele girdiğinizde sarfettiğiniz o sözlere ben acımaktan gülemedim. O Kerim Sadi'nin size içki konusunda yaptığı düpedüz dalga geçme olayına ben gülemedim.

    Yazılarınızı takdir ettiğini, gönülden desteklediğini söyleyip, gözünden köstekleyenlere ben gülemedim. Aziz Nesin, İslam inancına göre bazı sebeplerden dolayı yatacak yeri yoktur. Bu ayrı. Ama ona bu dünyada bu kadar zulmeden, aç bırakan, ailesinin yıkılmasına, çoluk çocuk perişan olmasına, kışta kıyamette üşümesine, elde doğru düzgün sebep olmamasına rağmen, iftiralarla ve bahanelerle hapse düşmesine, sürgün edilmesine sebep olan, dara düştüğünü bildiği halde ona yardım etmeyen hiç kimsenin yatacak yeri yok. Belki farklıyız sizinle Aziz Bey. Hem de çok. Ama çektiğiniz sefalete üzüldüm.

    Aziz Nesin'i tanımak adına ben çok akıcı bir kitap okudum, hatta hayatını anlattığı daha geniş bir kitap varmış onu da okumak isterim. Sizlere de gönül rahatlığıyla bu kitabı öneririm. Hatta mümkünse açken okuyun. Keyifli okumalar diyemiyorum tabi. Sevgiler..
  • Bir Sen Anlarsın...

    (Şiirin Hikayesi; Vaktin Leylâ'sına...)

    O gözlerinde gördüm, gördüm desem Allah’ı,
    Taşa tutarlar beni, kâlden bir sen anlarsın.
    Alnım değse göğsüne bir gecenin sabahı,
    Dâra çekerler beni, hâlden bir sen anlarsın.

    Boynumu büküversem huzurunda diz çöküp,
    Binbir türlü kusuru eteklerine döküp,
    Harf, hece, ses ve sözü tâ en kökünden söküp,
    Atsam da bir kenara, dilden bir sen anlarsın.

    Züleyhâ’dan misâller dinleriz hep sen diye,
    Mecnûn’un onca hâli bizi eder hikâye,
    Bilmeyenler sorar ya; neden o anlar, niye?
    Aşkın sazı sendedir, telden bir sen anlarsın

    Hâl bilmez uzak ola, hâlden anlayan gerek,
    Aşkın namazı için abdest suyu kan gerek,
    Bülbülü vâr edecek bir yâr, bir cânan gerek,
    Elinde demet demet, gülden bir sen anlarsın.

    Ne kadir bilirim ben, ne anlarım kıymetten,
    Uzağım, çok uzağım; varlık kadar nimetten,
    Ayaklara düşerim, mahrum kalsam himmetten,
    Bu yolda tüccar sensin, elden bir sen anlarsın.

    Rûhuma nakşetmişim bir ateşin sözünü,
    Rüzgar alır savurur, bilmez işin özünü,
    Yanmak nedir bilmeyen söndürse de közünü,
    Alırsın mahfazana, külden bir sen anlarsın.

    Ey zamanın Leylâ’sı!.. Ey aşk şehrinin şâhı,
    Son devrin neslişâhı, âşıkânın dilşâhı,
    Sen!.. Ey ay yüzlü güzel!.. Ey gönül pâdişâhı!
    Ben bilmem peşindeyim, yoldan bir sen anlarsın...

    Ankara, 2011
  • Sevgili Sedat Laçiner, bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanız dileğiyle..
    Sayın Hasan Cemal,
    Kıymetli üstadım,

    Bu satırları 20 aydır tutuklu olduğum Çanakkale Cezaevinden yazıyorum… 20 aydır, yani 577 gündür, 13 bin 848 saattir bir zindanda bu çılgınlığın geçmesini bekliyorum…

    Dışarıdayken (yani çook uzun  zaman önce) sizin yazılarınızı okumak vazgeçemediğim günlük rutinlerimdendi. Konu ne olursa olsun hakkaniyetli olma çabanızı ve serbestiyetçi duruşunuzu, hürriyet ve haklardan yana tavrınızı unutamıyorum. Maalesef hapishanede internet yok, bilgisayar yok… Yasak… Dolayısıyla mahrum olduğum pek çok hak ve olanaklardan biri de Siz ve Sizin gibi az sayıda namuslu münevverlerin yazıları…

     

    ***

    Sayın Cemal,

    20 Temmuz 2016 günü evimde, çalışma odamda gözaltına alındım… Polisler geldiğinde yine bilgisayarımın başındaydım ve internetteki köşe yazımı yazmakla meşguldüm. Evimi didik didik aradılar, bilgisayarlarıma cep telefonuma el koydular. Üç gün sonra da tutuklandım. Suçumun “Anayasayı ihlal' yani “darbe yapmak' olduğu söylendiğinde inanamadım. Polisler “biz bilmeyiz savcı açıklar' deyince savcı sorgusunu bekledim. Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… Sonra hâkim karşısına çıktım. Akşam 20:00’de başlayan celse sabah saat 08:30’da bitti. Bir ara salonda bulunan avukatlar ve sanıklar bile uyuyordu. İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile… Ne savcı ne de hâkim, anlattıklarımla ilgili değildi. 15 Temmuz günü nerede olduğumu bile sormadılar…

    Tutuklandığım gün Adliye’deki savcı ve hâkim odalarının yarıdan fazlası boşaltılmış, isimlikler sökülmüştü… Beni tutuklayan hâkim, beni tutuklamasaydı belki kendisi de tutuklanacaktı. Beni gözaltına aldıran savcının sağındaki, solundaki ve karşısındaki savcı odaları bir gün önce boşaltılmış, o odalardaki savcılar çoktan zindanlara atılmıştı. İşte böyle bir ortamda tutuklandım.

