• Zahiren yürüyememiştik yan yana
    Lakin kalplerin de ayakları vardı onlar beraber yürüdü o taştan yolları
    her günün sabahı ve akşamında

    Zahiren buluşamamıştı gözlerimiz
    uzun ve derin
    Lakin kalplerin de gözleri vardı
    onlar buluştu bulutların eşiğinde

    Zahiren sarılamamıştık seninle
    Lakin kalplerin de kolları vardı
    onlar sarıldı çok kez
    zamanın durduğu bir yerde

    Zahiren konuşamamıştık
    bir parkın bankına oturup
    Lakin kalplerin de dili vardı
    onlar konuştu
    mavi ile yeşilin birleştiği bir alemde

    F.M.
    14.11.2018
    ANKARA
  • Katlanmaksa katlanıyorum,
    Kimselere belli etmeden..
    İyi kötü bir iş tutmuşum;
    Acısı tatlısı hepsi bir.
    Ha Ankara, ha Çemişgezek;
    Senden uzak olduktan sonra..
    Nerde olsa yaşıyor insan;
    Nerde olsa bir gün ölmek var.
    Sen ilk aşkım, ilk gözağrımsın;
    Dünyalara değişmem seni.
    Keyfimden uçtuğum oluyor,
    Rüyama girdiğin geceler..
    Bayram sabahı bile olsa,
    Sensiz doğan günü n'eyleyim!
  • Eğil dağlar eğil, üstünden aşam
    Yeni tâlim çıkmış varam alışam.


    Eğil Dağlar’daki yazılar  İstiklâl Harbi’ni  gün be gün izleyen  yazılar şeklinde sıralanmıştır.” Bazen batılı devletlerin tutumu, bazen Yunanlıların ve Yunan ordusunun durumu, bazen Ankara hükûmeti, bazen kamuoyunun konuya bakışı bu yazılarda ele alınmaktadır. “ Yahya Kemal’in bu yazılarının, Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından kesilip saklandığı ve daha sonra Yahya Kemal’e gösterildiği bilinen bir gerçektir. 
  • 29 Ekim 1923 sabahı…
    Nüfus 13 milyondu, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu, postane yoktu, dükkan yoktu. 30 bin köyde, yani her dört köyün üçünde cami yoktu. Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı, karasaban vardı. Ayçiçeği üretimi yoktu, şeker üretimi yoktu, ekmeklik un bile ithaldi, pirinç ithaldi, bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu, bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu, eminim gençlerimiz şu anda internete girip “trahom nedir?” diye arıyordur, çünkü artık hayatımızdan çıktı, o zamanlar üç milyon kişi trahomluydu, verem, tifüs, tifo salgını vardı. Bit'le başa çıkılamıyordu. Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi, dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Anne ölüm oranı yüzde 18'di, her beş anneden biri ölüyordu. Ortalama ömür 40'tı, 41'inci yaşını gören şanslıydı. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece sekizi Türk'tü. Diş hekimi sayısı sıfırdı. Sadece dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.

    *

    Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi, komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi, ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler yabancıya aitti, demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi. Toplam sermayenin sadece yüzde 15'i Türk'tü. Osmanlı'dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… “Sanayi” denilen işletmelerin yüzde 96'sında motor yoktu. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri vardı, bunların da 250'si yabancılarındı. Kişi başına milli gelir 45 dolardı. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus'ta vardı, güya vardı demek daha doğru olur, çünkü, elektrik üretimi sadece 50 kilovatsaattı, yanlış okumadınız, sadece 50 kilovatsaattı. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, otomobil sayısı bin 490'dı, sadece dört şehirde özel otomobil vardı.

    *

    Zaten perişanız, üstüne, mübadeleyle 400 bin insan geldi. Ceplerinde para yok, iş yok, başlarını sokacak ev yoktu, sığınabilecekleri akraba yoktu, çoğunluğu hastaydı. Gelen her iki çocuktan biri, yollarda, at arabalarının sırtında, ilk iki ay içinde hayatını kaybetti. Kendi ailemden biliyorum, çaresizlikten mağarada kalanlar oldu, mağarada.