    Sonradan öğrendiğime göre, 16 Temmuz 2016 sabahı Ankara’dan, Bakanlıktan Adliye’ye tutuklamalar için liste gelmiş ve o isimler arasında benim de ismim varmış.

    Gözaltına alındığım günden 2 ay sonrasına kadar avukatım başına bir şey gelmesinden korktu, ziyarete dahi gelemedi. Baronun, yasal zorunluluk nedeniyle atadığı avukat ise birkaç gün sonra avukatlığımdan çekildi. Uzun süre avukat bile bulamadım. Piyasada dolaşan havalı bazı avukatlar, “Sedat hocanın suçsuz olduğuna inanıyoruz ama bu davayı alamayız, yoksa biz de tehlikeye gireriz' dediler. Suçlamalar akıl almazdı, hukuki yardım kanalları ise kapalıydı.

    İddianame çıkıncaya kadar, yani neredeyse 8 ay boyunca hakkımdaki suçlamanın nedenini, dayanağını, delileri vs. öğrenemedim. Gerçi iddianame yazılınca da bunu öğrenmek mümkün olmadı, çünkü iddianamede darbeye katıldığıma veya darbeyi desteklediğime dair bir tek cümle dahi yoktu. Hatta iddianamede Çanakkale ilinde darbe olduğuna dair bile cümle geçmiyordu. En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında “eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır' denmesiydi. Oysaki Türk Ceza Kanununun 309.maddesinde “cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak…' suçtur. Yani TCK 309.maddede cebir ve şiddet suçun asli, olmazsa olmaz unsurudur. Yani iddianame, eylemlerimde cebir ve şiddet olmadığını kabul ederek ortada suç olmadığını, benim de suçlu olmadığımı kabul ediyor. Buna karşın cezalandırılmamın kamu yararına olacağını söylüyor. Yani açıkça deniyor ki; “Sedat Laçiner’in suçu yoktur ama cezalandırılmalıdır'. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?!

    Bir diğer ilginç nokta ise, ikamet ettiğim Çanakkale’de darbe girişimi olmaması. 15-16 Temmuz gecesi, yaşadığım şehirde hiçbir askeri veya sivil kalkışma faaliyeti olmadı, darbe ile ilgili hiçbir gelişme de yaşanmadı.  Darbeyi tesadüfen geceye doğru televizyondan öğrendim. Balkonda oturuyordum ve haberde duyduklarımın gerçek olduğuna bile inanamadım. Oturduğum yer işlek yollar üzerinde olmasına rağmen olağandışı hiçbir gelişme olmadı… Nitekim dönemin Çanakkale Valisi 16 Temmuz günü Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı ve “ilimizle gurur duyuyoruz çünkü Çanakkale’den bir tek darbeci çıkmadı. İlimizden darbeci çıkmadı' dedi. Hatta Çanakkale’de hiçbir darbe kalkışması olmadığını da ekledi.

    Darbeyi öğrenir öğrenmez (23:30-00:00 civarı olmalı) sosyal medyadan darbe karşıtı mesajlar atmaya başladım. Darbelerin ve şiddetin hiçbir soruna çare olamayacağını, halkın demokrasiye ve hukuka sahip çıkması gerektiğini ifade ettim. Ben, darbe karşıtı bu mesajları yayımlarken Ankara ve İstanbul’da çatışmalar hala devam ediyordu… Benim darbe girişimine karşı çıkan ilk mesajımla Cumhurbaşkanı’nın CNNTürk’teki ilk mesajının hemen hemen aynı dakikalara denk gelmesi de ilginç bir tesadüftür. Yani darbeyi öğrendiğim ilk andan itibaren darbeye açıktan karşı çıktım, büyük bir risk aldım. Herhalde darbe girişimi başarılı olsaydı içeri alınacak kişilerden biri yine bendim.

    Şaşıracaksınız ama sosyal medyadaki darbe karşıtı mesajlarımın hiçbiri iddianameye girmemiş. Aylarca savcılığa yazdım, bu mesajların delil olarak dosyaya konulmasını istedim. Defalarca mahkemede dile getirdim. Tutukluluğumdan 1,5 yıl sonra nihayet mahkeme sosyal medyada darbe konusundaki mesajlarımın incelenmesi kararını lütfen aldı…

    Bu davada sanki görünmez bir güç, lehime olan delillerin toplanmasına özel olarak engel oluyor ya da hâkimler ve savcı bu davanın delillerle, kanıtlarla bir ilgisi olmadığını fark ederek bir şeylerden korktular. Bilemiyorum…

    Gözaltına alındığım gün de ilginç bir gelişme yaşanmıştı; evimi didik didik arayan polis memurlarından biri kitaplığımda “Kim Bu Fethullah Gülen' adlı kitabı buldu. Faik Bulut’un bu kitabı baştan sona Gülen’e ve hareketine ağır eleştiriler getiren, hatta hakarete varan sözler içeren eleştirel-karşıt bir kitaptır. Polis memuru, bu kitabı suçluluğuma büyük bir delil bulmuş gibi sevinerek başlarındaki amirine götürdü. Amiri kitabı 5-10 dakika inceledi ve sonra polis memuruna “Bu olmaz. Bu kitap lehe delil sayılır, sakın almayın' dedi. Oysaki yasa lehe ve aleyhe delillerin alınmasını emrediyor. Daha o zaman anladım ki bu davada lehime ne varsa yok sayılıyor, aleyhime bir şey yoksa da aranıyor…

    Aylarca araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum “delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle' denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.

    ***

    Ömrüm boyunca şiddete karşı oldum, darbenin her çeşidine karşı çıktım… Yazdıklarım, konuşmalarım ortada… Ben, tüm hayatını cam bir fanusta yaşamış bir insanım. Gizlim yok, saklım yok. Hal böyleyken, şiddetten, darbeden, zorbalıktan nefret eden biriyken darbecilikle suçlanmak gücüme gidiyor. Üzerime atılan mesnetsiz bir çamur, bir iftira da olsa gücüme gidiyor, ağırıma gidiyor…

    Her yazımda erk sahiplerini Anayasa’ya ve hukuka uymaya çağırmış bir yazar olduğum halde Anayasa’yı ihlalle suçlanmam akılla mantıkla alay etmek değildir de nedir?

    En hassas dönemlerde risk alarak sivil idareyi savunan, darbeciliği lanetleyen benim gibi bir bilim insanının darbecilikle suçlanması eşyanın doğasına aykırı değil midir?

    Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok masum insan, Anayasa’yı ihlal’le, yani darbecilikle suçlanırken gerçek darbeciler yargılanan değil, yargılayan olmuşlar. Biliyorsunuz, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve 11 diğer sanık Yassıada’da “Anayasayı ihlal'le suçlanmış ve idama mahkûm edilmişlerdi. Bebek davası, köpek davası, Cımbız davası gibi gülünç ithamlarla yargılanan Başbakan ve iki bakanı darbecilerin talimatıyla, tiyatro gibi bir yargılamayla idam edildiler. Şimdi onların durduğu yerde olmak içimi ürpertiyor. Bu arada belirtmeliyim ki yargılandığım salonun girişinde “Tiyatro Salonu' yazıyor (yer olmadığından duruşmalar Açık Cezaevi Tiyatro Salonu’nda yapılıyor).

    Yassıada davaları Türk tarihine kara bir leke olarak geçti. 57 yıl sonra Türk hukuku ve siyaseti hala aynı yerde midir?

    Sayın Hasan Cemal,

    İnanın benim yargılandığım davalar rahmetli Menderes’in aleyhine açılan Köpek davasından da, Bebek davasından da daha boş. Çünkü o davalarda asılsız da olsa Adnan Menderes’e itham edilen eylemler vardı. Üstelik ben, Bayar veya Menderes gibi 10 yıl boyunca bir ülkeyi yönetmiş bir muktedir de değilim. Kalemi dışında elinde hiçbir gücü olmayan, ömrü boyunca hiç silahı olmamış, hiçbir şiddet olayına karışmamış benim gibi bir yazara, bilim insanına ve gazeteciye darbecilik ve teröristlik ve hainlik isnat etmek hayal gücünü fazla zorlamak olmuyor mu?

    Bu soruları mahkeme heyetine de sordum. Kaç kez, çaresizce salondakilere haykırdım, “bunları sadece ben mi görüyorum, bu iddialar, kanıtsız tutuklanmam, bir terörle mücadele uzmanından terörist çıkarma çabası size garip gelmiyor mu diye sordum, çaresizce haykırdım. Neredeyse iki yıl olacak. Artık yoruldum. Hukukun en temel ilkeleri çiğnenirken onu koruması gereken sözde hukuk insanlarının her türlü hak ihlalini normal, hatta rutin hale getirmesi akıl sağlığımı olumsuz etkiliyor… Sanki herkes ama herkes çıldırmış da bir benim bilincim açıkmış gibi geliyor… Böylesine bir kâbusta en kötüsü akıl sağlığınızı hala koruyor olmak olmalı…

    Sayın Hasan Cemal,

    Üstadım,

    Hakkımda açtıkları tek dava Anayasayı ihlal’den de değil. Dava ve soruşturmalar hergün yağıyor. 1 Eylül’de meslekten ihraç ettikleri halde sürekli soruşturma açıyorlar. Daha geçen hafta Çanakkale Üniversitesi Rektörlüğü’nden yeni bir sarı zarf geldi, 2 yıl önce yazdığım köşe yazılarından birini bulmuşlar, “sen bu yazınla devletimizi aciz göstermeye mi çalışıyorsun?' diye soruyorlar, benden savunma istiyorlar. Günlerim böyle geçiyor, bazen köşe yazılarımı savunmak zorunda kalıyorum, bazense konuşmalarımı.