    *

    Kadın, insan değildi.
    Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme hakkı yoktu, seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu.

    *

    Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, padişahların hediye olarak, trenlerle Avrupa'ya kaçırılmıştı.

    *

    Kimisi alaturka saat'i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi zevalli saat'i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat'i esas alıyordu. Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat'i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı ses çıkıyordu.

    *

    Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat'ı kimisinin aralık'ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!

    *

    Dirhem, okka, çeki vardı.
    Arşın, kulaç, fersah vardı.
    Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz…
    Ölçülerimiz ortaçağ'dı.

    *

    600 sene boyunca Türkçe'nin ırzına geçilmiş, Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça'yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

    *

    “Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik” filan deniyor… Halbuki, İbrahim Müteferrika'dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı, alt tarafı 417 adetti. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteferrika da devşirmeydi.

    *

    Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa'da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire bir kitabında maalesef “İstanbul'da bir yılda yazılanlar, Paris'te bir günde yazılanlardan azdır” demişti! Gazete sadece İstanbul ve İzmir'de vardı.

    *

    Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur yazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Başkent Ankara'da mesela, sadece iki lise vardı. Türkiye'nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Memleket bilimden çoook uzaktı. Medreselerde Türkçe yasaktı, bağnazlık yuvasıydı, din diye hurafe öğretiyorlardı.

    *

    30 Ekim 1923 sabahı…
    Mustafa Kemal, kendi el yazısıyla İsmet İnönü'ye mektup yazdı. Cumhuriyet'in ilk cumhurbaşkanı, Cumhuriyet'in ilk gününde, Cumhuriyet'in ilk başbakanına şöyle diyordu:
    “Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu, özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız, bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun.”

    *

    Cumhuriyet devrimi, mucizedir.

    *

    Ve, 29 Ekim 2016 (2018) sabahı…
    Atatürk'e utanmadan dil uzatan, ya vatan hainidir, ya da vatan hainidir.

    Yılmaz ÖZDİL
  • Türk Tarih Kurumu'nun kurucu üyelerinden olup 1935'de Yusuf Akçura'nın ölümü üzerine M. Kemal Atatürk tarafından Kurum Başkanlığına getirilen Bolu milletvekili Hasan Cemil Çambel de Ulus gazetesinde, Falih Rıfkı Atay'a destek vermiştir:

    "Dünkü Ulus'taki yazınızı okudum. Dediğiniz doğrudur. Çünkü canlı şahitleri hala bugün aramızda yaşamakta olan en yakın tarihimizin henüz unutulmamış bir sayfasının sadık ifadesidir. Evet! Ezan'ı ve Tekbir'i Türkçeleştiren, başka hiç kimse değil, Atatürk'ün kendisidir. (...) Dr Reşit Galip'i bu işe memur etmişti. Reşit Galip İstanbul'dan ayrıldıktan sonra, aynı vazifeyi bana verdi." [10]

    *Dr. Reşit Galip, 28 Ocak 1932 gecesi Atatürk'le tartıştıktan sonra, 29 Ocak 1932 sabahı erkenden Ankara'ya hareket edince, Hasan Cemil Çambel bu işe memur edilmiştir.

    [10] Hasan Cemil Çambel, Ulus gazetesi, 9 Şubat 1949, Türkçe Ezan ve Tekbir'e Dair, sayfa 2. Ayrıca yazdığı kitaba da almış; Hasan Cemil Çambel, Makaleler-Hatıralar, Ankara 1964, sayfa 36,37.
  • Gri bir ankara sabahı
    Yeniden
    O göğü yarmaya
    Çalışan ama zorlanan
    Güneş
    Günü aydınlatır mı?
    Gönlün aydınlanması içinde
    İnsana güneş gibi gelen yeter.