    Hakkımda açılan bir dava da TCK 301’den. Türkiye’nin terör politikasını eleştirmemi beğenmeyen Üniversite Rektörü Yücel Acer’in emriyle suç duyurusu yapılmış, Savcılık dava açmış… Bu davada da 2 yıl önce yazılmış köşe yazımı savunmak zorunda kalıyorum. Okurlarım bilir, ben yurtsever bir insanım. Liberal olduğum kadar, milli çıkarları savunan bir çizgide oldum hep. Terörle mücadele konusunda eğer Türkiye devleti benim eleştirilerimi dahi kaldıramıyorsa, yeni Türkiye bana dahi tahammül edemiyorsa orada demokrasi ve adalet için ve ifade özgürlüğü için ve insan hakları için paniklenmesi normaldir. Yaşadıklarım sadece Sedat Laçiner adlı bir akademisyenin yargı eliyle linç edilmesi, yok edilmesi meselesi değildir. Benim üzerimden sadece adalet ve fikir özgürlüğü değil, makuliyet de yok ediliyor. Biraz insaf lütfen… Benim gibi milliyetçi ve vatansever duruşu olan, her vesileyle bu ülkenin çıkarlarını savunan ve doğruyu yaptığında mevcut iktidarı sonuna kadar savunmuş, eleştirileri her zaman seviyeli, yapıcı ve teknik çizgide olan benim gibi bir yazar ve bilim insanından bir terörist, bir hain, bir darbeci çıkartılamaz. Artık hukuku geçtim, en azından makul olsun. Madem linç ediliyorum, bari insaflı olsunlar… Yalanda bile bir mantık vardır. Uçuk yalan söylendiğinde “bari doğru yalan söyle' derler. Hakkımda söylenenlere yanıt veririm, yargılanmaktan da, tartışmaktan da kaçmam. Amma bari suçlamalar biraz mantıklı olsun, biraz insaflı olsun… Linç edilmeye alıştım ama burada da bir ölçü olmalı. Birazcık insaf, ben de insanım…

    ***

    Hakkımdaki davalarda bugüne kadar 300’den fazla (belki 500) tanık, sanık ve müşteki dinlendi. Dinlenen bu yüzlerce kişiden bir tanesi bile hakkımda görgüye dayalı bir suçlamada bulunmadı. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Onu Fetö’den, cemaatten biriyle gördüm' diyemedi. Ne cemaat abisi tanırım ne de imamı. Bir tek toplantılarına dahi gitmedim. Çanakkale’de Türkçe olimpiyatlarını Valilik organize ettiğinde ve 40 binden fazla insan stadı doldurduğunda dahi orada ben yoktum. Ne bylock var ne de Bank Asya’ya bir kuruş yatırmışlığım. Hiçbir tanık veya Savcılık hakkımda “şurada şunu yaptı' diyemiyor. Diyemez de, çünkü ne cemaat abisi tanırım, ne de herhangi bir dini gurubun herhangi bir toplantısına katıldım. Ben Kuran kursuna dahi gitmemiş bir insanım. Kuran kursuna gitmedim diye övünüyor değilim ama benim hayatım böyle. Annem-babam sosyal demokrat çizgide insanlardı ve eğitim hayatım hep laik ve pozitivist kurumlarda geçti. İlkokuldan doktora eğitimime kadar hep seküler, hatta laikçi hocalarım oldu.

    Ayrıca eleştirel, sorgulayıcı, şüpheci, doğrucu ve dikbaşlı karakterim nedeniyle bırakınız dini gurupları, benim siyasi bir partide veya bir sivil toplum kuruluşunda dahi üye olmam çok zordur… Tanıyanlar bilir; asi bir yapım var. Bu karakterimle liderin her sözünü emir sayan cemaat gibi yapılarda yer alabilmem mümkün değildir. Bugüne kadar yazdıklarım ve konuşmalarım sadece benim zihnimin ürünüdür. Hiçbir zaman beynimden ve/veya midemden birilerine veya bir guruba bağlı olmadım.

    Neredeyse 2 yıldır devam etmekte olan davalarda Cemaat’in ağabeyleri, ablaları, imamları, bölgecileri, sorumluları, sempatizanları, esnafları, öğrencileri, işadamları ve üyeleri dinlendi. Tüm bunlar benim için çok öğreticiydi. Zaman zaman duyduklarıma çok şaşırdım. Adeta zoraki bir kurs gibi geldi bana bu duruşmalar. Bu yapıyı ilk defa bu mahkemeler sayesinde bu kadar detaylı öğrenme olanağım oldu. Herhalde bu davalar bittiğinde bu yapı üzerine sayılı uzmanlardan biri olacağım(!) Fakat şu anda akıl yakan bir iddia ile, cemaatçi olmakla, terörist olmakla ve darbeci olmakla suçlanıyorum. Bunları düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

    Dediğim gibi; hakkımda herhangi bir delil bulunamadı ama hala arıyorlar. Mahkemede dinlenen yüzlerce kişi beni sadece medyadan tanıdığını, bunun dışında bir tanıklığı olmadığını söyledi. Bylock kaydım bile çıkmadı. Bunun üzerine mahkeme şöyle bir karar aldı: “sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine'. Düşünebiliyor musunuz? 6,5 yıl boyunca beni arayan veya benim aradığım binlerce, belki onbinlerce telefon numarasından bylock yüklemiş olan biri var mı, yok mu bunu tespit edeceklermiş, böyle birileri varsa bu benim suçlu olmama kanıt olacakmış.

    Benzeri bir durumu da Üniversitedeki işimden atılırken yaşadım: Yargılanıyorum diye işten attılar, sonra işten atılmamı dönüp kanıt diye mahkemedeki dosyama eklediler.

    ***

    Sayın Cemal,

    Ben bu ülkeye inandığım için, bu ülke insanlık için bir ümit olabilir mi düşüncesiyle bu ülkede kaldım… Yoksa Yüksek Lisans ve Doktoramı İngiltere’de tamamladım ve Türkiye’ye dönmeyip, mesleğimi orada da sürdürebilirdim. Doktoramı bitirince King’s College’daki danışman hocam Profesör Karsh, Londra’da kalmam için ısrar ettiğinde teklifini nazikçe reddedip “benim Türkiye’ye ülkeme dönmem lazım. Türkiye sayesinde bu noktaya geldim, şimdi ülkeme borcumu ödemeliyim' demiştim. O gün ülkemin bana ihtiyacı olduğunu düşünüyordum… Ben böyle söyleyince güngörmüş geçirmiş hocam şöyle dedi: “Bak Sedat, kararına saygı duyuyorum. Ancak şunu da unutma, döneceğin yer İran gibi, Suriye gibi, Mısır gibi bir Ortadoğu ülkesi. Seni anlamayabilirler, hayal kırıklığına uğrayabilirsin.'

    Ne yazık ki danışman hocam haklı çıktı, bense böylesine önemli bir hayat dersini zindanlara düşerek ağır bir bedelle ödedim. O gün hocam Profesör Karsh’ı dinleyip Londra’da kalsaydım bilgime, çalışmalarıma saygı duyulurdu, araştırmalarım desteklenirdi; en azından hapishanelere atılmaz, mahkeme mahkeme dolaştırılmazdım… Bugün buradan bakınca gelişmiş ülkelerin neden geliştiğini, gelişmeyenlerin ise neden arkalarda kaldıklarını daha iyi anlıyorum… Bilim insanlarına, yazarlara, gazetecilere, sanatçılara hürmet ilerlemenin anahtarıymış, bunu çok daha iyi anlıyorum.

    ***

    Sayın Hasan Cemal,

    Yazacak daha çok şey var. Her kelimesi acı verse de yazacak çok ama çok şey var. Ancak zamanınızı almak, sizi de yormak istemiyorum. Sadece şunu bilmenizi isterim ki yaşadıklarım şahsi bir hikâye değil, bir ülkenin trajedisi… Yaşadıklarım, yaşanmış, bitmiş ya da benimle bitecek bir dram da değil, bu korkunç sessizlik devam eder ise milyonların yaşayacağı, gelecek nesillerin de yaşayacağı bir dram… Çanakkale zindanlarında unutulan sadece ben değilim, unutulan en temel insan hakları; basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, akademik özgürlük… Demir parmaklıklar arkasında yarınından ümitsiz yatan sadece ben değilim, Türkiye’nin yarınları da burada yatıyor…

    Derler ki “bir masum hapiste yatacağına bin suçlu sokakta gezsin', çünkü bir masum hapiste yatarsa orada adalet hapishaneye atılmış demektir. Benim görebildiğim kadarıyla bir değil pek çok masum var hapishanelerde…

    İstibdat dönemleri; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat vb. deneyimler kanıtladı ki adaletsizlik sadece mağdurlarına değil, ülkemizin tamamına kaybettiriyor. Geri kalmışlığımızın bir nedeni de adalet eksikliğimiz. Bu nedenle bu mektubumu 20 aydır tutuklu bir gazetecinin ve bir bilim insanının şahsi ve istisnai bir çığlığı olarak değil de, demir parmaklıklar arkasına düşmüş adaletin ve ifade özgürlüğünün dışarıya bir çağrısı olarak görün…

    Evimi, çocuklarımı, eşimi, arkadaşlarımı, öğrencilerimi ve kitaplarımı çok özledim… Hepsi burnumda tütüyor… Eski hayatımı geri istiyorum. Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı… Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum… Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum.

    Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın…

    Çok şey istemiyorum; biraz makuliyet, biraz adalet… Biz, bu ülkenin insanları ülkemizin evlatlarıyız, düşmanları değil… Düşman hukukunu bir yana bırakalım, artık kardeş hukukuna geçelim. Lütfen…

    Saygılarımla.

    Prof.Dr. Sedat Laçiner

    (5 Mart 2018, Çanakkale Kapalı Cezaevi)    

     
  • Nazım Hikmet - Müjdat Gezen - Nereden Nereye...

    1827 Yılında Almanya’nın Brandenburg kentin de bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Carl Dedloid adını koyarlar. Baba müzik öğretmeni anne ev hanımı Carl brandenburg,inanılmaz olaylar,müjdat gezen,nazım hikmet,tarihDedloid’in anne ve babası sürekli olarak kavga ediyor evde huzur yok. Çocuğun yakınları Carl Dedloid bu olumsuz ortamdan etkilenmesin diye onu bir yetimhaneye gönderiyorlar. Anne baba var ama çocuğa faydası yok. Carl Dedloid 12 yaşına geldiğinde o yetimhane de bir gece yarısı arkadaşları uyurken yetimhanenin birinci katında bulunan yatakhanesinde 12 yaşında ki Carl Dedloid çarşafları birbirine bağlıyor kaçacak.

    Birbirine düğümlediği çarşafları pencereden aşağıya sarkıtıyor ve kaçıyor. 12 yaşında Carl Dedloid Almanya’yı terk ediyor. Hamburg’a geliyor Hamburg bir liman kenti ve dünyanın her yerine gemiler kalkmaktadır. 12 yaşında ki çocuk Carl Dedloid bir gemide miço olarak iş buluyor. Bilirsiniz gemide çalışan çocuklara miço derler . Almanya dan da ayrılıyor. Carl Dedloid in çalıştığı gemi 3 3,5 ay Akdeniz limanlarında mekik dokuyor Akdeniz limanlarında ticaret yapıyor. Ve bir bahar sabahı o gemi Marmara denizinden İstanbul boğazına giriş yapıyor. Gemi İstanbul’a gelince Carl Dedloid geminin güvertesinden denize atlıyor ve kaçıyor. Bu hep kaçıyor yetimhane Almanya gemi. Ve 12 yaşında ki o çocuk kız kulesine yüzüyor. Kız kulesi o yıllarda cüzzam hane olarak kullanılmaktadır. Bakın bizim tarihimizde Süheyl Ünver vardı Ordinaryus profesör Süheyl Ünver tıp tarihini araştıran çok değerli bir aydındı. Süheyl Ünver’in adı acaba televizyonda en son ne zaman duyuldu. Süheyl Ünver hocamız cüzzamhane nin İstanbul da Haydarpaşa numune hastanesinin yanında olduğunu ama Ankara asfaltı yapılırken yıkıldığını yazar. Doğru ama kız kulesi de 1800 lü yılların ilk yarısında cüzzam hane olarak kullanılıyordu. O yıllarda cüzzam bulaşıcı bir hastalık olarak bilindiği için aslında hiç öyle değil ama insanlık bunu çok geç öğrendi. Cüzzam hastalığına yakalanan hastalar yaşamdan tecrit edilmek üzere kız kulesine de bırakılıyordu. İşte gemiden kaçan o çocuk Carl Dedloid kız kulesine yüzüyor ve kayalıklardan kafasını kaldırıyor bir bakıyor bir sürü cüzzamlı hasta olamaz ben nereye geldim diyor. Almanlar çocuğu geri istiyor fakat o yıllarda hariciye nazırı Sadrazam Âli paşa duyduk ki bir alman gemisinden bir çocuk gemiden atlayıp kız kulesine yüzdü çabuk şunu bana bi getirin çocuğun derdi ne Almanlar istiyor ama belki gemide canına malına namusuna kasteden var bir çocuk neden kaçsın alman gemisinden bir getirin dinleyim. Âli paşa 6 yabancı dil bilmekte şair çok entellektüel bir insan. Karşısında 12 yaşında Alman bir çocuk soruyor ona ; ‘’Evladım anlat bakayım bana derdin ne.’’ Çocuk anlatıyor yaşadıklarını; ‘’Evde devamlı huzur yok anne baba sürekli kavga ediyor. Yetimhaneye verdiler orda da bana kötü davranıyorlardı. Gemide de bana kötü davranıyorlardı. Ben artık gitmiycem beni burda bırakın burada yaşamak istiyorum ne olursunuz’’ diyor. Âli paşa bakıyor karşısında çaresiz çok horlanan 12 yaşında ama yani görmediği acı eziyet kalmamış olan bir çocuk var peki diyor evladım peki tamam İstanbul da yaşayacaksın ama bana şunu söyle gemi Akdeniz'in bütün limanlarına uğradı neden orada kaçmadın da İstanbul da yaşamak istiyorsun bana onu söyle. 12 yaşında ki çocuk parmağıyla pencereyi gösteriyor diyor ki; ‘’Suyun içinde ki beyaz kule var ya işte ben onu çok sevdim.’’ Kız kulesi sanki Carl Dedloid’in denize düşmüş oyuncağı. Almanlar çocuğu geri istiyor onu bize verin. Âli paşa diyor ki vermem, nasıl vermessin o bir Alman vatandaşı bizim gemimizden kaçtı bizim çocuğumuz. Hayır diyor Âli paşa onu size vermem çünkü o benim artık oğlum nüfusuma aldım. 12 yaşında ki Carl Dedloid’in adı artık İstanbul’da yaşamaya başladığı ilk günden beri Mehmet Ali olarak değiştirilir. Ali paşa der ki ona ; ‘’ Evladım o ki burada yaşayacaksın bize benzemelisin bizim gibi olmalısın senin adın bundan sonra Mehmet Ali olsun.’’ Mehmet Ali iyi bir eğitim alması için askeri okula gönderilir. Teğmen olur derken kırım harbinde Sultan Abdülmecit dönemin de biz Mehmet Ali’yi paşa olarak görürüz. O artık sığındığı ülkenin bir paşasıdır Mehmet Ali paşa. Tarih 1878 Berlin Antlaşması o ünlü Berlin Antlaşmasında bizi temsil eden paşalardan biri işte 12 yaşında kız kulesine yüzen bu çocuk Carl Dedloid bizde ki adıyla Mehmet Ali paşa. Düşünsenize bu şu demek yıllar yıllar sonra Carl Dedloid 12 yaşında ki o çocuk kaçtığı ülkeye geri dönüyor ama sığındığı ülkenin bir paşası olarak. Berlin’deyken Mehmet Ali paşa heyette ki diğer arkadaşlarıyla otururken kaldıkları otelin lobisinde diyor ki; ‘’Ya arkadaşlar biliyorsunuz ben buralıyım burada doğdum Brandenburg yakın bir daha buralara gelmek nasip ve kısmet olmayabilir. Aynen bunu söylüyor nasip ve kısmet olmayabilir bizden oldu ya Brandenburg’a gideyim son kez şu doğduğum yeri bir ziyaret edeyim.’’ Brandenburg da bu duyuluyor Osmanlı paşası burdan gitmiş yetimhaneyi ziyaret edecek. Yetimhane sabunlu sularla yıkanıyor kapıda herkes bekliyor Osmanlı paşası burada okumuş buradan gitmiş. Bir at arabası duruyor kapının önünde kapı açılıyor at arabasından yakışıklı bir Osmanlı paşası iniyor Mehmet Ali paşa apoletler sırmalar göğsünde madalyalar. Yetimhanenin kapısından içeriye giriyor. Bir ağacın karşısında öylece kalıyor. ‘’Şu dalda bir salıncak vardı.’’ Bakıyor bahçede havuz havuz da pis bir su ‘’şu havuzun suyunda az kurbağanın canını yakmamıştık.’’ Ne paşası yeniden çocukluğuna dönüyor. Bütün okulu geziyor okulun defterini getiriyorlar önüne oraya bir şiir yazıyor Mehmet Ali paşa şiir de yazıyordu bir şiirini bırakıyor oraya. Ve birinci kata çıkıyor yatakhane bölümüne bir gece bütün arkadaşları uyurken çarşafları usulca birbirine düğümleyip kaçtığı pencerede Carl Dedloid in yüzü yeniden beliriyor yıllar yıllar sonra ama bu sefer bir Osmanlı paşasıdır o. Bakın pencere aynı pencere öyle bakıyor aşağıya ‘’O kadar da yüksek değilmiş ha ben o gün kaçarken çok korkmuştum.’’ Diyo kendi kendine. Çekiliyor ve pencere orada kalıyor. Bir insan hayatından geriye zaten ya bir pencere kalır ya bir kapı ama genellikle duvar. Ve Mehmet Ali paşa sığındığı ülkeye Osmanlıya İstanbul'a geri dönerken Arnavutluk da linç ediliyor param parça ediliyor öldürülüyor. Neden Berlin Antlaşmasını hatırlarsınız hani Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan hiç sevmediğim bir kelime hiç sevmem Azınlık insanın azınlığı olur mu insan insandır. İlk kez yasal haklar tanınıyor ya hani o da Almanya kökenli ya sizi kefereye bu sattı diye hedef gösteriliyor ve öldürülüyor bir daha da kız kulesini hiç göremiyor. İşte bu 12 yaşında kız kulesine yüzen bir çocuğun öyküsü. O arada tabi Mehmet Ali paşa İstanbul da evlenmiş ve 4 kızı olmuştur. İşte bu 4 kız çocuğundan biri Leyla Hanım. Leyla Hanım da zaman içerisinde evleniyor onun da bir kızı oluyor Mehmet Ali Paşanın torunu Celile Hanım. Celile Hanım da zaman içerisinde evleniyor ve onun da bir oğlu oluyor. Celile Hanımında bir oğlu dünyaya geliyor ve bu çocuk Türkçe ye birbirinden güzel şiirler kazandıracak olan hepimizin tanıdığı.
    NAZIM HİKMET oluyor.
    Nazım Hikmet kimdir nedir neler biliyoruz onun hakkında bir çok şekilde tanıyabiliriz Nazım Hikmet’i ama hiç bilinmeyen Nazım öyküleriyle tanıyalım.
    Nazım Hikmet’i genelde mahkemelerde görürüz pek çok kez yargılandı Nazım Hikmet. Bunlardan biri 1938 yılında ki yargılanmasıdır o çok önemli çünkü orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanmıştır. Bu çok ağır bir suçlama yıl 1938 Nazım neden orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanıyor. O dönemi görmeliyiz 2. Dünya savaşı başlamak üzere Hitler 1933 yılında Almanya’da iktidara gelmiş İtalya da bir başka diktatör Mussolini Dünyayı kan denizine çevirecekler. Ve Nazım Hikmet o yıllar da bütün bu tehlikeyi ortaya koyan insanlığı uyaran Alman faşizmi adı altında bir kitap yayınlamıştır. Ve o yıllarda bizi Almanya’nın yanında savaşa çekmek isteyenler var aramızda hani bizim geleneksel Alman mandacılığı sevdamız var ya Hitler de güçlü ya yeniden o saltanat yıllarına geri dönebilmemiz için Almanya’nın yanında yer almalıyız diyenler var. Eee Nazım Hikmet sert muhalefet yapıyor. Dışarıda olmamalı Nazım içeri atılmalı ve 1938 Atatürk de ölüm döşeğinde iyi fırsat. Nazım Hikmet orduyu isyana teşfik suçuyla yargılandığı o davada o süreçte Atatürk’e bir mektup yazmıştır. Sana ve devrimlerine bağlıyım diye orduyu isyana teşfik etmedim diye bunu biliyor muydunuz. Tabi çünkü kuvayi milliye destanı bu toprakların özgürleşmesinin sömürgeciliğe karşı duruşunun en güzel şiirini kitabını yazan yegane edebiyatçı kimdir Nzım Hikmet dir. Ama plan belli 2. Dünya savaşı başlamak üzere biz Almanya’nın yanında savaşa girmeliyiz Nazım sert muhalefet yapıyor kitabı da yazdı zaten Atatürk de ölüyor tamam alın içeri. O mahkemede Nazım Hikmet’i suçlu bulan 5 hakimden 4’ü hukuk eğitimi almamıştır bunu biliyormuydunuz. Ve Mehmet Ali Sebük Nazım Hikmetin avukatı ki Mehmet Ali Sebük çok değerli bir hukukçumuzdur Cumhuriyet tarihimizde Adnan Menderesinde avukatlığını yapacaktır. Nazımın davasında bir sürü adli hata tespit etmiştir. Suçlama şu Beyoğlun da bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir askeri öğrenci Nazım Hikmet’e bir dosya uzatır der ki; ‘’Efendim ben de şiir yazıyorum şiirlerimi okur musunuz.’’ Suç mu? Ne suçu Nazım Hikmet’in şiirleri ders kitaplarında ne suçu ama plan belli orduyu isyana teşvik edecek bu çocuğu ayartıyor. Nazım Hikmet savunmasında özetle demiştir ki; ‘’Benim de bir neferi olduğum bu ordumuz çünkü deniz subayı idi Nazım hastalandığı için çürüğe çıkarıldı. Kendisini bu çocukla isyana teşvik ettireceğime inanıyorsa buna gerçekten inanıyorsa bu doğrudur.’’ Hadi Nazım o dava da baya ceza aldı 12 yıl hapis yattı bunu bulabilirsiniz kitaplar da ama Ömer Deniz’e ne oldu. Haksızlığa uğrayan sadece Nazım Hikmet değil ki bir de Ömer Deniz var. Ömer Deniz 6 yıl hapis yattı serbest kaldı sevdiği mesleğine orduya yeniden başvurdu dediler ki ‘’Evlat kusura bakma seni alamayız yasalar uygun değil.’’ Bundan sonra hukuk eğitimi alacağım siz göreceksiniz haksızlıklarla mücadele edeceğim. Ve Ömer Deniz boş yere hapis yattığı onca yılın ardına serbest kalınca İstanbul üniversitesi hukuk fakültesini koydu. Hukuk eğitimi almaya başladı ama Ömer Deniz çalışmak zorunda Fatih’de hırkaişerif caddesinde bir oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkanın arkasındaki atölye de tahta oyuncalar yapıyor oyuncakları satıyor kazandığı parayla da hukuk okuyor. Ömer Deniz o dükkanın arkasında ki atölye de bir gün çalışırken büyük olasılıkla hapishane günlerinde öğrenmiştir tahtayla oyuncak yapmayı hani mahkumlar marangozluk eğitimi alırlar ya hapishane de tahta oyuncaklar yaparken kapıdan içeri şöyle 7-8 yaşlarında cılız çelimsiz bir çocuk giriyor. Diyor ki; ‘’Ömer abi bende burada çalışabilir miyim.’’ Çocuğa evet diyemez çünkü aldığı para kendisine yetmiyor, hayır da diyemez çocuğun kalbi kırılır. Oğlum sende bin tekneye gel ve o çocuk okuldan arta kalan zamanlarında Ömer Denizin yanında onun yaptığı tahta oyuncakları boyuyor. Haftalar böyle akıp gidiyor bir gün çocuk diyor ki; ‘’Ömer abi biliyor musun benim hiç oyuncağım yok.’’ Tabi ya nasıl düşünemedim oysa çocuğum elinden fatih semtinin bütün oyuncakları geçiyor ama onun bir oyuncağı yok nasıl düşünemedim. Evlat yarın sabah okula gitmeden bana gel bu gece bu atölye de senin oyuncaklarını yapacağım. Çocuk o gece heyecandan uyuyamıyor nasıl uyur ki oyuncakları yapılıyor. Sabah güneş doğmadan erkenden fırlıyor evinden elinde okul çantası Ömer Denizin dükkanına gidiyor. Bakıyor Ömer Deniz dükkanın arkasında ki o atölye de başını masaya koymuş uyuyor. Masa da tahta oyuncaklar, hukuk kitapları ve çürütülmüş bir beden 6 yıl hapiste yatmış neden Nazıma şiirlerini okuttu diye. Ömer abi.. Ömer abii.. Geldin mi evlat.. Evet.. Oyuncaklarını istiyorsun değil mi.. Evet.. Evlat kusura bakma bütün gece ders çalıştım yapamadım.. Çocuk üzülür başını önüne eğer.. Dur şaka şaka yaptım bak bunlar senin artık seninde oyuncakların var.. Çocuk bir bakar kuklalar iplerle kolları başları ayakları oynayan kuklalar yapmış çocuk yaşasın diyor kuklaları kucağına alıyor çıkıyor hırkaişerif ilkokulun da okumaktadır. Köşede bekliyor arkadaşlarının gelmesini arkadaşları gelmeye başlayınca onları ayartıyor. Gel gel bak ben de ne var.. gel sende gel bak.. gel gel.. 5-6 arkadaşıyla o gün okulu kırıyor terk edilmiş bir evin yıkık virane bir evin odasında okuldan kaçtığı arkadaşlarıyla o çocuk Ömer Denizin yapmış olduğu ilk oyuncaklarıyla ilk gösterisini yapıyor o çocuk bugün hala oynuyor...
    MÜJDAT GEZEN...